-Griz

Konu sahibi son olarak 160 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
not:
Başka türlü özetlenebilir mi bilmiyorum, fakat hayatın anlamının veya içimizdeki buhran’ın arabalar, evler, aşklar olmadığını ne zaman anlayacağız? Ne zaman kurtulacağız şu öfkeden?

-

Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız. Hepimiz heba oluyoruz. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.
Chuck Palahniuk - Güzel Cümleler
 
Ritüel:

Hayatın dramasında son nokta, evre benim için. Tribünlere karşı gülümsemelerim, kim bilir içimdeki yaraları pankart açıp sergilerim gitmeden.
Sürekli ‘gitmezsen kalamazsın kendi içinde’ diyorum kendime, devrelerim tutuştu, ellerim yangın, bakışlarım şimşek..
Toprağa düşercesine, civalar çakılıyor dört bir yanıma.
Alelacele şiirin son düzlüğüne girmiş gibi bir hâl, sanki ölüm avuçlarımı okşuyor o kadar da zor değilmiş ya! hiç acımıyormuş meğer.
Dışarıda hunharca atılan kahkahalar, evin içi ana baba günü, benim içim yapayalnız..
Taksimetreyi açık unutmuş kalbim, alabildiğince dolaşıyor boş sokaklarda, nasılsa hesabı ödeyeceğim yok, nasılsa geri dönmek gibi bir düşünce..
Gece çok şeye gebe diyorum kendi kendime, gece çok sert, gece acımasız..
Bedensel tecavüzün her şeklini hayal edebiliyor insan, boyutu, arkasında bıraktığı enkazı.. Peki ruhsal? Ruhsal çöküntünün bir karşılığı var mı ellerinizde?
Ölüyorum ben burada, onlar yan odada basıyorlar kahkahayı biraz daha, nispet yaparcasına..
Hepinizden nefret ediyorum.
Eşit miktarda, sıra atlamadan..
Bir daha okumaya cesaret edemediğin kitaplar gibidir hayat. Kimse sana mutluluk vermez, satır aralarında yüksek dozda narkoz.
- tadını çocukluğumdan bilirim, ölmemişim ya şükür mü desem ne!
babam anlatıyor yine içeride bir şeyler, annem sessiz sakin dinliyor, hep aynı senaryo.
“Giymedim giydirdim, yemedim yedirdim, içmedim içirdim”
Biri de çıkıp demiyor ki sevdin mi lan? seni seviyorum dedin mi hiç? başını okşadın mı? sevgilin var dedin mi? sevdiğin var dedin mi? paran var mı diye soracağına, büyü meslek sahibi ol diyeceğine adam ol dedin mi?
El-alemin kızlarına bakarken, kardeşlerin olduğunu unutma dedin mi?
Harama el uzatma dedin mi?
Ya da siktir et hepsini.
Adam gibi içten, canım oğlum dedin mi?
Eee, sormuyor ki kimse, soramıyor..
Haklı sanıyorlar kendilerini, kusursuz..
-
Sen de haklısın kendince..
Baksana, etrafıma ne kadar ‘haklı’ toplayabilirsem toplamışım, ağlamaya hiç hakkım yok, zırlama lan! diye susturduğum anlarım çok..
-

Neden-niye-ben-zorundayım:

Sen şimdi evdesindir, ayaklar üst üste atılmış demin içtiğin kahvenin tadına doyamamış haldesin,
ya ben?
İzlediğin tv’ye doğru akıyor gülüşlerin, dudakların kıvılcım çakıyor tavana,
ya ben?
Sabah musmutlu uyanırsın, güneş çalar ilk günaydını gözlerine, bal gibi olur bakışların,
ya ben?
neredeyim ben?
neden hiçbir hikayende yokum ben?
neden yanında değilim ben?
neden sabah suratı asık şekilde uyanmak zorundayım ben?
neden midemi bulandıran ofise gitmek zorundayım?
neden? ağzı leş gibi kokan insanlara gülmek zorundayım?
niye bu kadar yoksun sen?
niye bu kadar azıyorsun içimde?
niye bu kadar çok ölüyorum ben.

-Aklım sarışın..
 
Her sabah, ana rahmine yeni düşen bebeğin günahsızlığında buluyorum kendimi.
Saf kokan yastığım, güzel görünsün diye dakikalarca uğraştığım saçlarım, akşamdan ütülediğim fiyakalı elbiseler.
Her sabah, bir başka heyecan, bardağından taşan su misali, eteklerimden dökülen umutlar.
Ve akşamına;
Binbir yığın acı, cevaplarını yarı yolda bırakmış sorular..
camın köşesine geçip, ayaklarımı bir milim öteye taşımak için ikna etmeye çalışıyorum kendimi.
Ama bunu en sevdiğim kitabı bitirmeden yapamıyorum boşluğa dalıyorum, boşluk bana bakıyor..
Zaman teselli etmeye çalışırcasına geç çeviriyor çarkını.
Sanki görecek daha güzel günlerimiz vardı da...
Bir adam gülümsüyor içimde, tüm s*kitip gidenlerin ardından ben kaldım burada diye feryat-figan..
Neyse ki daha zaman var.
Neyse ki daha kitap bitmedi.
Neyse ki hâlâ hayattayım..
ve bu kadar korkmama rağmen, ölmemeliydim.
-henüz...
 
Toyduk tabii o zamanlar fakat telaşı mı? yıllar geçse de hep aynı..
Bir an, bir söz, bir nakış..

