Hazal

Konu sahibi son olarak 2616 gün önce görüldü
HAZAL

Yanında bir melek duruyor, merak ve umutla tebessüm etmeye çalışıyor. Şaşkın ve bitkin gözlerle etrafını süzdü. Neler olduğunu anlamaya uğraşıyordu. Soran gözleri hemşirenin gözleriyle birleşti.Hemşire tatlı bir gülümsemeyle kır saçlı adamın alnına dokundu.
-Geçmiş olsun hayata hoş geldiniz.

* * *

Bir kahkaha attı ellerini dizlerine vurarak.Yetişkin bir erkek için çok bayağı gelmişti genç adama. Sert, sert baktı arkadaşına.
-Ben gülünecek bir şey görmüyorum.
Devam edecekti ki! Bahçeli evler otobüsünün geldiğini gördü. O an ne kadar üşüdüğünü fark etti. Ellerini ovuşturup, önündeki yaşlı adamın binmesini bekledi.
Ne kadar sıkıcı!
Yaşlılıktanmı? Yoksa gerçekten bazı insanlar ağır ve vurdum duymaz mı? idi.

-Beyler, ön tarafa doğru ilerleyelim.
Diye, bozuk bir şiveyle biletçinin sesi biraz hızlandırdı yorgun, belki de üşümüş bedenleri.
Evde sekiz arkadaş kalıyorlardı. Ankara' ya Çoğu diğer illerden gelmişlerdi. Hepsi de talebe.
Bu daire, Belçika' da çalışan bir gurbetçiye aitti. Hoş... Uzun süredir kira da ödeyemiyorlar. Elektrik panosuyla ekmek dolabı gibi tanıdık olmuşlardı. Beraber yaşamanın sorumluluklarını paylaşmak için tartışıp bir karara varamayanlar söz konusu kızlar olunca evrenin en uyumlu erkek topluluğunu oluşturuyorlardı.
Murat en sessiz olanları idi. Yani evin angarya işleri için bulunmaz bir insandı. İşletme okuyordu. Ankara' ya uyum sağlayan tek kişiydi. Babası sık, sık onu görmeye geliyor, Bursa' da bir okulu seçmediği için hayıflanıyordu.
Harun Necdet' e döndü.
-Neydi otobüs durağındaki o gülüşün? Sebebini söyle? Çok basit ilişkiler mi kurduğunu düşünüyorsun arkadaşlarının?
-Ne münasebet. Özür dilerim. Hiç öyle düşün- memiştim.Benim ki sadece...
-Tamam sus. Konuştukça batıyorsun.
Elimdeki tencere, ov, ov temizlenmiyor. Şeytan diyor ki, otur kuru ekmek ye.
-Hamdi çatalları verir misin. Hazır başlamışken hepsini bitireyim.
-Oğlum o kadar uğraşma. Nasıl olsa yine kirlenecek.

-Aman ne komik.
-Arkadaşlar diyorum ki! Zil çalıyor biri kapıya baksın. Yöneticidir.
-İyi akşamlar çocuklar, size börek getirdim.
Haşhaşlı umarım beğenirsiniz. Biz de gurbette sayılırız. Afyon' dan geldiğimizden bu yana bizimki de pek alışamadı buralara.
Her gün küfredip duruyor. Tayinini başka bir yere aldırabilse, bir dakika durmayacağız buralarda...Neyse afiyet olsun.
-İyi akşamlar, zahmet ettiniz..
Hiç tanımadığım bir koku yayıldı içeriye. Canım çekmedi değil! Bütün gücümle bir hamle
yapıp, bir parça da ben kaptım.
Hım mm... Oldukça farklı bir tadı var. Lakin, yine de İstanbul' un o harika simidinin yerini tutmaz.
-Ya... Arkadaşlar!.. Aklıma geldi de... Burada hiç simit yiyen var mı?
Koro halinde:
-Neyle besleniyoruz sanıyorsun?
-Ulan size de hiçbir şey sorulmuyor.
Necati atılıyor. ( en ukalamız )
-Soru sorabilirsin. Cevaplar soruya ait olmayabilir. Ha...ha...ha...
-Pislik.
-Ben dışarıya çıkıyorum. Zindan' da bir bira içeceğim. Gelmek isteyen peşime düşsün. Tabii parası olanlar...
-Oğlum, bu soğukta hiç aklın yok mu? Tabii beyimiz lümpen. Nü çalışmak için ava çıkıyor.Sana rast gele.

Kar, Ankara' yı gerçekten çok hoş örtmüş. İkinci caddeden geçerken, çam ağaçlarının beyaza boyanmış dalları, sokak lambalarının altında, insana gökyüzünde yıldızların arasında dolaşıyormuş hissi veriyor. Sizi kucaklamaya hazır bekleyen mağrur gelinler gibi. Yürümekten gerçekten ne kadar keyif alıyorum. İnsanın doğasında var olan yeteneklerini kullanabilmesi için, mutlaka onu çağrıştıracak enerjiye ulaşması gerekiyor.( Şair' in ilham alabilmesi için yağmurun çiselemesini beklemesi gibi )
Zindan sol görüşlü arkadaşların toplandığı bir Bira Cafe . Burasını seviyorum. Bu görüşte olanlar için, ibadethane gibi. 1977 yılının ruhunu yaşatabiliyor. En ilginç tarafı, kapıdan girince şu duvardaki pranga. Biraz kasvetli,ama ilginç. İçeride beni rahatsız eden tek şey sigara dumanı. İyi ki kullanmıyorum.
Arkadaşlar el ediyorlar. Biramı tipsizden alıp onların yanına gidiyorum. Bol bol siyaset yapıyoruz. Ülkenin durumu gerçekten çok vahim. İçim kararıyor. Faruk kulağıma eğilip :
-Sıkıldım, çıkıp biraz dolaşalım.
Kendimizi Kızılay'da buluyoruz. Faruk iyi bir aileden geliyor. Kibar bir arkadaş. İyi anlaşıyoruz. Tıp okuyor. Ankara Polatlı ' dan. 3. sınıf talebesi.
Derslerin çok ağır geldiğini, buna karşın okuldaki siyasi çatışmalar yüzünden, öğretimin
çok aksadığını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hoş! hangimiz okula rahat gidebiliyoruz? Üniversite’ lerin tamamı pimi çekilmiş el bombası gibi!.
Benim ailem de önce buraya gelmeme karşı çıkmışlar. Babam üst derecede devlet memuru , annem ise kendi halinde , babama uyum sağlamaya çalışan , evrim geçirmiş Osmanlı idi.Resim yapmayı seviyordum. Onun için Gazi’ nin resim bölümünü seçmiştim. Gerçi maceracı yapım ve çabuk sıkılmam, resim için pek uygun değildi.Yine de resim yapmak, duygularımın tuale aktarılması bana keyif veriyor. Burada ilk senem. Kişinin zaafları hangimizin hayatında iz bırakmıyor ki!
Bazen arzularımız, ağaçkakanın hayatını sürdürmek için delik deşik ettiği ağaç gövdesi gibi, yüreğimizi delip, delip geçmiyor mu?
Karagöz' ün, gölge oyunundaki hayatın komik anlatımı, perdenin arkasındaki mum sönünce, yüzümüzdeki gülücüklerin donmasına neden olmuyor mu?
Lakin hayat hep yeni gülücükleri umutla bekletiyor...
-İyi geceler Faruk' cuğum, görüşürüz.

