Gece Yarısı Notları

🟢 Konu yazarı şu anda aktif
Benim de beğendiğim şiirleri, resimleri, makaleleri ve kendimce yazdığım bazı denemeleri paylaşabileceğm bir sayfam olsun istedim. Burada bunları paylaşacağım.

İlk olarak yeni mahlasım olan "No Pasaran"ı tanıtmakla başlayayım.

No Pasaran, 1936 İspanya İç Savaşı'nda kullanılan devrimci slogandır. Anlamı "Geçit Yok"tur. Dönemin solcuları, devrimcileri, anarşistleri faşist Franco diktatörlüğüne karşı bu sloganı kullanmış, bu slogan halk diline yerleşmiş ve bu sebepten ötürü günümüz dünyasında antifaşist hareketin sloganı olarak özdeşleşmiştir. Şarkısı da vardır. "Kutup Yıldızı - No Pasaran" isimli şarkıyı(aslında şiir demek daha doğru olur) dönemi anlatması açsından dinlenebilir. Aynı dönemin diğer meşhur müziklerinden biri de A Las Barricadas'tır. Bunu da Bandista isimli grup "Haydi Barikata" diyerek yorumlamıştır.

İlgili müzikler :

No Pasaran - Kutup Yıldızı - YouTube

Bandista - Haydi Barikata - YouTube
 
Yazılarımda süslü ve gösterişli cümleler yazmaktan hep kaçındım.
Neden bilmiyorum.
Bir edebiyatçı değilim.
Ama dikkat ettim elbette. Vurgulu başlıklar günümüz edebiyatında bazen çok önemli bir yer tutuyor. Heleki soyut ve somut kavramlar "yada" kelimesi ile birleştirince ortaya okuyucu için "çok derin ve üzerinde düşünülebilecek ve ucu açık bir cümle" izlenimi yaratıyorsa ne mutlu ona ki o da ekmeğini oradan çıkartabilsin. Okuduğum bir kitapta öğrenmiştim bunu.
"Bir duvar yıkmak yada çay içmek..."
Beni bir halt sanın, çok duygusal ve derin biri olduğumu, büyük duyguların insanı olduğumu düşünün diye böyle bir cümleyi seçtim.
Oysa öğlen 11'e kadar yatan, öğlen yemeği ile kahvaltısını bir arada yapan, ardından torrent'den film indirip facebookda, forumda takılan, yeni çıkan cep telefonlarını inceleyen ve akşam Beyaz Show'u izleyen birinin bu duyguları ne kadar taşıyabileceği çok zor bir soru değil.
Neyse.
Boşverelim.
Biz çayımızı içelim.
 
gLyAA2.jpg


Unutulmuş gibiyim ben.
Ve insan bir bakıma unutulmuş gibidir.
Bilmem ki nasıl anlatılmalı?
Yalnız bile değilim.

- Edip Cansever
 
Nasıl ayırdederim bir bakışta
Seveni sevmeyenden?
Külahından, tozlu çarıklarından,
Elindeki değnekten.
Öldü, güzel sultanım çoktan öldü.
Öldü, gömüldü bile.
Başında yemyeşil otlar büyüdü,
Taşı dikildi bile.
Ne olur dinleyin!
Ak kefenler giyindi kardan beyaz,
Sarıldı çiçeklere.
Arar arar sevdiğini bulamaz,
Ağlayanlar içinde.

William Shakespeare - Hamlet​
 
''hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz
bir köpeğin başını hiç okşamamış
hiç bayram şekeri dağıtmamış
hiç çocukla çocuk olmamış gibi
kötüsünüz!''
 
''Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin içi o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş iiçn kafi mazeretler tedarik etmiştir.

Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve böyle gidiyor.

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?''

Sabahattin Ali - Değirmen öyküsünden.
 
''Tesadüflerin oyuncağı olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı?
Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler ne işe yarardı?''

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan romanından.
 
''Milyonlarca çocuğu bozucu, köreltici bir eğitimin pençesine bırakıyorsunuz. Erdem çiçekleri açabilecek bu körpe fidanlar gözlerinizin önünde kurtlanıyor; büyüyüp suç işledikleri zaman, yani içlerine çocukluktan giren kötülük tohumları acı meyvalarını verdiği zaman ölüm cezasına çarptırıyorsunuz onları. Sizin yaptığınız nedir biliyor musunuz? Asma zevkini tadabilmek için hırsızlık yaratmak.''