-

Gönlün benim aşım,
Gidiyor musun?
Buna da alışırım.
Tölerans göstermediğin bir ay ışığıyım.
Görmek istemiyor musun?
Bu aralar karışığım.
Kirpiklerinin en uç kısımlarıyım.
Değince birbirlerine, düğümlenirim.
Ya da yine seninle kirlenirim.
Morarır dudaklarım ve bileklerimde belirsiz kesilişler görürüm.
Bordo'ya sarılır tenim ve turkuaz'ı gökkuşağım yaparım.
Sessizce içimde seni sürüklerim sana kapılırım.
Gülüşünde açtım çiçeklerimi ve batırdım dikenlerimi.
Kıyamadığımdan, vermedim adını.
Tutuklandım zaten tutuklundum.
Direnemedim belki, kaçtı gitti trenlerim.
Siren seslerinde yankılandı çığlıklarım,
Ve selalar bağışladı adımı..
Hiç görmediğim bir lanet suretin.
İblisin kahkaları aslında tüm bu bildiklerim.
Mümkün değildi elbette seni kendime boyamam.
Her zerren tabiata aykırı bana ise sadece kaygı.
Belki de sadece takıntı ya da durduramadığım bir akıntı.
Yine de biraz kapılma payı..
Gözlerimde anla baharı ve ayakta karşıla
Kalmayabilir zaman ve teselliye yetmeyebilir imlâm.
Kılavuzum da bozulabilir bu sen kaybı artabilir.
Anla beni.
Turkuaz'dan rol çalar bordo.
Ve gülüşlerinde kaybederim kendimi.
Belirsizleşirim, anlaşılmaz olurum.
Yine anla beni.
Aslında her şey bildiğin gibi.
Gözlerindeki çekikliğin ta kendisi.
Ya da kalbimin çekingenliği.
Ve sen utangaçlığımdan anla beni.
Aslında biraz sen ve kelebek etkisi.

(!) Bir dilek gibi diledin ve ben de kabul ettim.

Turkuaz’dan rol çalar bordo - Kelebek etkisi
Mart 2015.
 
Seviyorum geceleri, kötü insanlar uyuyor, masum insanlar sessizliği düşünüyor, etrafta çıt yok..
Her şey olması gerektiği gibi ve herkes olması gerektiği yerde..
Direniyorum aslında uykuya, kirpiklerim düğüm olmuş gibiler, yinede direniyorum, uyumak istemiyorum.
Kendiyle konuşmayı özler ya insan(!) işte benim kendimle merasimim bu saatler, içimdeki öfke-umut dengesinin yoğunlaştığı, hayatın içindeki rolümü gözden geçirmem için fırsat(lar) bunlar.
Korkuyorum biraz ne yalan söyleyeyim.
Öyle delice şeyler geliyor ki aklıma, kötü şeyler düşünmek istemiyorum, kötüyüm belki de kim bilir?
Ama kötülük düşünmek istemiyorum işte..
İnsanın acısı, söylemlerini doğrudan etkiler ya; ben öfkeme yenilmemek için zor kapatıyorum çenemi, zaten dünya kötü, zaten insanlar alabildiğince berbat durumda, sakin ol şampiyon(!) bir de sen eklenme diyorum.
Aslında ne fark eder ki, bir eksik bir fazla.
Kayışı koparmak kolay da, tekrar yama yapmak büyük uğraş..
Kaç yaşında olursa olsun, hayatta kabul edemediği bazı şeyler vardır insanın.
Ayrıldığı sevgilisini unutamamak,
Kaybettiği eş, dost, anne veya babayı kabul edememek.
Hepsinin ortak yanı, ellerimizin arasından uçup gittikten sonra değere binmesi, özlem duyulması. Nankörlük insanın doğasıdır ya, işte bunu özetler nitelikte şu saydığım kayıplar..
Oluyor yani, insanız en nihayetinde.
Benim bu aralar taktığım bir başka konu var aslında fakat 2. şahısların içeriğe karışması her zaman rahatsız edici olmuştur sanki hikayenin bütün güzel anlarını alıp götürüyorlar ve bunu hem bedensel hem de zihinsel kirlenişleri(!) ile yapıyorlar.
O kadar dar bir havzada yaşıyorlar ki, ellerine geçen her malzemeyi kendi kıt dünyalarında büyük büyük manşetler atarak yayıyorlar ortalığa ve buna inanan aptal kesim her zaman hazır ol’da bekliyordur.
Aradan zaman geçse de bazı şeyler hiç değişmiyor.
Cümlenin sonuna nokta dahi olmayacak insanlardan, 3 paragraflık(!) yazı çıkarmaya çalışmakta benim hatam esasında.
(Sadede gel be adam)
Bizim mahallede Can diye bir çocuk vardı ve Melike adında bir kızdan hoşlanıyordu. Öyle ki, bu zamanda insanlara birbirlerini tanımak için 2 dakika bile yetiyor.. Ama Can, Melike’yi aylarca uzaktan izledi cesaretsiz olduğu için değil, onu gerçekten tanımak için, giyiminden, bedensel diline, arkadaşlarıyla diyaloğuna ve hatta okuduğu kitaplara kadar her şeyi ezberleyecek kadar izledi..
Sonra, ortak bir arkadaş vasıtasıyla istemeyerek de olsa, kendisini Melike ile aynı ortamda buldu (keşke bulmasaydım dediği halde)
Aylarca içinde tuttuğu kadın buradaydı ve tam eteklerine dolaşanlar dökülecekken, kadın: “bu yollar bizi uçuruma sürükler, yürüme” dedi kestirip attı.
Sonrasında hiçbir konuşma geçmedi, neye uğradığını şaşırmıştı Can.
Tabi ki red edilme dünyanın sonu değil ve herkes birbiriyle uyumlu olacak diye bir kaide yok, burada problem ne biliyor musun?
Empati..
Empati yapamıyoruz, insanlarla konuşamıyoruz, insanların ne hissettiğini önemsemiyoruz, sadece ben diye bir dünya inşa edip, kendimizi tüketiyoruz.
Biraz ego, biraz sahte gülüş, kalabalık çevre fakat işin özünde kaypak bir yalnızlık içine hapsolup gidiyoruz, sonra?
Ne kazanıyoruz kalp kırmaktan? Bir insanın duygularını hiçe saymaktan?
En kötüsü de ne biliyor mısın?
Asla dinlemiyoruz.
Konu ne olursa olsun, kimsenin o seti geçmesine müsade etmiyoruz, erişilmez görüntüsü vermek ihtişamlı kılıyor bizi kendi gözümüzde fakat öyle değil, yani en azından biri size doğruları göstermediği için böyle sanmanız doğal fakat değil.
Nihayetinde adam, içindekiyle bir başına kaldı, kadın da bunu bütün arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlattı.
“Şu Can var ya! bana yürüdü, nefesin kesilir oğlum dedim!”
Aynen konuşma böyle ve buna benzer birçok cümle.. çünkü biz büyüğüz övünmelere layığız, işin garip tarafı Can bunları yıllar sonra duyuyordu. Yani gururu kırılmadı, üzülmedi de sadece anlattığı zaman ben sinirledim o kadar!
İnsanların saygısızlığına kızıyorum, bir adamı/kadını red etmeleriyle övünmelerine kızıyorum.
İnsanların acı çekip çekmediğini umursamaz hallere girip daha da işkence etmelerine kızıyorum.
Birini kendi aşık ettirdikten sonra, onu dalga konusu yapmasına kızıyorum.
Biriyle özelini paylaştıktan sonra, oradan vurulmasına kızıyorum.
Basit şeylere kızıyorum yani ben, hem de çok basit şeylere.
Dünya için, sizin için, kötü insanlar için, kötülük için çok basit şeylere kızıyorum..
-
Şu yazıya bir başlık uydurmadan yazma demiştim de, bir başlık bulamamıştım bitirene kadar ve galiba buldum.
Ne istiyorsunuz bizden olsun..
Gerçekten ne istiyorsunuz ki?
Dünya işte yaşıyoruz, hayat işte paylaşıyoruz daha ne?

