Bir Değil Binmiş AŞK.. Gün Değil Ömürmüş AŞK ..

Konu sahibi son olarak 4352 gün önce görüldü
Bir sevgili düşünün;
Hem mecaz hem gerçek anlamda sürekli tepesine binilmesine rağmen ses etmeyen,
Sizinle böyle içten gülen,
Şaklabanlıklarınızı yadırgamak yerine onlara eşlik eden,
Sizin rahatınız için sağından soluna bile dönmeyen…
Hep mutlu eden…
Öyle bir adamla birlikteyim ben; beni benden çok düşünen, gülmem için elinden geleni değil elinden gelenden de fazlasını yapan, tüm tuhaflıklarıma şaşkınlıkla da olsa katlanan, ses tonuyla başımı döndüren, durmadan güzel şeylerle bana gelen bir adam… Ben ne yaptım da seni bana gönderdiler bilmiyorum, ben ne yaptım da bu kadar mutlu olmayı hak ettim… İyi ki geldin, iyi ki beni buldun…
 
Bazı mektupların yazılmasını geciktiren bir kısır döngü var. Önce gücü yetmediği, ne söyleyeceğini bilemediği için yazamıyor insan. Sonra bu tereddütler yüzünden mektubun yazılması gereken zaman geçiyor. Tren kaçıyor yani. Bu sefer gecikmiş olmanın suçluluk duygusu engelliyor seni. Mektup asla yazılamıyor.
 
Gökyüzü yok penceremde, yeryüzü yok ayaklarımın altında ve O’nun yüzü yok rüyalarımda… Böyle bir şey miydi ayrılık yoksa ben mi abartıyorum? Ayrılık anı bir tek benim için mi Dünyanın yok olması demekti? O kadar çok mu sevmiştim O’nu… Milyarlarca soru yazabilirim, yıllarca susup cevapları arayabilir, cevap bulamamaktan delirebilir yokluğu seçebilir, ülkeyi terk edebilir, yaşamadığıma inanıp ölebilirim… Yapmıyorum, yapmayacağım… Ayrılık bu işte sende farklı mı mevsim? Sonbahar, aynı hüzün, aynı boşluk…
Ben olduğum yerde dursam da Dünya hızla dönmeye devam edecek, zaman değişecek, günler geçecek, mevsim değişecek, günler yerini aylara, aylar yıllara bırakırken ben hep aynı noktada duracağım, belki de durmam emin değilim… Hani ayrılık her insana hayatın sonu gibi gelir ya, öyle hissediyorum. Birileri bir şeyler anlatıyor durmadan “Bu da geçecek” “Unutacaksın” diyenler var, unutmak istemiyorum! Hafızamın en zayıf olduğu anlarda bile tepeden tırnağa hatırlamak istiyorum; O’nu, gülüşünü, sıcaklığını, gözlerini, ses tonunu, başımı döndüren kokusunu, kurduğu cümleleri, sevdiği şarkılar, sevdiği her şeyi hatırlamak istiyorum…
Büyük bir ihaneti taşıyacağım yüreğimde; O’ndan sonra gelecek adamlar bilmeyecek dokunduğumda, sarıldığımda, öptüğümde, sevdiğimde hatta seviştiğimde hep O olacak gözlerimi kapattığımda… O’na olan aşkla sarılacağım yabancı insanlara, gözlerimi kapattığımda ne önemi var ki zaten? Kendime ihanet edeceğim; unuttuğuma inandıracağım kendimi, deli gibi hatırlarken hem de…
Zaman geçecek, mevsim değişecek, kış yerini bahara bırakacak, Dünya milyarlarca defa kendi etrafında, güneşin etrafında ve bizim etrafımızda dönecek; bizi yakınlaştırmak için dönecek… Sana döneceğim… Büyük yağmurların, büyük hüzünlerin, büyük yalnızlıkların ardından son bir defa daha sana döneceğim; döndüğümde ya sonsuzluğu bulacağım gözlerinde ya da bir yeni hayal kırıklığı daha…
Dilimin altında bir “Merhaba” ile uğurluyorum seni, “Gitmem gerek” gözleriyle ardımda bırakıyorum bedenini… Bir gün mutlaka döneceğim, Hoşçakal sevgili…
 
