Buralarda bir yerde, beni anlatan bir şeyler olacaktı ama

  • Kullanıcı Blair
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 2423 gün önce görüldü
Sen bu şarkıyı çok seviyorsun diye,
Ben bu plağın üzerinde sonsuza kadar koşamam.
 
Başlığın cok güzelmiş,seni anlatacaksa takip edeyim : )
 
Bakalım ne kadar anlatabileceğim :d : ) Ahmosis

Hıhım, öyle her yerde bulamazsın :d Kayra
 
"
Samimiyet mi dediniz?

Samimiyet bir sırdır.

Ve sır olmaktan çıkınca, ortadan kalkar.

Dışarıdan görünüyorsa, içtenlik değildir.

"
 
“Anılara sonuna kadar sadığımdır;
insanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım.”​
 
İçimizden geçen düşünceler dışardan görünüyor mu ki?
İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla;
gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.
Şimdi bak, yapılması gereken şu:
İçindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı,
büyük bir sabırsızlıkla ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı
-belki de hep orada kalmak üzere-
saati beklemeli.
 
“Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum:
kurtuluşu bir başkasında görmek,
yıkılmanın en güvenli yoludur.”
 
"Iyilik
eden
mükafat
beklediği
an
tefecidir."







.​
 
""Sanırım, sadece şu tür kitaplar okumalıyız: bizi yaralayan, bizi hançerleyen… eğer okuduğumuz kitap kafamıza inen bir darbe gibi bizi teyakkuz haline sokmasa, onu neden okuruz ki?""
 
Meseleyi bir çözüme kavuşturamadım, ama bu defa adını koyuyorum.
Kendimle girdiğim bu göğüs göğüse harpten, ben yine mağlup ayrılıyorum.
Bir koşulu ya da vaziyeti değiştiremeyeceğini bilmek, insana kırgın bir rehavet veriyor. Ümitsizliğin bu emniyet hissini nasıl verebildiğini, insanın bir yenilgiden böyle coşkuyla nasıl dönebileceğini kendime bir türlü izah edemiyorum. Kendime bile söyleyemediğim bu sırrı bir gün açık edersem diye, hazırda bekletilen bir dikiş kutusu gibi, ağız denilen sonsuz bir yarayı dikiyorum.
Gözyaşına teselli olan bir mendili, ayrılıktan bağışlayıp da ipeğe kavuşturamıyorum. Birinin yalnızca nasılsın demesi bile kalbimi paramparça etmeye yetiyor. Üzülüyorum. Hem çok üzülüyorum. Bir türlü teskin olmayan bu kederi, bir oyuk gibi her gün göğsüme işliyorum.
 
tumblr_ntut1r92521uapq8mo1_500.gif
 

tumblr_ntz2qpJU9s1qc0olfo1_500.jpg


"Ben bu coşkulu havaya gene biraz melankoli getirmek zorunda kalacağım. Onun için hepinizden özür dilerim. Batı kültürü ve batının bizi nasıl etkilediği seminer konusu kapsamında olduğundan. İlkin biraz buna değineyim. Her zaman olduğu gibi gene çok bireyci davranacağım. Başka türlüsü elimden gelmiyor. Toplumun oluşumunda en çok bireyin varlığına önem veren bir bireyciyim.

Okumayı dört yılda sökebildim. Söker sökmez Capote'yi, Steinbeck'i okudum. O zamanlar batı, Yakındoğu ve Asya gibi coğrafi ayrımları hiç mi hiç bilmiyordum. Üçüncü dünyayı da bilmiyordum. O zamanlar üçüncü dünya kavramı belki de daha oluşmamıştı."
"Ama Steinbeck'i taşrada, on yaşımda bulduğuma göre, nasılsa diğer yazarları da bulacaktım.

Ama kanımca yazı yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur.

İnsan yazarlık hastalığım -az da yazsa- sürekli olarak içinde taşır. Ben, bu hastalığa ancak dayanamayacak hale gelince, neredeyse psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım. Batı kültürünün düşüncelerimi ne denli etkilediği konusuna gelince: Dünya edebiyatını Almanca okuyorum. Bu nedenle edebiyat ufkum çok geniş oluyor. Türkçeye çevrilmemiş birçok yazar Almancaya güzel çevirilerle çevrilmiş. Bunları hazır bulabiliyorum. Bunun yanısıra tabii ki okuduklarımdan etkileniyorum. Ama düşüncelerimi ve beni biçimlendiren olgu, yalnız tek başına batı, batı edebiyatı, batı felsefesi, batı düşüncesi olamaz.