-sabah olmuş bu arada, güneş iyi insanların içini ısıtsın, kötü insanlar gölgeye muhtaç kalsın.
 
Son düzenleme:
Yarın olmasın istiyorum, güneş doğmasın, gece eteğini çekmesin üzerimizden.
Her yanım karanlık dolsun, alabildiğince zifiri olsun istiyorum.
Şimdi bu saatte, eline bir valiz alıp çarkın tüm dişlerini kırarcasına çekip gitmek isteyen ben miyim?
Tenhada unutulan bir şiir gibi, dudaklarını kessin sözler istiyorum.
Leş gibi tenlerinden fışkırsın tüm günahları.
Cinayet mahali ağır kanamalı,
Tırnaklarım bir törpülüyor -ki sorma.
Bu ne yaman veda düşüyor payıma.
ve bu milyarların içine sığamayan ben miyim?
yine bu milyarların içinde göremeyen sen misin?
neden/niçin/niye?
 
hiçbir şeyin çok şey olduğu anlar.

Bir film izledim demin, 2:30 saat felan sürdü, insanlar sürekli birbirlerini öldürüyordu.
Ne bu çaba? izlenmek için bu kadar kan dökmeye.
Tek seferde bir çukur açıp gömün işte insanları.
Çığlık atsınlar saatlerce, kurtarılma umuduyla uzuvları ellerinde kalsın.
Etleri sıyrılsın derilerinden.
Üzülsün insanlar.
Neden hep ben üzülüyorum ki? biraz da başkaları üzülsün.
İnanmak istiyorum buna.
Hep canımızın yanmadığına,
filmdeki tüm insanların tek seferde öleceğine,
tek bir an ile sınırlı kalacağına,
sahnelerin kısıtlı, akrep ile yelkovan istilasına uğramayan bir dünya istiyorum.
Kimse kimseye dokunmasın, herkes birbirine bakabilsin istiyorum.
Kimse kimseyi sevmesin ama kırmasın da istiyorum.
Şiir sevenlerin/yazanların aptal bir duygusal travmaya kapıldığını düşünmelerini istemiyorum.
Bilmek istiyorum.
Zamanın hangi anda duracağını,
Dünyanın dönme süresinin ifade ettiği anlamları, kimin hangi acı diliminde takılıp kaldığını,
Yaraya basılan tuzun acısını herkes görsün istiyorum.
Herkes görsün.

Yalnız değilim demek istiyorum, canları var bak! kağıt ince olsa da, kalpleri kesiliyormuş demek istiyorum.
Kalpleri var demek istiyorum.
Eteğimden düşen taşlar şu ovalarda toplansın istemiyorum artık, davulların neşe kaynağı olmasını da istemiyorum.
Kahrolsun o çalgılar.
Ölüm çağrıştıran şu neyler.
Bitsin istiyorum.
Takatsizliğin, bıkkınlığın, gri’nin kendi ekseninden kaydığı şu dünya bitsin istiyorum.

Çünkü karardı dünya, karanlık tüm kainat.
Karardı içimiz, kararttınız lân!
 
-benim hikayem, gökyüzü kadar eşsiz, yeryüzü kadar kirli.

Bir sıfat, ad arıyorum kendime şu aralar.
Hiçlik olabilirim aslında, dışarıdan bakınca büyük bir anlam barındırsa da, içinin boş olduğunu anlamak mümkün.
Ancak, insanların merak dürtlerinin etkin olduğu bir cephede savaşacak gücüm olmadığı hissediyorum, vazgeçiyorum.
Adım, sıfatım yok, ben bu hayalet hallerini çok sevdim..
Kimse dinlemeyi sevmiyor, ne yazık değil mi? Hatta, sevmedikleri şeye muhtaç olmaları hayatı daha da dramatik bir hale getiriyor. Sevmediği, hoşlanmadığı şeyleri aranır oluyor insan, bir dinleyenin kulak perdelerini yırtana kadar konuşmak, hey! ben de buradayım, nefes alıyorum, hiç olmadığı kadar somut, hürüm! beni de dinler misiniz? demek istiyor içinden..
Ama nafile..
Hafif bir depresyon geçiyorum sanırım.
Damağım yediği yemeğin tadına muhtaç, gözlerim uykulara..
Çok düşünür oldum, çok az konuşur..
Yanımda biri var, kim olduğu hakkında pek bir fikrim yok, cellat mı ne? yoksa kendime itiraf edemediğim gerçeklerim mi?
yada kaçtığım benliğim mi?
Düşünmek istemiyorum, düşününce kayboluyorum, hadsiz sözler, küfürler tüketiyorum.. Astımım azıyor sonra, tıpkı içimde azan acılar gibi.
Kitap okumayı bıraktım, her hikayenin sonunu güzel bitirmeye çalışan soysuz yazarlar olduğu için,
Dev aynasından hayata baktıkları için, fazla kirli oldukları için!
Ve kendi hikayemi yazmamak için...
Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, canım hiç’ olmak istiyor.
Korkuyorum işte anlamıyor musunuz?
Hiç olmaktan bile korkuyorum..
Beni bilmelerinden, anlamalarından korkuyorum. Hikayemi, uçkurlarından düşercesine anlatmalarından korkuyorum.
Dün geçti, bugün yaşanacak ve ben yarın olmaktan korkuyorum...
 