Ne tuhaf;
Bir gün biri gelecek benim bakmaya bile kıyamadığım gözlerinden yaşlar akıtacak,
Benim titreyerek dokunduğum tenini hırpalayacak,
Benim öpmeye kıyamadığım dudaklarına tuzlu yaşlar indirecek,
Benim tuttukça güçlendiğim elleri güçsüzleştirecek,
Avuçlarımın arasına aldığım küçücük yüzüne mutsuzluklar koyacak…
Ne tuhaf; benim yapmaya kıyamadığım, ihtimaline bile üzüldüğüm şeyleri biri gelip hiç acımadan yapacak…
 
Hiçbir şey iyi değil ve iyiye gitmeyecek! Çatlayan bir duvar yıkılmaya, yanlış iliklenen düğmeler eğreti durmaya ve düğümü açılan ipler sökülmeye mahkum…
Aşk yaralandı, hayat yaralandı, ruhum yaralandı… Tampon işe yaramıyor, kanama durmayacak! İnsanların ne söylediği umurumda değil, insanları duymuyorum; gerçek sorunları yok onların, varlığını göremedikleri şeyleri yok sanıp üzülüyorlar sadece. İnsanlar bencil!
Dünya hiçbir zaman hayal ettiğim gibi bir yer olmayacak ve hayalini kurduğum aşk var olan dünyada asla benim olmayacak… Bu dünyanın ölçütleriyle sevmeyi beceremiyorum ben; yalanlar yakışmıyor dilime, yapay duygular oturmuyor yüreğime. Sevdiysem gitmek istiyorum sonuna kadar; dokunmak, görmek, bütün olmak istiyorum… Sonunda ne olacağı önemli değil, insanlar ayrılabilir önemli olan vakit varken yaşanabilecek her şeyi yaşamak!
Bugün iliklerime kadar aşkı hissederken yarın sabah ölebilirim, olabilir ölüme ayarlanmış bir saatim var benim kalp diyorlar ona… Kalbim bugün birine aitken yarın toprak olabilir, içinde böcekler dolaşmaya başlayabilir. Ne komik değil mi?
Bunları yapmak için gerekli şeylere sahip değilim… İnsanların sahte olduğu, duyguların değersiz görüldüğü, yalanların yılanlardan daha tehlikeli olduğu topraklarda nefes almaya çalışıyorum; hayır buraya ait değilim, sadece burada yaşıyorum…
Aşk öldü, insanlık öldü…
Kimse görmedi ama dün gece bu topraklara gömüldü…
 
Sana yaklaşıp senle ölmek istiyorum…
Kuru bir sevgiden, kuru bir kalpten, boş hayallerden daha fazlasını verdim hep; kim bilir belki bu yüzden daha fazlasını bekledim hep… Sevginin yanına içini ısıtacak tebessümler ekledim, kalbimle beraber ruhumu, boş hayaller yerine hayatımı koydum ortaya… “Bu hayat bizim” deyip çıktım o upuzun yola…
Yolda gördüklerim için, yolda bulduklarım için değiştirmedim yolumu hiç! Emin olmadığım hiçbir adımı atmadım, emin olmadığım limanlara sığınmadım… Güvenmek istedim en çok, sevmekten daha çok istedim güvenebilmeyi. Sevmek yoruyordu çünkü sadece, yorulmak istemiyordum ben sığınabileceğim sağlam bir limanda dinlenmek istiyordum… Oysa hangi limana demir atsam, gözlerim kapanır kapanmaz gemim kaçırıldı limanlar yıkıldı… Kaç kere denizin dibini boyladı hazinelerim bilmiyorum…
Sevgim yara aldı, inancım yara aldı, tebessümlerim yara aldı, hevesim yara aldı, en çok da güvenim… Pire için yorgan yaktım durmadan, bir insan kötü diye milyarlarca insanı suçladım yıllarca… Kaçtım, durmadan kaçtım… “Limanım” diyenden de “Denizim” diyenden de kaçtım, zarar görüyordum durmadan çünkü.
Hatalarım da oldu… Belki güvenemediğim inanamadığım için kaç sağlam limanı yıktım ellerimle, kaç denizi doldurdum göz yağmurlarımla… Saymadım, sayamam… Öyle olur ya hep; biri gelir, sonra giderken kendinden sonra gelecekleri bile götürür… Buydu sanırım hayatımın özeti; O’na kadar…
Son defa güvenmek istiyorum, son defa gözlerimi kapatıp bir kalbin tınısıyla uyumak istiyorum… Konuşmayalım; yalanlar dökülmesin dilimizden, “Sen ilk…” ile başlayan cümleler de kurma bana. Susalım, yanyana oturup uzun uzun sarılıp uzun uzun susalım… Gözlerin olsun, gözlerimle konuşsun; yüreğini koy ortaya; hayatını koy; vazgeç milyarlarca kadından… Yapabilir misin? Tüm insanlar gibi sevilmek istiyorsun, sen böyle bir sevgiyi taşıyabilir ve sevgini ortaya koyabilir misin? Hiç söylemediklerimi anlayıp hiç söylemeyeceklerimi okuyabilir misin gözlerimde? Peki öyleyse; hoşgeldin yüreğimin şehrine…
 
