Bazen dibe vurmak gerekir; ayağa kalkabilmek için, dik durabilmek için, yeniden başlamak için…
Çok şey koptu içimden ve ben çok kişiyi uğurladığım yüreğimdeki küçücük limandan çok uzaklara… Dönmeyeceklerini, bir daha gelip yüzüme küçücük tebessümler kondurmayacaklarını bile bile “Güle güle” gözleriyle veda ettim, gülmelerini istedim… Ne olursa olsun, her ne yaşanmış olursa olsun mutlu olmalarını istedim… Mutlu olup olmamamın hiç umurlarında olmadığını bildiklerim de oldu, sanırım aksine benim en çok değer verdiklerim de onlardı…
Belki de en çok onlardan birisi yaktı canımı.
Canımın yanmasına alışık olduğum ve her seferde bir öncekinden daha güçlü ayağa kalkmayı başardığım için mi kimse beni kırarken ya da yaralarken durup hiç düşünmedi? Güçlü olmak insanın elinden kırılgan olma hakkını alıyor mu sahi? Oysa çok kırıldım ben… İçimden, susarak! Ve çok konuştum içimden…
Yüreğimden yüreğiyle konuştuğum oldu… Hep sessizdi karşı taraf, kırdığını bildiği içindi belki de kim bilir…
Küçücük bir odada tüm geçmişimle defalarca yüzleştim; yanlışlarım ve yalnızlıklarım… Onca şeyden bana kalanlar sadece bunlar olmamalıydı çünkü benim de kırgın olsa da geleceğe umutla bakan gözlerim, küçük de olsa renkli hayallerim vardı ve bunları kırmaya, tüketmeye kimsenin hakkı yoktu, çok sevsem bile yoktu… Bir hayattan bana küçük bir kutu içinde güzel bir miras kalacağına inanmıştım ben hep; kapağını her açtığımda tebessüm edip o güzel anlara yeniden dönüp sadece o anların varlığıyla bile mutlu olacağımı düşünmüştüm oysa bana sadece karanlık kaldı ve suskunluklarım…
Geçmişin geçmesi için sahi ne kadar zaman gerekiyor? Unutmak için, yenilenmek için, her şeye sıfırdan başlayabilmek için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Senelerdir üzerinde tek bir çiçek bile açmayan çorak bir araziye benziyor içim… Hissedememenin acısını taşıyorum sadece sol yanımda. Arada sırada özlem yokluyor biraz da…
Beni öldürmeyen o tüm acıların güçlendirmesini istemiyorum artık… Gereğinden fazla güçlü olduğum için yaşamadım mı zaten hepsini? İstemiyorum… Ağlayabilme hakkım olsun istiyorum, “kırıldım” diyebilmeyi istiyorum ve en çok da “sana ihtiyacım var, gel” demeyi… Belki sırf o cümleyi kuramadığım için bu kadar yalnız kaldım ama her seferinde de sustum… İhtiyacım olduğu her anda “Ben hallederim” dedim, halledebileceğime duyulan güvenin sonsuzluğundan olsa gerek kimse aksini düşünmedi…
Kendi yürek yorgunluğumun altında ezildim hep… Bana en büyük yük bendim, bir de hiçbir zaman geçmek bilmeyen inadım… “İnatçısın” diyenlere içten içe hep hak verirken dışımdan “Değilim!” diyebilecek kadar da titredim kendi üstüme, toz kondurmadım…
Yıllar sonra dönüp baktığımda elimde bir avuç hayal kırıklığı, birkaç yarım hikaye ve koca bir de yalnızlık kaldığını görünce bıraktım kendimi o dünyanın en yüksek uçurumundan aşağı, benliğimden…
İnsan en uzun süre kendi benliğinden aşağı düşüyor… Düşüyor… Durmadan düşüyor… Düşecekleri bitmiyor… Dibe vurduğunda beton etkisinden daha sert bir acıyla sarsılıyor bedeni üstelik. Yaralarını sarmıyor, saramıyor.. Ne için atladığını hatırlayıp öylece bekliyor, her şeyin geçmesini… Dibine kadar yaşamalı çünkü; acıyı, ağrıyı, yalnızlığı… Dibine kadar yaşamalı ki ayağa kalktığında her şeye yeniden başlayabilmeli…
Geldiği noktaya geri dönmek için ne çok çaba harcıyor insan ve sonra da yeni bir yere varmak için…
Düştüm… Dibine kadar acıyı ve yalnızlığı yaşıyorum uzun zamandır, yeni bir hayata hazır mıyım bilmiyorum… Bir gün kalemimin ucundan umudu aşılayacak birkaç kelime çıkar mı, bu yağmur diner mi, gecelerim sabaha kavuşur mu bilmiyorum… Dibine kadar yaşıyorum!
Ayağa kalktığımda koşarak ve umutla yeni bir hayata başlayabilmek için elimde, üstümde başımda kalan tüm acıları dibine kadar yaşıyorum! Mutluluğu bulduğumda onu koruyabilmek ve kıymetini bilebilmek için şimdi çektiğim tüm acıları sindire sindire yaşıyorum…
Bir gün olacak biliyorum…
Bir gün bitecek hayat ve başlayacak yenisi!
