aynı meydanda, aynı tanrıları taşlıyorduk

Konu sahibi son olarak 2503 gün önce görüldü
öyküleşmiş izleri silmeye,
pet şişenin dövmeli tarafından hayata bakanları kurtarmaya,
huduta yığılmış
sevdalara gidiyoruz..

kayaları azimle aşındırmış hayallere
dalgalarda çırpınan masum ellere
dolunayın korkuyla beslendiği
geceye gidiyoruz..

kırık saç tellerimdeki notalar,
küle dönmüş yanık gözlerim,
luzumsuz bakışlı renklerimle
savaşa gidiyoruz.
hazırlanın..


The / tıkabasa yokluk,ve tenim takipte
 
pembe renkli bir uçurtma gibi kalbim yükseklerde,
küflenmiş bir hikmet akıyor bedenimden,
gökdelenleri tek tek diktiğim
nefretle beslenmiş kaşlarıma.


dakika dakika giriyor ara sokaklara kaçırdığım
beynime,
saniye saniye işliyor bilinmezlik tüneline hapsettiğim hayallerime,
kalemimdeki mürekkebi ilmik ilmik dokundurmalıyım,
her zerresine.


The / adam, kadına yağıyordu
 
anlatın..

-pıhtılaşmış kalemimden yeryüzüne inen harfleri?
-ılık bir dolunayda bakan isli cümleleri?
-karanlığın içinde delirmiş tanrıyı?
-izi sürülmüş aşkımı?

-dilek ağacına bağlanmış bezlerle boğduğum nefretimi?
-yüreğime zincir vuran günahkar dilimi?


The / hain bir piyanoyu kuşanır gibi..
 
sert bir bakış,
fırlat,
ürkek tatlı yamaçlarıma.
sevişelim,
ikna edici bir gün,
bileklerimi yoran,
haylaz ağlarla örülmüş arzularımla.

gizlenelim,
zehir zemberek ruhların,
isteksiz sinelerine.
bir duble daha vur,
yamaçlarıma,
dize gelsin sol anahtarı,
birer birer sökün,
etime kaynamış notaları,
hisli damlayan yamaçlarımı



The / dönülmez bir yarım ay'a doğru
 
bir kusmuktan sonra ağızda kalan,
tecavüze uğramış,
acı omuzları kemirmiş,
bakire saltanata gebe,
tohumlarla,
kısır döngüler içinde,
çağlayan şizofrenist,
bir krallık !

iki kadim dost,
cehennemden aldığı ateşi,
gececi kuşlara vurarak,
nefeslerdeki kırık harflere,
bir çare nostalji yaşatan,
yaprakları,
çakıl taşlarıyla besleyen,
gizemli günlerin urlarını yok eden,
bir krallık


The / geceyi bölüp kafasını gömsün diye..
 
yüzüne bulaşmış kırık bir
aşkla magmaya koşan
pandoraya
tahtsız sokakları giydirip
farklı günleri birleştirip
vuslatın dibinde saati kurmayı
kim akıl etti?



The / döküm parmaklıklara iki elimi yaslayarak
 
dil'i kan revan
sadece
gözlerinde gökkuşağı vardı
çekingen zemheri
donduruyordu
sinesinde ki aşkı


ağzını dayadı rahmete
bana biraz ateş
gönder
yaslasam sırtımı

dağlar kucak açtı
yıkıldı aylak türküler
bayrak dikecek yer bulamadı
sapladı
yüreğine

onun öldüğü
benim bittiğim yerde
cennetin yedi kapısından birinde
sarıkamışta



Allah onlara rahmet etsin..




esekherif
 
-Özlem saç diplerinden çekiştirdi mi seninde?
-Saç diplerim avucum olana kadar

Böyle olacağını bilemezdim.
Olmasını istemezdim ama oldu, biraz özlem biriktirdim çatlak avuçlarımda
geride bıraktığın senle seviştim
gözlerimi büyüterek
her gece
kara seni çizdim
sonra beni çizdim, dalga olmadığı için mutluydum silinemezdi
ama yağmuru hesaba katmamıştım
sen kar'ı düşününce uğuldadı İstanbul
fosforlu adamlar tuzladı bütün sokaklarımı
uçsuz bucaksız özlemlerimi
herşey herşeyi sildi yağmur


göğsümde buharlaştı
sözlerin
ellerimi cebimden çıkarmaya korktum
günlerce kapalıydı gözlerim,
çocuk değildim ki ben karlar üzerinde eğlenip unutayım seni
çocuklar kar seslerine
yaslanıp
uyusun

gözlerime engel oldu o kar
ellerime bak
böyle olacağını tahmin edemedim
boyumu aşan bir ayrılık oldu bu, planda yoktu.
dudaklarım kalktı boynundan
içimi kurcaladın durdun
nefret içinde k.çımı okşadım

ağladın mı yoksa!
olur olmadık zamanlarda yastığınla seviştiğin oldu mu?
sabaha karşı ya da erken bir akşam vakti
herkes yemekteyken!

