aynı meydanda, aynı tanrıları taşlıyorduk

Konu sahibi son olarak 2508 gün önce görüldü
Bir sineğe binmiş içimden havalanan soğuk toz
baharatım
tadıma karışıyor sonbaharın beyaz ceketli martıları

Kayıtısızım kente akın eden şehvete karşı
gözlerimde masmavi iki kurşun yarası
vahşi hayvanların parçaladığı yüzümle yatıyorum

çocuğum. okuldan kaçtım. karatahtada unuttum coğrafyamı
 
büyük yavanlığın zaman
kazandığı susuz gezegenlerin
arazisi! tarifsiz lanetlenişlerin
kuvvetli masumiyetiyle alay
eden merhale! talan
edilmiş yalnızlıkların tersyüz
çevrilerek bekletilmesiyle anlamlanmış
sahte mukaddes, sahte susayış, sahte
sabrediş izi!
toprak ve tüllerin kralı! zehrin bilgisi!
sen rüzgara uzat kalbinin mimarını ve
çöz suyu deryadan, kat mermere,

acıt yeryüzünü!
 
cam kurtlar var gecenin suyunda
içilse şehir; yırtılmış taşların
iade edilmiş melekler örttüğü
eski, imdat, tahlilsiz hikaye!
israf edilmiş tayfalarla gelecek
uzattığım, uzatırken içine
tıkandığım menekşe! belli
belirsiz bir yaz ayında
sözgelimi ekim, sözgelimi kiraz
kırılacak bir tamburla geçecek
önerdiğim, önerirken dibine
çöküverdiğim efsane biraz; sesi yeis
sesi sabahlara kadar dinlediğim radyo
sesi oradan oraya oratoryo
sesi koynuma giren sesi koynundan çıktığım
sesi el konulmuş şeytan
sesi el kadar masumiyet
sesi hür siyah üzerine çalakalem mavi tül
sesi tül mavi üzerine nakşedilmiş siyah gül
sesi beni hep döven abim
sesi beni kovalayan polis
sesi bıçaklanışım, bıçaklanır
bıçaklanmaz eriyişim; kabullenilişim;
ah ben nerdeymişim, ben kimmişim de
talazlanmış, tozlanmışım! üstümü süpür rüzgar!
şimdi şikayetim var! çalıntı kalplerle kirlenmişim!
ağlat beni özgürlüğüm, ağlat! gözyaşlarımla
yıkanırım, belki öyle başlar kim bilir
gökyüzünden yeryüzüne doğru
ölü bir hava kabarcığı gibi yükselişim!
 
yarayı okşadıkça dökülüyor kabuklar) ... (diyemezsin
oysa belirsizliktir
ormanlarına pusu kurdurtan hayvanları. Kim bilir
hangi çağın karanlığında iki ateş böceği
gibi iki omzuna konmuştuk sevgili siyahını öpecek
ve ölecek olan, kanını
terine nişanlanmış o yaralı delikanlının.

hayır, bugün inanmıyorum ben gitgide büyüyen ellerine
ellerin büyüdüğü şehirlerde
gözlerin ettiği sözleri kesme cüreti gösterilir

ve o kesilen sözlerin üstüne
oğlanlardan yüzülmüş ipek tenden tüller serilir
gümüş yünden kuşlar örtülür

gideceksin. belli. git o halde seni çağıran beldeye
benim ilmim sistir de!
benim ilmim suçtur de!

ve unut sonra o iki ateş böceğini

kaldır başını ardından
gökyüzünde tek bir ateş böceğinin
bölünüp
kendisinden iki ateş böceği oluşunu
şaşkın bakışlarla, utanç içinde gözle!

benim sisim sensin de!
benim suçum sensin de!
belli belirsiz bir akyanus beni üstlensin
yarayı okşadıkça dökülen kabuklarla dolu sesinde!
 
Tabağına yiyebileceğin kadar yemek,
Hayatına sevebileceğin kadar insan al.
- İsrafın lüzumu yok..=)
 
Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? ...

Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun...

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...”


* * *

Charles Baudelaire
 
Uç benim boynumun soytarısı
kirle her cemreyi bana doğru olan
unuttum güçbela soluyan perdeleri
dudaklarımı ısırdıkça kabaran akşam
unuttum onu da.
Zaten bir tanım değil midir
tavsayan düşüp kalkmalara
hüznün hacanası diye bildiğim akşam
bir tanım değil midir o kıyısız ellerimiz
fırça çekmeye doğru ölümün bacısına
parmak atmaya doğru şiir okuyaraktan
aşk -bir tanım değil midir-
kusturucu güzellikler ardından.
Her tanım bir ağı parçalıyor gibi çevremizde
azgın atlar boşandıkça sesimin avlusundan
uç benim boynumun soytarısı
dölle ovalı yüreğimi akarsuyunnan
göğsümde serinleyen akçıl kuşların
esirgeyen bağışlayan DİRENME'nin adıyla
indir koynumun yılgısını mor bulutların ordan
indir, indir de
geceleyin dupduru bir iniltiyi
bağrımdaki sağırlıkla değiştirmeye doğru-
Fırlamayım, bıktım tanımlanmaktan.
Leş yiyen akçıl kuşları sevrim çünkü
akçıl gçmen kuşları çünkü
çünkü özentisiz taşra yanakları
gibi çarşılara ilşkin
firegili göklerin altında olmak gibi
yatırları severim
paskalya tatilini.
Her tanım zorlu kilitlerdir belki de
çaput yıldızları aşka dayalı duran
uç benim boynumun soytarısı
böğrümde avrupalı atları koşuşturan
aşkım, tanımım, yanaşmam.
 
Tozludur saçlarım, saçlarımdan
devrilmiş sarayların dumanları savrulur
yüzüm yanıktır
yüreğime bir karanfil sokuludur
ve partizanca darbelerin dünyaya ilen şavkı
benim göğsüme göğsüme vurup durur.
Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
bahar da sürgülenir içime katranlar da
hem koşarak yarattığım sevgiler vardır
hem körlenmiş sevgilerin acısıyla koştururum.
Beni sular
kocaman taşları parçalayarak hatırlıyor dağlarda
ve beni hatırlatıyor çeltik tarlalarında aynı sular
umutlu sakinlikleri
lohusalıklarıyla.

Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
kökten dallara yürüyen sular gibi
yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne
yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir
dağların esmer ve yaban telaşından kurtula diye
torna tezgahlarında demir.

Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen
yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri
kanla dolar pazuları tarladakinin
hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki
gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm
yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri.

Aynı adam Ekim günlerinden beri gümbür gümbür gelirim
teneke damların üstüne safi sinirden doğan güneş
portakallar fırlatarak parlıyor benim adımlarımla
anladım neden yorgunluk
gülümserlik getiriyor insana
hayatın bana başat
bana avrat oluşunu öğrendim
işçiler bunu kurşunlanarak öğrendi
on beşinde bir arkadaş
inancını savunurken yargıca
anladı bulana durula akmakta olan şeyi.

Yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil.
gözlerim namlu.
 
Bu gece sana uğramayı düşünmüyorum.
Saadet diyorsun çünkü.
Saadet: Bir kilide sokulan anahtar.

Ya açarsın ya da kapatırsın.
 
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kâr sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak,
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
 
Mutluyum, çünkü galip gelmedim
Cana ferahlık veren o gizemli sarnıçtan
Arklar açmalıyım bahçesine kalbimin.
Mutluyum, çünkü galip gelseydim
Madalyam olacaktı, yüreği kangren yapan
Ve bir gururum, kendini okşatan.
Mutluyum, çünkü yenilmeseydim
Ey hırs, ben senin ürkek ülkenim-
Diye bitmeyecekti şiirim.
 
Kekemelik çağımdayım, affet.
Dağınık durmam bundan.
Biraz zaman geçsin, çözülecek dilimin bağı.
Bakma kemiksiz durduğuna, say ki şehrin kıyısında unutulmuş heykeldir dilim.
Nicedir uğrayanı yok.
Ait olduğu hikaye, geçer akçe değilse,
alıcısı yoksa birikmiş kelimelerinin,
hep bir yakaza hali gibiyse günler önünde,
içine kıvrılıp uyuduğu düşün ağırlığına ver.
Biraz daha zaman.
Silkinip kurtulacak üzerine yığılmış bu toz bulutundan.
Sen o gün, çekip aramızdan bu bitimsiz uzaklığı, gözlerimin içinde bak.
Göreceksin çocuksu heyecanımın bana ne çok yakıştığını.
Yüzümün sana bakarken kaç tufan geride bıraktığını.
Biraz daha...
Zaman, kurtaracak bizi ve yaslanıp o en sevdiğin yıldıza,
çöl hikayeleri anlatacağız, kırılmış çocukluğumuza...

Bilgi - İnanç - Eylem
 
Bir düşün orta yerinde,
Kaçıyor uykum gecenin sensiz yanına.
Sızıyorum kirpiklerinin ucundan,
Çiy tanesi sessizliğince,
Dudaklarına.

Soluk sarı ışıklar karışıyor
Geniş caddelerin ıslak kaldırım taşlarına
Bir adım bin ses yankısı kulaklarımda
Dolduruyor yokluğunun nefesi geceyi
Boğuluyorum gri bulutlarında bu kentin.

Bir gelincik şafağı gözlüyorum
Yemyeşil kırlarda açan kıpkırmızı.
Beyaz papatyalarda geziniyor ellerim
Saçların uçuşuyor parmak uçlarımda
Öpüyorum usulca her bir telinden
Dokunuyor alnıma rüzgarla nefesin.

Geceye takılı kalmış zamansız bir saatin
Tik takları ile salınmakta sensizlik
Alarm sesi karışıyor tütün sarısı bulutlara
Almak ile vermek arasında bi yerde
Nefesim karışıyor sonra, unutuyorum
Sen düşüyorsun dilimin ucuna
Aklım portakal çiçeği kokularına karışıyor
Tüm gökyüzü karışıyor içimde bi yerde
Begonviller arasına saklanıyor gece.

Begonvilleri seviyorum.
Yeşilden beyaza dönen saflığını
Kırmızıya dönen aşkını
Mor yapraklar arasına saklanmış
Utangaç küçük beyaz çiçeklerini seviyorum.


Uyumak istiyorum şimdi yeniden
Çekip dizlerimi karnıma
Kollarım koynumda
Rahminde karanlık gecenin
Ve bir çiy tanesi sessizliğinde
Ansızın.
 
Sayfanız hayırlı olsun
 
Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan

Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir

Yalnız insan yokki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan

Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından
 
L3Nonb.jpg
 
Geri