Son yolculuk bu… Ayrılırken yüreğinin şehrinden son defa dönüp bakıyorum sana, dudağımda yarım yamalak bir tebessüm… Kızma, bakamıyorum gözlerine bu defa. İçimde öldürüyorum seni, içime gömüyorum, hani hep orada yaşamak istemiştin ya…
Suçumuz ve bedeli ortada, ne yaparsak yapalım gizleyemeyiz. Uzun bir gece silmez her şeyi, uzun bir suskunluk unutturmaz o öldüren sözleri…
Bakma artık yola, gelmeyeceğim. Pencerenden beni görüp sokak kapısına fırlamayacaksın, terliklerinle beni uğurlamayacaksın bir daha… Son defa sarılabiliriz belki, ama hayır istemiyorum!
Aşk bitmez, aşk unutulmaz diyenlere inat seni bitirerek, seni unutarak gidiyorum..
Hoşçakal…
 
Defalarca çıktım aynı yola, defalarca yılmadan yürüdüm sana… “Of” bile demeden öylece yürüdüm, ama bugün yorgunum, bugün tükendim, bugün bittim… Sen tarihleri pek tutamazsın aklında, ben hatırlar sana da hatırlatırım hep. Bugünü hatırlatmayacağım. Boşver sen de hatırlama; yaşandı-bitti deyip geç, bunu yapmak daha kolay nasılsa.
Hep aynı şeyi yaşadık ne tuhaf değil mi? “Bunu da atlattık mı tamam!” dedik hep, hepsini tek tek atlatmak için canımı dişime takmama ve başarmama rağmen hiç tamam olamadık biz. Hep eksik, hep yeni fırtınalara gebe… Zamansızlık mıydı yoksa biz mi yanlış insanlardık ayırt edemiyorum.
Sanırım sorun benim… Her gelen farklı yollardan da olsa aynı şeyi deniyor ve sonunda kırılan hep ben oluyorum. Bana gelene kadar yaşadıkları “düzgün” hayat bana gelince sarpa sarıyor mesela, “Kafam karıştı”larla yoruluyorum her defa, “Emin değilim”ler geliyor bahane olarak ayaklarıma. Sahi bunu hak edecek ne yaptım Tanrı’m?
Hep beni de güzel günlerin beklediğine inandım, oysa her seferinde yalnızlık kucakladı beni. Kapımı yalnız açtım, karanlık odaya yalnız girdim, ışığı açınca boş odayla yüzleştim hep! Şansımı zorluyorum belki de, yalnız kalmalıyım…
Yalnızlık… 9 harf 1 kelime, sonsuz huzur, sonsuz acı… Ama daha iyi yanlış yapmaktan, yanlış yolda koşmaktan… Yalnız insanın yaralayanı, kıranı, çekip gideni, acı vereni de olmaz…
Umudum var, başaracağım… Yalnızlığı son defa odama alıp, sonsuza kadar onun kucağında uyuyacağım…​
 
Alper: Hiç iyi değilim Ada, seni hiç unutmadım. Bunların olacağını hiç düşünmemiştim, yarım yamalağım her şey bombok. Sen atlattın mı, yoksa benden intikam mı alıyorsun? Gülümsüyorsun, gerçek mi? Hiç böyle olacağını düşünmemiştim; senden ayrıldığım ilk günler kuş gibi hissetmiştim kendimi, sana da kendime de iyilik yaptığımı düşünmüştüm. Ta ki ufacık bir şey beni darmadağın edene kadar, sana ait ufacık bir toka alay etti benimle o gün. İşte o sabah seni ve neleri kaybettiğimi anladım; bir daha sen olmayacaktın, bir daha yaşayamayacaktım ben bunu bir başkasıyla. Hayat alay etmeye devam etti benimle; sana benzeyen yüzler, kokuna benzeyen kokular, sesine benzer sesler çıkardı karşıma ya da bana mı öyle geldi ne, bilmem… Biliyor musun bir gün nerede kaybettiğini bilmediğin o küçücük saç tokası hala cebimde durur.
-Hayır Ada yalan söylüyorum, ben zaman zaman gidip bakıyorum o sokağa ve her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünüyorum. Orada öylece duruyorum, senin içerde oturduğunu ve hala küçük kahramanlar yaptığını düşünüyorum. Kendimi aldatıyorum, avunuyorum Ada.
Ada: Senden hemen sonraydı onu görmeye gidişim, senin doğduğun eve, çocukluğunun geçtiği kasabaya Sevgilim… Sana dair küçük bir yolculuk yaptık annenle, sana söylememesi için yemin ettirdim ona Bravo tutmuş sözünü… Büyüdüğün evi, uyuduğun yatağı gördüm Sevgilim. Seni, çocukluğunu düşündüm sen oradaydın ve bir gün benimle tanışacağını henüz bilmiyordun. Sen dizime yattın ben bir hikaye anlattım sana, büyüdün. Kafamda bir hikaye, bilirsin bunu çok severdim; ikimize bir mutlu son yazdım sonra, o evde seninle birlikte oturduk. Sustuk, yanımda durdun sessizce; burası sondu, başka bir yaşamdı, sadece biz vardık, bana baktın Mavi ve Telaşsız. Sustuk, başka bir yaşamda başka bir mutlu son, biz bunu hak etmiştik. Hikayemiz orada bir yerde, hep benimle duracak dayanabilmemin tek yolu bu çünkü. İnsanın kokusu hep aynı mı kalırmış, şaşırdım… Sonra sana ait bir şey aldım yanıma, bir küçük 45lik plak “Arda kardeşin masalları” eve uğrarsan bir gün o plağın nasıl kaybolduğunu asla bilemeyeceksin. Biliyor musun sen o küçük plakla bende, evimdesin hala ve sen bunu bilmiyorsun. Ve gözlerimi kapattığımda kollarımda başka biri değil sen varsın ve sen bunu bilmiyorsun…
Alper: Yok, hiçkimse yok… Sana yalan söylüyorum.
Ada: Biliyorum Sevgilim, hiçkimse yok olmayacak. Başkalarının çocuklarını, hayatlarını, bedenlerini ödünç alacaksın geri vermek üzere ve hep ıssız kalacaksın…
 
Küçücük bir kalbim, ama boyumdan büyük hayallerim vardı benim…
Hepsi seninle birlikle olmak, seninle yaşayıp seninle yaşlanmakla ilgiliydi,
Sen vermiştin bana bu hayalleri aslında.
Bir evimiz olsun istedim, bize ait bir ev!
Bizim koltuklarımız, bizim mutfağımız, bizim yatağımız olsun istedim…
Akşam eve geldiğimde heyecanla günümü anlatmak istedim sana,
Kapıdan girdiğinde kalkıp boynuna atlamak “Seni çok özledim” diye sarılmak istedim…
Birlikte yemek yapalım, sonra birbirimizin yaptığı yemekleri afiyetle yerken “Beğenmedim yaa ama aç kalmayayım diye yiyorum” demek istedim..
Birlikte gülelim, gerekirse birlikte ağlayalım ama ne olursa olsun birlikte olalım istedim.
Moralin bozuk olduğunda ellerini tutup yanında olmak, seni güldürmek istedim.
En yoğun günlerimizde bile birbirimizi arayıp “Seni seviyorum” demeyi ihmal etmeyelim istedim.
Hayatımı senin hayatınla birleştirmek, seninle büyümek istedim…
Doğmamış çocuklarımıza isimler koymak, kime benzeyeceğini tartışmak istedim.
Gözlerime baktığında kalbime dokunduğun anların sonsuz olmasını istedim…
Senden sonra yaşayamam, aldığım nefes canımı yakar diye senden önce ölmek istedim, öyle ya ayrılık bile nefesimizi keserdi bizim.
Hep söylediğin gibi beni sonsuza kadar sev istedim, yüreğine ağır gelene kadar taşı içinde istedim.
Bizim istediklerimiz bunlardı değil mi sevgilim?
Çok şey istemişiz…
 
Bırak binlerce çift aynı yatakta sarılıp yatsın, uyusun, zamanı öldürsün…
Biz uyumayalım, ayrı yataklarda da olsa sabahı bekleyelim,
Pencereye bakalım sabahı beklerken, odaya dolan rüzgar dokunsun tenimize
-Unutma o havayı soluyorum ben de.
Tenine dokunan rüzgar benim ciğerlerimde dolandı belki de…
Güneşin doğuşunu izleyelim kısık gözlerle,
Güneşin içimize doğmasına izin verelim…
Sonra kapansın gözlerimiz, paralel evrenlerden birine gidelim…
Yanıma uzan, hep hayal ettiğin gibi sokul hayalinde…
Bilirsin işte evrenin kalbinde hissedilen her şey gerçek olur ait olduğumuz zaman diliminde.
Evren sensin, lütfen hisset içinde kalbine yakın bir yerlerde…
 
Durmadan yanlış anladık birbirimizi…
Ben yanlış anladım seni. Aşk sandım gözlerinde gördüğüm muhtaçlık duygusunu mesela. Dokunuşlarını, sözlerini, gözlerini, hoyratlığını, suskunluğunu hep aşk ve aşkın bizde yarattığı acı ama ne olursa olsun BİZ sandım. Başka ihtimaller hiç uğramadı zihnime… İhanet, yalan, sevgisizlik… Bunlar bizim hikayemizin ne önsözünde ne dipnotlarında ne de sonsözünde yazan ve açıklamaları bulunan kelimeler değildi. Ben anlamlarını bile bilmezken senin yapabileceğini nasıl düşünebilirdim ki? Hiç düşünmedim…
Bana ihtiyacın olmasını AŞK sandım!;
Hatırlıyor musun her canın yandığında ilk bana koşardın, ben sevgimle iyileştirirdim hem ruhundaki hem bedenindeki yaraları… Ağız dolusu gülücüklerle teşekkür ederdin bana, bazen sımsıkı bir sarılmayla… Yalan olamayacak kadar gerçek sarılmalarımız vardı bizim. Aşk değilmiş bunların nedeni, yarabandı oluşummuş sana yanlış anlamışım…
Hoyratlığını yanlış anladım!;
Hani sen söylemiştin ya “Benden emin olursan gidersin sandım” tam da bu sebepten bazen sert ve kaybedilmeye yakın olduğunu sandım ben hep. Esip gürlemelerini bizi kötülüklerden koruyan kalkan bildim ben hep asıl kötüyü göğsüme bastırdığımı nereden bilebilirdim ki? Yaptığım hatalar yüzünden kızgın olduğunu sanırdım hep, senin başlı başına bir hata olduğunu bilmez inanmazdım ben…
Suskunluğunu yanlış anladım!;
Tartışmamak için, kırmamak ve kırılmamak için sustuğunu sanırdım hep; ağzından daha az yalan çıkması için sustuğunu hiç düşünmedim. Söyledim ya sen ve yalan aynı cümle içinde hep eğreti dururdunuz benim gözümde, senin yalan olduğunu hiç düşünmedim…
Ve son olarak; SEN BENİ YANLIŞ ANLADIN!;
Ben ne senin sandığın gibi yarabandıydım, ne sandığın gibi sert, ne de düşündüğün kadar sevgisiz… Duygularım vardı benim, tarafından kırılmaya yok edilmeye müsait duygularım… Gördüğün kadarı bile korkutmaya yetti seni, gördüğün kadarı bile boğazına dizmeye yetti yalanlarını… Aşık bir kadın vardı karşında, aşkı için her şeyi yapabilecek her şeyi göze alabilecek bir kadın ve sen bunu biliyordun. Bunu bile bile göze aldın onu öldürmeyi, başka bir kadına daha gidebilmeyi göze aldın…
Şimdi ellerin boş; arpa için evdeki buğdaydan oldun… Ne hissediyorsun bilmiyorum, ama ne hissettiğimi biliyorum…
Defalarca savaşa girdim kendimle, defalarca yenildim… Tek başıma ayağa kalkıp kılıca sarıldım tam kalbinden vuracaktım seni, duraksadım… Evimdi orası ve gerçek olan tek yerdi sende dokunduğum… Kıyamadım, son kez girip içinde uyudum huzurla… Gitmem gerektiğini biliyordum, yola çıktım başka bir adamla…
Kalbine iyi bak, ona en son ben dokundum.
Parmak izlerimi mutlaka hissedeceksin ve ne zaman dokunmaya kalksa birileri evim koruyacak onlardan kendini, canın yanacak sebebinin ben olduğumu bilecek ve susacaksın sadece…
Bu gece son! Üstünü kapatıyorum her şeyin; senin ve olan bitenin…
Son defa dilime değiyor bu iki kelime; Hoşçakal sevgilim…
 
Gittin, çünkü kolaydı “Hoşçakal” deyip öylece yürümek.
Hayatı yanlış anlamıştın oysa sen, benden uzaklaştıkça tüm meseleleri çözebileceğine inanıyordun. Sana kalsa bir arada olduğumuzda depremler olabilir, denizler taşabilir, insanlar ölebilirdi en kötüsü mutsuz olmaktan korktun. Değmez miydi? Benimle mutsuz olmayı göze alamaz mıydın sonunda sonsuz mutluluğun olduğunu bilsen?
Sen kolaya kaçtın, bir hoşçakala sığdırdın her şeyi.
Peki ya yüreğin, sahi susturabildi mi beynin O’nu? “Mantıklı düşündüğümüzde..” demiştin mantık aranır mıydı aşkta?
Üzgünüm sevgilim kehaneti bozan, rüyalarından beni çıkaran, iskambil fallarındaki Kupa Kızı yerine Sinek’lere koşan sensin.
Üzgünüm sevgilim, bir daha hiçbir zaman diliminde sevilmeyeceksin…
 
Başka ellere teslim ettik birbirimizi…
İçimizdeki dolmayacak boşluklara doldurduk söylenecek sözleri ve çıktık ayrı yollara. Mutlu olacak mıydık, alışabilecek miydik yoksa pişmanlık mı saracaktı içimizi bilmiyorum. Gitmek istedin ne kadar engel olabilirdim ki? Tutsam kollarından suratına haykırsam gerçeği anlamazdın biliyorum, kim anlayabilirdi ki? Ama yine de görmeni isterdim gerçeği ve başımıza gelecekleri…
Canım yanıyor şimdi O’na her dokunduğumda, dudaklarım O’nun dudaklarıyla ıslandığında. Bilsen için acırdı değil mi, öyle ya senin dokunmaya bile kıyamadığına başka biri dokunuyor şimdi. Durmadan gülümsüyorum mesela, “Her şey yolunda” der gibi. Sarıldığında gözlerimi kapatıyorum sen sarılıyormuşsun gibi hissetmek ve O’na aramızdaki şeyin gerçek olduğunu gösterebilmek için.
Sen… Sen neler yapıyorsun sahi? Alıştın mı? Yolunda mı her şey? Mutlu olabildin mi? Yoksa geliyor muyum aklına bazen? Merak ediyorum acaba hiç “Şuan bana ihtiyacı olabilir mi” diye düşündün mü, aslına bakarsan sanmıyorum. Düşünsen yapardın öyle değil mi?
Bu saatten sonra ne fark eder ki? Yeni bir hayat yolundayım, elimden başka bir adam tutuyor ve sen bunu bilmiyorsun. Bilsen engel olabilir miydin, geleceği tahmin edebilsen ne yapardın bilmiyorum. Artık merak da etmiyorum. İstediğini yapıyorum sadece gidiyorum…
 
“Sen başkasın ben başka” ne çok duydum bu cümleyi, ne çok söyledim… Öyle miydi gerçekten? Farklı mıydık bir arada duramayacak kadar? Peki farkı yaratan kimdi, suçlu olan kimdi?
“Herkes neden düşman?” çok sordum kendime, çok cevap aradım kendi içimde. Bende fazla olan neydi ki neyi almaya çalıştılar hep? Fazla mutlu değildim, herkes kadar kusurluydum hatta. Fazladan acılarım vardı benim, kimse dokunmak istemedi onlara…
Son darbeyi en sevdiğime sakladım, son hançeri o saplasın istedim sırtıma, sağolsun kırmadı beni. Sarılır gibi geldi yanıma, yerini ayarlayıp yerleştirdi hançerini sırtıma. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide cambazlık yapıyorum şimdi…
Korkmuyorum ölmekten, tek korkum yaşamaya devam etmek…
 
Ölüyorum; doğmadığım ve daha önce hiç yaşamadığım bir yerde ölüyorum. Tek başımayım. Yalnız değilim bu defa yapayalnızım… Hatırlıyor musun ikisi arasındaki farkı konuşmuştuk bir defasında ve eklemiştin hemen arkasına “Ben varken yalnız değilsin sen” nerdesin şimdi? Nereye kayboldun gözlerimi açıp kapatana kadar…
Ruhum acıyor. Bedenim acılara dayanıklı, ama ruhum sen olmadan koruyamıyor kendini. Çıkıp gitmek istiyor, sana koşmak istiyor durmadan. Seni bulamadıkça parçalanıyor ruhum dönemiyor bedenime.
Kalk gel, at üzerimdeki ölü toprağını. Tut elimden kaldır beni!
Kalk gel geç olmadan, ben ölmeden, bu şehir beni bir yere gömmeden…
 
seni sevmek
bazen çok zor.
bazen çok can yakıcı.
bazen çok sonsuz.
bazen çok yorucu.
bazen çok özletici.
bazen çok kırıcı.
bazen ise, çok mutlu ediyor.
bazen göklere çıkarıyor.
bazen hayata bağlıyor.
bazen yaşatıyor.
bazen hissettiriyor.
bazen her şeyi unutturuyor.
bazen bir kelebek olup midemde dolanıyor.
bazen huzur olup içime doluyor.
anlamıyorum ya. seni sevmek bazen bu kadar güzelken, bazen neden bu kadar acı veriyor?
 
önce seviyorsun. başlarda ilgi olarak başlayan duyguların yerini yavaş yavaş sevgiye bırakıyor. kalbine yerleşmeye başlıyor yavaşça. usul usul tüm kalbin oluyor. kalbim diyorsun ona, kalbinden koparcasına. güneş bir farklı parlıyor senin için. bağlanmaya başlıyorsun, hissetmeye başlıyorsun. öpesin geliyor her saniye. sarılasın, sevesin, sevişesin. kalbin o doluyor, onunla doluyor.
sonra bağlanmaya başlıyorsun. aldığın her nefes ona ait olmaya başlıyor. kendi bedenini ona teslim ediyorsun, ruhunla birlikte. onun için, dünyadaki tüm karşı cinslerinden vazgeçip, zerre pişmanlık duymuyorsun. deli gibi sevişinin üstüne bir de bağlılık ekleniyor. yavaş yavaş onun için yaşamaya başlıyorsun. aklın başından gidiyor. ona bir şey olursa senin canın yanıyor.
sonra gidiyor ve özlemeye başlıyorsun. aldığın nefesler anlamsızlaşıyor. canın yanıyor. öyle bir acı ki bu, kelimelerin yetmez ki anlatmaya. onsuzluğun acını sigaradan çıkarıyorsun. daha bir derin çekiyorsun nefesini içine. daha bir öldürmek istercesine kendini.
sonra alışamıyorsun. düşünsene tüm düzenin bozuluyor. sevgin dağılıyor, sevilişin dağılıyor. o kadar uğraştığın, emek verdiğin şey bitip gidiyor. onun için bitmişken, senin için devam ediyor bu acı. geçmiyor ki bu acı. kim sevecek seni, kim her sabah günaydın diyecek, o olmadan sabahların aydın olacak mı?
sonra göğsünün ortasında kocaman bi boşluk. özlemin, acının, mutsuzluğun verdiği, en çok da onsuzluğun verdiği o boktan boşluk. ne yapacaksın, ne edeceksin bilmiyorsun. sadece acıyor işte, o boşluk seni içine çekiyor. yok ediyor.
önce deli gibi sevdiğin, seni yaşatan insan, şimdi seni öldürüyor.
söylesene, ne kadar adil bu aşk. kime göre, neye göre. sen gideceksen, neden gitmeyeceğine dair yalanlar söyledin. hep seveceğine inandırdın. inandırdığın masalda yaşamaya devam ediyorum. ama sen yoksun ki, başrol olmadan masal mı olur? olmaz di mi, olmamalı.
ama sen yoksun ve benim masalım da bitiyor. inandırdığın masal, hayaliyle yaşadığım, beni yaşatan, güldüren masal bitiyor. bitmemeliydi ama bitiyor.
 
Günaydın sevdiğim adam.

Gün sensiz ne kadar da yenik başlıyormuş meğer hayata. Sensizlik ne kadar büyük bir düğümmüş ki, boğazıma takılıp nefes almamı engelliyormuş. Ellerim düğümlü kalıyormuş kollarımın arasında. Dudağımın kenarında sevdiğin kıvrımlar oluşmuyormuş. Zor geliyormuş “yaşıyorum” demek.

Sensizlik, yaşamak değilmiş meğer. Bir ölünün nefes almasıymış basitçe.

Bu sabah sensizliğin ilk günleri gibi, hayalinin kokusuyla idare etmeye çalıştığım henüz yeni. Yine de bir dakikası bir asır geliyor ya sensizliğin, şimdiden özlüyorum varlığını. Şimdiden burnumda tütüyor hiç koklamadığım kokun. İnsan hiç öpmediği birini öpmeyi özler mi dersen, özlermiş sevdiğim adam.

Bak bana, ben nasıl özlüyorum elmacık kemiklerinden yumuşacık öpmeyi, oraya bıraktığım izi bir tebessüm içinde seyretmeyi, haline kahkahalar içinde gülmeyi…

Nasıl zor geliyor anlatmam gereken kelimeler şimdi bana, nasıl da düğümleniyor boğazımda bak. Belki parmaklarının arasında kaybolsa, çözülecek karnımdaki sıcaklık. Belki rahatlayacağım. Ama istediği her şey gerçekleşmiyormuş işte insanoğlunun, yanımda olsa dediğimde sen yanımda olmuyormuşsun.

Birini sevdiğinde, onun varlığını hissetmemeye razı olarak seviyormuşsun sevdiğim adam. Karşılık beklemen normalken, sen karşılık beklemiyormuşsun. Ben, beklemiyorum işte. Nedenini bilmediğim bu sevdan için hiçbir şey beklemeksizin, hiçbir umut beslemeksizin yalnızca seviyorum.

Ben, senin sol yanında atan kalbini seviyorum adam.
Engelleri bu yüzden her sabah ve her akşam görmezden geliyorum.

Engelleri aşmanın ne kadar imkansız geldiğini bilir misin ki sen, anlar mısın çektiğim bu zorlukları, hiç bilmiyorum. Anlamanı beklemek belki bencillik olur lakin, gün geldiğinde bunu senden isteyeceğimi biliyorum.

Beni anla diyeceğim sana sevdiğim adam, lütfen beni anla!

Sen beni anladığını mı söyleyeceksin yoksa anlamadığını mı itiraf edeceksin, buna bir türlü karar veremiyorum. Sana şimdi söylesem omuz silkerek “banane” diyeceğini rahatlıkla söyleyebiliyorum oysa adam. Yaşına aldırmadan minik, yaramaz bir erkek çocuğu olursun çünkü sen yeniden.

Sana büyü demediğim için kızarım kendime belki o zaman.

Biliyor musun, o çocuk halini gördüğümde içim gidecek benim adam!

Sana söylediğim her şey uçup gidecek aklımdan. Senin yüzünden, seni bırakamayacağım. Sonrasında pişman olacaksın, pişman olacağım. Birbirimizi sevdiğimiz için pişman olacağız delicesine.

Bu pişmanlığımız hayatıma o kadar geç girecek ki, şimdi söylesem mutlaka inanmayacaksın sözlerime. İtiraz edeceğim, sen de kızacaksın. Tüm büyümüz bozulacak ya sonrasında, bu yüzden bak şimdi susacağım adam.

Dudaklarıma vurduğum mühür hiç açılmayacak. Seni sevdiğimi inkar etmeyeceğim.

Gitmek istemediğimi bilmeyeceksin sen.
Ben senin nefesine doymadan, ölmeyeceğim ama adam.
Nefesini nefesim yapmadan, son nefesimi vermeyeceğim gökyüzüne.
Sana yemin ederim sevdiğim adam, kalp atışlarını duymadan durmayacak kalbim.
 
Bir şehir bir şehri özlediği zaman kurulur bütün cümleler… Bir şehir bir şehre kavuşamadığı zaman yazılır hikayeler… Bir şehir bir şehre akamadığı için oluşur göz yaşlarından nehirler… ve bir şehir, bir şehrin söyleyeceği bir sözü bekler çoğu zaman… ‘Seni çok özledim.’ diyemez şeritler… Kaç şerit vardır aramızda? Kaç insan vardır? Kaç sevgi girmiştir aramıza ya da kaç gülüş? Kaç bahar geçmiştir üstümüzden, kaç beraber ıslanamadığımız yağmur? Kaç bedene sığdırdık hayalleri? Kaç kez döndük sözlerimizden? Kaç kez dayanamayıp yine birbirimize koştuk? Kaç kez aramıza girdi ete kemiğe bürünemeyen sözcükler?


Ben hep sana geldim, beni anlasın diye tenin.


..ve sevgilim grisi meşhur bir şehirden sana yazıyorum bir öğlen vakti. Hayalinle uyuyup hayalinle uyanmışım. Sözcüklerimiz yine dokunamamış birbirine, yine öpüşememiş en can alıcı yerinden ‘özleminden’… Baharın getirip yine baharın alıp götürdüğü adam, bahar geliyor, umutlar içimde filizlenip yeşeriyor, bir bahar günü gel, yine gel, tuzla buz et beni, camdanmışım gibi.
 
Geri