Biliyorum hâlâ günlüğümü okuyorsun. Bunu da öğren o halde. Ben şiir sevmiyorum moruk. Nerde dörtlük halinde bir yazı görsem kafamı çeviririm hatta. Çünkü ben de denedim. İnancın olsun; "beceremiyorum" deyip vazgeçmedim. Ya da tıkandığım, içime sinmediği için değil. On üç, bilemedin on dört yaşındaydım ilk denediğimde. Aklımda kalan iki satır var ama tam emin değilim, şöyle bir şeydi galiba;
"Gözlerin bana gönderilmiş dindir
Ağzından çıkan her cümle ayettir
kulaklarıma sağanak yağmur gibi indir
Tut elimi içimdeki yangını dindir"
Hani şiir ya, sonları uysun diye götümü yırtmıştım afedersin. Böyle saçma sapan bir şeydi işte. Her neyse. Nuriye diye bir kız vardı o zamanlar. Onun sırasına usulca yaklaşıp, gizlice kitabının arasına sıkıştırdım. Çocuk aklı işte. Sonra bizimki kağıdı aldı, önce okudu. Sonra tahtanın önünde dikilip, dalga geçti yüksek sesle okuyarak. Ulan Nuriye değil de, ruhumu bedenimden çıkarırken aslında yanlış kişiyi öldürmeye çalıştığını fark edemeyen Azrail vardı sanki o tahtanın önünde. Çünkü ölmüyordum. Ölemiyordum. Kalemtraşın keskin ucunu bile sökmeyi düşündüm o an. İçim sikildi inan. Herkes dalga geçti. Ben bile. Kimse çakmasın mevzuyu diye Amerikan filmlerinde bile nadir... ne nadiri eşine rastlanamayacak derecede bir rol kestim. Böyle boktan bir durum işte. Sonra ne yaptım biliyor musun? Bıraktım şiiri. Çünkü arkasında duramadım şiirimin. O gün eve gidip aklıma gelen en pis şeyleri yazdım. Bırakın dalga geçmeyi, kimsenin okumaya götünün yemeyeceği şeyler yazdım. Üç gün sonra Nuriye'nin sırasına yine gittim. Bu sefer gizlemedim kendimi. Al, dedim. Bu ne, dedi. Okursan görürsün, dedim. Aldı eline. Önce baktı. Sonra göz gezdirip birkaç cüme okudu içinden. Daha sonra da buruşturdu avucunda. Yüzü çok garip oldu. Kızardı. Konuşamadı. Gülümsedim. Şimdi de dalga geçsene amına koduğum, (!) diye haykırdım.
Şimdilik bu kadar!