Fetva Nedir? Caiz olan ve olmayan şeyler

Konu sahibi son olarak 3706 gün önce görüldü
Müslümanım. Bana "selam" seklinde selam verene "aleyküm selam" demem doğru mu?

Selam vermek ve almak Kur'an'ın bir emridir. Selamlaşmanın nasıl olması gerektiğini de Peygamberimizin uygulamasından görüyoruz.

Selman-ı Fârisî Peygamberimizin nasıl selamlaştığını, kendisine verilen selama nasıl karşılık verdiğini şöyle anlatıyor:

Bir adam Resulullah (s.a.v.)'e gelerek “Es-selamü aleyke” dedi.

Resulullah (s.a.v.) de,“Ve aleyke(s-selamü) ve rahmetullâhi” diye selam verdi.

Sonra bir başkası geldi. "Es-selamu aleyke ve rahmetullâhi!" diye selam verdi.

Resulullah (s.a.v.) buna da, "Aleyke's-selamu ve rahmetullâhi ve berekâtuhû!" diye cevap verdi.

Sonra bir başkası geldi ve "Es-selâmü aleyke ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!" diye selam verdi.

Resulullah (s.a.v.) buna da, "Ve aleyke!" diye cevap verdi.

Adam: “Falan falan gelip size selam verdiler, siz de onlara bana söylediğinizden fazlasını söyleyerek mukabele ettiniz” dedi.

Resulullah (s.a.v.), “Sen bize söyleyecek bir şey bırakmadın ki!
Allah (c.c.); “Size bir selam verildiği zaman ondan daha iyisi ile mukabele edin veya aynı ile selam verin.” (en-Nisâ, 4/86) buyurdu. Biz sana aynısı ile mukabele ettik.” dedi.1


Hadiste görüldüğü gibi bu şekilde selam verildiği gibi âyette teşvik edilen “en iyisi ile cevap vermek” ise, “es-Selâmü aleyküm” denildiğinde “ve aleykümü's-Selâm ve rahmetullah”; “es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah” denildiğinde “ve aleykümü's-Selâm ve rahmetullahi ve berekâtüh” şeklindedir.

Sünnette yer aldığı şekliyle selam alıp vermek maalesef toplumda tam olarak yaşamıyor. Genellikle “Selam aleyküm-Aleyküm selam” sözleriyle selamlaşılıyor.
Aslına bakarsanız “Selam aleyküm” yerine “Selamün aleyküm” denmesi gerekiyor, ama halk böyle alışmış, gidiyor. Değiştirmek, doğrusunu anlatmak ve göstermek uzun bir zaman alacağa benziyor.
Fakat bize ne şekilde selam verilirse verilsin, biz onu bir Allah selamı olarak kabul edip alırız. Çünkü bu konuda âyetin uyarısı var:
“Size selam veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatini arayarak hemen 'Sen mü'min değilsin' demeyin”2


Bu açıdan her ne kadar “Selam” diye selam veren kişi, İslami anlamda tam bir selam vermiş olmasa da, maksadı selamlaşmaktan başka bir şey değildir. Bu şekilde de selam verilse karşılıksız bırakmamak gerekiyor.

Kaldı ki, tam selamlaşma anlamında kullanılmasa, güven ve barış anlamına gelse de, Kur'ân'da yer aldığına göre melekler İbrahim Aleyhisselam ile bu şekilde selamlaşıyorlar.
“Andolsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile gelip 'Selam' dediler. O da 'selam' dedi.”3
Aslında melekler burada bir azap habercisi olarak değil de, bir selamet ve bir müjde ile gediklerini bildirmek için “Selam” sözünü bir “selamet/barış” anlamında kullanıyorlar.


Selamlaşmanın unutulduğu “N'aber, nasıl gidiyo, Heey!” gibi söylemlerin selamın yerine kullanılmaya başlandığı bir zamanda en azından “Selam” sözünü alan kişiyi boş çevirmeden “Ve aleyküm selam” şeklinde mukabele etmek bir başka açıdan önem kazanıyor.Bu arada selam veren kişiyi üzmemiş, gönlünü almış alıyoruz. Şayet ortam müsaitse, İslami selamlaşmanın nasıl olduğunu da münasip bir dille anlatmakta fayda vardır.
 
1- Bir alet çalışmayınca veya bozulunca azizlik etti demek uygun değildir. Çünkü dinimizde aziz; izzetli, şerefli, değerli, evliya gibi anlamlara gelir. Bozulunca şerefli bir iş yaptı denmez.

2- Çocuk yedinci kattan düştü. Mucize olarak kurtuldu demek caiz olmaz. Çünkü mucize sadece Peygamberlerde görülür, çocuğa Peygamber denmiş olur. Allah’ın kudreti ile kurtuldu demek gerekir.

3- Günahkâra veya kâfire, (Günah keçisi) demek caiz değildir.

4- Ana babası Hıristiyan olan, namazda zammı sure olarak (Rabbenağfirli velivalideyye...) âyetini okuması caizdir, salli bariklerden sonra dua olarak caiz değildir.

5- (Haram ama seviyorum) demek haram olur, küfür olmaz.

6- (Allah yazdıysa bozsun) demek, dua niyetiyle caizdir.

7- Kâfire, (dayı, amca, dayıcığım, buyurun) demek, âdet olarak söylendiği için caizdir.

8- Allah bizi düşündüğü için göz vermiş demek caiz olmaz. Zira düşünmek mahlûklara mahsustur.

9- (Allah kuşlara kanat vermeyi ihmal etmemiş) demek uygun değildir. Allahü teâlâ ihmal etmez. Sanki ihmal de edebilir anlamı çıkacağı için söylememeli. İhmal etmez anlamında söylemek küfür olmaz.

10- Yüzünü gören Cennetlik veya hacı oluyor, demek caiz olmaz. Çünkü bir kimseyi görmekle Cennetlik veya hacı olunmaz. Bu bakımdan böyle söylemek yanlıştır.

11- Müslümana şeytan gibi adam demek caiz değildir. Cin gibi demek caizdir.

12- Müslüman ölü için (Toprağı bol olsun) demek caiz olmaz, bu ifade gayri müslimler için kullanılır.

13- (Allah kuşların planını kader defterine çizerken yakıt ihtiyaçlarını da hesaba katmış) demek caiz ise de böyle ifadeler kullanmak uygun olmaz.

14- (Allah insanın binasını hücre tuğlası ile örmüş) demek caiz ise de dememelidir.

15- Kâfire yaptığı iyilik için Allah razı olsun ifadesini imana gelmesini veya "Allah razı olduğu şekle çevirsin" diye niyet ederek söylemek caizdir.

16- (Allah unutmadı) demek edepsizlik olur. Sanki böyle demekle unuttuğu zaman da olabilir anlamı çıkmaması için böyle söylememeli.

17- (Allah yarattı demem döverim, almadan vermek Allah’a mahsus) gibi sözler küfür olmaz, ancak, Allahü teâlânın ismini, gereksiz yere kullanmak hürmetsizlik olur. Lüzumsuz yere yemin gibidir.

18- Şerefsizim ki doğru söylüyorum demek caiz değildir. Müslüman böyle söylemez.

19- (Anam avradım olsun) demek küfür olmaz. Ama Müslümana böyle söylemek yakışmaz.

20- İlah yerine, (Ey rahmeti bol padişah) demek, ibadet olmayan yerlerde caizdir.

21- Eskimiş Kur'an demek caiz değildir. Eski Mushaf olur ama, eski Kur'an olmaz. Kur’an, Allah kelamı demektir. Kur'an-ı kerimin kağıtlara yazılmış şekline Mushaf denir. Bunun gibi, büyük Kur'an, küçük Kur'an demek de caiz olmaz.

22- Kur'an için antivirüs programı, Resulullah için yürüyen Kur'an, Savaş Peygamberi, Allah için mimar, sanatçı diyenler var. Böyle söylemek caiz değildir. Çünkü Allahü teâlânın isimleri, tevkîfîdir, yani dinin sahibinin bildirmesine mevkuftur, bağlıdır. İslamiyet’in söylediği ismi söylemelidir. İslamiyet’in bildirmediği isim söylenemez. Ne kadar iyi, güzel isim olsa da, söylenmez. Dinde bid’at çıkarılmamalı. Diğerleri de böyledir. Allah Resulüne, Allah kelamına saygı göstermeli, misyonerlerin tuzaklarına düşüp de Müslüman olarak böyle şeyler söylememeli.

23- Bazıları, “Domuz oğlu domuz, domuz gibi bakıyorsun. Eşek oğlu eşek demek küfürdür, çünkü böyle söyleyince Hazret-i Âdem'e kadar gider. Böyle söyleyenin iman ve nikahını tazelemesi gerekir” diyorlar. Bunlar doğru değildir. Hazret-i Âdem'e kadar gitmez. Böyle söylemek uygun değilse de, küfür olmaz. Müslüman böyle sözler söylemez.

24- (Anladıysam Arap olayım) demek uygun değildir. Niyeti, Arabı, Peygamber efendimizi kötülemek ise küfür olur.

25- (Allah bana kulum demesin) diyerek yemin etmek caiz değildir, çok tehlikelidir.

26- Allah’a akıl sahibi demek caiz değildir, akıl mahlûktur. Allahü teâlâ aklın yaratıcısıdır.