Durumumuz: stabil.

İnsan her parçasını belli aralıklarla, belli tarihlerde bırakıyor.. biraz aşka, biraz acıya, eşit miktarda..
Tam da delicesine yaşamak istiyorum diye yırtınırken, kendisini buluyor ölümün kucağında.
İnanın bana, yada inanmayın bana..
Ben de, diğer yazarlar gibi size duymak istediklerinizden fazlasını veremem..
Birkaç şaşalı cümle, sonu mutlu bitirilmeye çalışılan hikaye ve laçka insanlar.
İnanmayın bu adama..
Garip olan ise, şu harp ettiğim dünyanın bir türlü dize gelmeye yanaşması.
Tam tükeniyorum diyorum, tamam bu son; uyanmak yok diyorum,
Serum bağlıyorlar tüm vücuduma, maratonun devam ediyor koşmaya devam dercesine.
Delirmek üzereyim.
Delirmemek için direniyorum..
Çünkü bir akıl hastanesinde, aklımı yerine getirmekten başka bir işe yaramayan, özünde benden nefret eden doktorlara emanet edileceğim.
Sistemin dayatmasını kabul ettikleri için, bir ton ilaç yutturmaya çalışacaklar.
Az gelir diye elektrik dansı ile şakaklarımı oynatmamı isteyecekler benden.
Buna hazır değilim..
Delirmemeliydim.
Yağmur sonrası, toprağa olan aidiyetini hatırlarmış insan, topraktan gelme olduğu için, mayası bir avuç çamur olduğu için(!)
Ben daha çok ölümü hatırlıyorum.
Biraz daha sıkı sarılmaya çalışıyorum hayata, kaldırımları ikişer ikişer geçmeye, tümseklerden zıplamaya, müziği daha yavaş dinlemeye..
Belki bu hız, bir şeye inanma, bağlanma arzusu beni daha da yaşanılabilir bir hayat olduğuna inandırmak için yeterli gelebilir.
Emin değilim, sadece niyetlerimin iyi olmasını istiyorum.
Belki de alışmak için, kandırılmaya ihtiyacım var ve ben tüm acıların üzerime doğru serpildiği bu kubbede, mutluluk; gazabı üzerime yağdıran yağmurlardan sonra açan çiçekte saklıdır diyerek sarılacağım toprağıma sımsıkı şekilde..
Bedensel yanığın izi de, acısı da baki kalıyor insanın teninde, sergilemek zorunda olduğu eşsiz fakat aynanın karşısında kendisinden kaçmasına sebep olan canavar.
Nitekim, ölmüyorum.
Tüm bu yanık kokusuna rağmen, tüm iç deşilmesene rağmen; inanmadığım düzenin bana biçtiği kimliksizlik rolünü oynamaya çalışıyorum.
Benim de terfi zamanım gelecek bir gün ve ben; tüm günahlarımdan soyutlaşırcasına buhar olup gideceğim gökyüzüne doğru..
Ne uçurtmalarınız, ne kötü sözleriniz ne de cinnet mahali..
Hiçbiri gelemeyecek arkamdan, özgür hissedeceğim, hiç olmadığı kadar
özgür...
 
Durumumuz: 2

Aynanın karşısına geçip, kendi kendime konuşmaya başlıyorum şu sıralar.
Kim olduğum, nasıl bir adam olduğum, ne için yaşayıp ve öleceğimi didikleyip duruyorum.
Kendiyle yüzleşmek istemez ya insan, vazgeçiyorum bu huyumdan bir süre sonra.
Pencereden dışarıyı izlemek daha keyifli geliyor, kuşların cıvıltılısı, köpeklerin yakarışları, çocukların gelecek kaygısı olmadan sağa-sola koşuşturmaları.
İnsanlar demiyorum ben ve insanlar, evrenin en kötü, en kırışık kısmıyız, tıpkı bir yumrukla indirdiğim o ayna gibi..
İleride evlenip çocuk sahibi olmak içimden geçmiyor da değil hani... Ama korkuyorum, çocuğumun bana benzemesinden, benim içimdeki bu su birikintisinin çocuğumdan dökülmesinden..
Ha gayret! az daha kursam şu düşü, inanacağım yemin ederim...
Birçok sefer, intihar etmeyi düşündüm aksilik bu ya, hep birileri düşünürken dahi rahat bırakmıyordu beni.
Balıklarım, kedim Mira, dedem..
İnsan, arkasında kalanlardan korktuğu için vazgeçiyor çoğu kez fakat ruhuma enjekte edilen bu hiçsel varoluşu başka nasıl atabilirim üzerimden bir fikrim yok açıkçası..
Bazen biri çıkar karşınıza, yalın ayak hatta çırılçıplak koşmak istersiniz ona, kendinizi kollarına teslim etmek istersiniz.
Ben de böyle koşmak istiyorum mutluluğa.. hiç ulaşamadığım incir ağacının tepesine çıkmak istiyorum.
Düşersem düşeyim ölmem ya! dizlerim kanar en fazla.. Annem öpemez belki ama zamanla unuturum en nasılsa..
Daha önceleri gibi, hep unutmak zorunda olduğum gibi..
Karşı çıkmak istediğim bir düzen var ellerinizde.
Aşk gibi, mutluluk gibi, umutlar gibi.. ellerimde olmayan ve kirli ellerinizde ovaladığınız tüm güzel şeyleri kurtarmak istiyorum sizden..
İşte.. böyle uzağız birbirimize..
Sizin harikulade dünyanıza bu kadar uzak..
Aynı havayı soluyoruz, aynı müzikleri dinliyoruz, ayna anda uyutup, aynı anda uyanıyoruz çoğunuzla..
Çok şey istemiyorum sizden, yani illaki hata payınızın olduğunu bilsem de; bu durumun kendiliğinden oluşmadığına tüm hücrelerime kadar inansam da;
Beni bana bıraksanız da,
Kendimi sevsem.
N’olur...
 