Thomas More - Ütopya kitabından.
 
''Diyelim ki ben de bir kralın bakanı oldum. Ona en doğru yolları gösteriyorum; yüreğinden ve ülkesinden kötülük tohumlarını söküp atmaya çalışıyorum. Beni sarayından kovmaz yada dalkavuklarının alaylarının karışısında yalnız bırakmaz mı dersiniz?

Fransa Kralının bakanıyım, örneğin. Kral en akıllı politikacıları da çağırmış sarayında düzenlediği gizli bir toplantıya kendisi başkanlık ediyor. Bu soylu, bu yaman kişiler kafa kafaya vermiş şunları görüşüyorlar:

Kral efendileri hangi oyunlar, hangi entrikalarla Milano'yu ellerinde tutabilir, hep kendisinden kaçan Napoli'yi nasıl kendine bağlayabilir; en sonunda Venedik'i nasıl alaşağı edip bütün İtalya'yı avucuna alabilir ve nasıl Flemenk, Brabant, Burgonya ve daha önce kazanılmış nice ülkeleri tahtının çevresinde toplayabilir?

Biri kalkıyor diyorki; ''Venedik'le bir anlaşma yapıp işimize elvermedikçe bozmayalım. Kuşkularını gidermek için ona biraz açılalım, hatta parsanın birazını ona bırakalım. Sonradan nasılsa onu elinden alacağız.''

Bir başkası bu işte Almanları kullanmayı, bir üçüncü İsviçrelileri parayla kazanmayı öne sürüyor. Biri, yüce imparatoru altınla avlamaktan, öteki Aragon Kralına Fransa'nın olmayan Navarre Krallığını peşkeş çekmekten, bir başkası, Kastilya kralına bir anlaşma umudu verip sarayına büyük paralarla casuslar beslemekten söz ediyor.

Derken en zor, en belalı, en çözülmez sorun, İngiltere sorunu geliyor ortaya. Bu kör düğüm karşısında her türlü ihtimali önlemek için şöyle bir karara varılıyor:

Bu devletle barış koşullarını konuşmak, hep gevşek durması gereken dostluk bağlarını biraz sıkmak; ona ağızdan Fransa'nın en iyi dostu demek, yürektense onu en tehlikeli düşman saymak. İskoçyalıları, hep ileri karakol nöbetçileri gibi tetikte tutmak ve İngiltere'de bir kıpırdama görülür görülmez ilkin onları ileri sürmek. Sürgündeki bir prensle gizliden gizliye anlaşıp İngiltere tahtındanki haklarını koruyacakmış gibi görünmek ve gereğinde onu kralın kötü niyetlerine karşı kullanmak...

İşte böyle büyük hesapların yapıldığı bir kral toplantısında, savaştan başka düşünceleri olmayan o derin politika dehaları karşısında ben ortaya çıkıp hepsinin dolaplarını düzenlerini bir yana bırakıp şöyle diyorum: İtalya'yı rahat bırakıp Fransa'da kalalım. Bu memleket bile bir tek insanın yönetemeyeceği kadar büyüktür;kral onu daha da büyütmeye çalışmamalıdır...Devletli efendimiz, mutlu bir rastlantıya borçlu olduğunuz barıştan yararlanın; babanızın yurdunu işleyin; onu rahatlığa, mutluluğa kavuşturun; halkınızı sevin ve onun sevgisi de sevinç versin size. Halkın zorbası değil, babası olun. Bırakın öteki krallıkları; size miras kalanı yeter de artar bile size.

Böyle bir konuşmayı Fransa kralı nasıl karşılardı dersiniz, sevgili Morus?''

Thomas More - Ütopya kitabından.
 
"Eve gelirken on paket sigarayla bir deste kibrit aldı. Odasının ışığını yaktı. Ellerindekileri karyolanın altına, boş bavula koydu. Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu."

Yusuf Atılgan - Aylak Adam romanından.
 
...Bunlar aşağılık, kişiliksiz, açgözlü, namussuz insanlardır. Kapatmaları olan bir Fransız kadını bile onların yüzüne şöyle haykırabilir: "İğrenç insanlar! Aşağılık insanlar. İki yıl Paris'te **Spam/Adversiting**luk yaptım, altı ay hırsızların, uğursuzların yuvası olan bir otelde yaşadım, yine de size benzer üç kişiyi bir arada görmedim!"