27- Eskiden mürşid-i kâmiller vardı, ama dünya işlerinden anlamazlardı demek caiz değildir. Onlar ahiret işleri gibi, dünya işlerini de bilirlerdi. Bazı kimseler de evliya ayrı, âlim ayrı diyorlar. Yani evliya ilimden anlamaz diyorlar. Evliya haramdan, mekruhtan kaçan salih kimsedir. İlim olmadan haramdan, bid'atlerden nasıl kaçılır ki?

28- İnsanlar için, (Beni ihya etti, beni ihya ettiniz) demek caiz değildir. İhya etmek kelimesi, canlandırmak, can vermek, diriltmek anlamındadır. Bu anlamda kullanılması uygun değildir.

29- Annenin evladına, (Sana kurban olayım) gibi söz söylemesi, caiz değildir. (Seni verene, seni yaratana kurban olayım) demelidir.
 
"günaydın" veya "tünaydın" gibi deyimler selam yerine geçermi
selam vermek ,selam almak nasıl olur?
Selam vermek yerine, günaydın demek caiz midir?

Soru

Sabah erken saatte bir mümin gördüğü mümine "selamün aleyküm" mü demeli, yoksa sabah başka bir selam mı kullanılır?

Değerli kardeşimiz;



Câhiliyet döneminde yaşayan kimseler birbirine rast geldikleri zaman çeşitli sözlerle birbirine iltifat ederek sevgi ve saygılarını gösterirlerdi. Câhiliyetin inanç, ibadet ve hukuk sahasına değişiklik getiren İslâm dini. sosyal alanda da değişiklikler getirdi. Ve birbirine rast gelenlere, iltifat etmek için kullandıkları kelime ve cümleleri yasaklayarak "es-selâmü 'aleyküm" demeyi emretti.

Peygamber (sav) buyuruyor: "İmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olamazsınız. Size bir şey delâlet edeyim mi ki, onu yaptığınız takdirde birbirinizi sevmiş olacaksınız. Selâmı aranızda yaygınlaşırınız" (Müslîm).
İmrân bin Hüseyin diyor ki: "Biz câhiliyette "Allah senin gözünü sevindirsin" veya "Sabahleyin senin yaşaman iyi olsun" derdik. İslâm dini gelince bundan nehy edildik." Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: "Bizden başkasına kendini benzeten kimse bizden değildir. Yahudi ve hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz. Yahudilerin selâmı parmaklarla işaret etmek, Hıristiyanların selâmı da el ile işaret etmektir"(Tirmizî)
Yukarıda zikredilen hadislerden anlaşıldığı gibi müslümanlar birbirine rast geldiklerinde (es-Selâmü 'aleyküm) sözünü söylemekle söze başlayacaklar.
Kimi zaman selam yerine "merhaba" denildiği, özellikle dışarıdan gelen kimseye karşı "hoş geldin" anlamında bu ifadenin de kullanıldığı nakledilmiştir. (bk. Buharî, İman, 40, İlm, 25, Salat, 4; Müslim, İman, 24, Misafirin, 82; İbn Mace, Mukaddime, 22; Ebu Davud, Zekat, 6)

Merhaba; bolluk ve genişlik dileme, başımızın üstünde yerin var gibi anlamları kapsar. "Musafaha" konusunu incelerken, Medineli Ensar kadınların biat için toplandıklarında Hz. Ömer'in Selamım "Rasülulah'a ve Rasulultah'ın elçisi Ömer'e merhaba" sözleri ile cevapladıklarını belirtmiştik.


Günümüzde kullanılan "hayırlı sabahlar", "hayırlı akşamlar", "iyi günler", "iyi akşamlar", "günaydın" veya "tünaydın" gibi deyimler, selam verilenler üzerinde huzur, güven ve esenlik meydana getirebilirse de "İslam'a ait selam"ın yerini tutmadığında açıklık vardır. Belki bu deyimler asıl selamlaşmadan sonra dua ve temenni niteliğinde söylenebilir.




Selam ve dua ile...

Sorularla İslamiyet
 
Erkek ve kız çocuğu arasında ayırım yapmak caiz midir?

Doğacak çocuğun erkek veya kız olması bilimin sınırlarını aşan, Yüce Allah’ın dilemesine bağlı bir konudur. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Allah dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları verir. Yahut onları, hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift verir. Dilediğini kısır yapar. O her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir.”( Şûrâ, 42/49, 50) İslâm, doğan her çocuğu cinsiyet ayırımı yapmadan eşit tutmayı ister. Allah adaletlidir, insanların da adaletli davranmasını emreder.( Nahl, 16/90) Nitekim İslâm gelmezden önce insanların kız çocuklarını hor görmesi, hatta onları diri olarak toprağa gömme uygulaması Kur’an’da şöyle kınanır: “İnsan, diri olarak toprağa gömülen kız çocuğunun, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü konusunda sorguya çekildiğinde!”( Tekvîr, 81/8, 9)

Enes İbn Mâlik (r.a)’ten rivayete göre, bir adam çocuğunu öperek dizine oturtmuştu. Daha sonra gelen kız çocuğuna ise aynı ilgiyi göstermeyip önüne oturtunca, olayı izleyen Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Çocukların arasında eşit muâmele yapmalısın.”( Buhârî, edeb, 12, 13)

Erkek çocuklarına göre daha çok korunmaya ve şefkate muhtaç olar kız çocukları için çeşitli hadisler vardır. Bazıları şunlardır: Ukbe İbn Âmir (r.a)’ten, Rasûlullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kimin üç kız çocuğu olur, onlara gücünün yettiği ölçüde sabreder, yedirir, içirir ve giydirirse, bunlar kendisi için kıyamet gününde ateşe karşı bir perde olurlar.”( İbn Mâce, Edeb, 3) Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’ten rivayete göre, Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi olur, bunları eğitir, evlendirir ve kendilerine iyi davranırsa cennete girer.”( Ebû Dâvûd, Edeb, 120, H. No: 5147, 5148. bk. Tirmizî, Birr, 13, 1912) Hz. Peygamber Sürâka İbn Mâlik’e şöyle demiştir: “Sana en üstün sadakayı haber vereyim mi? Boşanmak veya kocası ölmek sûretiyle sana dönen ve senden başka sığınacağı kimsesi olmayan kızına sahip çıkmandır.”( İbn Mâce, Edeb, 3, H. No: 3667)

Sevgi, ilgi ve davranıştaki eşitlik yanında, sağlığında iken mal bağışı konusunda da çocuklar arasında bir ayırım yapmamak gerekir. Aksi halde aile içinde fitne çıkar, bu durum sıla-i rahmin kesilmesine yol açar. Beşir İbn Sa’d’ın karısı, oğlu Numan İbn Beşir’e bir miktar mal bağışında bulunmak istemişti. Hz. Peygamber diğer çocuklarına bağış yapılmadığını öğrenince; “Allah’tan korkunuz ve çocuklarınız arasında eşit davranınız. Ben çocuklardan birisini üstün görecek olsaydım kadınları üstün tutar ve tercih ederdim”( Buhârî, Hibe, 12, 13; Müslim, Hibât, 13; Ebû Dâvûd, Büyû’, 83; A. İbn Hanbel, IV, 275, 278) buyurmuştur.

Miras konusunda kız çocuğu erkek kardeşi ile birlikte mirasçı olunca, onun yarısı kadar pay aldığı halde,( bk. Nisâ, 4/11) bağış konusunda kız-erkek ayırımı yapmaksızın eşit muamele edilmelidir. Hanefîler’de fetvaya esas olan, Şâfiîler’de tercih edilen görüş budur.

İmam Muhammed’e ve Şâfiîler’den başka bir görüşe göre ise, çocuklara yapılacak bağış konusunda, miras payları dikkate alınarak amel edilmelidir.
 
Alkolün temizlikte kullanılması caiz midir?

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU

Alkollü içeceklerin içilmesi dinimizde kesin olarak haram kılınmıştır (Mâide 5/90-91).

Bunlar necis oldukları için kullanılmaları da caiz değildir. Dolayısıyla elbise ve beden üzerine dökülmeleri halinde yıkanmaları gerekir. Zira üzerine şarap, şampanya, rakı, konyak ve benzeri alkollü bir içki dökülmüş olanlar bunları yıkamadıkça namaz kılamazlar.

İçmek için değil de, temizlik amacıyla üretilmiş olan alkollü maddelerin içilmesi haram olmakla birlikte (Buhârî, Edep, 80, Müslim, Eşribe,73), temizlik maddesi olarak kullanılması caizdir. Bu nedenle, namaz kılmadan önce bu ürünlerin sürüldüğü yerlerin yıkanması gerekmez.

 
Organ nakli caiz midir?

Günümüzde organ nakli alternatifsiz bir tedavi yöntemi olması yanında, organı veren ve alan iki tarafın da insan olması ve insanın organı üzerinde bir tasarrufta bulunulması yüzünden konu din, hukuk ve ahlâkı ilgilendirmektedir.

XVI. yüzyılda başlayan oto-organ nakli giderek geliştirilmiş, XIX. yüzyılda insandan insana doku ve organ nakline başlanmış, önceleri deri, damar, kas nakli yapılabilirken, kalp, karaciğer, böbrek ve kemik iliği, kornea gibi hayatî organların nakli aşamasına geçilmiştir.

Ehl-i sünnet bilginlerinin ve kelâmcıların çoğunluğu, âhirette haşrin ruh ve bedenle birlikte olacağı görüşündedir.( bk. Tâhâ, 20/55; Hac, 22/5, 7; Nûr, 24/20; Yâsîn, 36/78, 79; Kıyâme, 75/3, 4) Burada, nakledilen organın hangi bedende yer alacağı sorusu akla gelirse de, her gün insandan kopan, ayrılan sayısız hücre ve dokular dikkate alınır, öldükten sonra organların toprakta çürümesi, yanıp kül olması, hayvanlar tarafından parçalanıp yenilmesi düşünülürse böyle bir sorunun anlamı kalmaz. Nitekim Allahü Teâlâ’nın ibret için öldürüp, yüz yıl sonra dirilttiği Uzeyr (a.s)’ın ve arkasından eşeğinin parçalarının bir araya gelerek canlanması, yeniden dirilme konusunda bize fikir vermektedir. (Bakara, 2/259. krş. Kitab-ı Mukaddes, Hezekiel, bab: 37, 1-14)

Takma organın yeni sahibinin, bu organla sevap veya günah işlemesi onun iradesiyle ilgili bir meseledir. Ancak organı verecek kişi veya yakınlarının, dış görünüş bakımından kötüye kullanılacağı belli olan bir nakilde, tercih haklarının bulunduğu da açıktır. (bk. Mâide, 5/2, 32)

Kıyamet gününde organların şahitliği meselesi, onların lisan-ı hal ile konuşması anlamına gelebileceği gibi, dünyadaki günah sahnesini canlandırma yoluyla kişinin hiçbir günahını inkâr edemeyeceği şeklinde de anlaşılabilir.( bk. Nûr, 24/24; Fussılet, 41/19, 21, 22)

İnsan hayatını tehdit eden bir açlık ve zaruret durumunda haram fiillerin mübah hale geleceği ve günahın kalkacağı çeşitli âyet (bk. Bakara, 2/173; Mâide, 5/3; En’âm, 6/119, 145) ve hadislerle (Ebû Dâvûd, Et’ime, 36; A. İbn Hanbel, V, 96, 218) bildirilmiştir. Diğer yandan İslâm hukukçuları, hayatı tehdit eden açlık zarureti karşısında kalan kimsenin insan eti bile yiyebileceğini, tedavi amacıyla haram ve necis şeyleri kullanabileceğini söylemişlerdir.

Günümüz İslâm bilginleri ve fetva kuruluşları, yukarıdaki delillere dayanarak ölüden tedavi amacıyla organ alınmasına ve hastaya nakledilmesine şu şartlarla cevaz vermişlerdir.( T.D.İ.B. Din İş. Y. K. 3.3.1980 Tar. ve 396/13 say. Kararı; Kuveyt Evkâf ve Din İş. Bşk.na bağlı Fetva Kurulu’nun 24.12.1979 Tar. ve 132/79 say., 14.9.1981 Tar. ve 87/81 say. Kar.; İslâm Konf. Teşkilatı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.2.1988 Tar. ve 4/1 say. Kararı)

a) Organ naklinde zaruretin bulunması,

b) Konunun uzmanı olan doktorların, hastanın bu tedavi ile iyileşeceği kanaatinde olması,

c) Organı verecek kişinin veya mirasçılarının onayının alınmış olması,

d) Tıbbî ve hukukî ölümün gerçekleşmiş olması,

e) Organın bir ücret ve menfaat karşılığında verilmemiş olması,

f) Alıcının da buna razı olması.

Ölüden organ naklini caiz görmeyen bazı çağdaş bilginler ise, insan ölüsünün saygınlığını ve dokunulmazlığını esas almışladır. Hadiste şöyle buyurulur: “Ölünün kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir.”( Ebû Dâvûd, Cenâiz, 60; Mâlik, Muvatta’, Cenâiz, 45) Ayrıca cismânî haşir ve kıyâmet gününde organların şâhitliği inancını, yaratılışı bozmanın caiz olmayacağı ilkesini gerekçe göstermişlerdir. Ancak bu delil ve görüşlerin yukarıda verdiğimiz “zarûret ilkesi, haram ve necisle tedavi ruhsatı” gibi deliller karşısında zayıf kaldığı açıktır.

Bazı çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kurulları belli şartlarla diriden diriye organ nakline de fetva vermişlerdir. Bu konuda “ölüden diriye organ nakli” şartlarına ek olarak “organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelenmesi” şartı eklenmiştir.( Kuveyt ag. Fetva Kurulu’nun 24.12.1979 Tar. ve 132/79 say. kararı; S. Arabistan Dünya İslâm Bir. bağlı Fıkıh Akademisi’nin 19-28.1. 1985 Tar. ve VIII. Dönem kararı; İslam Konf. Teş. na bağlı İslam Fıkıh Akademisi’nin 11.2.1988 Tar. ve 4/1. say., 20.3.1990 Tar. ve 6/5-8 say. kararları)

Diriden diriye organ nakli konusu insanın en temel hakkı olan “yaşama ve beden bütünlüğünü koruma” hakkı ile çelişir. Çünkü bir kimsenin hayatı ve kişiliği başkalarından önde gelir. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız…”( Bakara, 2/195) “Kendinizi ve aile bireylerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateşten koruyun.”( Tahrîm, 66/6) Buna göre, kan ve ilik nakli gibi, diri vericiye herhangi bir zararı olmadığı kesin olarak bilinen nakiller dışında, bedende yedekleri bulunan göz, böbrek, kol, bacak, parmak gibi çift organları diriden diriye nakletme yoluna gidilemez. Çünkü dirinin böyle bir organından rızasıyla vazgeçmesi düşünülemez. Bu nakil ya sevgi veya acıma yüzünden, ya da yoksulluk nedeniyle yapılabilir. Organ nakledilecek kişinin de diriden yapılacak böyle bir nakle razı olmaması gerekir.
 
Çok kişinin aklına takılan bir konu ;
Hastalık ve tedavi konusunda kamuoyunun genel dinî telakkisini belki de en çok meşgul eden meselelerden birisi organ naklidir. Günümüzde organ nakli konusu, alternatifsiz bir tedavi yöntemi olması yüzünden tıp ilminin önemli bir uğraşısı olduğu gibi, organı veren ve alan iki tarafın da insan olması ve insan uzvu üzerinde tasarruf yapılmasını gerektirmesi sebebiyle konu din, hukuk ve ahlâkı da yakından ilgilendirmektedir. Burada sadece konunun dinî öğreti ve telakkiyi ilgilendiren kısmı üzerinde durulacaktır.

Kısa bir tarihçe vermek gerekirse, yaklaşık XVI. yüzyılda başlayan otoorgan nakli giderek geliştirilmiş, XIX. yüzyılda insandan insana doku ve organ nakline başlanmış, önceleri deri, damar, kas nakli şeklinde başlayan bu tedavi yöntemi giderek geliştirilerek kalp, karaciğer, böbrek, kemik iliği, kornea gibi hayatî organların nakli aşamasına gelinmiş, XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bunda da başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Artık organ nakli günümüzde, diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de binlerce ölümcül hasta için bir ışık ve yaşama ümidinin kaynağı durumundadır. Ancak, insandan insana organ nakli böylesine önemli bir tedavi yöntemi olmasının yanı sıra, bazı dinî ve hukukî sorunları da beraberinde getirmiş ve konu değişik çevrelerde farklı açılardan tartışılmaya başlanmıştır.

Organ naklinin İslâm’ın prensip ve amaçlarıyla ilişkisini kurarken konu iki ayrı açıdan ele alınabilir. Birincisi, organ naklinin itikadî (inanç esasları) ve uhrevî (âhiret hayatına ilişkin sonuçları) açıdan değerlendirilmesi. İkincisi de, organ naklinin İslâm hukukunun ilke ve gayeleri açısından incelenip câiz olup olmadığının araştırılması.

1. İtikadî ve Uhrevî Açıdan

Organ naklinin itikadî ve uhrevî açıdan değerlendirilmesi, bunun cismanî haşir inancıyla, organların sorumluluğu ve kıyamet günü şahitliği meselesiyle ve genel olarak dinî sorumluluk esaslarıyla bağdaşıp bağdaşmayacağı gibi tartışmaların açılmasını ve bu konularda belli bir sonuca varılmasını gerekli kılmaktadır.

Cismani haşir ve o organla işlenen günah

Ehli sünnet bilginlerinin ve kelâmcıların çoğunluğu, âhirette haşrin cismanî olacağı, insanın ruh ve bedeniyle birlikte diriltilip böylece haşrolacağı, hesaba çekileceği, ceza veya ödüle muhatap olacağı görüşündedir. Kur’an âyetleri de bu görüşü doğrular mahiyettedir (bk. Tâhâ 20/55; elHac 22/5, 7; enNûr 24/20; Yâsîn 36/7879; elKıyâme 75/34). Âhirette haşrın cismanî (bedenî) olacağı inancının, organ naklinin tereddütle karşılanmasında kısmen de olsa etkisi vardır. Ancak konu yakından incelendiğinde organ naklinin cismanî haşirle doğrudan ilişkisi, daha doğrusu organ naklinin cismanî haşir inancını zedeleyen bir yönü bulunmadığı, nakledilecek organın tekrar asıl sahibine döneceği ifade edilebilir. Nitekim organların toprakta çürümesi, yanıp kül olması, hayvanlar tarafından parçalanıp yenmesi de onun tekrar asıl sahibinde haşrolunmasına engel değildir. Gerçekten Kur’ânı Kerîm’de (elKıyâme 75/34) âhirette insanın bütün uzuvlarının en ince ayrıntıya kadar toplanacağı ifade edilir. Bu ve benzeri delillerden yola çıkan İslâm bilginleri de herkesin aslî parçalarının kendisiyle haşrolacağı görüşündedirler.

Emanetle işlenen günahın sorumluluğu

Takma organın yeni sahibinde sevap veya günah işleyen bir kişinin cüzünü oluşturması da tamamen bu yeni sahibiyle alâkalı bir meseledir. Çünkü sorumlulukta aslolan iradedir, sorumlusu da o organları kullanan şahıstır. Nitekim emanet olarak verilen bir şeyle birisine zarar verilirse, bundan asıl mal sahibi değil, onunla zarar veren kimse sorumlu olur.

Kıyamette organların şahitliği

Kıyamet gününde organların şahitliği meselesine gelince, bu husustaki âyet ve hadisler organların âhirette lisânı hâl ile konuşacağı şeklinde anlaşılabileceği gibi, Allah’ın huzurunda insanın hiçbir mazeret ileri sürme ve yalan beyanda bulunma imkânının olmayacağı, her şeyin apaçık ortada olacağı anlamında da yorumlanabilir. Bu konudaki âyetler (enNûr 24/24; Fussılet 41/19, 21, 22) gerçek anlamında alınsa bile yine organ nakline engel bir delil teşkil etmez. Zira her şey Allah’ın bilgisi dahilindedir ve organlar her bir bedende bulundukları süre içinde olup bitene şahitlik edebilirler.

Dini sorumluluk açısından ve Müslim-gayr-i Müslim olması bakımından

Konuya genel olarak dinî sorumluluk esasları açısından bakıldığında ise, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, duygu, düşünce, akıl, inanç gibi mânevî, ruhî özellikler, organların biyolojik yapısına bağlı olmadığından, organ nakliyle kişilik transferi olmamaktadır.

Diğer taraftan, dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus, İslâm dininin, cinsi, milliyeti, rengi, dini, konumu ne olursa olsun her insana insan olarak baktığı ve eşit bir yaşama hakkı tanımış olduğudur. Şu halde organ veren kimsenin veya organ verilen şahsın fâsık yahut gayri müslim olması gibi şahsî durumlarından ötürü diğer tarafın dinen sorumlu olabileceğinin ileri sürülmesi de isabetli olmaz. İslâm tedaviye önem vermiş, her insana tedavi olmada eşit haklar tanımış, bir insana hayat vermeyi bütün insanlığa hayat verme mesabesinde görmüştür (elMâide 5/3). Buna göre, organ nakli açısından müslüman ile gayri müslim, dindar ile fâsık ayırımı yapılması doğru olmaz. Kaldı ki doğruya hidayet eden de, eceli takdir eden de Allah’tır. Sorumlulukta herkesin kendi hür iradesi esastır. Bu sebeple, müslüman veya dindar olmayana organ vermenin, onun günah işlemesine yardımcı olmak veya ömrünü uzatmak olarak değerlendirilmesi İslâm’ın bu konudaki genel esasları ile bağdaşmaz.

2. İslâm Hukuk Prensipleri Açısından

İslâm hukuku açısından organ naklinin hükmüne, câiz olup olmadığına gelince; çağımızda güncelleşen bu mesele hakkında gerek naslarda gerek klasik fıkıh kitaplarında açık bir ifadenin bulunmayacağı açıktır. Kur’an ve Sünnet gerekli gördüğü bazı konularda ayrıntılı hükümler koymakla beraber, genelde her hukukî olaya ayrıntıyla inmeyip, bütün devir ve dönemlerde ortaya çıkabilecek problemler için geçerli birtakım ilke ve ölçüler koymakla yetinmiştir. Bu, Kur’an ve Sünnet’in kıyamete kadar müslümanlar için kaynak ve ölçü olmasının tabii sonucudur. Klasik fıkıh kitapları da, Kur’an ve Sünnet ışığında kendi devirlerinin problemlerini çözmüş, müslümanlara günlük yaşayışları için kılavuzluk etmiş, onlara yardımcı olmuştur. Bu duruma göre, günümüzdeki organ naklinin hükmünü, nasların ve İslâm hukukçularının benzeri olaylar karşısında gösterdiği tavıra ve gözettiği gayeye bakarak kavramak mümkündür.

Zaruretler haramı helal kılar

Kur’an’da (elBakara 2/173; elMâide 5/3; elEn‘âm 6/119, 145) ve hadislerde (Müsned, V, 96, 218; Ebû Dâvûd, “Et‘ime”, 36) insan hayatını tehdit eden bir açlık ve zaruret halinde haram fiillerin mubah hale geleceği ve günahın kalkacağı bildirilmiştir. İslâm ölüye değer vermekle birlikte, insana ve hayata daha çok değer vermiş, hayatı korumayı dinin beş temel maksadından biri saymıştır.

İslâm hukukçuları da hayatı tehdit eden açlık zarureti karşısında kalan kimsenin ölü insan eti bile yiyebileceğini, tedavi maksadıyla haram ve necis şeyleri kullanabileceğini, kemik, diş, kan gibi insan parçalarıyla tedavi olabileceğini, yavruyu kurtarmak için ölen annenin karnının yarılabileceğini, yutulmuş mücevher gibi değerli bir malı çıkarmak için ölünün karnının açılabileceğini belirtmişlerdir. İslâm hukukçularının bu ve benzeri fetvaları günümüzdeki organ nakline bir hayli ışık tutmaktadır. Ancak bu gibi durumlarda belirtilen çözümleri benimsemeyen fakihler de vardır.

Bu durum, fıkhın "Zaruretler, mahzurlu (sakıncalı) olan şeyleri helal kılar" ve "Zararın ağır olanı, daha hafif olanıyla giderilir" genel kaidelerine uyan bir davranıştır. Ayrıca, zaruret halinde "iki şerden ehven olanı tercih edilir" görüşüne de uygundur. Çünkü burada bir hayatı kurtarmak söz konusudur.

Kadavradan organ nakli

Çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kuruluşları, ölüden (kadavra) tedavi maksadıyla organ alınmasına ve hastaya nakledilmesine, çeşitli gerekçelere istinaden cevaz vermişlerdir. Bu cümleden olarak, ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu daha önceki kararlarının yanı sıra 03.03. 1980 tarih ve 396/13 sayılı kararı ile, belli şartların bulunması halinde ölüden diriye organ naklinin câiz olduğuna fetva vermiştir. Aynı şekilde Kuveyt Evkaf ve Din İşleri Başkanlığı’na bağlı Fetva Kurulu’nun 24. 12. 1979 tarih ve 132/79 sayılı, 14.09.1981 tarih ve 87/81 sayılı kararları ile, Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi’nin ve Mısır’daki Ezher Fetva Kurulu’nun kararları ve İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı kararı da bu yönde olup, bu kararda ölüden organ nakli belli şartlarla câiz görülmektedir. Çağdaş İslâm bilginlerinin büyük bir kısmı da ferdî olarak bu paralelde fetva vermiştir.

Yukarıda işaret edilen kurullar ve şahıslar, ölüden diriye organ naklinin câiz olabilmesi için şu şartların bulunması gerektiğini belirtirler:

1. Organ naklinde zaruretin bulunması,

2. Konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması,

3. Ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayının alınmış olması,

4. Tıbbî ve hukukî ölümün kesinleşmiş olması,

5. Organın bir ücret ve menfaat karşılığında verilmemiş olması,

6. Alıcının da buna razı olması.

Söz konusu kurullar ve bilginler, ölüden organ nakline fetva verirken genellikle, zaruret halinde haramı işlemeye, necis ve haramla tedavi olmaya ruhsat veren nasları ve bunlardan kaynaklanan fıkhî kuralları ve ictihadları delil olarak göstermektedirler. Ayrıca, zaruretteki kimsenin ölü insan etinden yiyebilmesi, deve idrarıyla tedavi olabilmesi, ipek ve altın kullanabilmesi, insan vücuduna ölünün kemiğinin veya dişinin takılabilmesi, cenini kurtarmak için ölü annesinin karnının yarılabilmesi, annenin hayatını kurtarabilmek için karnındaki ölmüş ceninin parçalanarak çıkarılabilmesi gibi ruhsat hükümlerini örnek göstererek bunların gerekçelerini esas almaktadırlar.

Ölüden organ naklini câiz görmeyen bazı çağdaş bilginler ise, insan ölüsünün saygınlığını ve dokunulmazlığını, “Ölünün kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir” meâlindeki hadisi (Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 60; elMuvatta’, “Cenâiz”, 45), cismanî haşir ve organların şahitliği inancını, hilkati (aslî yaratılış) bozmanın câiz olmaması ilkesini gerekçe göstermektedir. Ancak bu görüşün ve dayanaklarının, İslâm’ın yukarıda zikredilen ilke ve gayeleri karşısında daha zayıf kaldığı açıktır.

Diriden diriye nakil

Diriden diriye organ naklinin hükmüne gelince; bazı çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kurulları belli şartlarla buna da cevaz vermişlerdir. Bu cümleden olarak Kuveyt Evkaf ve Din İşleri Bakanlığı’na bağlı Kuveyt Fetva Kurulu’nun 24.12.1979 tarih ve 132/79 sayılı kararında Suudi Arabistan’daki Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi’nin 1928 Ocak 1985 tarihinde Mekke’de düzenlenen VIII. Dönem Toplantısı’nda alınan kararlarda ve İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı 20.03.1990 tarih ve 6/58 sayılı kararlarında diriden diriye organ nakli, belli şartlarla câiz görülmüştür. Bunun cevazı için ileri sürülen şartlar ise şunlardır:

1. Zaruretin bulunması.

2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması.

3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi,

4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması,

5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması,

6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

Bu fetvanın dinî dayanağı olarak yukarıda zikredilen deliller, özellikle “Kim bir insana hayat verirse, bütün insanlara hayat vermiş gibidir” (el-Mâide 5/32) ve “İyilik ve takvâ üzere yardımlaşınız” (el-Mâide 5/2) meâlindeki âyetler ile yardımlaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı, zararı önleyip faydalıyı hâkim kılmayı emir ve tavsiye eden hadisler gösterilmektedir.

Diriden diriye organ naklini câiz görmeyen çağdaş İslâm bilginlerinin sayısı, ölüden organ nakli konusundakine göre biraz daha fazladır. Bu görüşün sahipleri gerekçe olarak da, insanın kendi organlarına mâlik olmadığını ve onlar üzerinde tasarruf yapma hakkının bulunmadığını, insanın saygıdeğer ve dokunulmaz olduğunu, organ naklinin hilkati (aslî yaratılış) değiştirdiğini, iki taraf için de denk bir tehlike teşkil ettiğinden bunun zararın zararla giderilmesi kabilinden olduğunu ileri sürmektedirler.

Ancak, diriden alınan her organ ve dokunun aynı sonucu doğurmadığı ve aynı derecede hayati tehlike, sağlık bozukluğu veya görünüm çirkinliği meydana getirmediği açıktır. Vericiyi riske sokmadığı, sağlığını veya görünümünü bozmadığı takdirde, tıbbî verileri esas almak ve organ nakline zarureten başvurulan alternatifsiz bir tedavi yöntemi olduğu sürece olumlu bakmak, herhalde İslâmî prensiplerle ve dinî hükümlerin amaçlarıyla daha uyumlu bir tavır olacaktır.

Organ bağışlama durumuna gelince; bu, sahasında otorite olan ve itikadı sağlam bir doktorun gözetim ve denetiminde olmalıdır. Sonra da, "kendi nefislerinizi öldürmeyin" (en-Nisâ, 4/29) ve "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın " (el-Bakara, 195) ayet-i kerimeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Şunu da unutmamalıdır ki, bu iş organ bağışlayana zarar vermemeli, buna zorlanmamalı, bu iş için aldatılmamalıdır.

Bu ölçüler kan bağışı için de geçerlidir.

Kendi vücudundan organ nakli

Öte yandan, kişiye kendi vücudundan organ veya doku nakli meselesi önemli tereddütlere yol açmamış; İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı olan İslâm Fıkıh Akademisi’nin 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı kararında, sağladığı yarar, getireceği zarardan fazla olmak, biyolojik veya psikolojik açıdan kişiyi sıkıntıya sokan bir kusur veya rahatsızlığın giderilmesi amacına yönelik bulunmak şartıyla bu tür tıbbî operasyonların câiz olduğu belirtilmiştir. Buna karşılık aynı kararda, kişinin hayatiyetine son veren, yine hayatiyetine son vermese de vücudun temel fonksiyonlarından birini tamamen sona erdiren organ yahut organların alınması yoluyla diriden diriye organ naklinin câiz olmadığı vurgulanmıştır.


 
İslam’ın insan hayatına verdiği önem

Hayatı, ölümü ve ölüm ötesini tabii birer hadise ve kademe olarak tanıtıp anlamlı hale getiren İslâm dininin dünyada insanların fert ve toplum olarak sağlık, huzur ve güven içinde yaşamasına önem verdiği, bunu sağlayıcı tedbirlerin bir kısmını emrettiği, bir kısmını da insanların çaba ve inisiyatiflerine bırakıp ilke olarak teşvik ettiği bilinmektedir.

Böyle olunca müslüman toplumların, yeni bir tedavi yöntemi olan organ nakli konusunda başlangıçta mütereddit davranması, hatta toplumsal refleksle karşı bir tavır sergilemesi ve bu konuda birtakım dinî gerekçeler üretmesi mâkul karşılanabilir. Bu tarz bir direnç, geleneksel toplumların her bir yenilik karşısında dağılıp parçalanmasını önleyici ve toplumsal yapıyı koruyucu bir sigorta işlevi de görmektedir.

Ancak, organ naklinin artık alternatifsiz bir tedavi yöntemi olarak insanları hayata döndürdüğü görüldükten sonra bu tereddütlerin ve çekimser tavrın terkedilmesi, hatta bu yönde ciddi adımların atılması, kamuoyu oluşturulması ve bunu sağlayacak kurumların kurulması gerekir.

İnsan hayatına çok değer veren bir dinin mensubu olan Müslümanların bu konuda dünyaya öncülük ve örneklik etmesi bile beklenir.

Organ Satışı

Cenabı Hak Kur'an-ı Kerim'de, "Andolsun, Biz Âdemoğullarına (güzel şekil, mîzac ve aklî kabiliyetler vermek suretiyle) çok ikramda bulunduk. Onları havada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık" (el-İsrâ,17/70) buyurarak insanın şerefli bir varlık olduğunu bildirmektedir.

Cenabı Hakk'ın insanoğluna bahşettiği şeref şundan da anlaşılmaktadır ki; hür bir insanı köleleştirip satmak caiz değildir (İbn Miftâh, Şerhul-Ezhâr, 3/30; İbn Hazm, el-Muhallâ, 9/17; el-Huliyy, Şerâiul-İslâm, 2/ 16).

İbn Kudâme, bu hükümle ilgili olarak, "Bu hükme kimsenin muhalefet ettiğini bilmiyoruz" demektedir (İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 302).

Bu hüküm hadis-i şeriflerle de sabittir. İmam Buhârî ve diğerlerinin Ebû Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: Üç kişi var ki kıyamet gününde ben onların hasmıyım: 1- Benim adıma bir söz verip de sonra verdiği sözden cayan kimse, 2- Hür bir şahsı satıp da parasını yiyen kimse, 3- Ücretle birini tutup da, adam işi yaptığı halde ücretini vermeyen kimse" (İbn Hacer, Fethul-Bârî, IV, 417; el-Aynî, Umdetül-Karî, XII, IV).

İnsanın kendisinin satılması caiz olmadığı gibi, onun bir cüz'ünün, organının satılması da caiz değildir. Çünkü bu alış-verişte insana ve parçaya hakaret, onun şerefini düşürme vardır. Hanefi fakihleri bu görüşü savunurlar. Yukarıda geçen Ebû Hüreyre hadisiyle amel edip "Hür insanın alınıp satılması nasıl caiz değilse, ona ait bir cüz'ün satılması da caiz değildir. Çünkü ona ait cüzlerin hükmü kendisinin hükmü gibidir" derler (Kemalü'd-Din Muhammed b. Abdül-Vahid, Şerhu Fethi'l-Kadir, VI, 63). Buna dayanarak insana ait cüzlerden başka yollarla faydalanmak da haram kabul edilmiştir. Bunlardan saç ve tırnak gibi cüzlerden istifade edilmez, bunlar gömülür (en-Nevevî, Şerhu Müslim, XIV, 103). Çünkü Resulullah (a.s.m.): "Saça saç ekleyene ve eklettirene, dövme yapana ve yaptırana Allah lânet etsin " (Tirmizî, Libâs, 25) buyurmuştur.

Ancak, organ nakli yapılmadığı takdirde, ikinci şahıs için hayatî tehlike söz konusu ise, alıcının satın alması caizdir. Bu satıştan doğacak günah, organı satana aittir (Muhammed Vefâ, Bey'ul-A'yânil-Muharrame, s. 110-113).

Sonuç:

Zaruret halinde organ naklini caiz gören âlimlerimizin düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz.

1- "Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanların hayatına vesile olmak manasına geleceği" (el- Maide Suresi, 5/32) prensibinden hareketle caizdir demişlerdir.

2- İslam'ın kolaylık dini olmasını göz önünde bulundurmuşlardır.

3- Kan nakli bugün caiz görülüyorsa organ nakli de -insanın hürmetine uygun hareket etmek şartıyla- caizdir mantığı da yürütülmüştür.

4- Organını bağışlayan kişi, organını verdikten sonra yaşayamayacaksa buna katiyen cevaz verilmemiştir. Çünkü bir canı kurtaralım derken diğer canı öldürmek caiz değildir.

5- Yaşayan birinin böbreklerinin ve gözlerinin biriyle, kan ve dişlerinin bağışlanması, o şahsın iznine tabidir. Razıysa, verir.

