Hαlet-i Ruhiчemdemdeп Sızαпlαr

Konu sahibi son olarak 4104 gün önce görüldü
Tanrı sen ne kadar güzelsin
bir hiç olarak
ormansın belki bilmiyorum
belki ormanda bir ağaçsın şuncacık
bir pazartesi günüsün
insanları dupduru edemeyen
bütün karayollarında ve demiryollarında
gider gelirim bütün dünyada
ama biliyorum Kırşehir’de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya’da
sözgelimi yumurtada zarsın
ustasın sabahları yapmada
en katı yoklukları koyarak insanın içine
akşamüstlerinde biraz gaddarsın
sular ve zamanlar kararırken ne yapalım
bari bağışlayalım birbirimizi

About these ads
 
İçimde havai fişekler, maraş dondurması, küçük yabani çiçekler, nar kırmızısı, tanrıların ve tanrıçaların gizemli yakınlığı, bir sürü sihirli sayı, her sayıda bir imge, 26 elementten yapılmış ya insan, her imge bir element, bunu antik, modern ya da postmodern bir sahnede sergileyecek onlarca oyuncu, bazen tek bir allah, bazen tek bir müzik parçası, bazen tek bir kaktüs, içimden dışıma taşmış bir kutsal kitap, beni yola iten allaha küfre bile duran bir derviş, 300 gr palyaço, esrarlı sigaralar. fuzuliden bade, kırpıp zıvana yaptığım fotoğraflar, seyrek de olsa dolu gibi, 11 numara yaşantılar, içimde 10 numara bir bEN var, içimde bu çağ., annemin babamın çağı., dedemin çağı, bir çağ da kuyruğumda var, içimde 4 ciltten fazla yazabileceğim bir şey var, her kitap on cümle verse, geriye 40 cümle kalsa, oldum diyeceğim, bu kadar yazmanın bir anlamı daha var belki, susacağı yeri arayan biri...
 
ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.
yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına...
 
Aşkın tarifi basittir ikinin bir olmasıdır hem ruhsal hem bedensel, platonik aşkları saymıyorum bile, karşılıksız aşkları saymıyorum bile, saygım olmadığından değil iki bir olmadığı için, biraz akıl oyunları yapalım seninle 1in 2’ye eşit olduğunu göstereyim sana
2’leri kare olarak düşün (A2-B2)=(A-B)x(A+B) ok
(A2-A2)=(A-A)x(A+A) ok
yine (A2-A2)= A(A-A) ok
şimdi bunları eşitleyelim A(A-A)=(A-A)x(A+A) ok
(A-A)lar birbirini götürsün sonuç A= A+A ok, işlemler doğrudur, kontrol et, aşk böyle bir şey işte …
 
o gün şöyle oldu; bir dinozor aşık oldu, uçtu, kuş oldu
o gün şöyle oldu; ay kalp şeklinde doğdu
o gün şöyle oldu; tanrı ilk defa tebessüm etti
o gün ruh ölümsüz oldu
...
 