Şehvetimi duymadın mı ?
yaban hayvanları gibi suladın beni
duymadım, görmedim seni günlerce
aklımda kalan birkaç anıya dayadım başımı
sakladığım kelimeleri çıkardım annemin çeyiz sandığından
çıldırmış gibiydim
buzun kırılacağını düşünmeyerek Mogan gölünde turladım saatlerce
kalbim kadar aceleci davranmadı buz, kırılmadı.

taptaze ayaklarına
yaşlanmayı öğrttmiş sana göl
değil mi ki seni şımartan benim


ne zamandır taramıyordum kızıl saçlarımı
parmaklarını düğümlenen teller sandım, koparıp attım
makası alıp, bir bir yok ettim seni saç diplerimden
böyle olmasını istemezdim.

kör kuşlar kalkmadı mı kırmızı kurdeleli yüzüklerden?
bütün çirkefini görmedin mi sana bakışların...
defterlerini bürüp -20 derece de gömmek istedim hepsini...

ben o soğuklara bizi gömmeyi düşünmüştüm
sen yoktun ama..

Derimi yaladı soğuk
koca bir ağaç sırtımda
bitkinliğin ortasında
göğsünde..

bedenim kaldıramadı bu soğuğu..
gözlerim seni aradı puslu gecelerde!
soğuğa alışıktım alışık olmasına ama, üstüne sen eklenince
ezildim!

seviştikçe acıdı mı soğuk?

sırtımı döndüm soğuğa
soğuk gölgen oldu artık sana
her gece bayırdan çıkacaksın
kasıklarında ısırgan otlarıyla
ondan kurtulamayacağım biliyorum!
şiirler döktün mü kapıma?
senden gül istemiyorum, sevmiyorum, yapmacık geliyor bana güller!
birkaç sözünü serebilirdin ama ayaklarımın altına.

gözlerimde uğuldadı ayakların
ayaklarınla cebelleşti dudaklarım
ayak aralarına papatyalar doldurdum
öptükçe doğruldum..
öptükçe burkuldum...
rüzgara ve sana secde ettim..



#esekherif​
 
Bir gün bir kadının biri, bana beni anlatır mısın dedi

Dedim ki;
bu göz
varlığı çok ağırdır
zehrini böyle kusuyorsun

bu gez
dikeninle savaşıyorsun
şakağınla
beni boğar gibi
göğsümü deler gibi

bu arpacık
karanlık ağıtlar yapmayı kes
bütün geceyi topla göğsünde
çığlıklarınla nefesini ver
ve
çek tetiği
kanamalı bir aşka


çok fenasın..






#esekherif
 
1535077_445064272335433_5830525864130307053_n.jpg

susuşları duymak için
Kirke nin büyüleyici şarabıyla
mu olup, denizin dibine gömülüyorlar

devasa bir antik sümer küpüne tüneyen
yıllanmış eşsiz tadı olan bir şarap gibi
içtikçe doluyor, doldukça içiyorlar kendilerini

teslis..
"sıcak,sımsıkı ve kutsal"
bakışları, bir su falı
sözsüz sanat
bir fenomen
içlerde prangayla tutsak olanı
serbest bırakan bir anahtar oluyor susmalar



#esekherif​
 
sizler bu uzun ve meşakkatli yolda yorgun, bitkin bir biçimde yürürken
yolun kenarın dan çeşitli suretler eşliğinde güleceğim.
tanrı sizlerin üzerine öfkesini kusacak, cüretkar tehditlerini savuracak binbir yüzünüze

ben yine; aynı meydan da aynı tanrıyı taşlıyor olacağım.
 
hırpalanmış ömrünün sona kalan yıllarını yaşayan bir adam.

gecenin bir vakti eve gelmeler.
soyundan olanlarla aynı havayı koklamak.
şahsından değerli saydığın
gebe rüzgarlara karsi gelemeyen arkadaşların
onlarla geçirdiğin bir çarpının üzerindeki susmak bilmeyen zaman
avcunda sakladığın sana mirasdır ''ziyan''


küstahca bağır herkese
aklını yitirmiş nehirlere.
binbir parça olmus kavlamıs,yırtılmış bedenlere.
yada bana haykır
dökülmüş iskelemin tırnaklarındaki fahişeye.
anlat derdini
balkonda asılı duran sonbahar yemiş
korkulu gözlere.

senki insan, yaşamın bile ''ziyan ''