Cernişevskiy - Nasıl Yapmalı romanından.
 
Bir şeyi çok istemekten daha güzel birşey varsa, o da, yeri geldiğinde o çok istediğin şey sana geldiğinde reddetmesini bilmektir. Bugün bunu öğrendim. Mutluyum.
 
"...Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir ise yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kus tutsan "Bu kusun kanadı neden beyaz değil?"diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.Sen,"Ama senin için sunu yaptım" derken o,"sunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır..."

Nazım Hikmet
 
'Kendini benim uğruma feda ettin...'

İşte bu düşünceyi kafasından çıkarmak mümkün olmayacak.

Çok kötü bir şey bu! Kendini şu ya da bu şekilde bir insana karşı borçlu hissettin mi, o insanla ilişkilerin gerginleşir. Muhakkak öğrenecek gerçeği... Arkadaşlar, 'esaslı bir kariyer yapabilir ve yükselebilirdi' diyecekler. Hadi onlar bir şey demediler, kendisi düşünüp bulacak bunu: 'Benim için kariyer yapmayı, mesleğinde yükselmeyi, parlak bir geleceği teptin?'

Oysa fedakarlık benim aklımın köşesinden bile geçen bir şey değil. Bugüne dek fedakarlıkta bulunacak kadar aptal olmadım, bundan sonra da olmaya niyetim yok. Her zaman kendim için en iyisi neyse onu yaptım. Fedakarlık yapacak adam değilim ben. Hem fedakarlık diye bir şey yoktur, hiç kimse fedakarlık yapmaz, sahte bir anlayıştır bu, herkes kendisi için en iyisi neyse onu yapar. Ama gel de ona bunu anlat. Kuramsal olarak gayet açık, anlaşılır bir şey bu; ama insan gerçekle karşı karşıya geldi mi, nasıl da duygusallaşıyor, ah efendim, büyük iyilik ettiniz, kurtarıcımsınız!

İleride biçeceğim ekinin filizleri görünmüş oluyor böylece: 'Sen beni o çürümüş yaşamdan, bodrumdan kurtardın! Sen bana büyük iyilik yaptın!'

Bu iş bana zevk vermeseydi sanki seni o bodrumdan kurtarırdım! Hem ben seni mi kurtardım sanıyorsun? Bu iş benim kendime zevk vermeseydi seni kurtarmak için parmağımı oynatır mıydım? Seni değil, kendimi kurtardım belki de bu bodrumdan? Evet, herhalde kendimi kurtardım, çünkü ben kendim yaşamak istiyorum, sevmek istiyorum, anlıyor musun? Yaptığım her şeyi kendim için yapıyorum.
 
...Gözde Hoca benim kız arkadaşım olsaydı mesela, her gün öyle birkaç saat karşılıklı oturmak isterdim onunla, sessizce, özgürce, bakabilirdim ona o zaman, derdim ki gerçekten bana hitap eden bir kız arkadaşım var, çok şanslı bir herifim. Bunu ona söylemezdim tabi, kadınlara böyle şeyler söylersen seni terk ederler. 'Bana yeterince hitap etmiyorsun' demek gerekir kadınlara, 'şişmansın az ye' demek gerekir kırkbeş kilo bile olsalar, 'bu aralar yalnızlığa ihtiyacım var lütfen üstüme çok gelme' demek gerekir, 'ama sen benim ideallerime mani oluyorsun buna hakkın yok' demek gerekir, 'ne yapayım elimde değil annemi yine çok özledim' demek gerekir. O zaman sana aşık olurlar. Sende aşık olunacak bir şey kalmadığında, imkansız aşkı yaşamak için.