Durumunuz: 3 - Umut.

Kimseden bir beklentin olmadığını unutmamalısın diyorum kendi kendime.
Sürekli tekrar ederek, alzhemier olmuş yüreğime bir nebze olsun dayanma gücü tahsis ediyorum.
Başarılı olup olmadığım noktasında bir fikrim yok ancak, insanın katiliyle bir anda yüzleşmesi de tabiata aykırı..
Dünya ve dünya içindeki oksijeni tüketen tüm canlıların bir gün, ne pahasına olursa olsun değişeceğini düşünüyorum.
Beni hayatta tutan yegane sebep bu aslında.. Eğer aksini düşünürsem, bu umutsuzluk çukurunda debelenmeden batacağımı biliyorum ve bir hiç uğruna ölmek istemiyorum.
İnsanın kim olduğu, arkasında ne bıraktığı ile alakalıdır. Ben, köreltilmiş bir bıçağın üzerinde dönen bir dünya istemiyorum.
Bu halini düşünmek bile deli olmam için yeter de artar bile.
Çağımızın vebası yalnızlık diye tanımlanır çoğu kişi tarafından ve ben yine aksini söyleyerek karşı çıkıyorum bu alışılagelmiş, içi boş cümlenin.
Kendilerince tezleri var elbet ve bu tezleri çürütmeye dayalı herhangi bir şey yapmak istemiyorum.
Bunun için çok yorgunum.
Onlar, tüm benlikleriyle bir despot düşüncenin etrafında dönerken, ben bir yandan da kendimle verdiğim savaşın yaralarını sarmaya çalışıyorum.
Evet, dünyayı değiştirmek tüm çabam, evet insanların iyi olması yönünde tüm temennim.
Hatta bundan fazlasını sağlamak için kaçıyor uykularım..
Bazen hatta çoğu kez umutsuzluğa kapılsam da, üstüne bir de her şeyin geçip gittiği bir iklimde, kimsenin hiçbir şey olmamış gibi davranmasına dayanamadığımı da eklerseniz, ne kadar ağır kanamalı bir hasta olduğumu daha iyi anlayabilirsiniz..
Fakat benim sesim, karanlıkla bütünleşip yankılanırken dünyanın her dilinde, tüm lisanlar bağışlarken adımı;
Kazandığıma değil, değişime dair olacak tüm tebessümlerim..
Şimdi bir odada, elimde en sevdiğim kitabın bileğimi kesmesine müsade ediyorum.
Çok yakında, iyileşiyorum diyerek ayağa kalkacağım.
ve o gün,
İçimdeki çocuğun hayata ilk kıpırdanışı olacak, inanıyorum buna..
 
Durumumuz: 4 - Sil baştan.

Bugün, kendimce çıktığım huzuru bulma yolculuğunun 89. günü.. Aslında yazmak için pek iştahlı değildim ancak, ablamın yapmış olduğu kötü keklerden sonra hıncımı yine bir şeylerden çıkarmam gerekiyordu.
Sahi ne yedim demin ben? Sanki boğazıma bir olta attılar ve ciğerlerim dahil her şeyi ağzımdan çıkarmak için uğraşıyorlar..
Mutlu etmek için uğraşırken bile...
Fark ettiğim bir şey daha var hayatımda, yaptığım yanlışların; yanlış olduğunu bile bile yapmış/yapıyor olmam..
Sanırım harpten ziyade, fark edilmek istiyorum..
Bir kitapçıya uğramış, rafları gezerken işte aradığım kitap bu! diye heyecanlanmış fakat sayfaların arasındaki gri tonlarda kaybolmuş gibiyim.
Yani, kendimi aramak, anlamak için çıktığım bu yolda, yine ilk kavşakta kendimi bırakıyorum.
Kendi kendimi terk ediyorum...
Önüne gelen her şeyi kabul eden, sorgulamayan, dayatmalara göğüs germeyen biri olmak hatta ot gibi yaşamak yerine, gözlerime mil çekmiş halde direniyorum bu sonsuz uykuya.
Uyumak istemiyorum, alacakaranlık örse de ağlarını tüm şehrin üzerine, arka sokaklarda veya caddelerde veya parklarda bir umudun kol gezdiğine ikna etmeye çalışıyorum kendimi.
“Bütün ömrün bekleyerek geçecek biliyorsun değil mi?” derler zaten hep..
Olsun, ben beklemeyi seviyorum diyorum, korkakça ve kaçarcasına.
Yaşamak, kimsenin tercihi değil biliyorum aslında, ne benim ne de sizin.
Bize biçilmiş bir rolün son perdesi gelene dek ayak uydurmaya çalışıyoruz düzene. Tüm acı, kaos, yalnızlık hissiyatlarına rağmen, hiçbir şeye inanmamak bile olsa seçimlerimiz; ayaktayız...
Hiç olmadığı kadar bükülmüş olsa da belimiz, topal olmaya yüz tutsa da ayaklarımız yürüyoruz.
Ve dikenlerin ne kadar acıttığıyla ilgilenmemeye başlıyor insan, belli bir zaman sonra.
Hayatta alışması en kolay şey acıdır ve iyi bir acı, sizi daha da dayanıklı kılar tüm olumsuzluklara rağmen...
Yazmak istediğim gecelerin artık yetmediğini düşünüyorum, sözcüklerin belli bir kalıba sığmadığını, içimdeki bu sıkışmışlıkla daha fazla başa çıkamayacağını hissediyorum.
Vazgeçmem gerekiyor ama insanlarla etkileşim haline girmemin tek yolu yazmak..
Ya da onların kusurlarını yüzlerine vurabilmenin en iyi yolu..
Yatağıma geçtim şimdi, uyumak istemiyorum ama yorucu geliyor geceler, eskisi gibi değil.. Dışarıda ortalığı sel götürürken, ayaklarımın kapıya yanaşmak istediğini hissediyorum. Her yağmur yağışında dışarı çıkar yürürdüm, etrafta kimsecikler olmaz çünkü insanlar, o kadar temizler ki; yağmurun onları kirleteceğine inanırlar ben öyle değilim işte, ruhumun kirinden arınmak, kanalizasyonlar boyu yol almak istiyorum kendimce.. Kirli değilsem bile, ayak uçlarıma kadar pisliğe batmak istiyorum...
Vazgeçtim yinede, eskiden olsa yapardım da, kardeşim evde değil dolasıyla saçlarımı kurutma işini tek başına yapamam.
Yarım yamalak bir adamım işte, bu yapbozun içinde kendisini sürekli idam etmeye çalışan yeri geliyor tanık yeri geliyor sanık ve en çokta cellat...
Benim en büyük tutkum, zihnimde ürettiğim adamın önce mutlu olmasını ardından bu sarhoşlukla köprüden atlayışına tanık olmak. Onun, denizin altına çekilmesini, çaresizliğini izliyor olmak büyük bir keyif veriyor. Yaşam ve ölümün 24 saatlik diliminden öte, bir an ile sınırlı olduğunu hatırlatıyor bana keyif alıyorum, hem mutlu olduğunda hem de öldüğünde..
Artık kendimden kaçmaktan vazgeçmem gerektiğini düşünüyorum, pis işlere bulaşmayı, kadınlara gül vermek yerine yalan söylemeyi, şarkı söylemek yerine küfür etmeyi, sigarayı 3 pakete çıkarmayı, ciğerlerimin patlarcasına çürümesini..
Hiç kimse olmamak için, herkes olmaya çalışıyorum, sıradan hemde çok sıradan olmaya çalışıyorum.
Hepsini yapacak inancım var aslında, kötü olmak ne ki? zor bir şey değil.
Sadece tek korkum, bu 24 saatlik dünyaya sığamamak, yaşam ve ölümün sığdırılmaya çalışıldığı bir güne, tüm bunları sığdıramamak..
Kendime sığınamamak...
Aşka doyamamak...
Yağmurda tekrar yürüyememek...
 
