BU HALE NASIL GELDİK
Kuran anlaşılmaz demek ne anlama geliyor? Kuran kendisi için mübin, anlaşılır ve açıklayıcı ve kolay bir kitaptır demesine rağmen, “Kuran anlaşılmaz” tezini kabul etmek, her türlü yalan ve uydurmanın dine yamanmasına kapıyı açmak demektir. Bunu söyleyenlerin mutlak ve mutlak bir çıkara hizmet ettiği kesindir. Farkında olarak ya da olmayarak. Her fikir sahibi, kendisinin anlaşılmasını isterken, Yüce Rab’ın mesajlarının anlaşılmasını istemediği gibi bir fikre kapılmak ne büyük garabettir. Haşa Yüce Allah’ın mesajlarını, gizemliliklerle kılıflayıp sadece kullarından bir kısmının anlaması, diğerlerinin onlardan anlaması için gönderdiği sonucuna varmak, Allaha iftiradır. Oysa yüce yaratan kendi yerine birisin haram helal belirlemesini, din kuralı koymasını, Allah’a din öğretmek isteyenlerin işi olarak nitelendirip, bunların müşrik olarak nitelendiriyor.
Allah’ın masajını bir kağıt üzerine yazılı bir metinle Hz peygambere ilettiği gibi bir yanlış anlayışta mevcuttur. Bu asla doğru değildir. Allah’ın mesajları unutulmasın diye okuma yazma bilenler tarafından Arap alfabesi ile taşlara, yapraklara veya derilere yazılmaya başlanması daha sonraki aşamadır. Asıl olan arap harflerinin tecvit ile okunması değil, tertil ile okunması yani mesajların anlamıdır.
Allah’ın mesajlarını anlamada, Allah ve peygamber tasavvurumuz, dine bakış acımız, dini kaynak olarak neyi kabul ettiğimiz ve bunlardan neyi öncelediğimiz sorularının cevabında yattığını görürüz.
Hz Peygamberimiz ve sahabe döneminde dinin kaynağı; Kuran, Kuran’ın hayata yansıma ve eylem bicimi olan nebevi sünnet ileKuran’ın yüz on dan fazla yerde dikkate alınmasını istediği akıl idi. O döneminde toplumdaki gelişmelerin içine inen vahiy, herkes tarafından ne dendiği, kime söylendiği, ne yapılması gerektiği anlaşılıyor ve yaşanıyordu. Gelen vahiyde herhangi bir gizemlilik yoktu. Bir aile içindeki meselelere, aile fertlerinden birinin hakim olması kadar, Kuran ın maksat ve amacına söz konusu toplumun çoğu vakıftı. Herkes tarafından anlaşılan Kuran sahabe neslini yirmi üç yılda yetiştirdi. Çünkü sahabe bir meselesi olduğunda önce Allah’ın mesajına, Hz Peygamberin uygulamasına, sonra da işin ehli olan kişilere itibar ediyor ve adaletli davranıyordu. Biliyorlardı ki Hz peygamber din adına Allahtan aldığı bütün mesajların aldığı gibi ümmetine iletir ve hiç eksiksiz onu hayatına uygulardı. Nebi ve Resul olmasının gereği buydu.
Yüce Rab’ın mesajları, Mushaf haline getirilip duvarlara asılmaya başlanmasından kısa bir süre sonra, kavmiyetçiliğin hortlaması, siyasi kavgaların insanları bölmesi ve arap dilini bilmeyen toplulukların islama girmesiyle Kuran’a yaklaşımda kayma yaşandı. Bu gruplar Kuran’ı bütün olarak anlamak yerine, inandıklarını, yaşam tarzlarını, öğretilerini doğrulatmak üzere ondan anlam çıkarma yöntemlerini geliştirmeye başladırlar. Böylesi bir yaklaşımla aynı ayetten aynı soruya farklı cevaplar bile almak mümkün oluyordu. Çünkü artık Kuran konuşmuyor konuşturuluyordu. Fazla zorlayamadıkları yerde Hz peygamber konuşturulmaya başlandı.
O günkü şartların zorluğu, yaklaşımlılardaki farklılıklar, Kuran’ı zor anlaşılan bir kitap haline getirmeye başlamasından itibaren O’ nun bir hayat kitabı, olduğu gerçeğini unutuldu. ihtiyaç duyuldukça soru sorulan, en çok okunan, en az anlaşılan okunma türü olan hatim etme alışkanlığını aşağıdaki süreçlerin gelişimiyle kazandı.
