Günün Siiri

K
  • Kullanıcı Külkedisi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Günün Şiiri
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
çok aksatmışım burayı:

o büyük ve muazzam zamanda unuttum
kanatlarım çok oldu üşüyor benim
bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
bu yüzden eğik boynum

bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
bundan gözlerimdeki kayalık,
içimdeki serseri buzullar

dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var

Birhan Keskin
 
Nasıl yoksuldun, nasıl annesiz
yanağına baksın diye
ayna tuttuk sana biz

Nasıl sessizdin, nasıl nefessiz
ruhun acıkır diye
şarkı çaldık sana biz

Öyle susuzdun, öyle yeşilsiz
ayağını öpsün diye
ırmak olduk sana biz

Öyle yersizdin, öyle ötesiz
kalbin soğumuş diye
ağıt yaktık sana biz
 
Geç saatte köprüde duruyorum
Karanlık bir gecede
Bir ezgi kulağa çalınıyor uzaktan
Ve altın damlalar düşüyor
Titreyen suyun üzerinde
Gondollar, ışıklar, müzik
Esriyerek daldılar alacakaranlığa...
Ruhum, görünmez parmakların
Dokunduğu o çalgı,
Bir şarkı söyledi gizlice
Binbir renkli mutluluk içinde
-Onu dinleyen biri var mı?

.
 
"... yüzünün ağrısı gözlerime oturmuşken, ki gülüşünden bahsetmiyorum bile, pencereye en yakın koltuğa oturuyorum ben de. göğün mavisi değil derdim, ki gözlerimde yüzünün işgal kuvvetleri, ki üstelik gecenin tam ikisi, derdim şu ki kurutulmuş bir meyve gibi buruşmuș ciğerlerime bir miktar oksijen girsin, yoksa öleceğim.

-benim hayatımda parça tesirli bombalar patladı, başımı sokacak bir küçük sığınağım bile kalmadı, bu gözlerim bin yangının aleviyle parladı söndü de bir tek gülüşünün közü kaldı.
sız artık, taşıp dökül bakışlarımın kenarlarından. tüken. eski biraz. yıpran. bu ne diri, bu ne taze hatıra, bunca yıldır, inatla, hâlâ.."

T. Karademir
 
Yalnızlığa Alışmalı.

ihanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı.
yalnızlığa alışmalı.
çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti.
dayanışma günümüz borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık.
bireyin keşif çağı,geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

işte o yüzden alışmalı yalnızlığa.
sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan.
güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı.
hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli.
sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı.
romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına.
"yalnızlık paylaşılmaz paylaşılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne.
telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kimse yok" denmeli,
"belki de hiçbir zaman olmayacak."
cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı.

oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
haklılığın onuru yaşatır insanı. susmanın utancı öldürür.
o yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan.
feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı.
kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı.
gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı.
hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli.
sessizliği, sese dönüştürebilmeli.

ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan.
yollarla barışmalı..
yalnızlığa alışmalı.

can dündar
 
"gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felaketim olurdu ağlardım


ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgar aklımı alırdı
sessizce bir cigara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felaketim olurdu ağlardım


akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felaketim olurdu ağlardım."

- Atilla İlhan
 
"...fakat perdeler kapanmadı, ışıklar sönmedi ve sen sahneden usulca indin, ben seyrettim, salondan birkaç kuru öksürük dışında hiçbir ses yükselmedi. kararlıydın, ve katil.-

her şeyden önce bir çiçeği sularken görmediği ellerimin ağrısından söz etmek isterim sana. Dinler misin?

sonra ağzı hep açık çantası düşer yalnızlığın. içinde en çok benim ismimdir taşıdığı. dökülür durur boyuna, tenhalığıyla meşhur posta kutuma.

-benim derdim senin yokluğunla değil, benim varlığımla. görkemli çaresizliğiyle varlığımın, şiirle sonra.-"

T. Karademir
 
Günler geçti ve ben artık
hangisiyim bilmiyorum
o mağrur dikbaşlı olan mı
yoksa eski bir mağlup mu

...

Sabır Taşı'ndan...

-F. Ferruhzad​
 
Herkes seni sen zanneder.

Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu "O" geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

...