Çünkü ben 38 yaşındayım ve 38 yıldır Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşıyorum. Zaman zaman iki dilde düşündüğüm oluyor. Çünkü Almancayı çok iyi öğretmişler bana. Rahibe disiplini ile. Bazan Almanca düşüncelerimi aynı güçte Türkçe söyleyebiliyor muyum diye, kafamda kendi kendimi sınıyorum. Çünkü benim için en önemli dil Türkçedir. Çevirdim mi, demek Türkçeden hiç uzaklaşmadım diye mutlu oluyorum. Çok öfkelendiğim zaman Almanca homurdandığım oluyor. İki dil bilmekten kaynaklanan, sığınacak bir dünya aramanın alışkanlığı mı?

Aslında batıyı, kuzeyi, güneyi, kuzeybatıyı ve geçmiş bütün zamanları, burada, Akdeniz duyarlılığı içinde ve bir üçüncü dünya ülkesinde yaşamak mutluluğuna ermiş, otuz yıllık yaşamlarına bir asrın olayları sığdırılmış ender mutlu insanlardan biri sayıyorum kendimi. Her olaydan ve sıkıntılardan çok şey öğrenileceğine inanıyorum. Hani bir İsviçre dağ köyünde, İtalya'ya bile inmemiş, öyle havaya, göle, ineklere ve çayırlara bakarak yaşayan insanlar tanıdım. Ben, bu tür bir yaşamı mutluluk saymıyorum. Beni etkileyen, yaşadığım ülkenin ve batı ile bağların oluşturduğu ikilik'tir.

Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalım yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olmayı edebiyatla öğrendim. Çok sevdiğim üç yazarın, üç cümlesini -benim neden yazdığımı çok iyi anlattığı için- edebiyat yaratıcılığının kıpırdanışlarmı çok iyi yansıttıkları için burada vurgulayacağım:"

Hiçbir zaman sakin olamamak, sanırım benim kaderim.

Italo Svevo (Zeno'nun Bilinci romanından)
İnsanın konuşmak için konuşmadığını böylece öğrendim, 'bunu yaptım', 'şunu yaptım', 'yedim, içtim' demek için konuşmadığını, aksine kendi yaşam görüşünü geliştirmek, bu dünyada neler olup bittiğini kavramak için konuştuğunu.

Cesare Pavese (Yeni Ay romanından)
İşte gidiyor, felaketlerin anası, koşuyor ve tüm dünyayı kendisiyle birlikte eve götürmeye çalışıyor...
Ne garip, insan keşfetmeyegörsün, nasıl da tüm dünyaya sahip olabiliyor.

Djuna Barnes (Gecenin Uzantısı romanından)
Bir cümle de ben eklemek istiyorum:

Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum.

Tezer Özlü​
 
"…o halde dostum bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına.
Bırak kendin olduğun için sevmesinler, başkası olduğun için alkışlayacaklarına."


Kemal Sayar, Beni sessiz de sevebilir misin?
 
Benimki sürükleniş, dedi kendi kendine, başka bir şey değil.
Bir iradem varmış, bir şeyi yapmaya kararlıymışım gibi konuşup duruyorum, oysa hiç gücüm yok, burada,
sanki denizin üzerindeki bir toprak parçası,
bir adaymış gibi ağır ağır kayan toprağın üstünde sürükleniyorum.
 
Gülmüş ve gülmüştük,
beraber ve ayrı ayrı,
yüksek sesle ve sessiz,
görmezden gelinmesi gerekli ne varsa görmezden gelmeye,
dünyamızdan kurtarılacak hiçbirşey yoksa hiçbir şeyden yeni bir dünya kurmaya kararlıydık.
 
Sahiplenme için özellikle dokunmayı kullanırız. Bir düğün salonuna girerken, sevgilimize, eşimize sarılır veya dokunuruz.
Bu dokunuşu “Bu benim ona göre!” anlamında kullanırız. Genelde hanımlar bu mesajı etrafa vermede bizden daha kibar oldukları için, bizim yaptığımız gibi kollarıyla bir boğma harekâtına girmek yerine, üzerinizden olmayan kepekleri silkelerler ya da ceketinizden hayali saçlar toplarlar.
Zaten sıkı olan kravatınızı dilinizi dışarı çıkaracak şekilde sıkarlar. Bu, diğer dişilere “Bu adam benim, bulana kadar canım çıktı, kimse yanaşmasın” mesajını verir. Siz saf saf “Dün kafa üstü düştüm, dönüp bakmadı. Şimdi kravatımı düzeltiyor, değerimi anladı. Rabbime şükürler olsun!” diye düşünürken, o etrafa gerekli mesajı vermektedir.​
 
Geri