* * *

Çocukluğum İstanbul Fatih' te, 60 odalı ahşap bir konakta geçti. Konak üç katlı idi. Büyük bahçe kapısından girince, mermer bir avlu karşılardı gelenleri. İşlemeli , konak kapısı, o zamanlar mı öyle gelirdi bilemiyorum! Bir minare kadar yüksek ve ulaşılmazdı. İçeriye girer girmez sağlı sollu iki çıkışlı bir merdiven karşılardı. Aynı kata çıkan, haremlik ve selamlık olarak yapılmış, yaklaşık yüz yıllık bu yapının, hayatımda çok ayrı bir yeri vardır.
Biz, on iki bölümden oluşan bu muhteşem ya- pının, üçüncü katında, beş odalı bir dairesinde kalıyorduk. Gece yatağa yattığımda, ay ışığının içeriye vurmasıyla tavanda dans eden muhteşem işlemelere bakıp, kurduğum hayaller bugüne kadar canlılığını koruyor. Düşündükçe hala mutlu oluyorum. İlk okula, babam daha iyi bir eğitim a-labileceğim düşüncesi ile, beni bir hayli uzak olmasına rağmen, Beyazıt Vezneciler İlkokulu' na yazdırmıştı.
Zeyrek yokuşundan inipSaraçhane' den Vefa' ya, oradan Vezneciler' e giderdim. Yollarda gördüğüm o muhteşem yapılar, tarih kokan sokaklar, yollardaki su taşıyan sakalar, zilli yoğurtçular, atlı yağcılar, macuncular, dondurma, elma şekeri, hele destancılar.
Destancılar nasılda etkilerdi beni.Onların hepsinin resmini yapmak isterdim.
Daha, daha niceleri... İlkokulöğretmenim Hüseyin Pehlivan... Ne harika bir insandı.
İlkokuldan sonra, Vefa lisesi orta kısmına başladım. Eski sarı binada, hep hayallerimde resim heykel yapmak vardı. Yağmurlu günlerde, evimizin yakınındaki bir arsadan aldığım killerden hayvan heykelcikleriyapar, kendi dünyamı kurmaya çalışırdım.

oğuz gölçik yazar...
 