Hayata Sığamayanlar
Onlarla karşılaştığınızda garip, kozmik bir ışın sarar sizi. Neden etkilendiğinizi bilemezsiniz. Yüzleri bir
bütündür. Her parça diğerini amansız bir biçimde tamamlar.
Farklılıklarını kader gibi taşıyan bu insanlara tepkiniz, önce hayranlık, sonra öfke, daha sonra çığlık
çığlığa kaçma isteğidir. Şaşırmazlar, sizin gibileri çok görmüşlerdir. Onlarla yaşamanın zor olduğunu
iyi bilirler. Çünkü, bu dünyaya herhangi bir rolü oynamaya değil, hayatın kendisi olmaya gelmişlerdir.
İnsanlar, sık sık o büyük acılarını anlatmak için onları arar. Dinlemesini iyi bilirler. Kendi yaşamları
sanki yoktur. Soluk soluğa başkalarının yaşamlarında koşarlar. Kendilerini doruklarda, yalnızca
doruklarda tüketirler. Kişilikleri yoktur. Kişiliğin, kişiliksizlik olduğu bilincindedirler. Bu nedenle onları,
sevdiğiniz her şeye benzetebilirsiniz; anne, sevgili, gökyüzü ya da bir film karesi.
Sanatçı olmasalar da sanatçı gibi yaşarlar. Sorularla. Yanıtını aldıkları bütün soruların, sorusunu
sorarlar. Bütün kavramları, kendileri isimlendirirler. Ahlaksızdırlar. Sezdikleri her şeyi yaşarlar. Sürekli,
sevinç ve keder içinde. Herkesin “yeter” dediği yerde, “yeni baştan” diyerek. Kırılgan, ama umarsız
değillerdir.
Kendilerinden başka hiç kimseyi incitmeyi başaramadıkları için, bu dünyaya başarısız olmaya
gelmişlerdir. “Tek savunmaları, savunmasızlık”tır. Kimseyi yargılamayı bilmezler. Hiç bir canlıyı
öldüremez, zarar veremezler.
Öğretilerinde, “karşı koyma” sözcüğü yoktur. Bir çocuğun tek bir gözyaşına bile yaşamlarını vermeye
hazır oldukları bu dünyaya, asla seyirci kalamadıkları için, çoğunlukla intihar ederler. İntiharı herhangi
bir nedenle erteleyenleriyse, intihar biçiminde bir yaşam sürdürürler.
Kendilerini merkeze koymayı asla beceremezler. Baş eğişleri çaresizlikle karıştırılır çoğu zaman. Ama
kendilerinin ya da başkalarının onurunu korumak söz konusu olduğunda, ” Bir karadağ tabancası” gibi
sakladıkları başkaldırılarını gün ışığına çıkarırlar. Başkaldırırlar, çünkü, salt duygu olarak yaşarlar.
Başkaldırırlar, çünkü, görev bilinci yerine sevgiyi koymuşlardır, ödünsüz ruhları başka türlü var
olamadığı için.
İvan´ı anlar, Alyoşa´yı hisseder, Dimitri gibi yaşarlar ve arkalarında bir mor menekşe mutlaka bırakırlar;
başkalarının acılarını sarsın diye. Onlar, bu dünyayı “güzeltmeye” gelmişlerdir. Umutsuzluktan yola
çıktıklarını, daha çocukluklarında hissederler. Bize böylesine saf görünmeleri, çocukluklarını
yaşatmaları değil, çocuk olmalarıdır. Kendinden başka rolü olmayan bir çocuk. Önünde diz çöktükleri
tek şey mağara duvarına o resimleri çiziktiren insan elidir.
Bir gün, bir şarkıda, bir kokuda ya da aynada onlarla buluşursanız, ne olur kendinizi esirgemeyin.
Bir an için bile olsa.
Çünkü onlar, “an” lara inanırlar ve o “an ” için yaşarlar.

 
psycho_fish_by_moon_lua.jpg

iyi bilirsin, kimse kimsenin içine giremez, okuyamaz yalnızlığını
yaşamın dengesi yoktur, inceldiğinde kopar yaşanmışlıkların iğreti zincirleri
bakışlarında karadut yetiştiren sevdiğim,
onarmaya çalışma sakın onları
hergün anlamsız yeni bir boşuluğa daha sürükleniyorum
ayaklarımı acıttıkça anıların keskin cam kırıkları
biz ikimiz yüzyıllar öncesinde tutulmuş balıklar gibiyiz
ciğerlerimize kan dolmuş neden bi türlü ölmüyoruz?
 