Son düzenleme:
Durumumuz- 5 - İç dökme seansı


Hiç olmadığı kadar yorgunum bu akşam. İçimden bir şeyler sökülmüş gibi hissediyorum, sanki bu şehire bu eve hiç gelmedim, her şey ve herkes yabancı gibi geliyor. Buralardan gitmek istiyorum istemsizce fakat her katil cinayet mahaline bir gün geri döner ve ben, bu adamın katilini tekrar görmek için döneceğimi biliyorum, bu yüzden koltuğa daha da sıkı yapıştırdım kendimi.. Biri var burada, göremiyorum ama yanımda, küfür edercesine kalk diyor, onu dinlemiyorum, korkuyorum.
Gitmek elbette kolay ama içimdeki enkazın peşimi bırakmayacağı gerçeğini bir türlü söküp atamıyorum.
Mağlubum yine ve sayısız kez tekrar ediyor bu durum.
Bir kadınla karşılaştım parkta, hiç tanımadığım daha önce bu mahallede görmemiştim ama beni tanıyor gibi bakıyordu.
Sanki yüzümdeki ekşiliğin kendisinin bir parçası olduğunu hissetmişti. Uzun bir süre bakıştık, utandım biraz ne yalan söyleyeyim.
Dayanamadı geldi yanıma “sigaranız var mı?” diye sordu.
-var dedim, uzattım rica ederim demeye kalmadan “müsaadenizle oturabilir miyim?” dedi. Cevap vermedim fakat kenara çekildim bunu bir evet demek olduğunu anladı ve oturdu.
“Kuşların seslerini duyuyor musunuz? Aslında hepsi bu cehennemden kaçmak istiyor hiçbiri, kendi dilini konuşamadığı bir dünyaya ait değil ve insanların düşündüklerinin aksine özgür de değiller”
Anlamsız gelmişti bu söyledikleri ne yani iki yabancı oturup kuşlar hakkında mı konuşacağız? Cevap vermedim bir süre fakat tebessüüm ettim. Aslında söyledikleri ilgimi çekmişti lakin hemen dökülmek bana göre değildi belki de birini dinlemeyi özlemiştim.
Bir süre konuşmadı sanırım cevap alamadığı için bozulmuştu herhalde birazdan gider diye düşünürken; “Neden bu kadar hızlı geçiyor zaman? zamanın alabildiğince hızlı işlev gördüğünü ve insanların ters etki yaparcasına aynı anda takılıp kalmasını anlamıyorum. Bir şeyleri değiştirmek gerek, bir şeyler için değişmek gerek”
Güzel konuşuyordu benim gibi içine kapanmış, kendi iç sesini yutmuş biri için fazla güzel..
Dayanamadım sordum.
“Gerçekten yüzümde benim görmediğim fakat dışarıdan rahatlıkla gözüken bir kusurum mı var? Kusur diyorum çünkü aynı şeyleri düşündüğümüzü bilmenizi istiyorum ancak bunu kendime bu kadar hızlı ve net şekilde anlatamıyorum. Hiç tanımadığım bir kadının gelip al bunlar senin kusurun dercesine konuşmasına hayran kaldığımı belirtmek isterim yanlış anlamayın lütfen. Ancak, vazodaki çiçeğin son dem alışı sudan, bu yüzden konuşmamız bir anlamı yok”
Bu biraz ağır gelmişti sanırım belki de hadsizlik etmiştim ama gerçekten buhrana sürüklendiğim bir dönemde istediğim en son şey biriyle konuşmaktı.
Bu sözlerimden sonra konuşmadı sadece tebessüm etmekle yetindi kısa bir süre sonra ayağa kalktı gitmek için.