Bir de köpeğim vardı. Adı E S A .En sevdiğim arkadaşım. Sonra bir gün gitti. Ve bir daha görünmedi. İlk hayal kırıklığım ve kaybedişim.
İşte! Daha sonraları, resim ve heykel yapmak bende ebedi kalacak düşüncesiyle, bir saplantı halini aldı. Eve döndüğümde Ahmet ve İlyas' ın dışında herkes uyuyordu. İki arkadaşta Edirne Enez' li idi. Burada onlarda işletme okuyorlardı. Kendi halinde iyi insanlardı. Bir sınav için ortak hareket ediyorlar.
-Harun hoş geldin. Dışarısı nasıl?
-Soğuk İlyas, soğuk. Fakat çok güzel.Kar öyle harika ki! İnsan soğuğu ancak sıcak bir yere girince fark edebiliyor.
-Haklısın. Biz miskin. miskin hiç bitmeyecek bu sınavlara kendimizi kaptırdık. Dünya nimetlerinden haberimiz yok.
-Ahmet , haydi Harun' a bir çay koy. Üşümüştür. Bana da.
-Tamam. Sen çizimlere dokunma .Çayımızı içelim , devam ederiz.
-Yahu arkadaşlar. Düşünüyorum da şu parameselesini çözmemiz lazım. Kiralar birikti. Hidayet' in durumu da belli . Recep' in ki ondan farklı değil. Sahi! Recep' in diğer bir problemi de, evli olması. Adam burada bizimle bekar hayatı yaşıyor. Şahsen ben eşimi bırakıp, ondan ayrı hiçbir yere gitmem. Gerekirse tükürürüm okulun içine.
-Öyle konuşma Harun. Karısı ve kızı yalnız değiller. Bandırma' da Recep' in annesi ve babası ile kalıyorlarmış.
-İlyas' cığım haklısında, ne bileyim, bana yanlış gibi geliyor. Gerçi yaşam bizim algıladığımızın dışında da devam ediyor.
Çok sert bir biçimde:
-Her neyse. Bu para meselesini nasıl çözeceğiz? Açıklarımız gittikçe artıyor. Geldiğimizden bu yana sadece iki aylık kira verdik. Beşinci ayı bitirmek üzereyiz. Kalorifer, elektrik ve su da cabası. Kendimize para kazanmak için bir iş edinmeliyiz. Evden gelenler yetmiyor. Ben, yakında Sakarya caddesinde, yaptığım resimleri satmaya
başlayacağım. Neyse, akşam, akşam sizinde canınızı sıktım. Kusura bakmayın. Ben yatıyorum. Yarın antrenmanım var.
-Senin atletizm işi nasıl gidiyor?
-Valla ne bileyim Ahmet. Nail' i Ören' de dönüp duruyoruz. ( Türkiye' nin ilk tartan pist' i olan atletizm stadı.) Alışkanlık. Yoksa başka bir faydası yok. Samsun' da ki 19 Mayıs maratonunda dereceye giremedim. Hem bir sürü masraf, hem de bedava amelelik. Belki maraton için çok gencim. 4-5 sene sonra, sanırım derecelere girme imkanım olur. 5000 ve 10.000 metrelerde fena sayılmam. Haydi iyi geceler.
-Bugün havanın güzel olacağı içime doğmuş sanki.Kabanımı yurtta bırakıp, mont ile geldim.O bile fazla geliyor.
-Sende giyme, çıkar ver bana askıya asacağım.
Necati, bize iki çay yollar mısın?
Geldim işte askı full dolu geçen ay kimse bir şey asmıyordu. Nevin, bilardo oynayalım mı?
-Haydi.
-Dur çaylar geldi.
-Necati arkadaşım, bize Amerikan için sıra ayırır mısın?
-Tamamdır.
-Yahu... Nevin, resim derslerinde bir terslik görüyor musun?
-Ne gibi?
-Modeller, daha henüz bizim alışmadığımız tarza, zorluyorlar gibi geliyor bana. Gölge çalışmalarının içeriğini öğrenemeden, perspektif çalışmasına geçtik. Bana göre daha çok grafik çalışmamız lazım. Portre çok erken geliyor.
-Ne bileyim ben pek alışamadım. Okul bitsinde kendi başımıza kalınca, nasıl olsa geliştiririz.
Ben, öğretmen olmak istiyorum. Ressam değil.
-Bir çay daha içelim mi?
-Olabilir.
-Arkadaşım bize iki çay daha.
-Tamamdır. İki no’ lu masada oyun bitiyor. Sıra sizin.
-Sağ ol. Haydi çaylarımızı oynarken içeriz. Sıramızı kaptırmayalım. Son siyah hangi köşeye?
-Sana göre sağda olan.
-Şansın yokmuş kaybettin.
-Palavracı. Seni bir gün muhakkak yeneceğim. Ve erkeklerin dünyasına gireceğim.
-Haydi gidelim. O iş bilardo ile olmaz.Erkeklerin dünyasına girmenin daha kolay yolları var.
- 15 -
-Kendini beğenmiş maymun.Harun kabanımı alır mısın lütfen.
-Sende şunu al da kasaya ödeyiver.
-Bu sefer ben vereceğim, lütfen!
-Şimdi de ben vereyim, bir daha ki sefere...
-Ama hep böyle yapıyorsun.
-Lütfeen...
-Bıırrrr.Hava kararınca dışarısı soğumuş.
Nevin sen üşüdün mü?
-Pek değil.
-Haydi bize gidelim. Resim çalışırız. Nasılsa hafta sonu. Sen yurda 22.30' da gireceksin.
-Tamam da, senin arkadaşlarından çekiniyorum.
-Neden?
-Ne bileyim. Her gittiğimizde odaya kapanıyoruz. İçeride ne yaptığımızı biliyorlar. Bu bana biraz ters geliyor.
-Bildiğin daha iyi bir yer var mı? Hem onlarda kız arkadaşlarını getiriyorlar. Ben hiç öyle birşey düşünmüyorum.
-Ben seni diğerlerinden farklı olduğun için seviyorum. Çünkü sen normal değilsin. Şaka bir
yana senin diğerlerinden çok farklı yaklaşımın, sevgin, tavırların, görüşlerinin diğer insanlardan gerçekten çok farklısın. Fakat sana itiraf edeyim ki evlenmeyi düşünseydim, asla senin gibi bir erkekle evlenmezdim.
-O niyeymiş o ?
-Bir kere ben çok kıskancım. Boyun 15cm daha kısa olmalıydı. Gözlerinin rengi bu kadar
dikkat çekici olmamalıydı. Her şeyden önemlisi, ikna kabiliyetin tehlikeli boyutlarda.
-Tamam tamam. O zaman hemen şu anki durumumu gider gitmez değerlendirelim. Eve de geldik...
-Seninle birlikte olmak hoşuma gidiyor.
-Daha başka kimlerle olmak hoşuna gitmişti?
-Hiçbirini hatırlamıyorum. Hem beni iğnelemeyi bırak ta giyinip bir şeyler yiyelim. Sende bu arada yurda geç kalma.
-Gitmek istemiyorum.
-Memnun olurum
-Ben de. Ama kalkmalıyım. "Kahrolsun faşizm. Kahrolsun Amerika. Me-
sutlar ölmez. Kahrolsun faşizm. Kahrolsun Amerika. Mesutlar ölmez. Yaşasın halkın birliği".
-Arkadaşım ileride fruko ( polis ) barikatları olabilir. Haydi bir zincir oluşturalım.
-Tamam.
-Önden üç sıra el ele tutuşalım. Kesinlikle zinciri bozmayacağız.
-Tamam.
-Sen nerede okuyorsun? Pardon talebe misin?
-Evet Gazi' de.
-Ben de Hacettepe'de.
-Peki öldürülen arkadaşı tanıyor musun?
-Hayır. Kantinde bugün miting var dediler geldik.Gelmesine geldim de...bizim Gazi 'y i biliyorsundur.Yarın nasıl okula gireceğim onu düşüyorum.Adamlar her yeri sardılar. Eve bile korkarak giriyoruz.
-Hacettepe biraz daha iyi sizinkinden.Ama neticede aynı şeyler bizde de var. Zaten mezarlığa yaklaştık.
-Cenazeden sonra kalacak mısın? Kortej dağılmayacak.
-Hayır.Sakarya' ya , resim satmaya gitmem gerek. Kortejden ayrılıyorum.Polis mezarlığın çıkışını tutuyor.Çoğumuzu göz altına alıyor.En güzeli mezarlığa girmeden kaybolmak hoş değil belki ama bazen gerekiyor.Göz altına alındığında sakat kalma riski çok fazla. Fişlenmek cabası.
Korteji terk ettin diye kendini suçlu hissediyorsun değil mi?
Offf kendime söz geçiremiyorum. Geri dönüp kortejdeki yerimi alıyorum.
"Mesutlar ölmez bunun hesabı sorulacak.
Kanın yerde kalmayacak. Kahrolsun faşizm kahrolsun faşistler."
Böylece bir çırpıda eğitim yılı kapandı.Hepimiz evlerimize dönüyoruz. Arkadaşlarla vedalaştık. İstanbul' a döneceğim için çok heyecanlıyım.