17376_441135510295_339336520295_10644418_4502683_n.jpg


insanı en çok tanıyamayacağınız yer tam da burasıdır. “en çok tanıyamamak” gibi bir anlatım biçimi elbette yok. ama en az tanıyabileceğiniz yer demiş olsam, demek istediğim doğru anlaşılmayacaktı. kaldı ki hala da anlaşılması konusunda ciddi tereddütlerim var.
ne diyorduk, insanı en çok tanıyamayacağınız yer tam da burasıdır, ve en iyi tanıyabileceğiniz.
bir çeşit puzzle, bir çeşit labirent. kişiden kişiye göre değişeceğini düşünmediğim bir durum.
ben mesela, çok basit bir insanım. pek çok şeyi mazur görebilirim. bu da beni daha çoklarına maruz kaldırıyor. sonuç mağduriyet. bağlantılı mağlubiyet. hani nerde kaldı mahremiyet.
ve ocakta patates yemeği varken bunlardan söz ediyor olmak onu yakar.
patatesi yakmayı göze almak ise gün gelir sizi ona muhtaç bırakır (mı)
ben bilenlerden değilim.
tıpkı gıyabınızda sizin anlayanlardan olmadığınız gibi.
sehven yapılan şifrelemeler gibi.
lezzetli bir kahve soğumaya terk edilmemelidir.
 
Yirmi yıl önce, dünyayı değiştirebileceğimi zannederdim. On yıl önce dünyanın buna değmeyeceğine, çevremi ve kendimi değiştirmemin yeterli olacağına inandım. Bir kaç yıl önce de iyice hedef küçültüp, sadece kendimi değiştirebilmek için harcamaya başladım bütün enerjimi..

Şimdi ise çoraplarımı değiştirmeye bile üşeniyorum. Kötü kötü anıyorum şu her şey değişir diyen filozofu. Ne dünya, ne insanlar, ne çekilen acılar değişiyor. Sadece rüya görüyor ve umutsuzca uyanacağımız anı bekliyoruz..
Bir meyhane sandalyesi ya da onkoloji kliniği ya da rahat ev yatağı, ne fark eder? O kadar uzak ki aslında herkes herkese, yan yana olsak bile dokunamıyoruz birbirimize..

 
Ben seninle hiç yağmurda yürümedim

Islanınca neye benzer saçların
Görmedim



Ben seninle hiç rakı içmedim
Açık saçık küfürler edermişsin sarhoşken
Duymadım


Ben seninle hiç trene binmedim
Pencere kenarını mı seversin koridor tarafını mı
Bilmedim


Ben senin ellerini hiç tutmadım
Soğuk mudur sıcak mıdır hayal ettim sadece
Değmedim


Ben senin gözlerine hiç bakmadım
Ama öyle buğuluydu ki rüyalarımda
Aklımdan çıkarmadım..
 
Gülüşünün kıyısından mutluluk aşırıyorum

Bol geliyor bana dünya fazla mı büyük bilmem
Sığınayım istiyorum diz kapağının dibine
Çok gördüm çok usandım uslandım ama valla
Evim bildim seni kalktım tüm tereddütleri bırakıp
Sana geldim yer göster köşeciğine sokulayım.
Bir İsa'yı sevdim ben bir Ali'yi bir seni
İsa gökte Ali öldü sen bari kal benimle
Bak insanlar bütün akıllarını kaybetmiş
Kim umurundaki kimsenin bir sen varsın bir de ben
Baş ucumda evren diyen şaire selam olsun
Ama kusura bakmasın umurumda değil evren
Bir sen diyorum sadece sen diyorum bir sen
Sen deyince uçuşuyor kalbimde kırlangıçlar
Kırlangıç ne güzel kuştur kıyılılar iyi bilir
Herkes beni kötü bilir bari sen iyi bil
Azcık eğilsen yeter gerisini ben hallederim
Sen teşebbüs et yeter yolları ben tüketirim..
 
Unutur gibi olursun bazen. Bir süre. Ondan önce nasıl akıyorsa öyle akıyor gibi gelir hayat. Bir süre. Başka şeylerle uğraşıp, başka şeylerle heyecanlanıp, başka şeylere üzülürsün. Ama bir süre. Oysa hepsi eksiktir. Her neyle meşgulsen tam da onun ortasında geliverir gülüşü aklına. O an aklını kaybedersin. Elinde bir kaldırım taşıyla polis barikatına doğru koşarken ya da tanımadığın insanlarla özgürlük sloganları atarken ya da kırığı sızlayan koluna daha az sızlayan incinmiş kolunla pres yaparken birden bire aklına geliverir. Ve o an başka her şey anlamsızlaşır. Koşarak onun yanına gitmek istersin. Elinden tutmak, alıp onu, kimsenin kimseye değmediği bir yere kaçırıp, dizlerine yatmak istersin bütün yorgunluklarını diz kapaklarına gömüp. Koşamazsın. Öylece kalakalırsın. Taş elinden düşer. Kolunun sızısı donup kalır. Ne ona gidebilirsin ne bulunduğun yerde kalabilirsin. Onun dışında her şey anlamını yitirir. Sessizce her neredeysen uzaklaşır, ilk gördüğün tekel bayiinden iki tane kırmìzı tuborg alıp parka doğru yol alırsın. Aklında bir tek o, dudaklarında acı bir ıslık, davasına ihanet etmiş ama bundan zerrece pişmanlık duymayan bir suçlu gibi, içine içine akıtırsın akmaktan utanan tüm yaşlarını. Çünkü aşktır bunun adı ve aşk başka her şeyi unutturacak kadar kuvvetli bir gerekçedir. Neye mi? Kendisinden başka her şeye..
 
valizimi hazırlamama yardım et


kelimeleri sol tarafa koy


söylenmemiş olanları,yürünmemiş yolların yanına


kollarını mavi gömleğimin boynuna


ayrı ayrı koy güneşli günlerle karlı günleri


karıştırma...
 
Büyüdükte ne oldu sanki. Şu koskoca alemdeki yalnızlığımızın farkına varıp ve bunun asla dolmayacak olacağının farkına varmak dışında, büyüdük de ne oldu.. Ne oldu.. Sisli bir bulut gibi, semadan yaklaşarak gelen bir yağmur damlasının bizi temizleyeceğine inanmak gibi büyüdük de ne oldu? Kaybetmek istemediğimiz kişileri, kaybetmek; hiç istemediğimiz kişilerle, et-tırnak olmak durumuna katlanmayı mümkün kılmak dışında büyüdük de ne oldu? Uyanıp içimizde saklı kalan şeylerle, kimsenin bilmediği yüzlerle her sabah başka yüzlere gülmek zorunda kalmayı öğrenmek dışında büyüdük de ne oldu? Her gün değişen elbise gibi değiştirilen insancıklara katlanmayı öğrenmek dışında büyüdük de ne oldu? İnanmak mümkün mü güzel bir yaşama.. Büyüdük de ne oldu? Küçüklüğümüzle, zaaflarımızla ve çocukluğumuzla 'ne kadar rezil olursak, o kadar iyi'ydi ya...
 
Ruhum, yedi kat dipten gelen devasa bir deprem dalgasıyla sıkılıyor desem; yeter mi acep hayatın elindeki iplerimi bırakmasına.?
Her dakika, beni başka bir tarafa savuran ipliğin varlığından haberdar olacak kadar düşüncelerle içli dışlı olmasaydım, belki mutlu bile olabilirdim..
Her saniye, beni dünyayı dolaştırıp aynı denizin, aynı kıyının aynı limanına getirişini hissedecek kadar duygularla donatılmış olmasaydım, belki unutabilirdim bile..
 