Çok şey koptu içimden ve ben çok kişiyi uğurladığım yüreğimdeki küçücük limandan çok uzaklara… Dönmeyeceklerini, bir daha gelip yüzüme küçücük tebessümler kondurmayacaklarını bile bile “Güle güle” gözleriyle veda ettim, gülmelerini istedim… Ne olursa olsun, her ne yaşanmış olursa olsun mutlu olmalarını istedim… Mutlu olup olmamamın hiç umurlarında olmadığını bildiklerim de oldu, sanırım aksine benim en çok değer verdiklerim de onlardı…
Belki de en çok onlardan birisi yaktı canımı.
Canımın yanmasına alışık olduğum ve her seferde bir öncekinden daha güçlü ayağa kalkmayı başardığım için mi kimse beni kırarken ya da yaralarken durup hiç düşünmedi? Güçlü olmak insanın elinden kırılgan olma hakkını alıyor mu sahi? Oysa çok kırıldım ben… İçimden, susarak! Ve çok konuştum içimden…
Yüreğimden yüreğiyle konuştuğum oldu… Hep sessizdi karşı taraf, kırdığını bildiği içindi belki de kim bilir…
Küçücük bir odada tüm geçmişimle defalarca yüzleştim; yanlışlarım ve yalnızlıklarım… Onca şeyden bana kalanlar sadece bunlar olmamalıydı çünkü benim de kırgın olsa da geleceğe umutla bakan gözlerim, küçük de olsa renkli hayallerim vardı ve bunları kırmaya, tüketmeye kimsenin hakkı yoktu, çok sevsem bile yoktu… Bir hayattan bana küçük bir kutu içinde güzel bir miras kalacağına inanmıştım ben hep; kapağını her açtığımda tebessüm edip o güzel anlara yeniden dönüp sadece o anların varlığıyla bile mutlu olacağımı düşünmüştüm oysa bana sadece karanlık kaldı ve suskunluklarım…
Geçmişin geçmesi için sahi ne kadar zaman gerekiyor? Unutmak için, yenilenmek için, her şeye sıfırdan başlayabilmek için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Senelerdir üzerinde tek bir çiçek bile açmayan çorak bir araziye benziyor içim… Hissedememenin acısını taşıyorum sadece sol yanımda. Arada sırada özlem yokluyor biraz da…
Beni öldürmeyen o tüm acıların güçlendirmesini istemiyorum artık… Gereğinden fazla güçlü olduğum için yaşamadım mı zaten hepsini? İstemiyorum… Ağlayabilme hakkım olsun istiyorum, “kırıldım” diyebilmeyi istiyorum ve en çok da “sana ihtiyacım var, gel” demeyi… Belki sırf o cümleyi kuramadığım için bu kadar yalnız kaldım ama her seferinde de sustum… İhtiyacım olduğu her anda “Ben hallederim” dedim, halledebileceğime duyulan güvenin sonsuzluğundan olsa gerek kimse aksini düşünmedi…
Kendi yürek yorgunluğumun altında ezildim hep… Bana en büyük yük bendim, bir de hiçbir zaman geçmek bilmeyen inadım… “İnatçısın” diyenlere içten içe hep hak verirken dışımdan “Değilim!” diyebilecek kadar da titredim kendi üstüme, toz kondurmadım…
Yıllar sonra dönüp baktığımda elimde bir avuç hayal kırıklığı, birkaç yarım hikaye ve koca bir de yalnızlık kaldığını görünce bıraktım kendimi o dünyanın en yüksek uçurumundan aşağı, benliğimden…
İnsan en uzun süre kendi benliğinden aşağı düşüyor… Düşüyor… Durmadan düşüyor… Düşecekleri bitmiyor… Dibe vurduğunda beton etkisinden daha sert bir acıyla sarsılıyor bedeni üstelik. Yaralarını sarmıyor, saramıyor.. Ne için atladığını hatırlayıp öylece bekliyor, her şeyin geçmesini… Dibine kadar yaşamalı çünkü; acıyı, ağrıyı, yalnızlığı… Dibine kadar yaşamalı ki ayağa kalktığında her şeye yeniden başlayabilmeli…
Geldiği noktaya geri dönmek için ne çok çaba harcıyor insan ve sonra da yeni bir yere varmak için…
Düştüm… Dibine kadar acıyı ve yalnızlığı yaşıyorum uzun zamandır, yeni bir hayata hazır mıyım bilmiyorum… Bir gün kalemimin ucundan umudu aşılayacak birkaç kelime çıkar mı, bu yağmur diner mi, gecelerim sabaha kavuşur mu bilmiyorum… Dibine kadar yaşıyorum!
Ayağa kalktığımda koşarak ve umutla yeni bir hayata başlayabilmek için elimde, üstümde başımda kalan tüm acıları dibine kadar yaşıyorum! Mutluluğu bulduğumda onu koruyabilmek ve kıymetini bilebilmek için şimdi çektiğim tüm acıları sindire sindire yaşıyorum…
Bir gün olacak biliyorum…
Bir gün bitecek hayat ve başlayacak yenisi!