Ailemi özledim. Otobüste oldukça rahatmış. Nereden nereye... Daha dün orta okul için çabalarken bugün Üniversiteye gidiyorum. Üstelik bir yılımı geride bile bıraktım. Nevin çok üzüldü. Ben de üzüldüm. Ona alışmıştım. Ama aşık değilim.
Hoş onunda bana aşık olduğunu sanmıyorum.Birbirimizden hoşlanan ve ihtiyaçlarımızı paylaşabilen iki arkadaşız.

Aşk nasıl bir şey? Öyle merak ediyorum ki. Bazen aşık olduğumu sanıyorum. Ama anlatılanlar ya da okuduklarım, gerçekten taviz verebileceğim biri hiç olmadı. Belki de aşk diye bir şey yok. Sadece güzellik ve uyumun vazgeçilmez bir bütünü olsa gerek. Yine de güzel. Beraber olmak, anlaşmak, konuşmak, yaşamak, sevişmek
çok güzel. Her şey güzel de, yarına neler taşıyabileceğim?
Okul da şimdilik iyi gidiyor. Fakat anarşi peşimizi hiç bırakmayacak gibi. İçimde zor gün-
ler geçireceğim hissi var. Lisede fen bölümünden mezun olmama rağmen Üniversite’de alakasız bir bölüm seçtim. Edebiyat' a olan ilgim az değil. Neyim ben? Ailem okul konusunda bütün sorumluluğu şimdilik bana attı. Pek karışmıyorlar. Yine de akılcı davranmalıyım.
Babamın, benim yetişmemim üzerindeki ağırlığı, daha akılcı ve mesleki ağırlık taşıyan ö-
zellik kazanmam yönünde idi. Bu doğrultuda Lise' de iken, Sultan Ahmet Sanat okulu, gece bölümü, Teknik Resim ve Konstrüksiyon kurslarına 1.5 yıl devam ettim. Stajımı Ahmet Kamil Ellialtıoğlu Demir çekme ve makine fabrikasında yapmıştım. Kısacası fen bölümünde de başarılı olabilirdim. Üniversite sınavlarında fen ve matematik puanlarım çok daha iyi idi. Ben hayalimi ve hürriyetimi seçtim.
Bir gün şartlar ne olursa olsun sevdiğim bir kadına rastlarsam, aşkım içinde hürriyetimizi seçeceğim. Ne olduğu hiç önemli olmayacak. Elimi
 
bırakmasın yeter.
Bir kızı seversem, daha şimdiden sevgimden
korkuyorum. Hiç tavizsiz bir yapım var. Önsezi-
lerime güveniyorum. Beni yanıltmazlar. Tabii!
Kendim, isteyerek yanlış yapmazsam eğer...
Bursa' ya gidiyoruz.Çok az uyuyabildim, yağmur
yağıyor. Otobüsün üzerinde düzenli ve tempo tu-
tarak çıkardığı sesler çoğu zaman bana sıkıntı
vermesine karşın bugün nedense bir başka güzel
geliyor. Bir rahatlıktır, tarifi şiir gibi bir şey.Yu-
muşak sevecen bir elin dokunması gibi huzur
veriyor. Ara sıra çakan şimşek gökyüzünde par-
lak ürkütücü bir görünüm, arkasından gök gürle-
mesi ve yağmur temposunu hızlandırıyor.Gönül-
lere berrak tertemiz, saf fakat silik düşünceler bı-
rakarak elektrik direklerinin cılız ışıkları etrafın-
da dans eden kristal taneleri hani insanın gönlüne
düşen bir güzelin bıraktığı o hoş seda gibi. Bir
şeyler kıpır, kıpır içimde. Muavin:
-Yarım saat Bursa garajındayız.
Uyanıyor aşağı iniyorum.Doğruca tuvaletlere yö-
neliyorum. Kapıya gelince keskin bir koku genzi-
mi yakıyor, gerisin geriye dönüyorum. Tuvaletçi-
nin sülalesini sevindirerek. Evdekilere kestane
şekeri alıyorum. Zaman geçmek bilmiyor, birkaç
gazete alıp otobüse geri dönüyorum.
Ve otobüs nazlı, nazlı garajın çıkışına yöneliyor.
Sabah sekiz İstanbul' a vardık. Haremdeyiz mis
gibi iyot kokusu ciğerlerimin içinde, nasıl da öz-
lemişim. Marmara boğazını balığı, denizi, martı-
ları şimdi daha iyi farkına varıyorum. Hareket
- 20 -
ettik. Topkapı' ya geliyoruz, burada ki keşmekeş
ne kadar tanıdık. Yerlere tüküren mandaları bile
kıskandıracak naziklikteki beslemelerini İstanbul'
un sizi bile özlemişim, hoş geldim
İstanbul.
Bir taksi çeviriyorum.
-Fatih lütfen.
-Nereden gidelim?
Vatan caddesinde trafik sıkışık, takılırız.
Edirne kapıdan çıkalım.Yahu bıktık şu trafikten.
Aldığımız üç kuruş oda benzine gidiyor. Bu tra-
fikte ilerlemek imkansız vallahi, aldığımız para
sonunda doktora bile yetmeyecek. Hasta olduk
hasta.
-Kendi konuşup kendi karar veriyor, hiç sesi-
mi çıkarmıyorum. Söylediklerinin birçoğu doğru
lakin benim problemim değil. Çevrede değişen
pek bir şey yok. İşte evime geldim, nihayet.Tak-
sinin ücretini ödeyip iniyorum. Apartmanın daha
ziline dokunmadan kapı kendiliğinden açılıyor.
İşte 1-2-3 kardeşlerim. Çığlıklar içerisinde boy-
numa atılıyorlar. Acemi miçonun babalara bağla-
dığı gemi halatları gibi kollarımı hissedemiyorum.
Nihayet merdivenlerden anacığım da göründü.
Masmavi gözlerinden yaşlar boşanırken, nasılda
Ağlıyor sarılıyorum. Anamın kokusunu çocuklu-
Ğumdan bu yana ilk defa bu kadar güçlü hissedi-
yorum. Dairenin kapısında babam.
-Hoş geldin oğlum.
Eğilip elini öperken diğer eli ile de sırtımı sı-
vazlıyor.Sarılıyorum.
- 21 -
-Boyun uzamış.
Tekrar sarılıyorum. Otoriter yapısına yakış-
mayacak biçimde gözünden birkaç damla yaş a-
kıyor. Onu da gizledi bile. Koltuklardan birine
çöküyorum. Annem hemen atılıyor.
-Karnın açtır hemen masaya otur.
Babam.
-Sevgi hanım henüz yeni geldi. Biraz dinlen-
sin. Banyo yapsın.
Küçük kız kardeşim kucağımda diğer ikisi koltu-
ğun iki yanında ellerini boynuma atmışlar, benim
hareketlerimi takip ediyorlar.
Babamla Ankara' yı konuşuyoruz. Cam göbeği
gözleri, kalın kaşları, vakur duruşu ile hiçte 60
yaşlarında durmuyor. Kalkıp yanına oturuyorum.
Elini dizime koyuyor.
-Haydi oğlum gidip bir banyo yap. Sonra ye-
mek yiyip, biraz dinlen.
-Peki.
Kalkıyorum.bir iki adım atıp, geri dönüp tek-
rar sarılıyorum. Yanından ayrılıp banyoya ilerli-
yorum.
Bu gün İstanbul' a gelişimin üçüncü günü. Kah-
valtı ediyoruz. Babam dışarı çıktı. Annem zayıf-
ladığımı söylüyor.
-Oğlum ne kadar özledik seni, hep rüyaları-
ma giriyorsun. Orada aç mısın, tok musun, ne yer-
sin, çamaşırlarını nasıl yıkarsın? Sahi Harun sen
çok titizsindir. Nasıl ütü yapıyorsun. Her gün ça-
maşır ve gömlek değiştirirdin.
-Anneciğim sen hiç meraklanma. Bir arkadaş
- 22 -
var. Dayısının dükkanında kuru temizleme işinde
çalışıyor. Ben dayısına yağlı boya tablo yapıp he-
diye ediyorum. O da kuru temizleme işlerimi üc-
retsiz yapıyor.
-Babamın sağlığı nasıl? Biraz durgun geldi
bana. Sen nasılsın?
-Bizler iyiyiz yavrum. Tek endişemiz sensin.
Uzakta olduğun için aklımız sende kalıyor. Sağ
olasın sende bir telefon bile etmiyorsun.
-Anacığım haklısın. Ne bileyim, olmuyor iş-
te.
Bu arada sırtımı kaşıyıp kahvaltı etmemi sey-
rediyor. Yüzünü okşuyorum. O masmavi gözleri-
ni kapatıp, elimi hissetmeye çalışıyor.
Canım anam. Masadan kalkıp.
-Ellerine sağlık anne.
-Oğlum ne çabuk doydun? Bir şey yemedin
ki.
-Yedim anam yedim. Sen yüzüme bakmak-
tan ekmek sepetini görmüyorsun.
-Peki sen bilirsin. Afiyet şeker, vitamin olsun.
Banyoda ellerimi sabunlayıp dişlerimi fırça-
lıyorum.Giyinip dışarı çıkmam öğleyi buldu. Ma-
hallede bulunan spor kulübüne arkadaşları görme-
ye gidiyorum. Fatih Fevzi Paşa caddesine mağa-
zanın vitrinlerine göz ucuyla bakarak yürüyorum.
Değişen pek bir halt yok,eskisi gibi herşey yerli
yerinde.
Mağazanın birisinin kapısındaki tezgahtar
kızla göz göze geliyoruz. İşveli işveli gülümseyip,
içeri kaçıyor. Otuz iki dişimi gösterip yoluma de-
- 23 -
 