Yüreğim acıyor şu anda,
düşen asitli yağmur damalasının yaprağı delip geçmesi gibi.
İnsanlar yalandır, dostluklar bir adaptasyon süresidir
Daha iyi bir yaşama.
Uzaksın, uzaklığın bir anlam ifade etmediğini öğrendim sayende
Uzaklığın, metre ya da kilometre cinsinden yalnızca fizik'te işe yaradığını öğrendim sayende
Erteliyorsun, kırarak üzerek ve görmezden gelerek erteliyorsun.
Üçgünlük dünyanın ikinci gününde olduğumu bilmezden geliyor ve gülüyorsun
Gülüyorsun dişlerin ışıkları, sesin havayı değersizleştiriyor
Gülüyorsun ve ben,
dünyadaki üçüncü günümün ilk saatlerini ses tellerinde geçiriyorum.
Gülüyorsun ve ben,
dünyadaki üçüncü günümün sonunu dişlerinin arasında geçirmeyi diliyorum.
En çok biliyor takliti yapıyorsun ve ben de inanmış
İnanmışlığıma bakıp aklınca aklına akıl biçiyorsun
Aklının kıvrımlarında yuva yapmış kuşlara kadar her şeyi biliyorken ben
Kendi içinde duygulu olduğunu söylüyorsun
Katiller de duygu ihtiva ederler.
Duygularını belirsiz bir kadere yüklüyorsun
Senin kader dediğin saçmalığın bir üst kademesi
Kader ellerindeyken.
Şimdi böyle böyle geçiyor günler
Günlerimin dibine yuva yapmış bir güvercin gibisin
Sonsuz şefkatle her dakika yokluğunu kontrol ediyorum
Varlığın tanımlanamayan gök cisimciği gibi
Yokluğun newton'un birinci yasası gibi.
Duruyorum
Durdukça, durmaya devam ediyorum..
Varlığın ile yokluğun arasında
dokunmanı bekleyen, keşfetmeni bekleyen
yaşama geçiş formuyum.
Bekliyorum.
 
Eskiden beri gelecekle ilgili hayal kuramazdım. Önceleri geçmişe dönük hayaller kurardım hep. Mantık hatası var gibi değil mi? Yok. Yaşadıklarımı ya da yaşayamadıklarımı kafamda bozup, ekleyip, çıkartıp kendime tutamaklar yapmaya çalışırdım. Şimdi onu bile yapamıyorum. Geçmiş iyice silindi. Gelecek dersen. Önümü bile göremiyorum. Yarınla ilgili hiçbir fikrim yok. Eskiden umutsuzdum en azından ve bu umutsuzluğun beslediği öfkeyle bir şeyler yapmaya çalışırdım. Oysa artık umutsuz bile değilim. Olgun hayal kırıklıkları ve kalifiye bir hüzünden başka hiçbir şey yok elimde..


[YOUTUBE]KZ1EntJCAkU#t=37[/YOUTUBE]
 
Merak ediyorum sadece vuku eden olaylar böyle gelişince. Sen benim kaderimin oyunu musun yoksa oynanan oyunun mu kaderisin? Nesin, kader misin keder misin ? Her şeyde, her düşüncemde, her rüyamda ince bir ışık huzmesi şeklinde canlanıyor olmanın bir açıklaması olmalı. Bu kadar ayrık geçen iki yaşam neden böyle belli belirsiz hislerle, bir yerlerde kesişir..?
 
Kendimden başka her şeye özeniyorum bazen. Her şeye ama. Bir marula, tırtıla, kediye, saksıya… Hepsinin yaradığı bir iş var sanki ve sanki bir tek ben hiçbir işe yaramıyorum. İşe yaramayan şeyler de vardır muhakkak ama onlar da işe yaramadıklarının farkında değillerdir eminim. Tanrı her insanı bir şeyle sınar yazıyor kitap. Galiba benim sınavım da yine ben’im. Ben benle sınanıyorum. Bu kadar çok ben dediğim için bile utanıyorum mesela. Diş çürüğü oyuğu kadar kirli, can yakan ve zavallı bir boşluk var içimde. Bir şeylerle doldurmaya çalışıyorum zaman zaman o boşluğu, olmuyor. İçimdeki boşluk ağrıyor her gece ve ben o ağrıyı neyle kesebileceğimi çok iyi biliyorum aslında. Ama onu bile beceremiyorum. Korkuyorum..
 
Geri