T. Uyar
 
Çocukluğumun vazgeçilmeziydi hüzün.
Gökyüzünden çok, beton zeminlere düşen bakışlarım;
Ve en yaralı yanımı en kusursuz saydığım hayallerim vardı.
Söyleyemediklerimin ağırlığıyla çekilirken omuzlarım,
Hummalı bir nefesin gözyaşına gizlendim.
Aynasız caddelerde hep boynu kalbe yakın yürüdüm…
Ve masum bakışlarımdan bihaber büyüdüm.

Konuşmalara küs, susmalara barışık bir hayatın avucunda
İçime gömüldü kelimeler…
Ve o vakitlerin şulesinde başladı iç yürüyüşlerimin tutarsız ritmi.
Duygulardan sayfalara uzanan depremzede yollar yürüdü beni…
Ve tutundu yolculuğuma, seferi ruhunum kehribar elleri.

Umutlarımı, yalnızlığımın rahlesinde bırakıp
Döndüğüm vakitlerin gıyabında sustum, hüzün adına.
Ve her tebessümün ardına pusulanan
Hüznü üfledim satır başlarına.
Harflerle boyandı tuvâle elemim…
Mürekkebini uykusuz gecelerimin karasından aldı
Hüznün avucunda rakkas kalemim.

Çocukluğumun coğrafyasında büyüdü
Yaralı dizleri kabuk tutmayan hüznüm…
Şimdi hangi sevincin arkasına gizlensem,
Hep hüzünlü yanım ifşa olacak..!



Kadim Dolunay
 
Hayat
Süzülen
ışıkta
Kalplere
Akan
Bir
Nasihat
Ve
Sevgiyle
Sırlanmış
Bir kadehtir.
Doldurduklarınızın
İçerisinde
Aşk
Yoksa
Sarhoş
Olmayı
Beklemeyiniz.

Bir gülüşün ince telli balkonlarında, tütüne kesmiş parmaklarıma,
denizi vuran yeni doğmuş bir ses gibi
dokunduğunuzu,
nasıl unutursunuz…
Hatıraların örtülü kapılarını..,
şarkıya özlem duyan dudaklarımın kilidini..,
bir avuç kar tanesi sıcaklığınızla açtığınızı..,
nasıl hatırlamazsınız.
Siz ki,
yanağında uyku akan renklerimin, üstünü örtmüş,
nilüferleri göğsünden sökülmüş,
düşen bir dolunayı tutup,
göğsüme asmıştınız.
Birlikte,
sessiz bir bulutu koynumuza alıp, serin bir türkünün gölgesinde uyumuştuk.
Sevinsin diye yetim çocuğun bir rüyasına taşınmıştık.
Penceresini açık unuttuğumuz,
giden tüm hayallerimizin arkasında gülmüştük.

Yosun kokulu
taşra sokağımızda,
karanlığı
dinleyip,
bir şiirin
damarında beslendiğimizi..,
çektiğimiz
gözü yaşlı
mutluluk
fotoğraflarına bakıp,
şekersiz içtiğimiz
demli çaylarımızı..,
beyaz dantellerin arkasındaki
küpeli ihtirastan uzak
yıldızlarda öpüştüğümüzü.
nasıl unutursunuz.

Yayı gerili bir unutulmuşluğun hedefinde, hep buluşmamış mıydık sizinle.
Hani, bir çocuk eli çizmiştik beyaz sayfalara.
Yanan bir çoban ateşinin yanında,
İnci den bir gölge olmuştuk, Meryem şehrine.
Hatırlarmısınız,
odasına çekilen gelin heyecanıyla bana gelir,
sünnet düğününden döner gibi giderdiniz.
Her sokak siz kokardı.
Davetkar bakışlarınıza masum bir işveyi asarak,
geceye damlayan ten kokunuzla,
yürek eşiğimizi aşındıran siz değilmiydiniz.
Sırların çehresinde kaybolan gururunuzu hiçe sayarak
tüm pişmanlıklarınızı,
yaban bir gülümseme diliyle anlatıp,
gözlerinizdeki çaresiz bulutlarla birlikte,
avucumuza koyan,
siz değilmiydiniz.