Fatih otobüs durağına geldim. Orada bir kalabalık var. Otobüs bekleyenler değil, yaklaşıyorum yerde orta yaşlı bir adam yatıyor.Başına üşüşmüşler adam hafif, hafif titriyor.Yanımdaki yaşlıca hanım:
-Bu kesin sara hastası, soğan koklatın.
Kalabalığın arasından iyi giyimli biri:
-Açılın kalp krizi geçiriyor, nefes alması lazım, biri şuradan posta haneden telefon edip ambulans çağırsın derhal!
Geriye dönüyorum t ezgahtarın cilve yaptığı mağazadan içeri girip birinin ambulansa ihtiyacı olduğunu, hastanelerden birine telefon edilmesi gerektiğini kasanın başındaki yaşlı adama bir çırpıda anlatıyorum. Adamcağız Haseki Hastanesi'ne telefon açıyor, derdini anlatması on dakikayı buluyor. Teşekkür edip çıkıyorum. Geri döndüğümde adamcağızı oradakiler bir taksiye koyup göndermişler. İçimde bir burukluk... Yalnızlık be-
ni hep çok etkilemiştir. Hele hem yalnız ve hasta neyse inşallah kurtulur diye hayıflanıyorum. Kulübün kapısına gelince bir bağırıştır gidiyor.
-Oooo kim gelmiş gel bakalım Harun, hoşgeldin. Nasılsın?
Bir başkası eşeminti Harun (nasılsın Harun?)
-Allahüsatki (iyiyim Allah’a şükür)
-Harun ne içersin? Çay, kola iç, kahve iç.
-Yok yok çay. Oooo Rüstem merhaba.
-Harun hoş geldin. Özledik seni okul nasıl
gidiyor?

- 24 -
-İyi, lakin buraları özledim.Sizleri de. Baban
nasıl kardeşin Sadık?
-İyi de sende anlat bakalım, neler yapıyorsun?
Geçen gün gazete de resmini gördük.Milli takım seçmelerinde nasıl gitti?
-Ne bileyim koşuyoruz işte. Netice almak için daha çok çalışmam gerekiyor. Senin futbol nasıl gidiyor? Kulübün durumu nasıl?(Çır Çır spor kulübü İstanbul Fatih 1. Amatör ligde) Lig 2.' yiz.
-Vay Harun hoş geldin.
-Hoş bulduk,
-Çamur nasılsın?
-Ben iyiyim top koşturmaya devam.
-Sende zımba gibi görünüyorsun.
-İyiyim iyiyim.
-Harun gel. Bilardoya üç bant yapalım, Seninle bilardo oynamayı özledim.
-Sabahattin bende özledim de, arkadaşlarla biraz oturup konuşmak istiyorum.
-Harun doğru söylüyor. Adamı rahat bırak.
Çamur. ( Çamur Sebahattin ) Çoğu Siirt’li çocuklar yarı Arapça yarı Türkçe konuşuyorlar. Onlardan öğrendiğim birkaç kelime var.
-Oooo.Harun hoş geldin oğlum. ( Kulüp başkanı İbrahim abi) Aynı zamanda İstanbul pazarcılar derneği başkanı. Ayağa kalkıyorum.
-Hoş bulduk İbrahim abi.
Elini öpüyorum.
-Yeğenime bakın soğuk sıcak bir şeyler getirin.