“Hayattaki en büyük sorun yalnızlıktır bunun temel sorunu da güvensizliktir. İnsanlar defalarca kendilerine ağır gelen yükler, yalanlar, kalp kırılmaları yaşadıktan sonra güvensizliğe itilmiş hissederler ve sonrasında da yalnızlığı tercih ederler anlamadıkları bir şey var hem gelecek bu maraton için fazla uzun hem de geçmiş bir yığın acıyla çöp haline gelmişken, hayata dönmenin tek çaresi konuşmaktan geçer. Ama biriyle ama kendisiyle, öldürücü olan yalnızlık değildir, sessizliktir.. lütfen bunları unutmayın ve yanlış anlamayın, sigara ve sohbet için teşekkür ederim” dedi ve gitti...
O gittikten sonra terk edilmiş gibi hissettim ve onun haklılık payını yüzüne söyleyemediğim için utandım. Kendime de biraz kızdım hatta çok fazla..
Kendi hikayemi, benden dinlemesini çok isterdim, bu kıyametin içinde; dağların nasıl dümdüz olduğunu, ovaların kuruduğunu.. hiçbir şey söyleyemedim, ona hiçbir şey söylemek istemedim..
Sadece eve gittikten sonra şunları yazabildim

Bir cinayetin ertesi sabahı ellerim.. Her yanımdan galon galon kanlar dökülüyor ama bakma sen bana, nasılsa bu ilk dökülüşü değil uzuvlarımın..
İlk kirlenişi değil ellerimin ve kalbimin katledilirken, ilk suskunluğum hiç değil.
Kör bir cerrahın ameliyat masasına düşmüş gibiyim, ama ruhum; her şey geçecek diyenlere inanıyor yine sil baştan(!)
Neşter dolanıyor şakağıma.
Senaryo tekrarlanıyor gözlerimin önünde ve adam yine kesildik(!) diye inliyor.
Buna mani olamıyorum, çocukluğuma dönmek istiyorum.
Saflığımla alay edilsin tekrar, dizim kanasın ben yinede gülmeye devam edeyim, büyümeyi hiç sevmedim ki ben.
Hiç hazırlıklı olmadığım bir anda, oldu bittiye getirilmiş gibiydim adeta, gafil avlanan bir ceylan misali, nefesini ensemde hissettiğim katilin ağzında bulmuştum kalbimi öyle güzeldi ki nefesimi kesişi ve o kadar razıydım ki dudaklarında ölmeye...
Bitmesin diye yalvarıp durdum..
 
Durumumuz: 6 - Sulu boya tanısı.

İnsanın beklentileri git-gide azalıyor. Ve kendine ve aşklara ve tüm hayatın tüm getirelerine mağlup oluyor. Nasılsa olsa o dinlediğim eşsiz müziğin nakaratı beni daha fazla öldürmekten başka bir şey yapmayacak. Nasıl olsa, yazdığım hiçbir şiir beni anlatmayacak yine nasıl olsa, cesedimi kabul edecek bir toprak bile bulamayacağım. Ben bir kuş değilim, emekle bir yerlere gelmedim, bir yuva kurmadım. Daha fazla mükemmeliyet için tüylerimden feragat etmedim, çalılar batarken narin bedenime, ses çıkacak kadar inanmışlık hissetmedim kendimde.
Uymamayı o kadar çok zaman öğrendim ki, bir kanadım olup olmadığını bile hatırlamıyorum.
Artık gitmek istediğim o şehirlerin adını hatırlamıyorum. Ve bu şehrin sokaklarında aylak aylak gezmekten de sıkıldım. Bir dünya var, bir gökyüzü, bir kubbe.
Sığamadığım..
Çabaladığım..
Enkaz bırakıldığım.
Çok daha güzel günler göreceğime inandıran ahmaklığımdan hesap soracak takatim yok şu an. Dilim pervasız, odam zifiri, tenim sulu boyanın her rengine o kadar çok dolanmış ki; anlamsız kalıyorum bu kalabalıkta.
Sadece merak ettiğim bazı sorular var her ne kadar soru işaretleri, cevaplanmayacak sorular doğursa da, merak ettiğim şeyler dönüyor kafamda.
Benim gibi, hiçbir beklentisi olmayan bir insan var mı hayatta?
Sorgulamaktan vazgeçmeyip, karşısına çıkacak olan cevaplardan korkan?
Ve bu cevapların sonundaki bilinmezliğe doğru itilirken, içindeki endişe ve takatsizliğin dibini boylayan?
Merak etmiyorum bunları aslında, bir cevabı olmayacak nasılsa..
Garip garip harflerin yanyana gelip, hiçbir ses çıkarmaması gibi bir karmaşa. Elimizden gelen bu, yetinmek, alışmak dediğin şey tam olarak bu.
Önümüz ilkbahar, doğaya can gelecek ve içimdeki adam, binlerce umudu koynuna gizleyip gitmek için can atıyor.
Tıpkı, güneşi selamlayan ağaçlar gibi.
Tıpkı, yeni yılın habercisi olan narenciyeler gibi.
Fakat onları koklamak gibi bir düşüncem yok, çok istesem bile, tüm bunlardan kaçıp gitmek istiyorum, dünyanın bilmediğim bir köşesine, başımı kuma gömüp kör-ebe oynamak istiyorum.
Nasılsa bir sonu yok, nasılsa biri gelip beni en hazırlıksız anımda sobeleyecek ve bu yoğun bıkmışlık hissiyatı, yeniden başlamak için yetmeyecek.
Her şeyin sonundayım demiyorum.
Hiçbir şeyin başlamadığı yerdeyim diyorum.
 
Durumumuz: 7 - Bitiş düdüğü.

