Duygyusal şiirler arşivi

A
  • Kullanıcı aXi
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Şiirler
Fırıldak...

Elden ele döner çok köşeli fırıldak,
Döndüğü noktada kalpler tik tak,
Okunur her durduğu durak,
“Akıllı...”, “Kaybetti...”, “Şeker lokumu...”

İyi gelen güler, kötü gelen üzülür!
Eksi artı puanlama bir bir yazılır!
Her fırıldak dönüşü umut ezilir,
Yahut kazanan yaşar haz doyumu!

Çocuk büyüdükçe fırıldak içine siner,
Her hücresine ayrı bir rol, yalan biner
Piyangolarda, kap kaçlarda anı yanar...
Her nefesinde bile alır verir, yer haramı!
 
Fikirde Boyut...

Artık fikirler üremiyor,
Çünkü beynimiz dondurma külahında!
Ne hoş tat bırakıyor, sonra
Küçük çocuğun ağzında!

Her madde de sunilik,
Ruh gezer kablo yolunda,
Ayak toprağa değmez sanki
Gezinir durur sanal boşlukta!

Paranın içinde dilenci,
Coşunca seyirci,
Eyler, ağustos böceği misali keyfi!
Felek derler işte,
Bir kaçış yeri...
Yok, öyle birisi aslında!

Fikirler bayat dedim ya,
Tat almıyor gençlik hakkında,
Bir bakmışsın satanist, eroinci, bilmem nedenci...
Diğer yanda hala ekmek derdinde kömür madencisi,
Çileler ayyuka,
Terler yarışır alnında...

Zevki sefa avcı, öldürür sanatkârı…
Aslında ikisi de mozaik, umut yurdunda!
Şahlanır Köroğlu’nun atı,
Yiğitlik damarı...
Ben ise hala mayonez ararım edince sabahı!
Derdim olmaz doğamın kuşunda kurdunda…

Savaşlar kaplamış tarihi,
Hep doğmuş ve ölmüş haremde...
Kadınlar sürüklemiş ateşe,
Paşa ve beyleri...
Tulumbacılar söndüremez olmuş bu yangını
Fetih, fikirde olmayınca!

Mutluluk... Adı var galiba,
Barındırır bir süre hayat ağacında!
Ne nöbetler tutar yürek hapiste,
Böyle yaşamak ne acı oysa
Kolay gelse de bakınca...

Ne sihir aramak yakışır fikirde,
Nede entelektüel katkı hoş görünür içinde!
Her şey bizimle başladı,
Yoksa bilinir miydi bir yerde?
Nelere özlem... Biter mi insanın kahrında!

Hastanın olur mu şakası,
Hele eleştirmek fiyakasını!
Hazır kabule insan, küser bahtına...
Geçmiş ve gelecek aynı safta,
Leke düşürmez gönül tahtında!
Verir bedene sarhoşluk,
Uyanır ölüm anında...

Vah diyen elleri kelepçeli
Düşünür, fikir adamı
Dolanır deli, deli...
Gümbürtüye gider zavallı!
Kimse istemez tanımayı,
Olmak istemez yanında…
Boş fikirler gibi
Unutulur gider, hem de çok yakında...
 
Gayseri…

Şemşamer çingene ağzından düşer,
Ziller rakslara karışır yüzler güler,
Sünnet abdalın köy düğününden
Çocukta ah sesleri Erciyes’i üzer!

Gadasını aldığım kağnı toz duman,
Nörüyon abba öküzün yükü sap saman,
Kuruköprü’de olsa da tandır pilav ayran
Salgımaya çok var amem merak eder!

Acılı sucukla girabolu suyu içince,
Güneş aman diler tarlaya gübre serince,
Filingrikçilerden haber gelmeyince…
Âşıkların yüzü döner çöl gecelerine!

Sıra odası kışın muhabbet sofrası,
Emmilerde laf bol dinler çocukları,
Avradın yüzü güler er gurbetten döner
Halı başında kirmen yaşar coşkuları…

Gayseri köyünde deve eşek kervanları,
Batman, batman tartılır satın aldıkları,
Kaynar hedik değirmenden çıkar cücük
Damat iner damdan çekilir son halayı!
 
Gazel…

Mirasyedi halim, ne çok cahilim
Dilim söyler âlim, çıplak gezerim!