Emrah Serbes - Deliduman romanından
 
Bazı insanlar sessizliği ve yanlızlığı sever. Veya boş vaktinde uyumayı, sessiz bir köşede bir manzarayı izlemeyi. İşte bu insanlar genelde o şekilde mutlu olduğu için bu tür faaliyetlerde bulunurlar. Genelde toplumumuz insanları etiketlemeyi çok sevdiğinden bu tür kişilere "içine kapanık" der. Bazı kişiler ise tüm bunlara karşın daha fazla kişinin bulunduğu, kalabalık ortamları sever. Örneğin bir sinemaya gitmeyi, pikniklere yada ne bileyim partilere gitmeyi... Bu tür kişilere de "sosyal" kişilikler deniyor.
Aslında her iki taraf da mutlu ama mutluluktan anladığı farklı.
İşte burada "içine kapanık" olan ve "sosyal olan" kişiler bir araya gelir ve beraber olursa, bir süre sonra ayrışmanın ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu zihinsel bir ayrışmadır ve iki taraf birbirini itmeye başlar. Geriye saygı kalır, aşk ortadan kalkar. Zıtların birbirini çektiği tezi burada işlerlik kazanmıyor. Oysa tam tersi, birbirine uygun karakterler bir araya geldiğinde yapacak ve kişileri bir arada tutabilecek çok daha fazla şey bulunur. Ve bu da mevcut bağı hem sıkı tutar hem de daha da pekiştirir.
 
"Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu kendisi vardı."

Önceleri terliydi avuçlarımdan kayıyordu
Sonra sonra hem alıştım hem sevdim
Dedim ki ne iyi bu kadındır gecenin yarısında
Etleri var beyaz, gergin sıcaklığı var öp öp ısın
Karanlık sokakları kötü lokantaları ısınmış rakıları düşündüm göğsümden iki düğme çözdüm
Gittim bir ormanı dört ucundan tutuşturdum geldim
Burada bana göre bir şeyler vardı
Oturdum

Bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor
Dedim ki en iyisi kucağında dursun
Şu kravatımı çiviye as gel
Sigaramı yak birlikte at arabalarını düşünelim
Sarı pirinçten pırıltılı koşumlarını düşünelim
Bir zamanlar bilerek unuttugum ‘küçük deniz sokağı’nı
Denizi odun depolarını demli çayları
Ben iyiyim bunlar da iyi şeyler sen nasılsın
Kolların çıplak değildi ama hiç de zararı yoktu
Bir gülünce tanıyordum sen değildin ne yapsam elimden gelmiyordu

Tanıyordum elimden gelmiyordu
Yoksa ne guzel aldanacaktım

Yabancılığın daha alımlıydı belki
Ama seni bir ormanda yakalasaydım
İlk günlerin ilk çiçeklerin tadında
Kandırdılar 23 lira 10 kuruşumu aldılar iki kadehe
90 kuruşu da ben tutup garsona verdim

Sonunda şehre vardım gökyüzüne fişekler atıyorlardı
Bir kalabalık vardı sarıydı utanmazdı geçkindi
Böylesi daha yakışıyor bildiklerime
Gün doğsun bir arınayım istiyorum
güneş tozlu caddeler kaygılarım beni bir arıtsın istiyorum
İşte tam böyle istiyorum.

Turgut Uyar
 
İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. O zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. Sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın, güneş ağır ağır batarken sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana, bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler. Buydu vaziyetim. Beni o kış bir kişi terk edip gitmişti ama sanki iki yüz elli kişi terk edip gitmiş gibi hissetmiştim.

Omzuma bir el dokundu. Meydandan bize doğru gelmiş ihtiyar bir amcaydı. Düzgün giyimliydi, sinekkaydı traşlıydı, yakasında Atatürk rozeti vardı. Mikrop'la ikimizi gösterip "siz niye bağırmıyorsunuz evladım?" diye sordu.
"Mustafa Kemal'in askerleri değiliz ki biz amca" dedim.
"Ya neyin askeriniz?"
"Biz neyin askeriydik Mikrop?"
"Uykusuz gecelerin askeriyiz reis"

Emrah Serbes - Deliduman romanından
 
Ulaşamayacağım şeye ikinci defa bakmamak daha doğru olanı.

Herşey o kadar berrak ve net iken karmaşıklaştırmanın anlamı ne?

Felsefe'de "Occam'ın Usturası" diye bir kavram var ve bu kavrama göre herhangi bir olayı açıklarken sade, basit ve çözümleyici bir sonuç veren argümanlar seçilir ve buna karşın denklemi karmaşıklaştıran, çözüm sağlamayan tezler de atılır.

Hayat ağacı da böyle. Küçük de olsa, basit de olsa neşe veren, mutluluk veren kavramlar seçilmeli, gereksiz acılar atılmalıdır. Sanırım bunu uyarlamak için gerekli olan tek şey biraz irade. Onu da kendimde görüyorum. Denklem biraz sadeleşirse belki fikirler değişebilir. Ama o da yok.
 
Geri