The- 19-07-12
 
düşüncelerinize dikkat edin, kendiniz den bir haber zehir zemberek fikirleriniz var.

akrebi avuçlasam, eteğimde ki taşlar zillere basıp kaçmakla yetinir.
hangi birimiz ıslak bir tende köle olmadık ki? hangi birimiz o belirsiz sabahlara koynumuzda soluksuz seviştiğimiz maviye çalan bir ay parçasını sarmalamış şekilde uyanmadık ki?

geceyi avuçlasam, çığlıklarım tel tel eritir içimi, aklım bir köşede ziyan olup teneke çalmakla yetinir.
hangi birimiz karanlığı siper edip kendimize ateş böceklerinin meydanlarımıza damlamasını izlemedik?
hangi birimiz sarhoşluğu kuşanıp , dudaklarımızı parçalayan acı kokulu çicekleri öpmedik?

kendimi avuçlasam , sırtına çeltik atmış bir veled daha doğar, suretim ala kanlı soğuklara tırmanır.

herkes kendine verilen rolü oynamaya devam etsin şimdilik.
ben aynı meydan da, aynı tanrıyı taşlıyor olacağım.
 
gecelerin şahlandığı bir gökkuşağının lohusalık dönemine denk gelmeli insan
kendini avuçlamalı çeltik elleriyle.
bir partizanın gözüyle uyuşturmalı etrafındaki miskin bina yıkıntılarını.
gün "aynı meydanda aynı tanrıyı" hep beraber taşlama günü olmalı.
 
Alexandros Grigoropoulos ve Muntazar El Zeydi'ye

Sevgilim bana sözlükse özgüyüm ona
yoksa
yanan tahıl ambarında dolaşmak bana göredir
bir arkeoloji müzesinde kendi maketimle karşılaşmak keza,
Bana göre aynı göz hizasında hâlâ, sosyalist bir piyanist/in
parmak boylarının eşitliği
ile polis kurşunuyla devrilen Yunanlı anarşist çocuk olmak,
illa bankaları, beton şatoları ateşe vermek bir kafka romanında
ve o gece gökyüzünde kaç yıldız varsa o kadar yıl
hapis yatmak ruhunun uyuşmuş ormanında çınarlara sıkıca bağlı
Tam bana göre harfleri teslimiyetçi rakamlara tercih etmek
ve savaş başladığında aşk ile aşktan kaçmak, keza.. .

Bir melek satın aldım dünyanın en küçük köyünde
en küçük dükkândan en küçük metal paralarla,
sarısı maviye yakın, siyahı hafif kızıl tonda yumuşak ya da silik,
gündelik meleklerden biri işte
kanatları yolunmuş, gözleri oyulmuş, dili kopartılmış bir melek
ne Kur'an'da ne İncil'de / ne Zebur'da ne Tevrat'ta ne de Das Kapital'de
belki sadece yağmurlu bir akşamüstünde geçiyor adı
evet, şimdi geçiyor adı, önünde hüzünden müteşekkil konvoylarla..

Aslında
tanrısı bilinmeyen meleklerden korktuğum sonbaharlar bunlar,
arkandan koşup gelip acımadan kafana sıkan hayvanların cenneti
ihanetler, iftiralar, yalnızlıklar kalbimize ödül
öyle bir tasvirin içinde müebbetiz ki,
karakolda “kimliğim yok, kişiliğim var” diyebilmek cesareti..
Tekrarı olmayacak cinayetlerin suç aletiyiz melek, tutun bana,
hep düşen bir şeye dönüşmekle bitiriyoruz macerayı, sükûnet zül,
yahut bir arabın ta Amerika'ya fırlattığı ayakkabıyız
ya da altı delik bir ayakkabı Hrant'ın ayağında..

Yahut varoşlarda bir somun ekmeğin pırlanta değeri
Gökyüzü, yeryüzünün mücadeleye teşekkürüdür
Yahut konsolosluk balkonunda göndere çekilen kara bayrak
Bütün taçlar lazımlık olacak
Yahut bir bok değiliz, foseptiğimiz böyle
birbirine veba armağan eden sıçanlarız devasa bir lağım kanalında..