Herkesin bana ait bir fikri vardı sanki bu günlerde. Bir şeyler paylaşmasak dahi, hakkımda hüküm verecek kadar hür hissediyorlardı kendilerince. Sormak istemedim bu aşağılık kompleksin sebebini, bilmediğim şeyleri sormaktan haz almıyorum.
Ben, kimsenin hiçbir şeyiyle uğraşmazken, kendimi sadece kendimle yargılarken, insanların bencilce eteğimden çekiştirmesine anlam veremiyordum. Sanki rayların arasına sıkışmış perde gibiyim, dünyaya bakmak isteyen herkes sağa sola savuruyordu beni, belki canım acıyordu kim bilir ancak ‘imdat çağrılarımın hepsi meşgule alınıyordu’
Yaşamak güzel şey. Yaşamın getirdikleri daha güzel.
Saflık, para, mutluluk, aşk..
Ve tüm tıkanmaların sebebi de bu esasen. Kusursuz bir hayatın en kusurlu parçası biziz, biz insanlar. Yaşamak için tüketilen nefeslerin, bir hiçlikle atmosferde gezinmesine mani olamayan, çocukluğun ağır kanamalı hastalarıyız biz!
Dengesiz bir ipin üzerinde salvolar yapan cambazın, aşağıya bakmaktan korktuğu bir an gibiyim. Belki ölmek için tüm hevesim veya bana hayranlık duyan şu kalabalığın korkularının aynası olmak daha keyifli geliyor. Kimsenin bilmediği bir şey daha biliyorum.
Aşağısı uçurum, aşağısı kalabalık.
Ve düşersem eğer, hipnoz olurcasına görmezden gelecekler, ilgilendikleri tek şey; aldıkları zevk olacak.
Öldüğümde bile..
Herkesin şikayeti kadar şikayetim var benim de, asla fazla bir pay biçmedim kendime.
Sadece bir farkım olabilir sizlerden, yanımda birini taşımak fikri inanılmaz ürkütücü geliyordu bana. Yoksa, sizler gibi yüreğinden değil de, cebinden gelenin en iyisini yapmak hiç zor değildi. Ancak konumuz bu değil, sevilmek istiyordum ben, bir mankenin kuklası olmak değil.
Bu yüzden yalnızlık gölgesini hiç eksik ettirmedi arkamdan, ne kadar kaçarsam kaçayım, köşeyi döndüğümde çıkmaz sokak levhasını görüyordum.
Bazen, bir silahın çözemeyeceği hiçbir şey yoktur diye geçiyor aklımdan. Bu boşlukta kendi parçalarımdan, bir başka ‘kendim’ yaratma çabasından vazgeçmek istiyordum. Bir vincin beton döktüğü arsa gibiyim, önce topraktım, sonra kalıplara düştüm ve şimdi de gökyüzüne doğru yükseliyorum. Bu bir kurtuluş değil, asla! Fakat; topluma karşı verdiğim savaşın hiçbir kazancı olmuyordu benim için. Her gün, aç karınları doyurmak için dilimlenen ekmekler gibi kesiliyordum.
Bu kavga, asla bitmek bilmiyordu ve ertesi gün sil baştan.
Birinin omuzuna düşüp ağlama hissiyatı çok çocukça geliyordu eskiden, şimdi ise iliklerime kadar ağlamak istiyorum ama bir omuzda değil. Bu çocukça bir şey.
Ve ben biliyorum ki; en çokta çocuklar masum ağlar, yine onlar en çok yara alanlardır.
Bu son satırlarım, son hezeyanlarım.
Bağışlıyorum, tüm her şeyi.
Sizleri, sevgisizliğinizi, çok gördüğünüz göz yaşlarımın içime akışını.
Üstü kalsın diyecek kadar bağışlıyorum..
Üstüm kalsın diyecek kadar.
 

+Nereye gidiyoruz biliyor musun?
=Hayır.
+Seni ilk gördüğüm yere...

Aylak Adam, Yusuf Atılgan


Böyle bir notun anlamı uzun ayrıntılar gerektirmez, masumiyeti kaybettiği anlamına gelir. Bazen otobüse bindiğin ilk durağa dönmek istersin çünkü yol uzun, etrafın kalabalık sen ise yalnızsın. Ya otobüs yanlıştır ya durak ya da yanında oturan kişi.
Bazen, en başa dönmek gerekir..
 
“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

― Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk

-Herkes gitmiş sıra benim.

 
Neresinden tutmalıyım hiç bilmiyorum. O kadar bilmiyorum ki; alışkanlık edinmiş gibiyim. Şaşırmıyorum.
Neredeyim, kimim, hiçbir şey mi yoksa herşey miyim?
Hiç kimse olmak istemiyorum ki ben.
Hiçbir şey olamıyorum zaten.
Bu filmi daha önce izlemiştim.
Motor sesiyle başlıyordu kadın gitmeye.
Kayıt sesiyle kurban ediliyordu hatıralar her seferinde.
Kestik diye tüketiyorlar adamı içten içe.
Ben bunların hepsini ezberlemiştim.
Şaşırmıyordum artık.
Kentin duvarları üzerime çöktü sanki, bir bardak suyun içine hapsolmuş balık gibiyim. Kılçıklara saplanmış etim.
Ama acımıyor ki..
Hiçbir şey hissettirmiyor etraftaki sessizlik.
Parmak uçlarında yürürken bile, gittiğini düşünememiştim.
Olsun, bu ilk değildi.
Başımın omuzlarıma ilk ağır gelişi değil.
Kopuşu hiç değil.
Neye alışmazmış insan?
Yok öyle bir dünya..
 
Ölmek, her şey gibi, bir sanattır.
Bu konuda yoktur üstüme.
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.

Ariel ve Seçme Şiirler, Sylvia Plath
 
Artık sessiz ve küçük notlar biriktiriyorum cebimde. Hepsi de aynı şekilde başlıyor “sen bilirsin...”

Ya ben yaşadığım hayatı anlayamadım ya da bu hayatın hiçbir değeri yoktu. Daha iyisini de bulamadım, göremedim, kimse de göstermedi. Sen bir gelip, bir kayboluyordun, kuyrukluyıldız gibi; bense her şeyi unutuyor, ağır ağır sönüyordum...

Oblomov - İvan Gonçarov
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri