Dört günlük bir şey..

  • Kullanıcı iFt
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 898 gün önce görüldü
Bazen dibe vurmak gerekir; ayağa kalkabilmek için, dik durabilmek için, yeniden başlamak için…

Çok şey koptu içimden ve ben çok kişiyi uğurladığım yüreğimdeki küçücük limandan çok uzaklara… Dönmeyeceklerini, bir daha gelip yüzüme küçücük tebessümler kondurmayacaklarını bile bile “Güle güle” gözleriyle veda ettim, gülmelerini istedim… Ne olursa olsun, her ne yaşanmış olursa olsun mutlu olmalarını istedim… Mutlu olup olmamamın hiç umurlarında olmadığını bildiklerim de oldu, sanırım aksine benim en çok değer verdiklerim de onlardı…
Belki de en çok onlardan birisi yaktı canımı.

Canımın yanmasına alışık olduğum ve her seferde bir öncekinden daha güçlü ayağa kalkmayı başardığım için mi kimse beni kırarken ya da yaralarken durup hiç düşünmedi? Güçlü olmak insanın elinden kırılgan olma hakkını alıyor mu sahi? Oysa çok kırıldım ben… İçimden, susarak! Ve çok konuştum içimden…
Yüreğimden yüreğiyle konuştuğum oldu… Hep sessizdi karşı taraf, kırdığını bildiği içindi belki de kim bilir…

Küçücük bir odada tüm geçmişimle defalarca yüzleştim; yanlışlarım ve yalnızlıklarım… Onca şeyden bana kalanlar sadece bunlar olmamalıydı çünkü benim de kırgın olsa da geleceğe umutla bakan gözlerim, küçük de olsa renkli hayallerim vardı ve bunları kırmaya, tüketmeye kimsenin hakkı yoktu, çok sevsem bile yoktu… Bir hayattan bana küçük bir kutu içinde güzel bir miras kalacağına inanmıştım ben hep; kapağını her açtığımda tebessüm edip o güzel anlara yeniden dönüp sadece o anların varlığıyla bile mutlu olacağımı düşünmüştüm oysa bana sadece karanlık kaldı ve suskunluklarım…
Geçmişin geçmesi için sahi ne kadar zaman gerekiyor? Unutmak için, yenilenmek için, her şeye sıfırdan başlayabilmek için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Senelerdir üzerinde tek bir çiçek bile açmayan çorak bir araziye benziyor içim… Hissedememenin acısını taşıyorum sadece sol yanımda. Arada sırada özlem yokluyor biraz da…

Beni öldürmeyen o tüm acıların güçlendirmesini istemiyorum artık… Gereğinden fazla güçlü olduğum için yaşamadım mı zaten hepsini? İstemiyorum… Ağlayabilme hakkım olsun istiyorum, “kırıldım” diyebilmeyi istiyorum ve en çok da “sana ihtiyacım var, gel” demeyi… Belki sırf o cümleyi kuramadığım için bu kadar yalnız kaldım ama her seferinde de sustum… İhtiyacım olduğu her anda “Ben hallederim” dedim, halledebileceğime duyulan güvenin sonsuzluğundan olsa gerek kimse aksini düşünmedi…

Kendi yürek yorgunluğumun altında ezildim hep… Bana en büyük yük bendim, bir de hiçbir zaman geçmek bilmeyen inadım… “İnatçısın” diyenlere içten içe hep hak verirken dışımdan “Değilim!” diyebilecek kadar da titredim kendi üstüme, toz kondurmadım…

Yıllar sonra dönüp baktığımda elimde bir avuç hayal kırıklığı, birkaç yarım hikaye ve koca bir de yalnızlık kaldığını görünce bıraktım kendimi o dünyanın en yüksek uçurumundan aşağı, benliğimden…
İnsan en uzun süre kendi benliğinden aşağı düşüyor… Düşüyor… Durmadan düşüyor… Düşecekleri bitmiyor… Dibe vurduğunda beton etkisinden daha sert bir acıyla sarsılıyor bedeni üstelik. Yaralarını sarmıyor, saramıyor.. Ne için atladığını hatırlayıp öylece bekliyor, her şeyin geçmesini… Dibine kadar yaşamalı çünkü; acıyı, ağrıyı, yalnızlığı… Dibine kadar yaşamalı ki ayağa kalktığında her şeye yeniden başlayabilmeli…

Geldiği noktaya geri dönmek için ne çok çaba harcıyor insan ve sonra da yeni bir yere varmak için…
Düştüm… Dibine kadar acıyı ve yalnızlığı yaşıyorum uzun zamandır, yeni bir hayata hazır mıyım bilmiyorum… Bir gün kalemimin ucundan umudu aşılayacak birkaç kelime çıkar mı, bu yağmur diner mi, gecelerim sabaha kavuşur mu bilmiyorum… Dibine kadar yaşıyorum!
Ayağa kalktığımda koşarak ve umutla yeni bir hayata başlayabilmek için elimde, üstümde başımda kalan tüm acıları dibine kadar yaşıyorum! Mutluluğu bulduğumda onu koruyabilmek ve kıymetini bilebilmek için şimdi çektiğim tüm acıları sindire sindire yaşıyorum…

Bir gün olacak biliyorum…

Bir gün bitecek hayat ve başlayacak yenisi!
 
İlk defa dizlerimin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamak,
hesaplamadan içimi dökmek istiyorum...

Hayatımda ilk defa can-ı gönülden güçsüz olmayı istiyorum, hatta yeniden çocuk olup istediğim şeyi ağlayarak elde etmek istiyorum. Biraz ağlayabilsem her şey geçecek gibi ama gel gör ki hiçbir şey gözlerimin dolmasından öteye götürmüyor beni. Daha da kötüsü gözlerimin dolu dolu olması bir şey ifade etmiyor benim için, öyle ya yüzümden o ifadeyi silip hiçbir şey yokmuş gibi davranmak o kadar kolay ki...

Güçlü olmaktan vazgeçemiyorum madem, madem kendimden kendim için olsa dahi ödün veremiyorum o halde yeniden HİSSİZ olmak istiyorum. Hiçbir şey hissetmek istemiyorum, göğsümü sıkıştıran, nefesimi kesen bu acıyı o kadar istemiyorum ki uğruna yaşayabileceğim tüm mutluluklardan vazgeçmeye hazırım. "Tüm mutlu anlarımı ve mutlu olabileceğim anları alın benden ve hissizliğimi geri verin!" diye bağırmak istiyorum şehrin tam orta yerinde ve beni herkesin duyabileceği bir yükseklikte.

Sadece gözlerime bakarak anlasın istiyorum birileri beni. Gözlerimdeki dinginlikten anlasın içimdeki karmaşayı ve karmaşıklığımdan tutup kurtarsın, karmaşıklığımdan çözsün içimdeki düğümü istiyorum. Çok zor değil mi? Çok zor ve çok fazla... Oysa ihtiyacım olan tek şey bir parça huzur, bir an sadece; gözlerimi kapatıp kendimi bırakabileceğim, hiçbir hesap yapmadan mutluluğu hissedebileceğim kısacık bir an... Söz veriyorum sonra çok iyi olacağım, söz veriyorum sonra bir daha gözlerime o gri bulutların inmesine izin vermeyeceğim ve bir daha asla o karanlık kuyunun yakınlarında gezinmeyeceğim... Bir mutlu masal dinlemek istiyorum, kahramanı ben olmasam da olur; başkalarının mutluluğuyla da mutlu olabilirim ben, sadece anlat...

İhtiyacım olan tek şey bir ses, bir nefes... Saçmalasa, havadan sudan bahsetse hatta sadece alfabeyi baştan sona saysa da olur. Göğsümün ortasına düşen bu kocaman kayadan kurtulmak istiyorum artık. Mutlu olmanın peşinde de değilim, söyledim ya yeniden hissiz olsam yeter bana.​
 
İnsanlardan uzaklaştıkça daha iyi anlıyorum insanları…
Bir şeye ne kadar yakından bakarsan o kadar fazla körleşiyorsun; detaylar, kusurlar ve pürüzler zamanla silikleşmeye flu bir hal almaya başlıyor gözlerinde, oysa uzaktan baktığında sadece o şeyi değil etrafındakileri ve üzerindeki tüm kusurları da görebiliyorsun. Bütünden ayrılıp parçaya odaklandıkça yanılma payı daha da artıyor.

İnsanlar da öyle… Hayatına yakın tuttuğu her insanı zamanla kusursuzlaştırıyor insan kendi gözünde, hayatında yakında tutabilmek için. Oysa bir anlığına dahi uzaklaştığında hatalarını, yanlışlarını, yalanlarını ve yabancılığını görüyor tüm çıplaklığıyla…

Yanlış insanlar var hayatımda, yanlışlarla dolu insanlar… Elemekle seçilmeyecek kadar çok, kovsam gitmeyecek kadar yüzsüz ve de hatalarını yüzüne vurduğumda “Hayır” diyebilecek kadar kendinibilmez. İnsan olmanın asli koşulu olabilir mi kati suretle birine kazık atmak? Birinin sırtından geçinmek, üzerine basa basa ilerlemek ve de sırf bir kademe daha yükselebilmek adına sırtında tepinmek; bunlar sahiden insan olabilmenin koşulları mı? Hani iyi olan da, umut olan da, gerçek olan da bizdik? Böyle mi? Bu şekilde mi yaşanıyor 21. yüzyılda insan ilişkileri?

İnsanlar korkutuyor artık beni… Yılandan, çakaldan, kurttan, tilkiden hatta o en karanlık kabuslardan bile fazla korkuytuyor insanlar beni… Zehirleri dillerinde, zehirleri ellerinde, zehirleri ruhlarında çünkü! İnsanın salgıladığı o zehir öldürmüyor insanı, daha da kötüsü yaşatmıyor da… Uzaklaştırıyor her şeyden, herkesten… Lanetler yağdırtıyor her solukta.

Kaç tane yara izim var sırtımda? Kaçı “dost” dediklerimden yadigar? Kaç sırtta yara açtım ben? Kaç insanın güvendiği başı karlı dağ oldum? Bilmiyorum… Kırdığım kadar mı kırıldım yoksa kırıldığım kadar mı kırıcı olmaya başladım? Seçmek imkansız…

Karşılaştırmak isterim bazen yaralarımı… Kimden daha fazla kan aktı, kimin kaleleri daha çok hasar aldı, kimin ruhu artık tamir edilemeyecek yaralarla dolu? Dürüst davranabilir misiniz bana? “Arkandan iş çevirecek kadar haysiyetsizim, bu kadar alçağım.” diyebilir misiniz? İçime dokunur mu artık söyledikleriniz?
Sanmıyorum… İçimdeki insan sevgisi bir daha canlanmamak üzere öldü… İnsanlara olan güvenim, inancım birçok hiç uğruna binlerce defa hasar aldı ve sonunda tükendi…

Güvenmiyorum!

İnanmıyorum!

Uzak duruyorum sadece…
 
İnsanlar ayrılırken en kötü anıları değil de hep en güzel, en sıcak ve en çok içine işleyen anıları hatırlarmış meğer..
Tıbben ortalama 1 dakika süren unutma işlemi bu sebepten belki de aylara hatta senelere yayılıyor, kim bilir..
"Ayrılırken mutluluk dilemek içten değil" diyorlar, oysa ben senin gülümseyen anlarını hatırladıkça benden sonra da hep en mutlu anları yaşamanı diliyorum can-ı gönülden..
Öyle ya sen her şeyin olduğu gibi aşkın da en güzelini hak ettin hep, ben veremedim sadece..
Belki de içimde yoktu bu duygu bilmiyorum..
 
Bu defa 3 kelimelik koca bir öyküyü yazacağım; içimden geçirdiğim ama dilime asla değmeyen koca bir öykü..

+Nasılsın? (Aslında korkuyorum sormaya, iyi olmadığını duymak istemiyorum, iyi değilsen ve hiç iyi olmadıysan ne yaparım gerçekten bilmiyorum…)
- (Çok kötüyüm… Gittikçe yalnızlaştım, gittikçe hissizleştim… O kadar kötüyüm ki birilerine güvenmeyi bile istiyorum bugünlerde. Başımı yaslayabileceğim bir omuz, gözyaşlarımı akıtabileceğim avuçiçleri arıyorum yabancı yüzlerde… O yabancı yüzlerden birine her şeyi anlatmak, sonra da yanında uyuyakalmak istiyorum öylece… Düşünmemek için her şeyi yapıyorum bugünlerde; çalışıyorum, çok fazla çalışıyorum hem de.. İçiyorum bazı geceler, feneri nerede söndürdüğümü bilmemek istiyorum ama her sabah o iğrenç baş ağrısıyla uyanmak da canımı sıkmaya başladı. Çok sinirliyim… Kimseye güvenememek, kimsenin gözlerinin içine bakmayı istememek sinirlerimi bozuyor bugünlerde. Bir yerlerden armağan yaralarımdan olsa gerek güvenemiyorum kimselere… Keşkelerim var bir de… Geçmişe saplandım ben, orada yaşıyorum… Geleceğe dair umut dolu belkiler biriktirmek istiyorum, olmuyor… Korkuyorum; hayal kurmaktan, her şeyin yoluna girmesinden ölesiye korkuyorum… Hayallerim o kadar fazla kırıldı ki yeni bir hayal inşa edecek gücü kendimde bulamıyorum. Anlayan kimse yok, daha da kötüsü anlatabileceğim kimse yok.. Ben anlayış göstermekten ölesiye yoruldum artık anlayış bekliyorum kendim için, hissettiklerim için… Kazanmak istiyorum bir defalığına da olsa, haklı olmak istiyorum bu hayat savaşında… Keşke…)
İyiyim ben…
Çok iyiyim hem de, her şey yolunda :)
 
Yalnız uyuduğum her gece, mutsuz uyanmam için bir sebep aslında..

Alışkanlıklarım, çözemediğim ve asla çözüm getiremeyeceğim meselelerim, mutsuz hissetmek için sebeplerim var benim…
Seninle uyuyamadığım gecelerim var ve sensiz uyandığım tatsız sabahlarım, yalnız kahvaltılarım… Alışamadım henüz bunlara..
Teninden sıyrılıp yaşamak, tenine dokunamamak içimi çok fazla kanatıyor aslında. Belli etmemeye çalışıyorum, susuyorum uzun uzun…

Sigaraya başlamak geliyor bazen içimden, sigaraya başlayan insanlara hak veriyorum. Derdi olan, derdini unutmak isteyen insan dumanlara sığınıyormuş meğer ve bu insan beyninin oynadığı en büyük oyunmuş aslında bilinçaltına.

Pencereyi açıyorum, yaz sıcağında odama bir parça bile serin rüzgar değse bu rüzgarın senin ciğerlerinden geçip geldiğini düşünüyorum, bunu düşünmek mutlu ediyor beni.
Seninle aynı havayı soluduğumuz düşüncesi bile tenine dokunmak gibi geliyor bazı geceler… Ve uçsuz bucaksız gökyüzü…
Ay ışığının pencereme vurduğu her gece sana tekrar kavuşabilmek, saatlerce dizlerinde yatıp bir sonraki sabaha seninle başlayabilmek için umut veriyor bana…
Gökyüzündeki en parlak yıldızın ışığını senin gözlerinden aldığına inanıyorum mesela, bu kadar parlak ve bu kadar dikkat çekici olması başka herhangi bir şey düşündüremiyor bana…

Anlayacağın sevgili; özlemini gökyüzüne saklıyorum her seferde ve gökyüzünde arıyorum seni özlemenin ilacını…
"Burda olsa keşke…" diye iç geçirdiğim zamanlar oluyor…
Fotoğraflarının bana yetmediği anlarda gözlerimi kapatıp buradaymışsın gibi hissetmeyi seçiyorum. Öpüşünü, dokunuşlarını, nefes alıp verişlerini düşünüyorum uzun uzun, tüm bunları düşünmek bile mutlu etmeye yetiyor beni… Başımı göğsüne yasladığımı ve senin bir şeyler anlattığını hayal ediyorum, nefes alıp verirken inip çıkan gövdeni düşünmek yaşamak için umut oluyor bana ve hayalimde canlandırdığım sesin mutluluk…

Rüyama geleceğini düşünüyorum bazen uyurken… Sabah uyandığımda rüyama gelmeyişlerin mutsuz hissetmeme yeterli olabiliyor ve kahvaltı yapmaktan vazgeçmeme… Oysa sen önem verirsin kahvaltıya benim aksime, karşımda oturup “Bunlar bitecek!” demiyorsun ya kahvaltı yapmak da gelmiyor içimden…

Bir şarkı, bir şiir, birkaç sayfa yazı ve içimde biriktirdiğim milyonlarca cümlem var senin için…
Kalemimin ucuna dokunandan çok daha fazlası birikti içimde ve gözlerimde…
Çok özledim… Çok fazla yalnız uyandım…

Ama;

En umutsuz olduğum günlerde bile çok sevdim…
 
Dilimin altında duran binlerce cümlem var yine…

Susuyorum.. Dilimin altında biriktirdiklerimden hangilerini seçip söylemeliyim,
hangileri daha güzel bilemiyorum. Saçlarımı güzelce taradım, en sevdiğim elbisemi giydim, aynanın karşısında güzel olduğumdan emin olana kadar bekledim fakat en güzel cümlelerim hangisi henüz seçemedim…
Ki biliyorum; ne söylersem söyleyeyim memnun olmayacak kimse, ne anlatırsam anlatayım tatmin etmeyecek, bekledikleri bu değil…

İyiyim… İyi olduğumdan eminim ama zor olan insanlara bunu anlatmak. Ben ne söylersem söyleyeyim iyi değilmişim gibi davranıyorlar.
Oysa söylemiştim en başında; benim ilgiye değil sadece yalnız kalmaya ihtiyacım var.
Yalnızlık sanıldığı kadar kötü değil aslında, sadece insanlar yalnızlığın tadını çıkarmayı bilmiyorlar…
Bir gün batımında elime bir kitap alıp hiç bölünmeden okumayalı öyle uzun zaman olmuştu ki mesela ya da kulaklığı takıp saatlerce müziğe teslim etmeyeli kendimi… Bunları yaşıyorum şimdi, doya doya…

Dilimin altında cümleler biriktirdim yine de… Yazmıyorum, yazamıyorum…
İçimden elime kalemi alıp bir şeyler karalamak gelmiyor ya da gerçekten ne yazmam gerektiğini bilmiyorum.
Hani içimi döksem rahatlayacakmışım gibi aslında ama kime ne anlatacağımı ya da oturup ne yazacağımı gerçekten bilmiyorum.
Aslında nereden başlayacağımı bilmiyorum.
En baştan başlamalıyım belki de, önce tüm o acıları yeniden yaşamalı sonra da düze çıkmalıyım ne kadar zaman alırsa alsın…
Oysa hiç vaktim yok artık benim.
Güçlüyüm aslında ama tüm gücüm geleceğe yönelik…
Dönüp bir defa daha geçmişle savaşacak gücü bulamıyorum kendimde.
Sanki bir defa daha dönersem bir daha yolumu bulamayacakmışım gibi.
İçimde acısı kalsın, içime batsın, durmadan kanatsın ama tekrar tekrar savaşmak zorunda kalmayayım istiyorum.
Daha önce çok savaştım, çok kazandım evet ama bunu yeniden yapabilecek gücü bulamıyorum kendimde.
Belki de kaybetmek istiyorum, bilmiyorum.

Hatırlıyorum; daha seneler önce başlamıştım mutluluk için dilekler dilemeye, mumlar yakıp beklemeye…
Gelmedikçe peşinden koştum, tam ‘buldum’ dediğim anlarda koca yanılgıların içine düştüm. Koştum, düştüm, toparlandım, yine koştum, yine düştüm, unuttum, kalktım yoluma devam ettim…
Her ‘unuttum’ dediğimde ne kadar yanıldığımı fark ettim aslında.
Her ‘geçti’ dediğimde içimdeki yaranın daha da derinlerde tekrar tekrar açıldığını…
Yarabandı oldum herkese…

Hayatıma her girenin mutlaka bir yarası vardı, beni yarabandı olarak kullanmaksa akıllarına gelen ilk şeydi…
Acılarını dindirdim, yaralarını sardım karşılığındaysa altından kalkamayacağım ihanetler edindim…
Kendime terk edildim her seferde…
Buna rağmen hayatıma giren her yeni kişide sevildiğime inanmak istedim, onca sevgisizlik içerisinde…
Yarabandı olmaktan yoruldum sonra…
O kadar fazla iz kalmıştı ki üzerimde, temizlemeye nereden başlayacağımı bilemedim… Gözyaşlarımla sildim her birini…
Aslına bakılırsa mutluluğu en çok ben hak ettim ama o mutluluğu bulamayan yine bendim..
Buldu sandığı her anda yanılan, durmadan bir uçurumdan aşağı bırakılan, yalnızlığa itilen…
Sonunda arayıp bulmam gereken şeyin mutluluk değil yalnızlık olduğunu fark ettim…
Yalnızlığa gittim koşar adım…
Sıradan bir yalnızlık da değildi düşlediğim…
Öyle bir yalnızlıktı ki ben bile bana yabancı olayım istedim… Kendimsizliği istedim…
Kelime kökü “yalın” olan bir yalnızlık istedim…

Şimdi; hangi kelimeleri seçmeliyim anlatmak için kendimi…
Hangi kelimeleri seçmeliyim yalnızlığın bana iyi geleceğini anlatmak için insanlara?
Hangi kelimeleri kullanırsam gerçekten anlarlar beni?

Bilmiyorum…

Bilmediğim için susuyorum…
 
"Seni bırakıp gitmem. Gidersem seni de götürmeye çalışırım.” Hatırlıyor musun böyle söz vermiştin ama “Hoşçakal” bile demeden gitmişsin… Ben uyurken…
 
Noktalama işaretlerinin arasında en çok üçnoktayı seviyorum; çok fazla yarım kalmış cümlem, sonu gelmemiş hikayem ve hayal kırıklığım var çünkü..
İşin aslı bu; üçnoktalar kırılmışları anlatır aslında, içimizden söylediklerimizi biraz da…
 
tumblr_n6ej8kSsKm1rxjf30o1_500.jpg

Bence senin küçük sevgilerin olmalı hayatta

Melodiler kadar saf ve birikmiş şeyler

Ancak sende kalan hiç alınmayan berrak sevgiler.

Anlıyor musun?

Küçük şeyler- özlü şeyler ,ve de özgür şeyler olmalı hayatında,

Aniden hiç silinmeyen, ve de gitmeyen hep kalan şeyler.

Hiç senden çalınmayan ,ve daima sende kalan şeyler.

Anlıyor musun çocuk?

Sevgiler olmalı sen de.

Melodiler kadar saf ve birikmiş sevgiler.
 
[YOUTUBE]MT6I1GCFNkE[/YOUTUBE]

Yaşım genç… Bedenim genç… Yorgun olan, yaşlanmış olan düşüncelerim ve ruhum sadece…

Çok yaşadım… Soluksuz yaşadım… En kötüsü de çok fazla kanadım! Ruhumdaki bıçak yaralarını sayacak gücüm yok artık, çoğunun üstünü kapattım ama bir o kadarını da bir an bile unutmadım… Ne zaman dönsem kendime, ne zaman uzansam içime hep bir yaraya dokundum, işin doğrusu beni en çok yine ben kanattım…

Geçmişe, yaşadıklarıma ve yaşadıklarımın üzerimdeki etkilerine o kadar bağlıydım ki hiç yeni sayfalar açmayı düşünmedim… Her yeni sayfada yeni bıçakların saplanmak için beni beklediğine inandım durmadan, hala da inanıyorum üstelik…

Hayatıma her yeni girene önce yaralarımı gösterdim “Bak ben buradan daha önce kanadım, ne olur bir de sen kanatma” gözleriyle tek tek gösterdim yaralarımı ve her kime gösterdiysem bir önceki izi kıskanmış gibi daha büyük bir yarayla veda etti bana. Kızamadım kimseye… Zayıf tarafımı göstermek benim hatamdı nihayetinde…

Seneler geçtikçe zayıf yanlarımı kendime saklamayı öğrendim. Aldığım yaralarla devrilmemeyi, aksine daha da güçlü bir şekilde ayağa kalkıp yüzümdeki o tebessümü hiç bozmamayı öğrendim. İnsanların zayıflıklara olduğu kadar mutluluklara da tahammülü olmadığını henüz bilmiyordum…

Zaman geçtikçe insanların mutluluğumu da baltalamaya çalıştığını fark ettim… Anladım, kaçış yoktu bu yara bereden… İster razı olacaktım acı çekmeye ya da zorla daha da fazla kanatarak çektireceklerdi o acıları bir bir bana… O zevki tattırmak istemedim… Olan yaralarıma sarıldım…

Yeni bir yaraya daha yer yok içimde lütfen gelme!

Ne çok kurdum bu cümleyi… Ne çok kaçtım… Ne çok sustum… Yalnızlığımı sevdim en çok ben. Soranlara da anlatmayı kestim bir zamandan sonra, anlatacak ne vardı sahi? Hangi yarayı anlatsam az gelecekti insanlara, hangi yaramı göstersem daha büyüğünü armağan etmek isteyeceklerdi bana. Dayanacak gücüm kalmamıştı oysa…

Güçlü olmanın zamanla bir kusura dönüşebileceğini de hiç hesaba katamamıştım ben. İlk zamanlar güçlü olduğum için, ağlamadığım için gıptayla bakan insanlar sonradan “O güçlü, o altından kalkar nasılsa” gözleriyle taşıyabileceğimden çok daha ağır yükler yüklemeye başladı sırtıma… Oysa söylemiştim en başta “yeni bir yaraya daha yer yoktu içimde”. İçim acıya acıya hepsini kabul ettim önce. Sonra fark ettim ben kabul ettikçe yenilerinin hiç durmadan eklendiğini. Umursamamam gerektiğini çok sonra öğrendim… Ve bunun da bir suç olduğunu daha da sonra…

Hayatı ciddiye aldığımda kanıyordum, sustukça da, kendime çekildikçe de, güçlü oldukça da… Umursamamayı seçtim ben de. En mantıklısı buymuş gibi geliyordu o zamanlar bana. Umursamazlığın ömür boyu yakama yapışacak bir illet olduğunu, ileride hiçbir şey beni heyecanlandırmadığı ya da herhangi bir duyguyu içimde harekete geçirmediği için isyan edeceğimi hiç düşünmemiştim…

Çözümü yok yaşamanın… Kısa yolları da… Ben bildiğim her yolu denedim ve her yeni yolda da hayatı kendime biraz daha zindan ettim… Kendimi özgür bırakmanın yollarını da bir türlü bulamadım açıkçası sadece bir süre sonra aramaktan vazgeçtim…

Belki sırf bu yüzden yanıma yaklaşan herkesi yaktım… Zarar görmekten o kadar yorulmuştum ki, karıncayı bile incitemeyen ben her şeye ve herkese zarar verir olmuştum bir anda zerre pişmanlık duymadan…
İşin özü; çok yangın gördüm, çoğunda cayır cayır yandım çoğundan da tek bir sıyrık bile olmadan kurtuldum… Bedenimin sıcaklığı bu yüzden, verdiğim zarar ziyan da… Her yangından bir parça alev aldım hatıra, sırf bu yüzden tokalaşmak için uzanan elleri bile ısıttım… İçini ısıttıklarım da oldu, cayır cayır yaktıklarım da…

Doğru olan neydi bilmiyorum… Bence hepsi hak etmişti bundan eminim…

En az benim hak ettiğim kadar hem de..

...
 
Yalnız kaldın. Bunun için ağlamana gerek yok sevgilim. Faydası yok. Olsa “nefesin tükenene kadar ağla” derdim sana.
O da gitti değil mi?
Hayatının geri kalanını ağlayarak tüketemezsin.
Bu böyle devam edecek. Üzülme. Üzülmek yerine alışmayı, ağlamak yerine delirmeni öneriyorum.
Alışmayı ve delirmeyi o aptal yüreğinde ömür boyu acı çekmeden taşıyabilirsin sevgilim.
O da gitti değil mi? Bu yüzden mi mutsuzsun? Kandırdığı için mi? Bana haksızlık ettiğini biraz olsun anladığın için mi?
Mutsuzsun çünkü Ona’da sofralar hazırlamıştın. Mutsuzsun çünkü iskambil oynarken hep yeniliyordun Onada.
Mutuzsun elbette Onuda uyurken izlemiştin sabaha kadar. Çünkü başkasıyla yeniden mutsuz kalmak için sana savaş meydanı bıraktı değil mi O’da.
Mutsuzsun sevgilim. Başka biriyle daha mutlu olacak. Üstelik haksız bir kavganın kurbanı oldun. Mutsuzsun ki bunu kendine bile anlatamadın.
Çünkü kandırıldın değil mi yeniden? Mutsuzsun değil mi sevgilim?
Dönecek olsa yine açacaksın kollarını. Dünyanı açacaksın, kalbini, evini, ruhunu, bacaklarını, kadınlığını açacaksın koşulsuz şartsız.

Sktret sevgilim Düşünme çünkü biliyorsun O’da dönmeyecek. Çünkü bana yaptıklarının cezasını bekleyen ruhunu, dünyanı, bacaklarını açıp havalandırarak ödeyeceksin. Buna alış çünkü ben gibi bir aşık bulmak için daha çok kandırılacak ve meze olacaksın yatak çarşaflarına.
Biliyorum sevgili. Başıma geldi çünkü.
Dönmedin, unuttun. Bekliyordum ve bunu biliyor olmana izin vermiştim. Emindim ben dönecektin. Ve öğrendim sevgilim… çivi çiviyi hiç sökemeyecekti.
Ben öğrendim kadın. Sende alış buna.

...

 
“Sevişene kadar aşka inanıyorum. Ondan sonrası hep bir sıradanlık, hep bir **Spam/Adversiting**lık.
Bazen insanın dokunmaya kıyamaması gerekiyor. Sadece bakarak sevmeyi öğrenmek lazım, bazen saatlerce bakmak..
“Kahven bitti, bırak fincanı elinden.” demeli sevgilin.
Öyle bakmalısın işte; boş fincanı elinde saatlerce tutacak kadar.”​
 
ikinci olmanın bile başarısızlık olarak görüldüğü bir dünyada
virgulll.gif
varlığınızla mutlu olabilen insanlar bulduysanız onları bırakmayın.

Kıymetini bilin
virgulll.gif
değerlerine karşılık verin.

Gidip de
virgulll.gif
"benim için değerlisin" demeyin
virgulll.gif
sözcükleri bodoslama söyleyince artık bir anlam ifade etmiyor.
Yani benim için öyle
virgulll.gif
çünkü hangisi gerçek hangisi sahte anlayamıyorsun.

Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama bazen bi gülücük bile yeter ya da üç dakikalık bir şarkı..

Ama bilin işte kıymetini.

Nasılsın? diye sorduğunuzda
virgulll.gif
karşınızdaki gerçekten kendisinin iyi olup olmadığını öğrenmek için sorduğunuzu anlasın. Onu düşündüğünüzü bilsin.

Bu kadar pahalı
virgulll.gif
cafcaflı şeyler değil bunlar.

Kaybetmeyin..
 
İnanır mısınız her geçen yıl düşüncelerime bi yenileri daha ekleniyor. Her sene sanki farklı biri gibi hissediyorum kendimi. Sizde de oluyor böyle durumlar değil mi ?

Mesela geçen yıl ki düşündüklerimi bu yıl aptalca buluyorum. Belkide seneye de öyle olucak bunu hiç bilmiyorum. Düşüncelerime de vahim bi konudan giriş yapmak istiyorum..

Beşeriye duyulan aşk… hahh demem o ki bu benim için hiç gerçekçi gelmiyor ama geçen yıl sorsaydınız bunun (belki) tam aksi bi cevabını alabilirdiniz. Peki neden? Bu yıl tecrübe mi kazandım ki böyle konuşabiliyorum? Hayır tabi ki. Bazen insanın etrafindaki gördüğü o sahte, cıvık vs vs ilişkiler bile fikirlerle oynamaya yetiyorda artıyor bile.

Aşk (!) vallahi hiç heyecanlı gelmiyor artık. Sıradanlaşmış. Üstelik acı veren bişey bu aşk denen meret öyle değil mi ? Madem acı veriyorsa bizi sıkıntıya sokuyorsa neden ondan uzaklaşamıyoruz ? Sonu mutlu olanları da var mı bu modellerin. Hadi canım şimdi hanginiz çevrenizde dört dörtlük ilişki görüyor ki. Kişi karşısındakini elde ettikten sonra herşey son buluyor. Sonrada sürekli bi tripler, kavgalar, afralar tafralar, benim dediğim olucak’lar, büyüklenmeler felan..

Peki sadece bu yüzden mi kaybediyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Kesinlikle hayır. En başta gerçek bi sevgi, sadakat.. sonra kaybetme korkusu, sahiplenme vs vs bu gibi duyguları barındıran insan artık gerçekten çok nadir. Zaten bunlarda olmazsa hiç düşünemiyorum bile.

Herkes bi havalarda. Çünkü neden ? “Aman ya nolcak ayrılık dediğin ne ki. 2 haftaya unutuluyo zaten, hem bana kız mı yok yada erkek mi yok” diyip pes edilmesi.

Başında da buna biz Aşk demiştik üstelik.. Ne kadar acaip demi ? Aşk’a bak sen.
(Tabii Aşkı hakkıyla yaşayanlar nadir de olsa illaki var. Onlara diyecek hiçbir sözüm yok. “Helal olsun”dan başka.)
 
Biliyorum çok söz verdim sana;
İyi bir adam olacağıma dair mesela;
Bunların dışında;
Masallarla dolu bir dünya,
Çabalıyorum inan bunun için de
Bunlar için de bütün gücümle…

içimde;
iyi bir adam olmak için ihtiras da var;
Ama kafam biraz karışıyor
Bilirsin… Fazla alışmışım yalnız yaşamaya.
Hırçınlığa.
Yine de söz veriyorum: iyi bir adam olacağım.

Bir itiraf daha;
İsmini söylerken dudaklarım kanıyor…
Başarabilirsem bir gün bizim hikayemizi de yazacağım;
Ama şimdilik;
-zaten beni kan da tutuyor bilirsin-
Bu yüzden öpüşmeyelim lütfen;
 
Geri