Ellerimdeki teselliyi saçlarınıza koyup,
“ Sensizlik nehirlerinden yıkanmak boğuyor beni “ diyerek, dizlerimde ağlamanızı ne çabuk unuttunuz.
“ Şu gönlümü sana meftunluktan kurtaramadım ” diyen de mi, siz değildiniz yoksa..

Hani,
yarınlarımızı anlattığımızda,
bir genç kızın anneliğe özenmedeki utancı yayılırdı,
yüzünüze.
Siz konuştukça,
bir şehir sabahına çıkan mor güneşler sarkardı,
sözlerinize.
S harfli dalgalarda, rüzgara karşı,
genç kız düşü yüzdürürdünüz.
Batan günü çeyizlik dantellere işleyen, gelin adayı yorgunluğunuzu,
hiç yanınızdan eksik etmezdiniz.
Hatırlarmısınız,
yaprak düşümlü sönen bir akşam vakti
gözlerinizi ellerimle kapatıp,
bir şiirimin kapısından içeri girdiğimizde,
gözlerinize inanamamıştınız.
Bütün duvarlarında size ait
suya değen ıslak resimleriniz
ve
aşk diliyle pembe sesleriniz asılıydı.
Siz bunları hatırlamıyorsanız artık,
kırılan mazimizin taş duvarlarında kalan
bilinmeyenlerimi, geri verin….
Bizi taşıyan terli taylar
nereye gider..,
hayat hakkı yok
mühürlü,
bir sevda yüklü bu son vagon,
nereye varır..,
nişanı geri dönen bir gencin soluğundaki bu türkü,
nerede biter.

Bunların
ne önemi var..
Şimdi artık
ayı ikiye bölen bir emirle,
eriyen, Meryemsi bir mum ol aşkım.
Anlat, köprübaşlarında kalan masallarımı.
Yüzüne şiir yansıyan bir orman eşliğinde
büyüt,
koynumuzda beslediğimiz, bu yılan derili sürgünü..
Unutma..,
el salladığın aşklara, ikinci bir hak tanıma.
Yalan,
yok ikinci bahar..,
avunma.

Ve
gün gelir karşılaştığınızda,
ona
de ki;

Delikanlı şiir sevgiliyle yaşanandır.



Vahap Dalkılıç
 
"Yüzümüzdeki mazeretleri bıraksak bir kenara.
Aklımızdaki masumiyetlerle sevişsek.
Şafak vakti sen yorulsan.
Aşkımızı iç eden medeniyetlerle döğüşsek.
Güneşi doğursa akşamcı bir makinist.
Sen varsan alkole de hacet yok.
Belki bir şişe şarap ve biraz da opioid antagonist.
Kahvaltı da hazırlarım sana akşam olunca.

Olur mu o zaman?


Siyasi bir parti kursak seninle Avrupa menşeili.
Evcilik ve fraksiyonculuk oynasak çocuklarımız büyürken.
Sen bir dakikalık sevgi duruşlarımızda kapatma gözlerini.
Ben biraz ekmek ve peynir de getiririm eve gelirken.

Hem bak,
Bütün bunlar bir yana;
Güzel şiir de yazarım ben sana.

Sen oluruna olmaz dersen,

Olan olmuş

Olur mu o zaman?"
 
Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende ‘alçaklık’ korkusu var. Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim. Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor. Kimseye göstermem üzüntümü. Gündüz gülerim, geceleri yalnız ağlarım.”

Oğuz Atay
 
Renkler çekildi işte simsiyah bir saraya
Birbirine müsavi artık her şey: Gecedir.
Geldi minarelerle kuyular bir hizaya;
Ya her şey dev gibidir, yahut her şey cücedir,.

Bir sular hücumudur ansızın hafızaya
Bu, başlayan, belki de biten bir işkencedir.
Kafalar ayna gibi şimdi bir muammaya
Bu, içinden çıkılmaz bir müthiş bilmecedir.

Korku bir kokudur ki karışmış bu havaya,
Ve sükut bir çığ gibi büyüyen düşüncedir.
Şimdi her kımıldanış usulca, sessizcedir.

Bir torba tutmuş gibi boşlukta bir el güya
Gülen, ağlayan başlar düştü aynı torbaya,
Gece bir sebep değil belki bir neticedir.