Oyuncak oldukça oynar gülerim,
Ne ezan ne kur’an okur sözlerim!

Cumadan cumaya namaz kılarım,
Yaşlanmak garantim, görmez gözlerim!

Bahane fabrikam, ne zevk alırım
Zamana kanarım, susmaz sazlarım!

Gelse de hastalık, düşse kollarım
Acır dualarım, gelir yazlarım!

Kusur aramayı baş iş bilirim,
Haset-gıybet huyum, budur hazlarım!

Her kazanç yoluna zaman bulurum,
Tavsiye dinlemem, bendir izlerim!

Münafık deseler, saç baş yolarım
Dini böyle yaşarım, modern tezlerim!

Ölecekmiş derler ya, beden hallerim
Birazcık kıvranır şerri özlerim!

Aslında mutsuzum, aşksız solarım
Başım eğdirecek, var mı gözlerim!
 
Gazete Başlıkları…

Çaldığı parayla Amerika’da fındıkkıran sahtekâr,
Kıdem tazminatındaki kara delikler-firarlar,
Bir ünlü açıklamış “Botoksumdan kime ne! ” der,
Şırnak’ta Mehmetçik on bir PKK’lı öldürmüş…
İki Alman kardeş evlenmiş dört çocukları var,
Çınarcıkta deprem olmuş ne ölen var nede hasar,
Otuz yedi milyar dolar hibe torpil döngüsünde pay aranır!
Bugünü de kurtardık-gördük şükür,, birkaç gazete başlıkları…

Ekonomi, hırsızlık, rüşvet, fantezi, savaş… İnsanı şer sarar!
Medya sanki nerde var böyle haber onu arar!
Daima kış gibi gündüz iyice daralır, ışığı karanlığa esir
Adalet, güzellik, doğallık… Yargıdadır sanıkları!
 
Gece Sayacı...

Geceler lirik sevda,
Yalnızlık sadık eda,
Acıkmak azcık lafa,
Sevişir son gölgeler...

Akla isyankâr anlar,
Yokla kıvranır benler,
Ruhta aranır günler,
Ağlaşır son gözdeler...

Ayın gel-git halleri,
Mayın dehşet külleri,
Say’ın imdat elleri
Taşlaşır son imgeler…

Saz tezenesi çınlar,
Haz tenceresi yanar,
Naz tezkeresi anlar,
Atışır son övmeler...

Ölümdür karanlıklar,
Zulümdür ayrılıklar,
Düşümdür yakınlıklar,
Yatışır son yermeler...

Gece sayacı atar,
Güce acıyı katar,
Koca sancısı yeter,
Savaşır son dövmeler…
 
Gece uykuları…

Pürüzsüz suya düşen gölge gözlerimde,
En zordur gece uykuları...
Sarılırım yorganıma yalnızlık bahtına,
Pişmanlığım dökülür huysuz anlar kahrına...
O yana bu yana kıvranır bedenim inat ruhuma,
Yaşadıklarımın gölgesi düşer temiz çarşafa!
Geçmişim çırpınır hırçın deniz dalgalarında,
Tuzunu yutar, susuz bırakır, dudağım kurur, aşkı yakınca!

Arasam mı?
Yanına varsam mı?
Ya yoksa… Kapısını çalınca?
Tüm umutlarımla dursam mı?
İşkence verir her saat vuruşu,
Değersizdir onsuz cebimdeki her kuruşu,
Doğum sancısı gibi düşündeki yoruşu,
Bu yaramı hangi merhemle sarsam ki...

Doğsa güneşte kurtulsam,
Seher derim avunup dışarıda soluk alsam…
Avuntu arkadaşlıklarda doğaya dalsam,
Yürüsem de içimdeki canavarımın şerrinden kurtulsam!

Gel desem yine o geceye giderken,
Ruhumda inadına aynı nöbetler inlerken,
Anı unutup takvim yapraklarını yolsam, yolsam…
 
Geceler…

Elbette geceler sessizdir vehim cephedir,
Yaşanmış iyilikle kötülüğün depremidir…
Caddeler boş, baktığım pencere buğulanır
Hüzünlü gözyaşlarım mendilime gizlenir!

Çöp toplar işçiler coşkun hareketleri,
Yankılansa da inleyen sarhoş naraları,
Yağmura karışır ayazda kar taneleri!
Dolunay yalnızdır yıldız sokak lambaları…

Çocukluğum gençliğim saçımda yazgım kırlar,
Annem halam ölmüşlerimden hasret anılar,
Nuh gemisine binmişlere ruhum el sallar,
Her an yükselen sular ecelimi kovalar…

Gezindim kağnıdan Ferrari’ye aydan marsa,
Tarlada sabandan en son model motorlara…
Binlerce insan konuşur gecenin sonunda,
Kaç bahar geçti kışlara veda yüreğimden!
 
Gecenin Sonunda...

Gecenin yorgunluğu çayımda dem,
Her saniyesi melankoli akar ilham,
Yüreğime ilaç hoş düşünme fırsatı!
Olgun buğday başağı dolar kalem,
Maden suyu tadında kaynatır yazımı...

Sönmek üzere lambalar görürüm evlerde,
Bir iki kişi sokakta iki büklüm yürümekte,
İçimde bağıran sesler mekanları ezmekte,
Pişmanlıklar sevinçler karışır sazım sesine...

Duygular ölmekte mantık feryadında,
Paletten boyalar ne kolay işlenir tuvale,
Dilencinin feryadıdır düşer bir iki damla gözyaşım...
Umutlarım coşkun seldir küheylan şahlanışında,
Değişim ne kolay gelir kandırıcı sözlerim!

Uyku tatlanır tren ağırlığında hareketlerim,
Saman alev canlanır yangınlar yorganda bedenim,
Hoş ölüme hazır bildiğim dualarım zikrederim,
Korkmam bu yüzden var ya sabah olacağı düşüncesi...
 
Gel...

Benim unutamadığım ruhun,
Gözlerim seçemedi cemalini...
Milyarlarca insanın içinde yalnızca sen vardın,
Teke düşüremedim eşsizliğini...

Kumsalda vardı yalnızlık,
Dalgalar, rüzgarlar ve izler ruhundan tanıdık!
Eşsiz havayı, her nefesimde seninle paylaştık...
Hislerin,
Yeislerin,
Heveslerin,
Ne olursa olsun senden olumlu olumsuz aradık,
Sığdı uçan halı içine sevginle,
Kafes gibi bedenimde...

Hatırla bizi bırakma mutsuz,
Bırakma aşk çölünde susuz!
Gel ama usulca...
Bırak şaşkınca!
Kaf dağının ardında,
Yılan dağlarından zehirlenmeden
 
Geldi…

İnci dişler, onu tamamlayan dudaklar...
Ressam olasım geldi,
Fırça elimde tuvalinde kalasım geldi!
Firavun mabedinde Cleopatra mumyası yanaklar
Ruh tünelimde içime alasım geldi.

Sahilinde hayran kalabalık peşinde,
Süsler rüyalarını her erkeğin düşünde,
Sana yetişmek hayalde olsa yazında-kışında
Temel-Cemal fıkrasında gülesim geldi…

Bağlamamda tezene,
Şarkıma nağme,
Anadolu kıracında âşıklara beste…
Güne batan gibi güneşinde türlü eğlence
Hayat tarlama, nefesini salasım geldi…
 
Geliyorsun Değil mi?

O kadar güzelsin ki…
Erken demlenmiş
Ve tadını keşfedebilen az...
Dört duvara gelinlik duvağıyla oturmuş,
Aklın işte, aşta yoğrulmuş…
Mevsimlerden ne kış nede yaz,
Sanki zaman senden yorulmuş!

Bak nefesinde mırıltı,
Yukarıdan uçan martı,
Denizin dalgaları,
İstanbul, İstanbul olalı,
Seni ve beni çağırıyor…

Kış sanma içimdekini, senin temmuz sıcaklığın,
Kamaştıran ışık benden sana yansıyan,
Tenime dokunur gibi heveslerin, her an yakan
Seni ve beni çağırıyor…

Bir kere gözüm şahit oldu, seninle güldü…
Yüreğimi kaplayan bedenin gözlerimden süzüldü,
Kanımda gezindin sıcaklığın ruhumda
İstanbul üzülür olmayan vuslatımıza,
Seni ve beni çağırıyor…

Bir tarafta İstanbul diğer tarafta sen!
Arşimet kanun tanımazdı seni görünce
Sokrates dünyada yaşamayı dert saymazdı aşkınla doğunca...
Yumuşacık kumsala değerken tenin dokunmuşluğu
Enfes hazzından deniz dalgaları kıyamazdı!
Belki Fatih beni anlardı
Fethederken Bizanssı…
Aşkın Japonya incisine sarılmış orkide yapraklarında,
Akdeniz coşkusunda,
Şelale çığlığında,
Buse, buse gelseydi öpmeye
Yaşardı efsanemiz sonsuza kadar Çırağan’da…

İstanbul’da bir gece,
Boğazda demirlenmiş geminin içinde,
Yaşarken lale devrinde,
Aşkınla doğmaya davet ediyorum!

Güllerin en güzelisin…
Kokusuna doyulamamış!
Nefesini koklamamış,
Goncalara soramamış,
Kasım geceleri sensizlikten dondurmuş...
Sen böyle değerlisin…
Şair ruhumun meyvesisin,
Her mevsimde sevilirsin!

Düşler kaldı geride,
Hayaller Hayyam’ın dilinde,
Karacaoğlan bestelemiş sazın telinde,
Âşık Veysel Sivas’tan bağırmış...
İstanbul seni ve beni çağırıyor!
Geliyorsun değil mi?
 
Gençlik Yarası…

İnternet kafe’lerde,
Kahvelerde,
Caddelerde,
Dolaşır başıboş köpek gibi!

İlgiden yoksun,
Bilgiden yoksun,
Yargıdan yoksun,
Beti benzi solmuş çiçek gibi!

Cebinde parası,
Özgürlük hevası,
Yalnızlık yarası,
Her hali robot, mekanik gibi!

Anne-baba sürekli çalışır,
Her halini bilmez karışır,
Eve gelmeye mecburen alışır,
Her hareketi atar otomatik gibi!

İçki, sigara, uyuşturucu…
Kalbinde kalan tek umudu!
Yaşar can sıkıntısından bunu,
Kendi gibiler yıkar, matik gibi!

Ağzı ilim yapanlar,
Güzelle yatıp kalkanlar,
Doğruyu savunanlar,
Bu gençlere verin yeni ruh, sağlık gibi!
 
Açtın ya Kapını…

Hayatın en umulmaz anında,
Açılır ruhumuz başka dünyaya...
Her ümit bitmiş derken,
Yeni heyecanlar sarar ruh ve beden dilimizi son seferden...
Olmaz dediklerimiz, yerini bırakır künefe tadına,
Yalnızlık ve özlemlerde...

Sırlanmış hayat ağacı hep aynıdır, oysa
Kökü toprağa yayılırken gövdesi gök kubbeye uzanır gider...
Onun farkına da çoğu varmaz Âdem’den beri...
Tarih işte bu yüzden öğrenilmesi gereklidir!
İbretler vardır içinde, yaşamı kolaylaştıran anahtarlar...
Her harabede ihtar,
Her kalıntıda toz duman lüksler,
Her definede çalınan anlar,
Anlar sadece merak düşkünü nefisler!

Sen başka bir kâinatsın,
Ve benim gibi sıradan bir dervişe kapını açtın...
Kızılderili tamtamları,
Düğünlerde davulları,
Arka arkaya atılan havai fişekleri,
Ruh evine giren paylaşım dansı yaşattın!
Huzur kapısından girdi içeri,
Hoş geldin sesleri!
 
Ahmak

'Cumhuriyet öncesi bizim için,
Geçersiz' diyen şu cahile bak!
Olmasaydı önceki tarihin,
Bugün sen olur muydun, hey ahmak!
 
Allah'ın Rasûlü

İnsanlık yaşarken cahiliye dönemini,
Karanlık sarmıştı bütün âlemi.
Zulümden inliyordu insanların her biri.
Bir güneş doğdu, aydınlattı her yeri:
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.

Bugün dünya eskisi gibi,
Yaşıyor en büyük cehaleti.
Medeniyet diye kandırıyorlar herkesi.
Yeniden gel, yeniden aydınlat bizi;
Allah’ın Rasulü, âlemlerin efendisi.

Küfür tek bir güç halinde,
Hareket ediyor hepsi birlikte.
Müslümanlar paramparça her yerde.
Gel bize, birleştir bizi nefesinle;
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.

Durmadan artıyor zulüm, günden güne;
İslâm ülkeleri döndü kan gölüne.
Benzedik suda yüzen saman çöpüne.
Gel de gör, bak neler oldu ümmetine?
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.

Yeter artık, bu zulüm canımıza tak etti!
Yapılan haksızlıklar bizi delirtti!
Oyuncak olduk kedi elinde fareler gibi!
Şifa için gel, tedavi et bizi;
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.

Kur’an elde, özü yok olup gitti.
Birlik kayboldu, gücümüz bitti.
Düşmanlar bizi paramparça etti.
Yeniden gel, birleştir ümmetini;
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.

Gel efendim, yine gel bize;
Yel gibi es, sel gibi ak içimize.
Işık olarak doğ kalbimize.
Yeniden bir güç aşıla hepimize;
Allah’ın Rasûlü, âlemlerin efendisi.
 
Bugün en acı günüm…
Yüreğime vuruldu dağ üstüne dağ!
Göçüp gitti annem,
Arkam olan en büyük dağ!

Diyorlar ki:
“Her insanın gökte bir yıldızı var.”
Sen benim dünyadaki yıldızım,
Sönüp gittin Kutup Yıldızı gibi;
Karardı dünyam!

Sen beni küçükken,
Sarıp sarmaladın çiçekli bez kundağa.
Şimdi sen bebek oldun,
Seni de ben sardım beyaz kundağa!

Beni büyüttün,
Ninniler söyleyip, türküler yakarak.
Sen bembeyaz kundak içinde yatarken,
Ben de sana ninni söylüyorum ağlayarak!

Senin ninninde,
Sevgi var, neşe var, mutluluk var.
Benim ninnimde ise,
Acı ve gözyaşı dünya kadar!

Allah’ım!
Ne biçim bir hayat, ne biçim bu dünya?
Kimi sevinçten gülüp oynarken,
Kimi de kan ağlamakta!

İnsan iki kere bebek olurmuş:
Biri doğuşta, biri ölümde.
Şimdi sen bebek oldun,
Benim önümde.

Hiç ağlamayan bir bebek;
Sanki taştan bir bebek…
Ne olursun azıcık kımılda! ...
Bir kerecik olsun ağla;
Ağla da ninniler söyleyeyim sana!

Azıcık üzülsem,
“Yavrum, kuzum, acın bana geçsin! ” derdin.
Bugün senden bana geçti,
Senin en büyük derdin!

Sen varken yanımda,
Derdimi açardım hep sana.
Dert ortağım kim olacak,
Bugünden sonra?

Sen yaşarken yanımda,
Acıma, sevincime açardın kucak.
Senden sonra kim olur,
Benim derdime ortak?

Anne!
Duyuyor musun beni?
Ne olursun son bir kere,
Aç kollarını, aç iyice,
Bağrına basarak beni,
Sımsıkı sar güzelce!

Anne!
Ben çocukken ayağıma bir diken batsa,
Elimde küçücük bir kan olsa,
Hemen koşup gelirdin yanıma.
Şimdi feryat ediyorum ben!
Neden aldırmıyorsun bana? ...

Yoksa,
Beni yalnız bırakıp burada,
Gidecek misin uzaklara?
Ben ne yaparım tek başıma,
Şu kapkara dünyada?

Anne gel, ne olur!
Acı ben körpe kuzuna!
Anne gel, ne olur1
Acı ben yavru kuzuna!
Anne gel! ...
Anne gel! ...
Ne olur! ....
 
Arslan Ol

Köpek doğurur üç, beş, yedi; köpek olur.
Arslan doğurunca, elbet arslan doğurur.

Benzeme itlere, olma bir sürü köpek;
Bin değil, bir tane ol da arslan ol tek.
 
Ayrılık Vakti

Sonsuza kadar sürmez,
Canla bedenin muhabbeti.
Ecel kapıyı çalınca,
Gelir ayrılık vakti!
 
Azgın At

Ah nefis, nefis! ... Zapt edilemeyen azgın bir at! ...
Önlenmezse Allah'tan gelir şiddetli bir tokat! ...


Not:
GÜNEY ASYA DEPREMİ
26 Aralık 2004 Pazar 25.000 Ölü
Sonra 75.000 ölü oldu
Daha sonra 150.000 oldu
28 Ocak 2005
Toplam 300.000 Ölü oldu

Ancak gerçek ölü sayısı hiçbir zaman belli olmayacak...

Dikkat!
Bu şiirimizle ilgili yaklaşık 6 dakikalık video'yu izlemenizi tavsiye ederiz.
 
Geri