Bir melek satın aldım dünyanın en küçük köyünde
en küçük dükkândan en küçük metal paralarla,
sonra hayatta unuttum onu, bırakmışım yanlışlıkla sıradan bir akla
melekse eğer gerçekten, melekliğini bilecek elbette
ölmeyecek biz de ölene kadar, biz de kazanana kadar
Sevgilim, kabul et bu meleği, içindeki fişekte sakla!
 
bu kartı sana paris’ten atıyorum

çok türkçe bir aşkın ortasında
çok türkçe bir yağmurun mağarasında
çift kâğıtlının son dumanına sinen erezyonda
kelimelerden
beni aşağılayan, bir hiç yerine koyan kelimelerden
ve tehlikeli, korkunç hayvanlardan kurtulduğum,
kendime doğru
bir çıkış yolu bulduğum
güzel bir zamanda..

bu kartı sana paris’ten atıyorum:

bugün mavinin ayrı bir havası
bugün rüzgârın özel bir şıklığı var,
bugün kuşların yaşgünü çünkü sevgilim!
bugün kuşlarla senden, senin
o çok efkârlı ellerinden konuştuk uzun uzun
bugün kuşlarla senin resmini çizdik
bütün karakol duvarlarına
biraz sandviç yedik, biraz su içtik seni düşünerek
allahına kadar fırlamaydık senin anlayacağın
bugün kuşların yaşgünü çünkü sevgilim
bugün kuşlara senin ismini armağan ettim!

gereksiz eklem ağrıları ve kriz değil midir
ışıksız gözlerime bir nebze kan
pul pul olmuş tenime enjektör kapanları kuran,
duran
sonra yürüyen
sonra bir daha duran
seyyah kalbime tüm ihtişamıyla boşalan
hap niyetine sıcak elektriğin doludizgin sersemliğinde
üşürken, açken
kolları kısa ceketimin yakalarını kaldırırken
sorgumda soruyorum bunları, hep soru kalanları:
niye ayrıldık (cevabı kullanılmış, aids riski taşıyor)
nasıl sustuk (cevabı, kalabalık getto masallarında)
niçin birbirimize çarpa çarpa bir suça ortak olduk
şimdi hangi dozda hangi ekolde zırvalıyorum
sokaklarda mora mor çalan dönme bir gitaristken
koşabiliyor muyum, nefes alabiliyor muyum, s..abiliyor muyum
dehşetli yerlerimden
en karanlık gizlerimden çalakalem vurulmuşken
otuz üçünde kahpe bir anarşist
sırtında yetmiş yedi hançer yarası
bir polisten tokatlanmış magnum ve ben
gece camlarını, ....mlarını yumruklarken
ya da

çıplak ayaklarımla boş ilaç şişelerini ezerken
her yer, herşey kırmızıya boyanırken duruluyorum
ölmek üzere olan birin üstünde dönenen
puşt akbabalar gibi yüzümün üstünde dolanıyor ruhum!
bu kartı sana ben
sanırım
paris’ten atıyorum!

mamafih,
niye gelmişim, nerden gelmişim, neden burdayım
sanki
ekmeğe karışmışken toprağı özleyen buğdayım!
sevgilim, ben ne soysuz bir adamım -ki
kopan mi telinin yerine kurumuş bir gözyaşı takıyorum
evet! evet!
koşuyorum, yuvarlanıyorum, bağırıyorum, ağlıyorum
faşizme yenilmişken
avla avcının mesafesi daralmışken
otuz üçünde bozguna uğramış bir devrimci
k...çında yetmiş yedi azrak yarası
bu kartı sana ben
büyük ihtimal
paris’ten atıyorum!

Bu arada hayatım boyunca Paris’e gitmedim. Bu kasım ayında Paris’e gidiyorum. Oradan size kart atarım.
 
dışarda.
kristal bir tekrar olsun istemiş haz tavı.
şekli buluğ ise itibar uyandırır ölümü.

şüphesiz.
kindir tartaklar göğün boşluklarındaki aşkı.
su göçünün aksindeki ibne gölü.

uygundur.
tınılı parmakuçlarının hazin kül dansı:
kaynamış zampara gözlerin yorgun düğümü.

teşhirde.
ses geçirmeyen görüntülerin toy eşkıyası!
vücudu örterken inler mi düşgücü...

sırılsıklam.
o kopartacak karanlık kanın kabuklarını.
o kaplayacak insan derisiyle metal üzüntüsünü.

biliyor yılan
bir kımıldasa devrilecek akasya ağacının süngüsü.
 
bir organ nakli gibi sevmiştim seni
çürük gözlerine bağışlanan ellerim
yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim
darmadağın kadınların darmadağın ettiği erkekler gibi
çok tehlikeli bir sırrı saklar gibi sevmiştim seni!

çok eskimiş bir aşkın hatırlanması
sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması
aslında işin açıkçası
rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi
fırtınanın camı çerçeveyi indirmesi gibi
hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi
geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni!

ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi bir deniz gibi!
neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi
ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni!

atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı!
mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimetler paylaşıldı!
kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi
bir tabancayla tetiği gibi
bir tabancanın kabzasıyla ibiği gibi
kendisinden farklı, kendisinden ayrı
bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi
aynı bedene sıkılacak iki el kurşun gibi
katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşta sevmiştim seni!
 
Geri