- 25 -
Saygıdan sesimi çıkartamıyorum. Elinde büyüdük sayılır. Limonlu bir gazoz geliyor. İçiyo-
rum.
-Yeğenim baban beyefendi nasıllar? Saygılarımı götür, ellerinden öperim.
Susuyorum.
-Çok beyefendi adamdır. Valilikten emekli olup, siyaset yapsaydı.
Mutlaka çok başarılı olurdu. Allah uzun ömürler versin.
Bir emrin var mı? Ben kalkıyorum. Arkadaşlarınla yalnız kalmak istersin.
-Estağfurullah.
Tekrar elini öpüyorum. Kıvırcık Alaattin. (Bakkal Azmonot Mustafa' nın oğlu)
Kazım emekli (Albay Sulhi Tuzluoğlu' nun oğlu) emzikli Ergün geldiler. ( Ergün baş parmağını emiyor. Lakabı emzik)
-Vay vay hoş geldin Harun. Nasılsın?
-Iyiyim. Çocuklar siz nasılsınız?
-Valla bizde değişen bir şey yok. Okulla kulüp arasında gidip geliyoruz.
Öpüşüyoruz.
-Yaa arkadaşlar hazır Harun' u yakalamışken, akşama toplanıp Çiçek pasajına gidip kafaları çekelim.
Herkes gürültülü bir şekilde onaylıyor. Hepsi çocukluk arkadaşlarım onları gerçekten çok özlemişim. (Saatçinin oğlu) minik Fikret' te geliyor.
Bizden iki üç yaş küçük. Galatasaray lisesinde okuyor.

- 26 -
-Oooo. Harun abi hoş geldin.
-Hoş bulduk Fikret nasılsın? Okul nasıl gidiyor?
-İyidir abi. Geçen gün Sevgi teyzeyi gördüm.
Seni sordum.
-Nerede gördün?
- Ziraat bankasına bir iş için gitmiştim. Harun telefon etti. Arkadaşlarıma
selam söyle dedi.
Buraya gelemediğim için daha kimseye iletemedim.
Arkadaşlardan müsaade isteyerek, akşama buluşmak üzere deyip kalkıyorum.
Rüstem:
-Ben seni evine bırakayım.
Diye. Kalkıyor.
-Zahmet etmeseydin. Ben giderdim.
-Lütfen ayıp ediyorsun.
Kaplumbağasına binip, (Wolsvagen) motoru çalıştırıyor. Israrıma rağmen içeri girmeyip kapıdan dönüyor. Kardeşlerim yine kapıya kadar iniyorlar. Birbirimize sarmaş dolaş merdivenlerden çıkmaya çalışıyoruz. Babam dinlenmediğimi geldiğimden bu yana koşturup durduğumu söylüyor.
-Zamanın daha çok, acele edip vücudunu üzme oğlum.
Eyvah! Gece yine çıkacağımı nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Soyadını taşıdığım ailemin
sülalesindeki tek erkek çocuk benim. Herkes üzerime çok fazla düşüyor. Tabii bir an önce evlenmemi isteyenlerde var. Başta annem ve akrabalar.

- 27 -
 
Babam aynı fikirde değil. Önce eğitim, askerlik
ve iş diyor. Benim istediğim ise her şey olabilir.
Lakin kararımı kendimin vereceği bir yaşam biçi-
mi. Hürriyetimi seviyorum. Bir gün inşallah ken-
di hürriyetimin esiri olmam. Televizyonda Taner
Şener söylüyor.
"Kapat gözlerini kimse görmesin.
Yalnız benim için bak yeşil, yeşil"
İki yıl önceydi. Burada Nuran diye bir kızla
tanıştım. Zeytin gibi simsiyah gözleri devamlı
gülen gülerken hazır ola geçmiş inciler gibi diş-
leri harika hareketli enerji dolu bal dudaklı bir
kız. Onunla iken içim ısınırdı. Şimdi neler yapı-
yor? Kim bilir.
Doğum günümde bana Taner Şener' in kırk beşlik
plağını hediye etmişti. Bir yüzünde.
Yalnız benim için bak yeşil yeşil. Diğer yü-
zünde artık yeşerecek bir dalım yok.
Yağmurlar
yağsa da boş.Yağmasa da şu üç günlük ömrümü
yitirdim ben. Yarınlar gelse de boş, gelmese de.
-Oğlum haydi masaya yemek hazır.
Yahu ben hayallere daldım. Biraz sonra çık-
mam lazım. Hala peder beyden izin almadık.
Annemi bir kenara çekiyorum.
-Arkadaşlarla dışarı çıkmam gerekiyor.
-Oğlum dinlenseydin.
-Annee!
-Tamam ben babana iletirim.
İkimiz birlikte yemek odasına giriyoruz. Ba-
bam:
- 28 -

-Arkadaşlarına söz verdiysen, dışarısı için
yemek yemeyebilirsin oğlum.
Hayret bir şey Bu adam erdi galiba.Anneme
bakıyorum oda rahatlamış görünüyor. Babamdan
hayatım boyunca gizli bir şey yapamadım. Mutla-
ka benden önce davranır, düşüncelerimi bana söy-
lerdi. (Kozmik büro şefi sanki) Masada zeytin-
yağlı enginar, patates püresi duruyor. Hızlı hızlı
birkaç yudum atıştırıyorum.
Cadde de klakson sesleri. Arkadaşlarım gel-
miş olmalı. Ve zil çalıyor. Kalkıp kapı otomatiği-
ne basıyorum. Merdiven tırabzanlarından aşağı
bakıp geleni görmeye çalışıyorum.
-Evet arkadaşlar tamam geliyorum.
İçeri girip deri montumu alıyor evdekilere iyi
akşamlar diyorum.Annem:
-Dikkatli ol geç kalma!
-Tamam anne meraklanma iyi akşamlar.
Bir çırpıda merdivenlerden inip özgürlüğe bı-
rakılmış, kafes kuşu gibiyim.
Arkadaşlar iki araba gelmişler. Öndeki Ford'
a biniyorum. Unkapanı Atatürk köprüsü' nden
Galatasaray' a doğru gidiyoruz. Köprü üzerinde
yapı kredi bankasının reklam panosundaki leylek
amblemleri pullu pullu panayır dansözleri gibi
parlıyor. Trafik açık. Çamur Sabahattin ile ön ta-
rafta oturuyoruz. Arabayı Rüstem kullanıyor.
-Harun Ankara' da gidecek güzel yerler var
mı?
-Nasıl?
-Yani Çiçek pasajı gibi.
- 29 -

-Evet. Sakarya caddesi.
-Nasıl bizim Çiçek pasajının havası var mı?
-Hayır. Orası daha farklı orada lokanta ve bi-
rahanelerin dışında. İlerici arkadaşların gazete ve
dergi satabildikleri, sanat hareketlerinin daha ak-
tif olduğu bir yer.
Yani biraz Çiçek pasajıyla Taksim meydanı
karışımı bir yer. Ama çok keyif verici bir ortamı
var. Ben beğeniyorum.
Galatasaray' a geldik. Arabayı park edecek
bir yer arıyoruz.
Tamam. İngiliz Konsolosluğunun duvarına yakın
trotuarın üzerine çıkıyoruz.
Diğer arabada geliyor. O da arkamıza park ediyor.
Çocuklar gibi neşeliyiz. Hep beraber karşıya ge-
çip balık pazarının içine giriyoruz. Manavlarda ö-
zenle seçilmiş
Mostralık meyveler 400 watt ampullerin altın-
da çok iştah kabartıcı çengellere asılmış kalkan
balıklarının başındaki balıkçı Napolyon Bonapart
gibi duruyor. Ve pasajın içerisinden girer girmez,
soldaki ilk birahaneye oturup neler yiyeceğimizi
tartışıyoruz. Evet kokoreç, patates kızartma, ez-
me, turşu ve tabii ki bira.
Sabah kalkıyorum. Başım çatlayacak gibi ak-
şam biraz, fazla kaçırdık. Kimseye bir şey söyle-
miyorum. Zira daha önceden kendine dikkat et.
Geç kalma diye uyarmışlardı. İstanbul' da ki gün-
lerim rutin biçimde geçiyor. Şimdide Ankara' yı
özlemeye başladım. 1978 yılı ağustos ayının son
günlerini yaşıyoruz. Müthiş sıcak Vezneciler 'de

- 30 -

oğuz gölçik yazar...
 
bir kafe de İstanbul Üniversitesi’nde işletme oku-
yan bir arkadaşla buluşacağım. Cumali lise yılla-
rımdaki arkadaşlarımdan. Malatya Pötürge'den u-
yumlu fakat Feodal bir yapıya sahip. İyi çocuk.
Yolda karşılaştık. Geçen gün buluşmaya karar
verdik. Evden çıkıyorum. Renk ve zevk sinema-
sının önünden geçip gelen Vezneciler minibüsle-
rinden birini durdurup, biniyorum. Minibüs Gazi
Osman Paşa' dan geliyor.
(Taşlı tarla) İçeride Beyazıt’ ta tekstil atölye-
lerinde çalışan göçmen kızları var. Yugoslavca
ve Arnavutça konuşuyorlar. Duru beyaz tenleri
kemikli şakakları kumral ve sarı saçları ile çırpıcı
çayırındaki saka kuşları gibi cıvıl cıvıllar. Şoför
dikiz aynasından Clark Gable usulü bakışlar atar-
ken vitesi sağ elinin son iki parmağı ile nazik bi-
çimde değiştiriyor. Muavin Trapezdeki artisler
gibi kapıya asılarak aşağı atlıyor.
Müşteri bindikten sonra aracın hareket etme-
sini bekleyip hızlanan araca binerken bütün bil
diklerini icra ediyor.
-Beyazıt Beyazıt Vezneciler! Alıver hoop!
Gülümsüyorum. Bunları izlerken Vezneciler'
e geliyoruz. Şehzadebaşı sinemasının köşesinden
kız talebe yurdunun arkasına geçiyor. Meydanda
Bizans döneminden kalan İyon tarzı kırık sütun-
lar etrafa serpiştirilmiş. Çok egzotik duruyor.
Cafeden içeri girip sağıma soluma bakıyo-
rum. Cumali oturduğu yerden elini kaldırıyor.Ya-
nına gidip.
-Merhaba. Geleli çok oldu mu?
- 31 -

-Hayır. 20 dakika kadar. Hoş geldin.
Öpüşüyoruz.
-Bize iki çay. Sıcaktan geberiyorum. Belki
hararetimi giderir.
-Umarım. Okul nasıl gidiyor?
-Cumali eh, çok huzursuzuz. Olaylar bitmek
bilmiyor. Her gün İstanbul' da 4-5 kişi öldürülü-
yor.
-Ankara' da pek farklı değilmiş. Öğrendiği-
miz kadarı ile maalesef al birini vur ötekine.
-Bizim memlekette de olaylar bitmiyormuş.
Geçen gün babamlardan mektup geldi.Bu yaz bu-
rada çalıştım o yüzden memlekete gidemeyece-
ğim. (İstanbul' da amcasının yanında kalıyor 10
yıldır.)
-Canın sağ olsun. Sen idealist birisindir. Ha-
yatını kendin yönlendiriyorsun. Ne kadar hoş.
-Sende öylesindir.
-Harun tuttuğunu koparırsın. Liseden biliyo-
rum. Hani Vefa lisesindeki matematikçimiz vardı.
Emin bey.
-Evet Salla Mehmet Emin ırk. ( Lakabı salla)
Sana ne diyordu. Hatırladım Matematik keçisi.
-Evet inatçıyımdır. İngilizceci Mehmet Ali
Biçer, Türkçeci Burhanettin Sümersan.Ne müthiş
hocalardı.Fevkalade öğrenci sever hele hele Bur-
hanettin Sümersan. Hani yatılıda bir arkadaş var-
dı. İsmini hatırlayamadım. Ankaralı Boklu İstan-
bul' daymış. Hiç gördün mü?
-Hayır.
-Derneğe hiç gitmiyor musun?
- 32 -