Hz Osman’ın şehit edilmesiyle başlayan ve Hz. Ali ve ona karşı haksız başkaldırı yapan Muaviye nin sebep olduğu siyasi kavgaların devamında, meydana gelen bölünmüşlük ve kendilerini haklı çıkarma adına uydurma rivayetlerle toplumları yönlendirme ve yönetme eylemleri, islam dünyasında bir infiale sebep olmuştur. Peygamber kültüründen nasiplenmemiş haricilikten başka, Osman şiası, (Osman taraftarı) Ali şiası(ali taraftarı) olarak tanınan kişilerin taraftarlığı o günlerde sevgi ve destek anlamı taşırken, Muaviye ve sonrası bu taraftarlık; kan davasına dönüşmüştür. Bu siyasi çekişme dinsel hüviyet kazanmaya doğru yüz tutmuştur.
Fetihlerin artmasıyla, Kuran dilini bilmeyen farklı kültürlere sahip topluluklar akın akın İslam’a girmesi bu süreçte devam etmiştir. Sözlü kültüre sahip Arap toplumu, bunların beraberlerinde din ve kültürlerini getirmelerine engel olamamıştır. Yazılı kültüre sahip İranlıların, Abbasî dönemlerinde bürokrasiyi ele geçirme devlet yönetim biçimini kendilerine göre kurma faaliyetleri, özellikle halifelik kavramının şekillenmesinde kendini gösterirken, Peygamber döneminde başlayan ve peygamberimizce reddedilen gündüzleri oruç, geceleri ibadetle geçirerek daha iyi Müslüman olma eğilimi, acem ve roma kültürü birleşimiyle “ bir lokma ekmek bir hırka” felsefesine dönüşerek “islamı anlama ve yaşama” bicimi olarak topluma yansıyama başlama neticelerinde, siyaseten ve dinsel acıdan büyük kopuşlar yaşanmaya başlamıştır. Bu kültürlerin ürünleri, tefsir ve fıkıh kitaplarında yer almaya bu dönemde başlamıştır.
Dinin kaynaklara ilave edilen; rivayetler, ilham, rüyalar, mucizeler, farklı kültürlerin din anlayışı, Kuran’ın önüne geçmiş, otorite bilgiden, keramet sahiplerinin ilhamına kaymıştır. Kuran, bilgi sorma yerine, din adına varılan kanaatlara delil üretmek amacına yönelik müracaat edilen kaynak haline getirilmiştir. Bu kirlenmeden kurtulma adına, güçlü mektepler ve onun devamı mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu mezhepler yüzlerce yıldan beri kendi kendini yenileyerek, farklı yorumlar ortaya koyarak, kar yumağı gibi hem içerik, hem taraftar olarak büyüyerek günümüze gelmiştir.
Her akımın kendine özgü kutsal alimleri olmaya başlamıştır. Bunların özellikleri, resul olmaları, ilham yolu ile vahiy almaları, bir takım yollarla bilgilerini, Hz peygambere tasdik ettirmeleri , Allah katında makamlarının çok yüksek olması, bir çoğunun da masum günah işlemeyecek konuma ulaşması…! Şahsiyetleri ve söylemleri tartışılmayacak derecelere yükseltilme süreçleri yaşanmıştır.
Bunun sonucunda; Kuran’ın mesajları yerine, otorite olarak kabul edilen yüceltilmiş şahsiyetlerin hadis kabul ettiği sözler ile, onun yorumları din olarak kabul edilmeye başlanmış, orijinal İslam anlayışı yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Ne gariptir ki, bütün bunlara rağmen, her grup kaynağını Kuran ve Sünnetten aldığını iddia edegelmiş ve bunları da Ayetlere takla attırarak dellilendirmişlerdir. Daha sonraki süreçlerde bu gelenek devam etmiş, eskinin alimi olmak kutsallığı toplumların vazgeçilmezi olduğundan, kendini hoca diye tanımlayanlar Kuran bize ne söylüyor diye bakmak yerine bu ayetten falanca alim nasıl anlamış onu esas kabul etme kolaylığını sürdüre gelmişlerdir.
Bu ortamda kendi konum, inanç ve bilgilerine delil üretmek isten bir takım hırs ve bencil insanlar; hadis uydurma furyasını başlamıştır. Bu iş öyle bir durum gelmiştir ki bazılarının mesleği haline gelmiş ve para ile isteyen herkese ravileriyle birlikte hadis uydurabilmişler ve bundan sevap aldığını iddia edenler bile olmuştur.
Hz. Ebu Bekir ve Ömer dönemlerinde toplanan hadis sayısı beş yüz iken, Ömer bin Abdul Aziz döneminde bu sayı bin beş yüze, daha sonraki süreçte bu sayı tam bir buçuk milyona çıkmıştır. Bu deryadan herkes kendine yeni bir anlayış çıkartabilmekte ve kendisinin hak diğerlerinin batıl olduğunu iddia edebilmekte! Anlaşılmayan Kuran'ın ürettiği din budur. Kuran' anlaşılmaz diyenlerin neye hizmet ettiği görüle!
Selam ve sevgiler Odabaşoğlu- Sonraki konumuz mezheplerin doğuşu ve gelişmeler.