Seviyorum geceleri, kötü insanlar uyuyor, masum insanlar sessizliği düşünüyor, etrafta çıt yok..
Her şey olması gerektiği gibi ve herkes olması gerektiği yerde..
Direniyorum aslında uykuya, kirpiklerim düğüm olmuş gibiler, yinede direniyorum, uyumak istemiyorum.
Kendiyle konuşmayı özler ya insan(!) işte benim kendimle merasimim bu saatler, içimdeki öfke-umut dengesinin yoğunlaştığı, hayatın içindeki rolümü gözden geçirmem için fırsat(lar) bunlar.
Korkuyorum biraz ne yalan söyleyeyim.
Öyle delice şeyler geliyor ki aklıma, kötü şeyler düşünmek istemiyorum, kötüyüm belki de kim bilir?
Ama kötülük düşünmek istemiyorum işte..
İnsanın acısı, söylemlerini doğrudan etkiler ya; ben öfkeme yenilmemek için zor kapatıyorum çenemi, zaten dünya kötü, zaten insanlar alabildiğince berbat durumda, sakin ol şampiyon(!) bir de sen eklenme diyorum.
Aslında ne fark eder ki, bir eksik bir fazla.
Kayışı koparmak kolay da, tekrar yama yapmak büyük uğraş..
Kaç yaşında olursa olsun, hayatta kabul edemediği bazı şeyler vardır insanın.
Ayrıldığı sevgilisini unutamamak,
Kaybettiği eş, dost, anne veya babayı kabul edememek.
Hepsinin ortak yanı, ellerimizin arasından uçup gittikten sonra değere binmesi, özlem duyulması. Nankörlük insanın doğasıdır ya, işte bunu özetler nitelikte şu saydığım kayıplar..
Oluyor yani, insanız en nihayetinde.
Benim bu aralar taktığım bir başka konu var aslında fakat 2. şahısların içeriğe karışması her zaman rahatsız edici olmuştur sanki hikayenin bütün güzel anlarını alıp götürüyorlar ve bunu hem bedensel hem de zihinsel kirlenişleri(!) ile yapıyorlar.
O kadar dar bir havzada yaşıyorlar ki, ellerine geçen her malzemeyi kendi kıt dünyalarında büyük büyük manşetler atarak yayıyorlar ortalığa ve buna inanan aptal kesim her zaman hazır ol’da bekliyordur.
Aradan zaman geçse de bazı şeyler hiç değişmiyor.
Cümlenin sonuna nokta dahi olmayacak insanlardan, 3 paragraflık(!) yazı çıkarmaya çalışmakta benim hatam esasında.
(Sadede gel be adam)
Bizim mahallede Can diye bir çocuk vardı ve Melike adında bir kızdan hoşlanıyordu. Öyle ki, bu zamanda insanlara birbirlerini tanımak için 2 dakika bile yetiyor.. Ama Can, Melike’yi aylarca uzaktan izledi cesaretsiz olduğu için değil, onu gerçekten tanımak için, giyiminden, bedensel diline, arkadaşlarıyla diyaloğuna ve hatta okuduğu kitaplara kadar her şeyi ezberleyecek kadar izledi..
Sonra, ortak bir arkadaş vasıtasıyla istemeyerek de olsa, kendisini Melike ile aynı ortamda buldu (keşke bulmasaydım dediği halde)
Aylarca içinde tuttuğu kadın buradaydı ve tam eteklerine dolaşanlar dökülecekken, kadın: “bu yollar bizi uçuruma sürükler, yürüme” dedi kestirip attı.
Sonrasında hiçbir konuşma geçmedi, neye uğradığını şaşırmıştı Can.
Tabi ki red edilme dünyanın sonu değil ve herkes birbiriyle uyumlu olacak diye bir kaide yok, burada problem ne biliyor musun?
Empati..
Empati yapamıyoruz, insanlarla konuşamıyoruz, insanların ne hissettiğini önemsemiyoruz, sadece ben diye bir dünya inşa edip, kendimizi tüketiyoruz.
Biraz ego, biraz sahte gülüş, kalabalık çevre fakat işin özünde kaypak bir yalnızlık içine hapsolup gidiyoruz, sonra?
Ne kazanıyoruz kalp kırmaktan? Bir insanın duygularını hiçe saymaktan?
En kötüsü de ne biliyor mısın?
Asla dinlemiyoruz.
Konu ne olursa olsun, kimsenin o seti geçmesine müsade etmiyoruz, erişilmez görüntüsü vermek ihtişamlı kılıyor bizi kendi gözümüzde fakat öyle değil, yani en azından biri size doğruları göstermediği için böyle sanmanız doğal fakat değil.
Nihayetinde adam, içindekiyle bir başına kaldı, kadın da bunu bütün arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlattı.
“Şu Can var ya! bana yürüdü, nefesin kesilir oğlum dedim!”
Aynen konuşma böyle ve buna benzer birçok cümle.. çünkü biz büyüğüz övünmelere layığız, işin garip tarafı Can bunları yıllar sonra duyuyordu. Yani gururu kırılmadı, üzülmedi de sadece anlattığı zaman ben sinirledim o kadar!
İnsanların saygısızlığına kızıyorum, bir adamı/kadını red etmeleriyle övünmelerine kızıyorum.
İnsanların acı çekip çekmediğini umursamaz hallere girip daha da işkence etmelerine kızıyorum.
Birini kendi aşık ettirdikten sonra, onu dalga konusu yapmasına kızıyorum.
Biriyle özelini paylaştıktan sonra, oradan vurulmasına kızıyorum.
Basit şeylere kızıyorum yani ben, hem de çok basit şeylere.
Dünya için, sizin için, kötü insanlar için, kötülük için çok basit şeylere kızıyorum..
-
Şu yazıya bir başlık uydurmadan yazma demiştim de, bir başlık bulamamıştım bitirene kadar ve galiba buldum.
Ne istiyorsunuz bizden olsun..
Gerçekten ne istiyorsunuz ki?
Dünya işte yaşıyoruz, hayat işte paylaşıyoruz daha ne?
-sabah olmuş bu arada, güneş iyi insanların içini ısıtsın, kötü insanlar gölgeye muhtaç kalsın.