-Ara sıra. ( Vefa lisesinden mezun olanların
derneği ) Arkadaşları görürsen selam söylersin.
Ben uzun zamandır gidemiyorum.
-Merhaba.
-Merhaba.
-A a Hazal hoş geldin merhaba.
-Nasılsın Cumali?
-İyiyim otursana Hazal.
-Hoş geldiniz. Ben Harun.
-Hoş bulduk ben de Hazal. Memnun oldum.
-Kusura bakmayın bu işi benim yapmam la-
zımdı. Harun liseden arkadaşım.Ankara' da resim
okuyor. Bu da Hazal aynı bölümdeyiz. Yani işlet-
me. Kendisi Tuncelili.
Gülümsüyoruz. Tanrım ne güzel gülüyor, diş-
leri bir harika. Bahar bulutları gibi.
-Hayırdır, Harun daldın.
-Özür dilerim.
-Ankara' da nerede kalıyorsunuz?
-Bahçelievler 2. cadde de birkaç arkadaş bir
daire tuttuk.
-Ne kadar iyi ben yurtta kalıyorum. Hiç mem-
nun değilim.
-Niçin?
-Çok karışık siyaset falan.
-Hazal biliyor musun? Harun atletizm de ya-
pıyor. İstanbul'da dereceleri var.
-Ne kadar güzel.
-Sahi Harun nasıl gidiyor atletizm?
-Yani spor işte.
-Size sormayı unuttuk bir şey içer miydiniz?
- 33 -

oğuz gölçik yazar...
 
-Çay alırım. Aslında oturma niyetinde değil-
dim. Bir selam verip çıkacaktım. İnşallah aranı-
za girmemişimdir.
-Rica ederiz.
-Sen ne diyorsun Hazal sadece konuşuyorduk.
( Simsiyah saçları var. Gözleri kestane kabu-
ğu rengi, hoş bakıyor.Gözlerini kırparken, alt kir-
pikleri üstekiler ile karışıp açıldığında bir yelpa-
ze gibi göz çukurlarına gölgelerini bırakıyor.
-Harun! Harun!! Neler oluyor?
-Affedersiniz.
-İyi misin?
-Evet Cumali. Dalmışım tekrar özür dilerim.
- Kendinizi iyi hissetmiyorsanız kalkabiliriz.
-Teşekkür ederim gerçekten iyiyim.
-Hazal bizim bölümün en iyi öğrencisidir.
-Rica ederim Cumali.
-Hayır gerçek bu.
Araya giriyorum.
-Tunceli' nin içinden misiniz?
-Evet içinde oturuyoruz. Aslen Erzincan' lıyız
fakat ben çocukken yerleşmişiz.
Konuşurken ağzının içinde flamingoların
pembesini kıskandıracak dili, bir balerinin en za-
rif hareketlerini kar beyazı dişlerinin arasında tek-
rarlıyor. Bana neler oluyor? Gözlerimin içine ba-
karken yüreğime bir kanalın açıldığını hissediyo-
rum. Sanki içimde dolaşıyor.
-Siz nerelisiniz?
-Ben mi?
-Evet.
- 34 -

-Şey. Ben Fatih' liyim.Yani buralıyım. İstan-
bul' luyum.
-Yerlisi misiniz?
-Sayılır. Ailemin geçmişi bayağı eskilere dayanı-
yor. 200-300 sene gibi.
Gülüşüyoruz.
-Ne zaman Ankara' ya gidiyorsunuz?
-15-20 gün sonra.
-Yazık sizi kaybedeceğiz.
Başımı öne eğiyorum içim burkuldu.
-Artık kalksak mı arkadaşlar? Ya da bana mü-
saade edin yeğenlerim. Florya' ya denize gitmiş-
lerdi. Yenikapı' da onlarla buluşacağım. Ne olur
beni affedin.
-Rica ederim o nasıl söz öyle Cumali.
-Harun bu buluşmadan çok zevk aldım. Seni
gerçekten özlemişim.
Hesabı isteyip kalkıyoruz. Cafe çıkışında Cu-
mali izin isteyip hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Üze-
rinde ince askılı triko bir bluz, bembeyaz. Altında
krem rengi dar bir kumaş pantolon, alçak topuklu
beyaz bantlı ayakkabıları. Sağ elinin orta parma-
ğında üzeri yıldız motifli ince bir altın yüzük.Bo-
ynunda aynı yıldızdan kapaklı bir kolye. Boyu
170cm civarında.
-Siz ne yapıyorsunuz?
-Ben mi ben şey,bilmem siz ne yapıyorsunuz?
-Benim yapacak bir işim...
Sözünü heyecanla kesiyorum.
-İsterseniz sizce uygunsa sahile doğru yürüye-
biliriz.
- 35 -

-Olabilir.
Dünyalar benim oluyor. Caddenin karşısına
geçiyoruz. Edebiyat Fakültesinin köşesinden La-
leli' ye doğru süzülüyoruz. Esmer tenli kuğu gibi
boynu mankenleri kıskandıracak duruşuyla ne ka-
dar vakur.
-Siz hiç konuşmuyorsunuz.
-Doğrusunu isterseniz sizi izliyorum.
-O niye?
-Bilmiyorum. Saçmaladım .
Kalınca kaşları anladım der gibi, simetrik ola-
rak alnının üzerine doğru gidiyor. Kızarıyorum.
Karşımızdan hızlıca gelen birinden korunmak i-
çin belini arkasından tutup, hafifçe yanıma doğru
çekerken geriye yaslanıp koluma dayanıyor. Yü-
reğim göğüs kafesimi zorluyor.Göz göze geliyo-
ruz. Elimi belinden çekiyorum. gülümsüyor. Ko-
kusunu hissediyorum. O anda ayaklarımı hissede-
miyorum.
-Kaç kardeşsiniz?
-4
-Onlarda erkek mi?
-Hayır üçü kız ben en büyükleriyim. Tek er-
kek benim.

-Çok güzel olmalılar.
-Nereden çıkardınız bunu?
-Tahmin siz açık tenli mavi gözlü kumralsı-
nız. Size benziyorlarsa çok güzel olmalılar.
-Hakikatten güzeldirler.
-Sizde çok çekicisiniz.
- 36 -

oğuz gölçik yazar...


 
Geri