6- Organ nakli yapılmadan evvel, konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması gerekir.

7- Nakli yapılacak organ bir ölüden olacaksa, ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayı alınmalıdır.

8- Diğer yandan organın alınması, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş olmalıdır.

9- Organ nakli, hemen içine girilecek bir iş olarak değil, son çare olarak düşünülmelidir. Çok mecbur kalındığında, iki zarardan biri tercih edilerek, ölmektense, bir insanın organıyla yaşamak tercih edilebilir. Buna da yine, hem dini alanda hem de tıp ve psikoloji alanında işin mütehassısları tarafından karar verilmelidir.

Önemli bir mesele de şudur: Organ naklini son çare olarak görmemek gerekir. Zira Hz. Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) sahih hadisiyle ihtiyarlık ve ölüm hariç her hastalığın tedavisi bulunacaktır. Organ ve doku naklinin de dini prensiplere riayet çerçevesi içinde tedavisinin bulunabileceği fikri daima canlı kalmalıdır. Çünkü bütün çalışmalar, yalnız nakil üzerinde yoğunlaşırsa, naklin dışındaki çıkış yolları elbetteki tıkanacak bir türlü başka tedavi şekli bulunamayacaktır. Bunun içindir ki, meselenin ehilleri, nakle verdikleri önem kadar en azından başka alanlarda da çalışmalarını yoğunlaştırmalıdırlar. Aksi takdirde şimdilik çare olarak görülen nakille ilgili bilgi gelişimi temin edilirken daha insanî çıkış yolları kapatılmış olacaktır.

Bu vesile ile bu meselede sıkça sorulan bir hususa da açıklık getirelim:

Ölmeden önce göz ve böbrek gibi bir organını bağışlayan kimse, bu organlarının öldükten sonra bir hastaya takılmasıyla şüphesiz sevap kazanacaktır. Çünkü bu sayede başka bir insan sıhhate kavuşmuş, hayata dönmüştür.

Domuz kalb kapakçığı ve domuz kalbi insana nakledilebilir mi? Böyle bir nakil caiz mi?

Domuz eti ve domuzdan edinilen ürünler dinen haramdır. Ancak ortada zorunlu bir durum varsa, bu zorunluluk hayatı etkileyen bir sağlık meselesi ise ve başka bir maddeden yapılan bir kapakçık yoksa bu durumda domuz kalp kapağının kullanılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.

Domuz kalbinin insan kalbine uyumlu olmasından dolayı domuzdan kalp kapakçığı nakli yapılmaktadır.

Zaruri durumlarda haramlar mubah olur. Bu bakımdan kalp hastası olan bir hastanın tedavisi için domuz kalbinin kullanılması caizdir. Ancak zaruret yoksa caiz olmaz.

Yaşama ümidi kalmayan hastanın fişi çekilerek organları alınabilir mi?

İslam dinine göre kişinin kendi canına kıyması (intihar) yasak olduğu gibi tıbbi verilere göre yaşama ümidi kalmamış veya şiddetli acılar hisseden bir insanın yaşamına bir başkası eliyle son verilmesi talebi olan ötenazi de yasaktır.

Ancak yoğun bakım cihazına bağlı olarak yaşamını sürdüren kimsenin, solunum cihazından kurtarılmasının iki şartının bulunması durumunda caiz olacağı ifade edilmiştir. Bu şartlar;

1. Kalp ve solunum tamamen durmuş ve uzman tabiplerin, bu durumdan geri dönüşün artık imkansız olduğu sonucuna varmaları.

2. Beynin bütün fonksiyonları kesin olarak durmuş ve uzman tabipler bu durumdan geri dönüş olmadığını ve beynin çözülmeye başladığına hükmetmiş olmalı.

Belirtilen bu şartların gerçekleşmesi durumunda hastanın bağlı olduğu yoğun bakım cihazı kapatılabilir.

Selam ve dua ile...
 
Kolonya ve alkollü madde kullanmak caiz midir?

Kolonya, günümüzde özellikle güzel koku ve temizlik gibi amaçlarla kullanılan ve alkol ihtiva eden bir sıvı olup, patates, kamış, mısır gibi maliyeti düşük maddelerden veya diğer sentetik yollarla üretilen bir sıvıdır. Ayrıca içine limon, lavanta ve çam gibi ferahlatıcı kokular da karıştırılır. XVII. yüzyıldan itibaren Avrupa’da kullanılmaya başlayan ve bugün yaygınlaşarak büyük bir sanayi oluşturan kolonya ve bu kapsama giren parfüm, deodorant, sprey ve benzerlerinin dini hükmünün tartışılması, içlerinde bulunan alkol yüzündendir.

İslâm dini ister sıvı, ister katı olsun sarhoşluk veren maddelerin, sarhoş olmak amacıyla kullanılmasını kesin olarak yasaklamıştır.(bk. Mâide, 5/90; Buhârî, Edeb, 80; Müslim, Eşribe, 73; Tirmizî, Eşribe, 3; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5) Şarap ve ondan elde edilen içkilerin içilmesinin haram olduğu konusunda görüş birliği vardır. Çoğunluk fakihlere göre, hammaddesi ne olursa olsun sarhoş edici içkilerin azının da çoğunun da içilmesi caiz değildir. Buna göre içinde alkol bulunan kolonya ve benzerlerinin de içki olarak kullanılmasının caiz olmadığında açıklık vardır.

Ancak kolonyanın içilmesi dışında temizlik, serinleme, güzel koku gibi değişik amaçlarla kullanılması konusunda farklı görüşler vardır.

İslâm bilginlerinin büyük çoğunluğuna göre şarap necistir.( bk. Mâide, 5/90) Elbiseye veya namaz kılınan yere avuç içi kadar bir alana sürülse, namazın geçerliliğine engel olur. Şarap dışında kalan ve içildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren şeylerin necis olduğuna dair ise bir delil yoktur. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf’a göre bunlar necis değildir, sarhoş olmak için içilmeleri haramdır, fakat elbiseye veya namaz kılınan yere dökülmeleri durumunda namazın geçerliliğini etkilemez.

Çağımızın bilginlerinden Muhammed Hamdi Yazır (ö.1358/1939) bu konuda şöyle demiştir: “Üzerine şarap, şampanya, arak ve konyak dökülenler, herhalde yıkamadıkça namaz kılamazlar. Fakat üzüm şarabından mamul olmayan ispirto, bira ve benzeri müskirât içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza engel olur diye iddia edilemez.”( bk. Hak Dini Kur’an Dili, I, 762, 763)

İmam Şâfiî’ye göre ise, şarap dışında alkol ihtiva eden kolonya da necis olup, içilmesi de, başka amaçlarla kullanılması da caiz değildir.

Sonuç olarak kolonya ve benzerlerinin üretiminde şarap türü içki kullanıldığı takdirde, bunların içilmesi de, temizlik, koku ve benzeri amaçlarla kullanılması da caiz olmaz. Fakat şarap dışındaki hammaddelerden üretildikleri takdirde yalnız içilmeleri caiz olmaz, fakat temizlik, koku vb. amaçlarla kullanılmaları caiz olur.
 
Kadınlar avukat olabilir mi?

İslam’da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah’a kulluk etmekle yükümlüdürler.

İslâm’da insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı bulunmamaktadır.

Dinimizde, erkeğe tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır. Buna göre yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı; meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (asm)’in kadınlardan biat almasının zikredilmesi (Mümtehine, 60/13), İslâm’da kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi halinde kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşmaktadır.

1. Kadınların Ticaret ve İş Hayatına Girmesi


İslâm’a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber (asm)’in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma (r.anha)’ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali (ra)’ye yüklemiş olması(1), Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve adete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür.

Kaldı ki, ev hanımının ailesine ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir.

Kadın, mali ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm dininde erkek kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,

“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39);

“?Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh’ın lutfundan nasibinizi isteyin…” (Nisa, 4/32) buyurulmuştur.

Çalışma kapsamında değerlendirilen ticaret ile ilgili,

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa, 4/29), âyeti ile

“Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”(2)

hadisinde kadın erkek ayrımı söz konusu değildir.

Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık, dürüstük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma, karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir.

2. Kadının Yöneticiliği

Hz. Peygamber (asm) devrinden itibaren kadınlar, öğretmenlik, memurluk, doktorluk, hemşirelik, zabıta memurluğu gibi çeşitli özel ve kamu işlerinde çalışmışlardır. Nitekim Hz. Ömer (ra), Medine pazarına Şifa b. Abdullah’ı denetim görevlisi olarak tayin etmiştir. Bu konuda, hemen bütün fakihler görüş birliği içindedirler.

Hanefiler ve İbn Hazm, kadınların şahitlik yapabildiği dava türlerinde hakimlik de yapabileceği görüşündedirler. Taberî ve Hasan-ı Basrî gibi İslâm bilginleri ise, kadınların hakim olmasına hiçbir dinî engelin bulunmadığını kabul etmişlerdir. Bunlar da göstermektedir ki, klasik dönem İslâm bilginleri, kendi devirlerindeki bilgi, kültür ve tecrübe birikimlerinden hareketle, kadınların hakim olmalarıyla ilgili kanaatlerini ortaya koymuşlardır.

İslam hukuk anlayışında kadınların siyasi olarak tüm haklarının var olduğu kabul edilir.

Kaynaklar:

1. İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484.
2. Buhârî, Büyû’ 5.
 
Kamuya ait bir araziden veya ormandan izinsiz toprak almak caiz midir?

Kamu arazileri, kişilerin şahsi tasarrufta bulunamayacağı arazilerdir. Devletin ya da o kamu arazisinin bulunduğu mahaldeki devletin görevlendirdiği ilgili amirin izni olmaksızın, kamuya ait arazilerdeki ağaçları kesmek, ağaçların meyvelerinden yemek, o arazinin ürünlerini almak veya araziyi işgal etmek, kamu haklarına ihlal kapsamında değerlendirilmektedir. Kamu haklarına tecavüz ise haramdır.

Kamuya ait yerlerden toprak almak yasak değilse ve umumi izin varsa caizdir.
 
Masum insanları öldüren canilere beddua etmek caiz midir?

Allahu Teala hiç bir zaman zulmün devam etmesine müsade etmemiştir. İnsanlık tarihine baktığımızda zulmeden insanlar ve devletler er veya geç zulümlerinin cezasını çok feci bir şekilde çekmişlerdir.

Bizde bu zülmün en kısa zamanda biteceğini ve müslümanların bu zülümden kurtulacağını kat’i bir şekilde ümid ediyoruz.

Ayrıca zulümden dolayı ölen insanlar ahirete şehadet rütbesi ile gitmektedirler. Kısacık, dağdağalı ve meşakkatli dünya hayatına mukabil ebedi bir hayatı kazanmalarına vesile olmuş olur.

İslâm bilginleri arasında kimlere lânet ve beddua edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını savunmuşlardır. (Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; İbn Mace, Tercüme ve Şerh, X, 148).
 
Müslümanlar, müslüman olmayanların hakkını yerse kul hakkı olur mu?

Müslüman olmayan bir kimsenin hakkını yiyen bir müslüman eğer dünyada borcunu ödememişse hesab günü bunun hesabını verir. Müslüman olmayan kimse ondan hakkını alır.

Mesela bir hristiyanın malını çalan bir müslüman bunu ödemezse ahirette bunun hesabunı verir. Eğer hırsız dünyada ceza görmemiş ve malı da sahibine iade etmemiş ise kıyamet gününde sorumlu olur. Çünkü bu kul hakkıdır. Helâlleşemediği veya sahibi affetmediği takdirde kıyamet günü sorumluluk devam eder. Buna göre malı çalınan Hıristiyan, çalan müslümandan hakkını ister ve alır.

Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 299
 
"Allah gelse, seni elimden alamaz!" sözünü kullanmak doğru mudur ?

Değerli kardeşimiz;

Bir öfke sonucu, bir kızgınlık anında, düşünmeden bu sözü söyleyen kişinin Allah’ın gücü ve kudreti konusunda en ufak bir bilgisinin olmadığı anlaşılıyor.
Bir kere Allah’ın gücünün ve kudretinin ne bir sınırı vardır, ne bir hududu... Çünkü Allah’ın kudreti sonsuzdur, sınırsızdır.

"Ve hüve alâ külli şey’in kadîr", yani "Allah’ın her şeye gücü yeter" ifadesi, Kur’an’da 40-50 yerde geçiyor.

"Her şey" derken, bu ifadenin içine girmeyen kalmıyor. Allah’ın kendi zatı dışında, varlık âleminde bulunan, Allah tarafından yaratılmış olan, aklımıza gelen gelmeyen bütün yaratıklar bu “her şey”in içindedir.

"Allah’ın şuna gücü yeter, buna yetmez; şunu yapar, bunu yapamaz; şu kişiyle baş eder, bu kimseyle baş edemez" diye bir şey söz konusu olamaz.

Bu ifadeler bir insan olarak, bizim için söylenebilir. Mesela, ben 10 kiloyu çok rahat kaldırırım, 20-30 kiloda biraz zorlanırım, 50 kiloda çok zorlanırım, ama 100 kiloyu asla kaldıramam.

Neden? Çünkü benim gücüm ve kudretim bellidir.

Nasıl bellidir? Çünkü benim gücüm ve kudretimde mertebeler vardır. Az önce verdiğimiz örnekte olduğu gibi…

Ama Cenab-ı Hak için, ağır-hafif, büyük-küçük, az-çok, aşağı-yukarı gibi kavramlardan söz edilmez.

Allah’ın kudreti karşısında bir sinekle dünyamızdan 1 milyon 300 bin defa büyük olan güneş aynıdır.

Minnacık bir sineği aynı kolaylıkla havada tuttuğu ve uçurduğu gibi, koca güneşi aynı kolaylıkla uzayda tutar ve seyrettirir. İçinde milyarlarca yıldızın yer aldığı galaksiyi de aynı kolaylıkla uzayda gezdirir.

Yine bir insanı yaratmasıyla bütün insanları yaratması Allah’ın gücü açısından aynıdır. Âhirette bir insanı diriltmesiyle aynı anda bütün insanları diriltmesi arasında bir fark yoktur.

Kur’an bu konuda diyor ki:

"Sizin yaratılmanız da, tekrar diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir". (Lokman, 31:28)



Yine İlahî kudreti bize anlatırken Kur’an şu âyeti hatırlatır:

"Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet gününde yeryüzü O’nun avucunda, gökler de dürülmüş hal-de elindedir (kudreti içindedir)." (Zümer, 39:67)



Kur’an özetle diyor ki: "Allah, her şey üzerinde dilediğini yapmaya kadirdir." (Kehf, 18:45)

Her şey Allah’ın elinde, her canlı Allah’ın idaresi ve iradesi altındadır.

"Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun alnından yakalamış olmasın" (Hud, 11:56) âyetinde ifade edildiği gibi, bütün canlılar, sürekli olarak Yüce Allah’ın kudretiyle ayakta ve hayatta kalmaktadır.

"Ahalisi zalim olan beldeyi Rabbin yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun yakalayışı gerçekten pek acı ve pek şiddetlidir” (Hud, 11:102) âyeti ise, âsi kavimleri, peygamberlerin davetine karşı gelen, azaptan başka bir yolla düzelmeleri mümkün olmayan zalim toplumları Cenab-ı Hakkın, tarihin çeşitli dönemlerinde helak ettiğini, ülkelerini yerin dibine geçirdiğini, onları günahlar içindeyken yakaladığını ve en şiddetli azaba çarptırdığını anlatıyor.

İsrailoğullarını Firavun’un elinden, İbrahim Aleyhisselama inananları Nemrut’un zulmünden, Mekke halkını Ebrehe’nin hücumundan ve İslam’ın ilk yıllarında Müslümanları Ebu Cehil’in işkencesinden kurtardığı gibi, her zaman ve her dönemde mazlumları zalimlerin zulmünden kurtarmış ve kurtarıyor.

Bu açıdan bilir bilmez biçimde, olur olmaz yerde, anlamlı anlamsız durumlarda ileri geri konuşup, "Allah gelse, seni elimden alamaz" gibi sözlerin hiçbir değeri, kıymeti ve anlamı yoktur.

Bu sözler söylenecek sözler olmadığı gibi, şu veya bu şekilde söyleyen kimselerin, söylediğine bin pişman olup bundan dolayı Allah’tan af dilemesi gerekir.
 
FETVA NEDİR?

Sorulan İslâmî bir soruya yetkili bir kimsenin verdiği cevap, bir meselenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir olay hakkında güçlükleri çözmek için verilen kuvvetli cevap. Fetva veren kimseye müftî denir. İslâm hukuku metodolojisinde müftî, müctehid anlamında kullanılmıştır.

Kendisi bizzat ictihad edecek durumda olmayan bir ilim sahibinin, diğer müctehidlerin söz ve fetvalarını alıp aktarmasından dolayı mecâz yoluyle müftî denir (ö. Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 246). Fetva, ictihada göre daha özel bir anlam taşır.

Çünkü ictihad herhangi bir soru sorulsun veya sorulmasın fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmak anlamına gelirken, fetva gerçek veya muhayyel bir soruya verilen cevaptır. Gerçek fetva, ictihad şartları ile birlikte diğer şartları da taşıyan müctehid tarafından verilir.

Bir kimse muhtaç olduğu İslâmî bilgileri ya kaynaklarından bizzat alır.

Yahut bunu yapamıyorsa bilenlerden sorarak öğrenir. Kur'an-ı Kerîm de, "Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorunuz" (en-Nahl, 16/43) buyurulur. Ayetlerde fetva kökünden "yesteftûneke = sana soruyorlar" ve "yüftîkum = o size açıklıyor" gibi ifadeler kullanılmıştır .

Bir ayet veya hadisi yorumlamak ve yeni çıkan bir problemi çözmek, birtakım ön bilgileri ve özel yetenekleri gerektirdiği için bunu yapacak kişilerde bazı vasıfların bulunması öngörülmüştür. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) bir kimsenin müftî olabilmesi için kendisinde şu beş vasfin bulunması gerektiğini söyler:

a) iyi niyet sahibi olmak ve yalnız Allah rızasını gözetmek. Çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir,

b) İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak,

c) Kendisinden ve bilgisinden emin olmak,

d) Halka kendi otoritesini kabul ettirmek,

e) Fert ve toplum olarak insanları tanımak.

Bu şartlardan da anlaşılacağı gibi müftînin fetva isteyenin psikolojik durumunu dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basîretli vereceği fetvânın fert ve toplum üzerindeki etkisini kavrayacak bir görüşe sahip olması gerekmektedir (Muhammed Ebû Zehrâ, İslâm Hukuk Metodolojisi, Terc. Abdülkadir Şener, Ankara 1973, s.391 vd.).

Fetva geleneği İslâm dininin doğuşu ile birlikte ortaya çıkmıştır. Sahâbe problemlerini bizzat Allah elçisine sorar, O da bu problemleri âyet veya kendi buyurduğu hadisle çözümlerdi. Fetva verme ve yargı (kaza) fonksiyonu Hz. Peygamberde toplanmıştı. O'nun vâli olarak Yemen'e gönderdiği Muâz b. Cebel (ö. 18/639) ve Mekke'ye gönderdiği Attâb b. Esîd . (ö. 13/634) o yörelerde fetva verme ve kendilerine gelen davaları hükme bağlama yetkisine sahiptiler (Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242; Tirmizî, Ahkâm, 3; İmam es-Şâfiî, el-Ümm, VII, s.273; es-Serahsı, el-Mebsût, XIV, s.36).

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer b. Abdülaziz gibi halifeler hem devlet başkanı, hem müftî ve hem de kadı idiler. Bu üç sıfat tek kişide toplanıyordu. Daha sonra devlet başkanlığı ile fetva ve kaza fonksiyonları birbirinden ayrılmıştır.

Mezheplerin oluştuğu II. ve III. Hicrî yüzyılda, üzerlerinde genellikle devlet memurluğu gõrevi bulunmayan müctehidlerce İslâm hukuku tedvin edilmiş ve fıkıh kaynaklarına intikal etmiştir. Sahabe devrinde doğrudan âyet ve hadislere başvurulurken artık fıkıh kaynakları kanun yerini almaya başlamıştır.

Ancak hukukî bir problemin hükmünü fıkıh kitaplarından çıkarmakta kimi zaman güçlük vardır. Bu nedenle daha önceden verilmiş hazır cevaplar (fetvalar) toplanarak fetva kitapları meydana getirilmiştir. Bunlar Kadîlerin elinde komprime hazır bilgiler olup, uygulamada kolaylık sağlamıştır.

Osmanlılar devrinde tertip ve tedvin edilen fetva kitapları sayısının yüzleri astığı düşünülürse, İslâm hukuk doktrininin ne kadar işlendiği ve komprime bilgilerin çokluğu ortaya çıkar (Kâtip Çelebi, Keşfüz-zunûn, fetva kitabı niteliğindeki eserler; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333/1915, II, s.61 -64).

Fetva ile meşgul olmak çok önemli bir iştir. Çünkü müftî, helâl, haram, sıhhat, fesat ve benzeri hükümleri İslâm adına açıklamış olur. Bu konuda gerekli araştırmayı yapmadan, kendi hevasına uyarak fetva vermek sorumluluğu gerektirir. Hele fetva, kul hakları ile ilgili ise daha dikkatli olmak gerekir. İctihad ve fevta vazifeleri büyük bir ilim ve ihtisas işidir.

Ayet ve hadislerin manalarını sathi bir şekilde anlayabilen, hâfızalarında sınırlı birkaç hadis bulunan kimselerin bir müctehide tabi olmayıp da şer'î delillerden hüküm çıkarmaya kalkışmaları ve kendi namlarına fetva vermeleri caiz olmaz (ö. Nasuhi Bilmen, Hukûkî İslâmiyye ve İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 250).

Müftî, ictihad yapabilecek ve delillerin kuvvetli olanını seçebilecek durumda ise, mezheplerin görüşleri arasından tercih yapabilir. Ancak bunu yaparken üç şarta bağlı kalması gerekir: Delil bakımından zayıf olan görüşü seçmemelidir.

Tercih ettiği görüş insanların yararına olmalı ve onları ne şiddete ve ne de gevşekliğe sevketmemelidir. Bu görüş, iyi niyete dayanmalı, sırf insanları memnun etmek ve onların keyfi arzularını tatmin etmek için seçilmiş olmamalıdır (Ebû Zehrâ, a.g.e., s.392-393).

İctihad yapabilen müftî bütün dikkat, iyi niyet ve gayretini sarfettikten sonra, verdiği fetvada isabet etse de yanılsa da sevap kazanır. Hadiste şöyle buyurulur: "Hâkim ictihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat vardır. İctihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır" (Buhâri, el-İ'tisâm, 21; Müslim, el-Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 187).

Fetva kitaplarından bazıları:

a) Hindiyye: "el-Fetâvâ'l-Hindiyye ve el-Alemgîriyye" ismini taşıyan bu meşhur fetva kitabı, Sultan Muhammed Evrengzîb Bahâdır Âlemgîr (ö. 1 1 18/1706)'in emriyle, Hindistan âlimlerinden bir kurul tarafından te'lif edilmiştir. Hanefi mezhebine ait, arapça olup, hükümleri delillerini kapsamına almaz. Meseleler fıkıh bablarına göre düzenlenmiştir. Eser birkaç defa basılmıştır (Bulak, I-VI, 1310/1892, el-Meymeniye, 1323/1905).

b) Hâniyye: Ferganalı Fahruddin Hasan b. Mansûr (ö. 592/1196) tarafından te'lif edilmiştir. Hanefi mezhebi'ne göre verilen fetvalardan ibarettir. Çok yaygın olan ve sık sık meydana gelen meseleleri kapsamına alır. Hindiyye'nin kenarında basılmıştır.

c) Bezzâziyye: Harezmli Muhammed b. Muhammed el-Kerderî (ö. 827/1424) tarafından te'lif edilmiş olup, el-Câmiu'l-Vecız adiyle yine Fetevây-ı Hindiyye'nin kenarında basılmıştır.

d) Hulâsatü'l-Ecvibe: Çeşmizâde Muhammed Hâlis (ö. 1298/1881) tarafından on beş yıllık bir çalışma sonucu tertip edilmiş olup, bazı rumuzlar kullanılarak Feyziyye, İbn Nüceym, Abdurrahım, Behce, Ali Efendi ve Netice adlarını taşıyan altı fetvâ kitaplarının fetvalarını bir araya getirmiştir. "Cevapların özeti" anlamına gelen bu eser iki cilt hâlinde basılmıştır.

e) Mahmud Şeltut, el-Fetâvâ: Muâsir Ezher âlimlerinden Mahmud Şeltut tarafından te'lif edilen bu eser, tek cilt olup, bazı çağdaş problemlere verilen fetvaları kapsamına almaktadır.

Hamdi DÖNDÜREN

Samil Islam Ansiklopedisi
 

Rüya tabirlerine bakmak caiz mi?

Rüya tabirlerine bakılabilir ama "NABLUSİ" gibi sağlam eserler olsun.

Rüyalar üç çeşittir.

Allahtan olan rüya, Allah tarafından gösterilen rüya. Buna sadık rüya denir ve gerçektir, kesin gerçekleşir.

Şeytandan olan rüyalar. Şeytani rüyalar karma karışık ve kötü işlerdir. İtibar edilmez bu gibi rüyalara.

Psikolojik rüyalar. Bilinç altında olan işler ve düşüncelerden kaynaklanan rüyalardır. Günlük hayatımızda etkilendiğimiz şeyleri rüyada görürüz, bunların da bir geçerliliği yoktur.

 
Günah değildir ama o rüya sadece o kişiyi ilgilendirir.
 
Kur’ân’da müzik yapmayı ve dinlemeyi yasaklayan bir ayet yoktur. Ama yasaklayıcı gibi görünen hadisler vardır. Bu hadislerin ana konusu, içinde birçok haramın işlendiği eğlencelerdir .

Müzik dinleme konusunda temel ölçüt, dinlenen şeyin içeriğidir. Eğer dinlenilen şeyde Allah’a isyan, zina, şirk, şehveti hareketlendiren, batıla benzemeye neden olan, vakit israf ettiren, faziletli bir işle meşguliyetin yerini alan müzik caiz müzik değildir.

Müziği dini olan ve olmayan diye ayırmak doğru değildir. Önemli olan sözlerdir, içeriktir. Bazı ilahilerde Allah’ın kesin olarak yasakladığı ve en büyük suç saydığı şirk günahına özendirme vardır. Mesela Peygamberimiz için söylenen bir ilahide “Gel şefaat eyle kemter kuluna”, “Mahşerde nebiler bile senden medet ister” gibi sözler böyledir. Bunlar; kendisi de bir beşer/insan olan Peygamberimiz için söylenecek sözler değildir. İşte içinde bu ve benzeri sözler bulunan ilahileri yazmak, söylemek ve dinlemek caiz değildir.

Kulluk şuurumuzu ve cihad heyecanımızı eriten her şey batıldır ve sakıncalıdır. Adının müzik veya başka bir şey olması önemli değildir. Bunun dışındaki müziğin caiz olacağını söyleyen âlimler vardır. Neyi nasıl ve neden dinlediğinizi kendiniz takdir edebilirsiniz.

F. Onat
 
gece paralısı son model arabası bitmiyo merabası taş gibi manitası
 
Geri