C.S.Tarancı​
 
Yalınlık benimle kal, mavi göğümün
Enginliğinde uçan kuşların kanatlarına
Şiirler yazayım diye, onlar götürsün
Sevincini sözcüklerimin uzak ülkelere...
Yalınlık benimle kal, bir yaprağın
Yeşilliğinin altında damar damar yatan giz gibi
Baktıkça derinleşen bir şey
Okudukça yenilenen şiirler yazayım
Sözcükleri eğireyim gecenin saçlarından
Artık bilmiyorum bu serüven nerde biter?
Hiçbir belirti yok, ama bu kargaşada bir tek
Şunu söylesinler gerisi umurumda değil:
Bu adam çiçeklere, kuşlara yeni adlar verecek!




Ahmet Erhan
 
Kabirlerin genişliği düşer
Acıkmış çocukların aklına
Yağmur rahmeti, zaman vedayı getirir ayaklarımıza
Çöker makamlar, boğulur yaşlarımızla
Bir çağrıdır çıkagelir
Bembeyaz kokusuyla
Ve seslenir bir an durur da zaman:
Kokladın siyahı ve beyazı
Dön artık geriye.


Eyüp Akyüz
 
telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek
birdenbire geldi beklemiyordum
hayli dargın sesi kalın ve titrek
umutsuzluğuma geldi oysa yorgundum
üstelik incittim de istemeyerek

akşamdı samanyolu patlamıştı
bütün sacre coeur silme akordeon
mulhouse'lu muydu neydi işte unuttum
ilk yudumda ağlamaya başlamıştı
şakakları ter içinde gece saat on
kibrit aranıyor göğüs geçirerek
bütün sevgilerinde yanılmıştı

bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

adı yağmur mu akşamüstü mü
uzak bir panayırda ip atlayan çocuklar
dalgalar vurdukça sarsılan mendirek
gecesi kaydı mı nedense beni arar
dilinde özürler bilerek bilmeyerek
zenciler çaldı mı cazın hali başka
oturduğu yerde içtikçe eksilerek
barın camlarına **Spam/Adversiting**lar çiziliyor
özlem büyük korku epeyce şaka

telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek
birdenbire geldi beklemiyordum
hanidir içimden bir başkası geçiyor
gözlerim hanidir ondan uzakta
hölderlin'i bırakmıştım artık sevmiyordum

A. İlhan/Biraz Paris
 
O bahar gibi bir şeydi
Gamzesinden gül kokuları yayılırdı
Sesinde bir şarkıyı dinlerdim
Biçare ömrüme,
Tek çaremdi
Düşümde görür, uyanırdım
Lakin, o uzak evlerden birinde olurdu
Şimdi bayram yeridir oralar
O ev gül bahçesi gibidir
O çocuk gibi bir kadındı
Lakin biz hiç gülüşemedik onunla

Seçil Oğuz.
 
Eksik

Sensiz bir şehre göz açıyorum her sabah,
Her sabah bilindik işler,
Kahvaltı yapıyorum, bazen yapmıyorum bile,
Penceremi açıyorum, sokakta yürüyen çiftler görüyorum.
Güzel bir resim gibiler..
Buğulanıyor gözyaşımla resim.
Hava kararıyor birden, yakıcı güneşe rağmen.
Bir sızı ki sorma,
Burnumda tüten derin bir özlem.
Eksik kalıyor her şey,
Bir bıçak kesip atıyor gülüşümü.
Soranlar oluyor,
Cevap, ağız alışkanlığı,
İyiyim...
İyi değilim, diyorum içimden.
Yarım yamalak yaşar gibiyim.
Sensizim,
Kimsesizim.
Yok rüzgar kokunu getirecekmiş,
Yok aynı gökyüzünün altında olmakta güzelmiş,
Bıraksana, ben yanı başımda istiyorum seni.
Ne rüzgar,
Ne gökyüzü,
Sen getir kokunu bana.

Seçil Oğuz
 
Bomboş bir sayfadır sensiz hayat.
Bana yokluğundan bahsetmesin hiç bir şey.
Soluğum kesilir.
Manamı yitiririm.
Çocukluğu yaşanmamış bir hayattır sensizlik.
Bana yokluğundan bahsetmesin hiç bir şey.
Dizleri titrer ömrümün.
Düşerim.

Seçil Oğuz
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri