Allah'ın İsimleri

M
  • Kullanıcı milis
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - ALLAH C.C
القدّوس EL KUDDÜS

Hatâdan gafletten aczden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz… Allah hissin idrâk ettiği hayâlin tasavvur ettiği vehmin tahayyül ettiği fikrin tasarladığı her vasıftan münezzeh ve müberradır. O hatâdan gafletten acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz olandır. Bu bakımdan her türlü takdîse lâyıktır. İnsan su`-i ihtiyârı karışmadığı müddetçe kâinatta fıtrî olarak bulunan umumî temizlik hakikatı da Cenâb-ı Hakk`ın KUDDÛS isminin tecellîsidir.

Ya Kuddüs ismini zikreden kişi şehvetten kurtulur, ahlakı düzelir. Günde 100 defa okuyan kalbin manevi hastalıklarından kurtulup, insanlar arasında sevilen, saygı duyulan kişi olur. Vesveseden kurtulur. Şeytanın hilelerinden uzak olur.
 

RABBİMİZİN ESMASI(İsimleri)

b_1021.jpg




Cenab-ı Hakk’a ait isimler, kâinatta icraatı müşahede edilip ve yine O güzel isimler sahibi tarafından, O’nun has kulları vasıtasıyla bize öğretilmiş isimlerdir. Allah’ın (celle celâluhû) Kur’an’da ve hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Bunlardan doksandokuz tanesi hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Allah Rasûlü, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları öğrenip sayan, Allah ile muamelesinde esma-i hüsnanın sınırlarını muhafaza edip, onlara güzelce riayet ederek kullukta bulunan cennete girer.”(1) Hadiste bildirilen Allah’ın doksan dokuz ismi şunlardır:

Allah: Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan Zatına delalet eden özel ismi.


Rahmân: Bütün mahlukatına, inanana, inanmayana merhamet edip nimetlendiren.

Rahîm: Allah’ın Rahman sıfatıyla lutfettiklerini imanla güzelce değerlendirenlere hususî rahmetini ifade eden ve “Çok merhametli” manasına gelen ismi.

Melik: Varlığın gerçek hükümdarı.

Kuddûs: Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak, tahdid ve tasvire sığmayan, her özelliğinde mükemmel olan, tertemiz.

Selâm: Her türlü selâmetin kaynağı, ayıptan, kusurdan, eksiklikten salim, kullarını selâmete çıkaran.

Mü’min: İman, emniyet veren, şüphe ve tereddütleri kaldıran, kendisine sığınanlara iman, korkanlara eman verip onları koruyan.

Müheymin: Görüp gözeten, her şeye şahid olan ve koruyup, sıyanet eden.

Azîz: Üstün kudret sahibi, mutlak galip.

Cebbar: Yaratıklarının hallerini ve işlerini düzelten, iradesi ile onları istediği şekilde yöneten ve hükmünün yerine gelmesine karşı konulamayan.

Mütekebbir: Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, azamet kendisine mahsus, kendisinin hakkı olan.

Hâlik: Her şeyi yoktan yaratan.

Bâri: Yaratıklarını düzgün ve âhenkli kılan.

Musavvir: Bütün mahlûklarına özel sûretlerini veren.

Gaffâr: Kullarının günahlarını affederek örten, mağfireti engin olan.

Kahhâr: Galip gelen, hükmeden. Hâkimiyet ve kudretle mahlukata galebe eden, onları istediği şekilde yöneten ve yönlendiren, isyankârları kahreden.

Vehhâb: Karşılıksız bol bol veren, lutfeden.

Rezzâk: Mahlukatını rızıklandıran.

Fettâh: Her bir müşkil ve hayır kapısını açan.

Alîm: Her şeyi bilen.

Kâbız: Hikmeti ve lütfu gereği sıkan, daraltan, ruhları alan.

Bâsıt: Açan, genişleten, ömürleri uzatan.

Hâfıd: Dilediğini al-aşağı eden, firavnları, cebbarları, kâfirleri hor ve hakir eyleyen.

Râfi’: Dilediğini, yücelten, yükselten.

Mu’iz: Dilediğini aziz kılan.

Müzill: Dilediğini zelil eden.

Semi’: Her şeyi işiten.

Basîr: Her şeyi gören.

Hakem: Hükmeden, iyiyi kötüden ayırt eden.

Adl: Adalet sahibi.

Latîf: Lutfeden ve her şeyi incelikleriyle bilen.

Habîr: Her şeyden haberdar olan.

Halîm: İsyankarları cezalandırmakta aceleci olmayan.

Azîm: Ululuk ve azamet sahibi.

Gafûr: Günahları, hataları, çok affedip örten.

Şekûr: Kulların az amellerine karşı çok mükâfat veren, sevaplarını kat kat artıran.

Aliyy: Yaratılanlar üzerinde kudretiyle yücelik sahibi.

Kebîr: Büyük.

Hafîz: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, kullarının yaptığı her şeyi kaydeden, kudretiyle gökleri ve yeri varlıkta tutan, insanları koruyup kollayan.

Mukît: Her şey üzerinde kadir, her şeyi gözeten ve her yaratılmışın azığını veren.

Hasîb: Kâfi gelen, hesab gören, hesaba çeken.

Celîl: Karşısında hiçbir şey kendi kendine tutunamayacak, azamet ve celali ile her şeyi kahr ve yok edebilecek derecede büyüklük ve istiğnayı mutlak sahibi.

Kerîm: Kerem ve ihsan sahibi.

Rakîb: İnsanların bütün yaptıklarını kayd ve kontrol eden.

Mücîb: Dua ve dilekleri kabul edip, icabet eden.

Vâsi’: İlmi, rahmeti, gınası her şeyi kuşatan.

Hakîm: Hikmet sahibi, her şeyi yerli yerinde yapan.

Vedûd: Sevilmeye çok layık olan, kullarını çok seven.

Mecîd: Şanı yüce olan, sınırsız kerem sahibi.

Bâis: Öldükten sonra dirilten, peygamber gönderen.

Şehîd: Kendisinden hiçbir şey saklanamayan, hiçbir şeyi unutmayan, her şeye şahit olan.

Hak: Varlığı kendinden, inkârı mümkün olmayan.

Vekîl: Her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, Kendisinden hiçbir şeyin bilgisi gizli kalmayan, varlıkların rızık ve idareleri kendisine ait olan.

Kavî: Hiçbir halde Kendisine aczin yol bulamadığı, yegâne güç ve kuvvet sahibi.

Metîn: Kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi.

Velî: Kendisine inananların dost ve yardımcısı olan, kâinatın ve mahlukların işlerini tekeffül eden.

Hamîd: Her türlü hamd ve övgüye lâyık olan.

Muhsî: Her şeyi bir bir sayıp hıfz eden.

Mübdi’: Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan.

Mu’îd: Mahlûkatı öldürdükten sonra tekrar yaratan.

Muhyî: Hayat veren.

Mümît: Öldüren.

Hayy: Her zaman var olan, hayat sahibi.

Kayyûm: Zevalsiz kaim olan ve her şeyin kıyam ve idaresini ayakta tutan.

Vâcid: Zengin ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, dilediğini istediği anda meydana getiren.

Mâcid: Şanı yüce olan.

Vâhid: Tek ve eşsiz

Samed: Tam, eksiği olmayan, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Kâdir: Tam kudret sahibi, kudretine hiçbir surette acz bulaşamayan.

Muktedir: Kendisine hiçbir şey mümteni (imkânsız) olmayan, şiddet veya kuvvet ile hiç kimsenin Kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi.

Mukaddim: Dilediğini öne alan.

Muahhir: Dilediğini geri bırakan.

Evvel: Bütün varlıklardan önce var olan, Kendisine hiçbir şeyin sebkat etmediği Zat.

Âhir: Sonu olmayan, varlıkların geçmesinden sonra bâki kalan.

Zâhir: Her şeye galip her şeyin üstünde olan Yüce, delilleriyle, işleriyle aşikâr olan.

Bâtın: Hiçbir gözün idrak edemeyeceği, hiçbir vehmin kuşatamayacağı her şeyin içine nüfuz eden, her şeye her şeyden daha yakın olan Zat.

Vâlî: Bütün varlığı idare ve tasarruf eden.

Müteâli: Her şeyden aşkın ve yüce olan.

Berr: Kullarına karşı çok şefkatli, iyiliği bol olan.

Tevvâb: Kulların tevbelerinin her yenilenmesinde, onların tevbelerini kabul buyuran.

Müntakim: Suçluları, adaletiyle hak ettikleri cezaya çarptıran.

Afüvv: Cezalandırmaya kadir olduğu halde lutfedip bağışlayan, affeden.

Raûf: Merhameti, şefkati, engin olan.

Mâlikü’l-mülk: Mülkün gerçek sahibi, varlıklar üzerinde istediği gibi tasarruf eden.

Zü’l-celâli ve’l-ikram: Ululuk ve ikram sahibi.

Muksıt: Adil, bütün işlerini yerli yerinde, dengeli kılan.

Câmi’: Dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayan.

Ganiyy: Kimseye ihtiyacı bulunmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zengin.

Muğnî: Dilediğini zengin hale getiren.

Mâni’: Dilediğine engel olan. Kullarından itaat edenleri kötülüklerden koruyan, yardım eden.

Dârr: Elem ve zarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlarla imtihan eden.

Nâfi’: Hayır ve yarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlardan yararlandıran.

Nûr: Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.

Hâdî: Hidayet eden, her şeye varlıklarını sürdürme yollarını gösteren.

Bedî’: Eşsiz bir biçimde yaratan.

Bâkî: Varlığının nihayeti olmayan, dâimi var olan.

Vâris: Her şey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve saltanatı devam eden, bütün servetlerin hakiki sahibi.

Reşîd: Her şeyi bir hikmet ve nizam üzere hedefine ulaştıran, yol gösteren.

Sabûr: İsyankarları hemen cezalandırmayıp mühlet veren, çok sabırlı.

Allah’ın isimleri doksan dokuz tane mi?

Allah’ın isimleri, sadece bu isimlerden ibaret değildir. Hadis-i şerifte doksan dokuz sayısının zikredilmesi, bunlardan başka ilâhî isim yoktur anlamında bir sınırlama değildir. Bunlar en meşhur isimlerdir. Yoksa Allah’ın sayısız ismi vardır.

Biz Esmâ-i İlâhiye’nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “Allah’ım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab’ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine... Kur’an’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.”(2) buyuruyor. Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da kimseye bildirilmeyip ilm-i İlâhî’ye has kılınmış isimler de vardır.



DİPNOTLAR

1- Tirmizi, Daavat, 82; Buharî, Tevhid, 12.

2-Müsned, 1/391; Hakim, Müstedrek, 1/690.

b_1021.jpg




Cenab-ı Hakk’a ait isimler, kâinatta icraatı müşahede edilip ve yine O güzel isimler sahibi tarafından, O’nun has kulları vasıtasıyla bize öğretilmiş isimlerdir. Allah’ın (celle celâluhû) Kur’an’da ve hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Bunlardan doksandokuz tanesi hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Allah Rasûlü, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları öğrenip sayan, Allah ile muamelesinde esma-i hüsnanın sınırlarını muhafaza edip, onlara güzelce riayet ederek kullukta bulunan cennete girer.”(1) Hadiste bildirilen Allah’ın doksan dokuz ismi şunlardır:

Allah: Cenab-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan Zatına delalet eden özel ismi.


Rahmân: Bütün mahlukatına, inanana, inanmayana merhamet edip nimetlendiren.

Rahîm: Allah’ın Rahman sıfatıyla lutfettiklerini imanla güzelce değerlendirenlere hususî rahmetini ifade eden ve “Çok merhametli” manasına gelen ismi.

Melik: Varlığın gerçek hükümdarı.

Kuddûs: Her türlü kusur ve noksanlıktan uzak, tahdid ve tasvire sığmayan, her özelliğinde mükemmel olan, tertemiz.

Selâm: Her türlü selâmetin kaynağı, ayıptan, kusurdan, eksiklikten salim, kullarını selâmete çıkaran.

Mü’min: İman, emniyet veren, şüphe ve tereddütleri kaldıran, kendisine sığınanlara iman, korkanlara eman verip onları koruyan.

Müheymin: Görüp gözeten, her şeye şahid olan ve koruyup, sıyanet eden.

Azîz: Üstün kudret sahibi, mutlak galip.

Cebbar: Yaratıklarının hallerini ve işlerini düzelten, iradesi ile onları istediği şekilde yöneten ve hükmünün yerine gelmesine karşı konulamayan.

Mütekebbir: Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, azamet kendisine mahsus, kendisinin hakkı olan.

Hâlik: Her şeyi yoktan yaratan.

Bâri: Yaratıklarını düzgün ve âhenkli kılan.

Musavvir: Bütün mahlûklarına özel sûretlerini veren.

Gaffâr: Kullarının günahlarını affederek örten, mağfireti engin olan.

Kahhâr: Galip gelen, hükmeden. Hâkimiyet ve kudretle mahlukata galebe eden, onları istediği şekilde yöneten ve yönlendiren, isyankârları kahreden.

Vehhâb: Karşılıksız bol bol veren, lutfeden.

Rezzâk: Mahlukatını rızıklandıran.

Fettâh: Her bir müşkil ve hayır kapısını açan.

Alîm: Her şeyi bilen.

Kâbız: Hikmeti ve lütfu gereği sıkan, daraltan, ruhları alan.

Bâsıt: Açan, genişleten, ömürleri uzatan.

Hâfıd: Dilediğini al-aşağı eden, firavnları, cebbarları, kâfirleri hor ve hakir eyleyen.

Râfi’: Dilediğini, yücelten, yükselten.

Mu’iz: Dilediğini aziz kılan.

Müzill: Dilediğini zelil eden.

Semi’: Her şeyi işiten.

Basîr: Her şeyi gören.

Hakem: Hükmeden, iyiyi kötüden ayırt eden.

Adl: Adalet sahibi.

Latîf: Lutfeden ve her şeyi incelikleriyle bilen.

Habîr: Her şeyden haberdar olan.

Halîm: İsyankarları cezalandırmakta aceleci olmayan.

Azîm: Ululuk ve azamet sahibi.

Gafûr: Günahları, hataları, çok affedip örten.

Şekûr: Kulların az amellerine karşı çok mükâfat veren, sevaplarını kat kat artıran.

Aliyy: Yaratılanlar üzerinde kudretiyle yücelik sahibi.

Kebîr: Büyük.

Hafîz: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, kullarının yaptığı her şeyi kaydeden, kudretiyle gökleri ve yeri varlıkta tutan, insanları koruyup kollayan.

Mukît: Her şey üzerinde kadir, her şeyi gözeten ve her yaratılmışın azığını veren.

Hasîb: Kâfi gelen, hesab gören, hesaba çeken.

Celîl: Karşısında hiçbir şey kendi kendine tutunamayacak, azamet ve celali ile her şeyi kahr ve yok edebilecek derecede büyüklük ve istiğnayı mutlak sahibi.

Kerîm: Kerem ve ihsan sahibi.

Rakîb: İnsanların bütün yaptıklarını kayd ve kontrol eden.

Mücîb: Dua ve dilekleri kabul edip, icabet eden.

Vâsi’: İlmi, rahmeti, gınası her şeyi kuşatan.

Hakîm: Hikmet sahibi, her şeyi yerli yerinde yapan.

Vedûd: Sevilmeye çok layık olan, kullarını çok seven.

Mecîd: Şanı yüce olan, sınırsız kerem sahibi.

Bâis: Öldükten sonra dirilten, peygamber gönderen.

Şehîd: Kendisinden hiçbir şey saklanamayan, hiçbir şeyi unutmayan, her şeye şahit olan.

Hak: Varlığı kendinden, inkârı mümkün olmayan.

Vekîl: Her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, Kendisinden hiçbir şeyin bilgisi gizli kalmayan, varlıkların rızık ve idareleri kendisine ait olan.

Kavî: Hiçbir halde Kendisine aczin yol bulamadığı, yegâne güç ve kuvvet sahibi.

Metîn: Kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi.

Velî: Kendisine inananların dost ve yardımcısı olan, kâinatın ve mahlukların işlerini tekeffül eden.

Hamîd: Her türlü hamd ve övgüye lâyık olan.

Muhsî: Her şeyi bir bir sayıp hıfz eden.

Mübdi’: Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan.

Mu’îd: Mahlûkatı öldürdükten sonra tekrar yaratan.

Muhyî: Hayat veren.

Mümît: Öldüren.

Hayy: Her zaman var olan, hayat sahibi.

Kayyûm: Zevalsiz kaim olan ve her şeyin kıyam ve idaresini ayakta tutan.

Vâcid: Zengin ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, dilediğini istediği anda meydana getiren.

Mâcid: Şanı yüce olan.

Vâhid: Tek ve eşsiz

Samed: Tam, eksiği olmayan, her şey kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan.

Kâdir: Tam kudret sahibi, kudretine hiçbir surette acz bulaşamayan.

Muktedir: Kendisine hiçbir şey mümteni (imkânsız) olmayan, şiddet veya kuvvet ile hiç kimsenin Kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi.

Mukaddim: Dilediğini öne alan.

Muahhir: Dilediğini geri bırakan.

Evvel: Bütün varlıklardan önce var olan, Kendisine hiçbir şeyin sebkat etmediği Zat.

Âhir: Sonu olmayan, varlıkların geçmesinden sonra bâki kalan.

Zâhir: Her şeye galip her şeyin üstünde olan Yüce, delilleriyle, işleriyle aşikâr olan.

Bâtın: Hiçbir gözün idrak edemeyeceği, hiçbir vehmin kuşatamayacağı her şeyin içine nüfuz eden, her şeye her şeyden daha yakın olan Zat.

Vâlî: Bütün varlığı idare ve tasarruf eden.

Müteâli: Her şeyden aşkın ve yüce olan.

Berr: Kullarına karşı çok şefkatli, iyiliği bol olan.

Tevvâb: Kulların tevbelerinin her yenilenmesinde, onların tevbelerini kabul buyuran.

Müntakim: Suçluları, adaletiyle hak ettikleri cezaya çarptıran.

Afüvv: Cezalandırmaya kadir olduğu halde lutfedip bağışlayan, affeden.

Raûf: Merhameti, şefkati, engin olan.

Mâlikü’l-mülk: Mülkün gerçek sahibi, varlıklar üzerinde istediği gibi tasarruf eden.

Zü’l-celâli ve’l-ikram: Ululuk ve ikram sahibi.

Muksıt: Adil, bütün işlerini yerli yerinde, dengeli kılan.

Câmi’: Dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayan.

Ganiyy: Kimseye ihtiyacı bulunmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zengin.

Muğnî: Dilediğini zengin hale getiren.

Mâni’: Dilediğine engel olan. Kullarından itaat edenleri kötülüklerden koruyan, yardım eden.

Dârr: Elem ve zarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlarla imtihan eden.

Nâfi’: Hayır ve yarar veren şeyleri yaratan ve dilediğini bunlardan yararlandıran.

Nûr: Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.

Hâdî: Hidayet eden, her şeye varlıklarını sürdürme yollarını gösteren.

Bedî’: Eşsiz bir biçimde yaratan.

Bâkî: Varlığının nihayeti olmayan, dâimi var olan.

Vâris: Her şey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve saltanatı devam eden, bütün servetlerin hakiki sahibi.

Reşîd: Her şeyi bir hikmet ve nizam üzere hedefine ulaştıran, yol gösteren.

Sabûr: İsyankarları hemen cezalandırmayıp mühlet veren, çok sabırlı.

Allah’ın isimleri doksan dokuz tane mi?

Allah’ın isimleri, sadece bu isimlerden ibaret değildir. Hadis-i şerifte doksan dokuz sayısının zikredilmesi, bunlardan başka ilâhî isim yoktur anlamında bir sınırlama değildir. Bunlar en meşhur isimlerdir. Yoksa Allah’ın sayısız ismi vardır.

Biz Esmâ-i İlâhiye’nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “Allah’ım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab’ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine... Kur’an’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.”(2) buyuruyor. Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da kimseye bildirilmeyip ilm-i İlâhî’ye has kılınmış isimler de vardır.



DİPNOTLAR

1- Tirmizi, Daavat, 82; Buharî, Tevhid, 12.

2-Müsned, 1/391; Hakim, Müstedrek, 1/690.
 
El-Fettah isminin anlamı ve özellikleri

El-Fettah – الفتاح


Hüküm veren, kapıları açıp yardım eden, zafer ve fetih lütfeden ve varlıklara suretler giydiren gibi manalara gelir. Şimdi bu ismin manalarını sırasıyla inceleyelim:

1- Hüküm veren: Allah Fettahtır. Bu ism-i şerifi ile hak ile batılı birbirinden ayırmış, aralarını yer ile gök arası kadar açmış, hakkı üstün tutup, batılı geçersiz kılmıştır. Bu mana ile Kuran, Fettah ismine en büyük bir aynadır. Zira Kuran’ın nüzulüyle hak gelmiş ve batıl zail olmuştur. Kuran’ın her bir hükmü hakkı ve adaleti izhar etmiş, batılın ve zulmün tasallutundan insanları kurtarmıştır. Yine Fettah ismi azami mertebede peygamber efendimiz (sav)’de tecelli etmiştir. Efendimiz (sav) insanlar arasında hak ile hükmetmiş, verdiği her hüküm ile hakkı galip kılıp, batılı yok etmiştir. Bu sebeplerdir ki Efendimizin isimlerinden bir tanesi de “Fatih”tir. Yine bu isim, hak ile hükmederek, hak ile batılın arasını açan adil sultanlarda ve devlet reislerinde de tecelli etmiştir. Hz. Ömer, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi sultanlar bunlardan bazılarıdır.

O halde kim bu ismin tecellisine mazhar olmak isterse, ilk önce kendi nefsinde hak ile batılın arasını ayırsın, hakkı hak bilip hakka tabi olsun ve batılı batıl bilip batıldan ictinab etsin. Daha sonra insanlar arasında hak ile hükmetsin ve kendi aleyhinde olsa dahi hakkın ortaya çıkması için adaleti gözetsin. Kim bunlara yaparsa Fettah isminin bir aynası olmayı başarır. Cenab-ı Hak bizleri Fettah isminin tecellisine mazhar eylesin!

2- Kapıları açan: Fettah isminin tecellisiyle maddi ve manevi kapılar açılır, müşküller giderilir ve zor olan işler kolaylaştırılır. Bir işsizin iş bulması, borçlunun borcunu ödeyecek imkâna kavuşması, bir ilim talebesinin zor bir meseleyi kavraması, anlaşılması zor bir hakikatin anlaşılması, yeni bilgilerin keşfedilmesi, kilitlenen işlerin açılması, hakkı görmeleri için insanların kalplerinin ve gözlerinin açılması, günahkârlara tövbe kapısının açılması, zulme uğrayana yardım edilmesi, ümitsizliğe düşen kullara ümit kapılarının açılması, dünyanın kapatılıp ahiretin açılması hep bu ismin tecellisiyledir.

Bize düşen Cenab-ı Hakkı fettah ismiyle zikretmek, “Ey kapıları açan Allah’ım, bize bütün hayır kapılarını aç” duasını dilimize vird-i zeban etmek ve maddi veya manevi bir hayır kapısı açıldığında bu kapıyı açan Allah’ı fettah ismiyle tefekkür edip O’na şükretmektir.

3- Zafer lütfeden: Cenab-ı Hak Fettahtır. Kullarına fetihler nasip eder. Peygamber Efendimizin Mekke’yi, Hz. Ömer’in İran’ı, Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudus’ü, Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethetmesi ve diğer bütün fetihler Allah-u Teâlâ’nın Fettah isminin tecellisiyledir. Cenab-ı Hak, Fettah isminin hürmetine Ümmet-i Muhammed’e yeni Ömerler, Fatihler, Yavuzlar ihsan etsin ve bizlere, gayesi hakkı götürmek ve zulmü defetmek olan yeni fetihler nasip etsin. Fettah isminin tecellisi ile maddi fetihler gerçekleştiği gibi manevi fetihler de gerçekleşir. Peygamber Efendimizin kalplerin sultanı olması böyle manevi bir fethin neticesidir. Demek kalpteki sevgiyi kazanmak ve kişinin muhabbetine mazhar olmak fettah isminin tecellisiyledir.
Ya Rab! Kalplerimizi muhabbetinle ve Habibinin muhabbetiyle öyle bir fethet ki gayrısına yer kalmasın. Âmin.

4- Varlıklara suret veren: Fettah isminin bir manası da varlıklara suret ve şekil vermektir. Bir tohumdan çiçeğin çıkartılması, çekirdeklerden ağaçların yaratılması, ağaçlardan çiçek, yaprak ve meyvelerin çıkarılması, yumurtalardan hayvanatın icadı ve nutfe denilen su damlacıklarından insanların ve hayvanların halkedilmesi, hep Fettah isminin tecellisiyledir.
Bu manasıyla Fettah ismi âlemde azami mertebede tecelli etmektedir. Zira tohum ve nutfe gibi basit maddelerden, çeşit çeşit muntazam suretlerin, hep beraber, her tarafta, bir anda, bir fiil ile açılması ve her mahlûka münasip bir suret ve şeklin verilmesi tevhidin en kuvvetli bir delili ve kudretin en hayretli bir mucizesidir.

Fettah ismi bu manasıyla gözümüz önünde her an tecelli ederken maalesef insan ülfeti ve gafleti sebebiyle bu ismin tecellisinden gaflet etmekte ve adeta şu ayetin manasına muhatap olmaktadır: “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, yüz çevirerek üzerinden geçerler.” (Yusuf 105) .

O halde Fettah isminin bu manasına karşı vazifemiz şudur: Tohumlardan, çekirdeklerden, nutfe ve yumurtalardan çıkartılarak kendisine şekil ve suret verilmiş mahlûkata ibret nazarıyla bakmak, onlarda tecelli eden Fettah ismini tefekkür etmek ve tohum hükmündeki amellerimizin cennet sümbülleri şeklinde açılmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz etmektir.
 
El-gaffar isminin anlamı ve özellikleri

el-gaffar-e1357069716602.jpg


El-Gaffar – الغفار


Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok affeden, çirkinlikleri örten ve ayıpları gizleyen manalarına gelir.

Bu ismi affedici manasındaki ‘el-Afuv’ isminden ayıran fark şudur; el-Afuv isminde sadece günahı affetmek ve günaha ceza vermemek vardır. El-Gaffar isminde ise günaha ceza vermemekle birlikte, günahı yüze vurmamak ve kulu rezil etmemekte vardır.

Mesela birisi size karşı bir kusur işlese, eğer siz onun bu kusuruna karşı ona ceza vermeyip, sadece kusurunu ve hatasını yüzüne vursanız, sizde el-Afuv ismi tecelli etmiş olur. Eğer ceza vermeyi terk etmekle birlikte, işlediği hatayı yüzüne de vurmayıp tamamen vazgeçseniz, sizde el-Gaffar ismi tecelli etmiş olur.

İşte Allah suçlara ceza vermeyip, suçu kuluna hatırlatmakla el-Afuvdur. Ve Allah hatayı bütün bütün silerek, kulun yüzüne vurmayıp onu mahcup etmemekle de el-Gaffardır.

Bu yüzden dualarımızda “Allah’ım bizi af ve mağfiret et” deriz ki, bu duada af dileyip, günahlarımıza ceza vermemesini istemekle el-Afuv ismine, mağfiret dileyip, günahlarımızı yüzümüze vurarak bizi rezil etmemesini istemekle de el-Gaffar ismine sığınırız.

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur;

Melekler kulun günahını yazarlar ve daha sonra semaya yükselirler. Semaya yükseldiklerinde kulun amel defterinde bu günahın yazılı olmadığını, buna mukabil işlemediği sevapların yazılı olduğunu görünce Allah-u Teala’ya şöyle derler;

“Ey Rabbimiz biz kuluna zulmetmedik. Ancak onun işlediğini yazdık.” Buna karşı Allah meleklere şöyle buyurur: “Evet doğru söylediniz. Kulum o günahları işlemiş ve defterindeki sevapları işlememişti. Lakin kulum günahına tövbe etti ve göz yaşlarıyla benden af diledi. Bende onun günahlarını mağfiret ettim ve ona karşı cömertçe muamele ederek günahlarını sevaba çevirdim. Ben ikram edenlerin en çok ikram edeniyim.”

Allah-u Teala, Gaffar olduğunu Kur’an’daki şu ayetlerle de bize haber vermektedir;

“De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, gafurdur, çok bağışlayıcıdır ve rahimdir, çok merhamet edicidir.” (Zümer 53)

“Tövbe ve iman edip, salih amel işleyenlere gelince; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir. Ve her kim tövbe edip Salih amel işlerse, şüphesiz o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner. (Furkan 70-71)

Bediüzzaman hazretleri de el-Gaffar ismine sığınmamız gerektiğinden şöyle bahseder;

“Ey insan! Senin elinde gayet zayıf fakat günahta ve tahribatta eli gayet uzun, ve iyilikte ve hasenatta eli gayet kısa cüz-i ihtiyar namında bir iraden var.

O iradenin bir eline duayı ver ki, iyilikler silsilesinin bir meyvesi olan cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan ebedi saadete eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli günahtan ve seyyiattan kısalsın ve cehennem zakkumuna yetişmesin.

Demek dua ve tevekkül, hayırlara meyletmeye büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tövbe dahi günaha ve şerre olan meyilleri keser ve tecavüzünü kırar.”

Bu isimden alacağımız ders ise şudur;

Nasıl ki Allah Gaffar ismiyle hatalarımızı örtüyor, ayıbımızı yüzümüze vurmuyor. Aynen bunun gibi, biz de Gaffar ismini ahlak edinerek başkalarının hatalarını örtmeli ve kimsenin ayıbını yüzüne vurmamalıyız.

Ta ki, hem Gaffar ismine ayna olalım, hem de Peygamber Efendimiz (sav)’in şu hadiste verdiği müjdeye nail olalım;

“Her kim, bir müminin ayıbını dünyada örterse, Allah’ta onun ayıbını hem dünyada hem de ahirette örter.”
 
El-Musavvir isminin anlamı ve özellikleri

el-musavvir-e1357069095198.jpg


El-Musavvir – المصور


Tasvir eden, şekil ve suret veren demektir. Bütün mahluklar kendilerine verilen şekilleriyle, tasvir edilen suretleriyle Cenab-ı Hakkın musavvir ismini göstermektedir.

Yağmur damlasından, kar tanesine, papatyalardan karanfillere, parmak izinden göz bebeğine, karıncalardan semanın yıldızlarına ve zerrelerden galaksilere kadar her mevcud kendine mahsus suretiyle ve şekliyle Allah’ın musavvir ismine aynadır.

Şimdi bir insanı ele alarak musavvir isminin tecellisini görmeye çalışalım; her parçasıyla harikulade bir planlamanın neticesi olan kafayı bir kenara bıraksak bile bu hazır malzeme üzerine geçebilecek bir yüz için sayısız, milyonlarca ihtimaller vardır. Bu sayısız ihtimaller içince, bütün akılları aciz bırakacak bir şekilde en uygununu, en güzelini seçmek tam anlamıyla imkansızdır. İnsanın yüzünde kullanılan malzeme son derece basit ve sadedir. Tek bir deri, bir çift göz ve birazda kıl. Buna rağmen iki aylık bir bebeğin yüzündeki o sadelik ve o basitlik içinde böyle güzel bir yüzün yaratılabileceğini, görmeseydiniz ihtimal verebilir miydiniz?

Bir insan için bir yüz çizdikten sonra ikincisi için başka bir yüz çizmek, en azından ilki kadar imkansızdır. Çünkü insanlar seri imalat ile yaratılmazlar. Hepsinde aynı unsurları kullanıp, her birine ayrı bir sima çizmenin zorluğunu meşhur Fransız ressam Hanry Metisse şöyle anlatıyor; “Bir ressam için gül resmi çizmek kadar zor bir iş yoktur. Çünkü daha evvel çizilmiş bütün gül resimlerini bir yana bırakıp öylece çizmesi gerekir.”

Hem insan yüzü basit bir portreden ibaret de değildir. Oraya yerleştirilen her bir azanın sınırsız bir sanat kadar sınırsız bir bilgiye ihtiyaç gösteren fonksiyonları vardır. Bütün bu fonksiyonların bir kenara bıraksak bile, bu yüzdeki tebessüm, endişe, sevinç, korku, kahkaha gibi yüzlerce manayı dile getirmek yüzü yaratmak kadar imkansız değil midir? Okyanusu bir bardağa doldurmak ne kadar zor ise, insanın ruhunu sima da temsil etmekte o kadar zordur. Müminin siması ruhu gibi aydınlık, kafirin siması ise ruhu gibi karanlıktır.

Bir heykeltıraşın basit bir heykele bile o simetriği verebilmesi için bazen yıllarca çalışması gerekiyor. Buna mukabil saniyede 4 insan ve her gün 350.000 insan son derece kolaylıkla yaratılıyor. Her birine farklı bir yüz veriliyor.

Bizler birbirine benzeyen ikizleri veya üçüzleri gördüğümüzde hayret ederiz. Şimdi soruyoruz; iki yüzü birbirine benzetmek mi daha zor? Yoksa milyarlarca insanın birbirine benzetmemek mi daha zor? Birincisine hayret ederken, ikincisi neden hayret etmiyoruz?

Kim birbirinden farklı bu yüzlerin yaratıcısı?

En basit maddelerden bir sanat harikası yapıp, sanatında akılları hayrete düşüren sanatkar kim?

Kim o yüzde sayısız manayı ifade eden?

Kim her ferde farklı bir yüz veren?

Kim o yüzdeki cihazlara mükemmel iş yaptıran?

Göze görmeyi, burna koklamayı, dile tatmayı kulağı işitmeyi öğreten kim?…

Bütün bu kimlerin tek bir cevabı var; Musavvir olan Allah
İnsanın yüzünü bir nebzede olsa inceledikten sonra, bütün hayvanların, bitkilerin, çiçeklerin, canlı ve cansız her şeyin tasvirini ve şeklini insana kıyas edelim. Ve Allah’ın musavvir ismine şöylece pencereler açalım:

Fiil failsiz, sanat sanatkarsız , kitap katipsiz olamayacağı gibi suret ve şekil vermek dahi musavvir yani bir tasvir edici olmadan olamaz ve mümkün değildir.

Acaba kağıttaki basit bir yüz resmi dahi bir ressamı gerektirirse, şu alemdeki hadsiz hakiki yüzler Musavvir olan Allah’ın varlığını gerektirmez mi?

Farklı bir yüz çizebilmek için, çizilmiş bütün yüzleri bilmek gerektiği gibi, farklı bir yüzü yaratmak için de, o ana kadar yaratılan bütün yüzleri bilmek lazım gelmez mi? Bu da Musavvir olan Allah’ın birliğine ve bütün yüzleri yarattığına delalet etmez mi?

Her bir yüz Allahın musavvir ismine delalet ettiği gibi, farklı olması cihetiyle de Allah’ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarına işaret etmez mi?

Kainat kitabı bize Allah’ı musavvir ismiyle tanıttığı gibi, Kuran dahi şu ayetiyle bizlere Allah’ın musavvir ismine şöyle haber veriyor;

“Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvir eden ve şekillendiren O’dur. Ondan başka ilah yoktur. O azizdir ve hakimdir” (Al-i imran 6)
 
El-halık isminin anlamı ve özellikleri

el-halik-e1357066622829.jpg


El-Halık – الخالق


Yoktan var eden ve yaratan demektir. Halık ismi alemde en çok tecelli eden isimlerden biridir.

Zira yokluk karanlıklarından varlık alemine çıkan her mahlukta ‘halık’ ismi tecelli eder.

Aleme bakıyoruz ve görüyoruz ki, eşya ve bilhassa hayat sahibi olanlar, birdenbire ve çok kısa bir zamanda vücuda geliyorlar. Mesela saniyede 4 insan ve günde yaklaşık 350.000 insan yaratılıyor. Her birine göz, kulak, dil gibi onlarca cihaz takılıyor.

Ve insanın yaratıldığı o saniyede mikroplardan, bakterilerden, karıncalardan, sineklerden, böceklerden tutun kuşlara, balıklara ve diğer canlılara kadar hadsiz fertler, aynı o saniyede yaratılıyor.

Halbuki çabuk olan, ani bir surette yaratılan ve basit bir maddeden oluşan şeyler, gayet basit, şekilsiz ve sanatsız olması lazım gelirken, bakıyoruz ki, yaratılan her şey güzel bir sanatla, nakışlarla süslenmiş bir tarzda ve mükemmel bir şekilde yaratılıyor. İşte bu yaratılış Allah’ın halık isminin kemalini bizlere gösteriyor.

Acaba bir harf katipsiz olabilir mi?

Yada şöyle sorsak;
bir odaya bir kalem ve bir kağıt koysak, aradan 1000 sene geçse, manalı bir yazının hatta bir harfin kağıtta gözükmesi mümkün müdür? Elbette hayır. Zira bir harfin yazılabilmesi için; harfin varlığını, yokluğuna tercih edecek irade sahibi bir katibe ihtiyaç vardır. Halbuki ‘irade’ kalemde ve kağıtta yoktur. Ayrıca onu yazabilecek katibin hayat sahibi de olması gerekir. Çünkü hayatı olmayan, bir harfe katip olamaz. Halbuki kalem ve kağıtta hayat ta yoktur, cansızdırlar. Bununla birlikte katibinde kudret ve ilim gibi diğer sıfatlarında olması gerekir. Halbuki kalem ve kağıt bu sıfatlardan da yoksundur.

O halde bir kağıt üzerinde manalı bir yazı hatta bir harf görsek, bu yazının katibini inkar edebilmek için iki şeyden birisini yapmamız gerekir;

1- Yazının varlığını inkar etmek ve onu yok kabul etmek; Zira yazıyı inkar ettiğinizde, katibi inkar edebilir ve “yazı yok ki, katip gereksin” diyebilirsiniz.

2- Kaleme katiplik sıfatlarını vererek, onun katip olduğunu ve yazıyı kalemin bizzat kendisinin yazdığını iddia edebilirsiniz. Katibi inkar edebilmek için 3. bir seçenek yoktur. Bu iki şıktan birisini tercih edemeyen, katibin varlığını kabul etmek zorundadır ki, bu iki şıktan birini tercih etmekte akıldan istifa etmekle mümkündür.
v Aynen bunun gibi, kainat ta mükemmel bir kitaptır.

Dünya bu kitabın küçük bir bölümü, bahar mevsimi bir sayfası, o mevsimde yaratılan mesela papatya nevi bir satırı, her bir papatya bir kelimesi ve o çiçeğin çekirdeği, bu kitabın bir noktasıdır.

Bu kitabın katibi ve Halıkı olan Allah’ı inkar edebilmek için iki şeyden birini kabul etmek gerekir;

1- Kainatın varlığını inkar etmek ve alemi yok saymak; zira kainatı yok kabul ettiğinizde, yaratıcıyı inkar edebilir ve “eser yok ki, yaratıcısı ve ustası olsun” diyebilirsiniz. Ancak bunu yaptığınızda, ağaçların yapraklarından tutun, semavatın kandillerine kadar her şey “biz buradayız, varız” diyerek size tekzip eder ve yalanlar.

2-Kaleme katiplik sıfatlarını vermek gibi, maddeyi teşkil eden atomun, yaratıcının sıfatları olan irade, hayat, ilim, kudret gibi sıfatlara sahip olduğunu iddia etmek ve eşyayı onun yarattığını kabul etmek gerekir. Bu ise bir önceki şık gibi mümkün değildir.

Zira elimize bir hokka mürekkep alsak ve boş bir kağıdın üzerine döksek, asla manalı bir sayfa var olmaz. O halde sayfadaki mana, mürekkebi katiplik ve faillik makamından kovar. Çünkü sayfadaki mana katibinin ve failinin irade, kudret ve ilim sahibi olduğu gösterir. Bu sıfatlar ise mürekkepte yoktur. Öyleyse sayfaya katip olamaz. Ve bütün dünya toplansa, bu sayfada mana ifade eden kelime ve cümlelerin, mürekkebin tesadüfen dökülmesi sonucu oluştuğuna bizi ikna edemez.

Kainat da atom mürekkebiyle yazılmış böyle manalı bir kitap değil midir? Bu manalı kitabın, mürekkep hükmündeki iradesiz, kudretsiz, hayatsız, ilimsiz sebeplerden meydana geldiğine nasıl inanılabilir? Ve bunu kabul edenlere akıllı ve insan denilir mi?

Şimdi gelin Hâlık isminin insandaki tecellisini yaratıcısının kelamı olan Kur’an’dan dinleyelim:

“Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, süzülmüş bir hülasadan yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde bir nutfe olarak yerleştirdik. Sonra o nutfeyi bir alaka olarak yarattık, sonra o alakayı bir mudga olarak yarattık, sonra bu mudgayı bir takım kemikler halinde yarattık, sonra bu kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla insan olarak meydana getirdik. İşte yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.” (Mu’minun 12-14)
 
Allah Lafzı Celali özel bir kelimedir. Bu kelimenin başında harfi tarif diye bilinen elif lam takısı yoktur. Her harf kelimenin kendi kökünde olan asli harflerdendir.





KELİME-İ TEVHİD:
laIlaheillaAllahuMuhammedunRasulAllahi.png


Kelime-i tevhid doğru okunuşu Allah lafzı Celali’nin İLLA edatından ayrılarak okunuşu ile mümkündür. Yani ; LA İLAHA İLLA ALLAH MUHAMMEDUN RASULU ALLAHİ diye okunmalıdır.


KELİME-İ ŞEHADET:
KelimeiSehadet.png


Kelime-i şehadetin doğru okunuşu :
EŞHEDU EN LA İLAHA İLLA ALLAH VE EŞHEDU ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULUHU


ElifLamLamH.png
Yani 4 harften müteşekkildir(oluşmaktadır). Hiçbiri ATILAMAZ, ULANAMAZ. Eğer atar veya ulamaya kalkarsak şu kelimeleri okuruz lah, ulah, lallah ,ullah … ( örnek : kitab ullah , Rasul- ULLAH, RASU- LALLAH , HUVE – LLAH) Öyle ise ALLAH lafzı celalinin doğru harekelenişindede şeddeye yer yoktur yani en başta harekelediğimiz gibi
Allahu1.png
veya
Allahu2.png
şeklinde yazılmalıdır.


İmamı Şafi, Sibeveyh ve El Halil (ki bu iki zat Arap dilinin gramer esaslarını ortaya koyan zatlardır), kitapları halen kaynak kitap olarak kullanılmaktadır. Yukarıda söylediğimiz görüş bu alimlerin görüşüdür. Ya El Rahman diyemiyeceğimizi Ya nida harfinden sonra Elif Lam düşeceğini biliyoruz. Yani Ya Rahman deriz. Bu harfi tarifin ispatıdır. Fakat Allah lafzının başına Ya nida harfi gelirse Elif Lam takısını düşürüp Yallah diyemezsin. Ağzından açık bir şekilde Allah lafzı çıkmalıdır. Yallah diyemezsin. Bu görüşü kabul eden alimler genelde baştaki elif’in ibn kelimesindeki gibi vasıl hemzesi olduğunu savunurlar. Ibn kelimesinin başına Ya nida harfi gelirse Yabne diye okunur. Fakat Allah lafzının başına Ya gelirse yukarıda da söylediğimiz gibi Yallah diyemeyiz. O zaman Kur’an-ı Hakim de ve Allah lafzının geçtiği her yerde açık şekilde Allah demek zorundayız. Yoksa Ullah Lallah İllah ve Lah gibi Allah’ın ismi olmayan kelimelerin lafızları söylemiş oluruz. Allah’ın (c.c.)99 isminin içinde Ullah Lallah Lillah Lah diye hiçbir ismi yoktur. Öyle ise ALLAH lafzı celalinin doğru harekelenişindede şeddeye yer yoktur yani en başta harekelediğimiz gibi
Allahu1.png
veya
Allahu2.png
şeklinde yazılmalıdır.

Büyük İslam alimlerinden İmam Şafii, Ebu’l- Meâlî, el- Hattâbî, el- Gazzali ve meşhur dilcilerden Halil b. Ahmet ile Sibeveyh, Allah isminin başındaki “el”in marifelik için getirilmiş lam-ı tarif olduğunu da kabul etmezler. Onlara göre bu takı kelimenin aslındandır. Bunun isbatını şöyle yapmışlardır: Eğer Allah isminin başındaki “el” lam-ı tarif olsaydı, başına direk nida harfi getirilemezdi.

yalRahman.png
ve
yalRahim.png
diyemediğimiz gibi. Halbuki bu ismin başına direk nida edatı getirilip
yaALLAHu.png
denmektedir. Bu söyleyişe göre “el” lam-ı tarif olmadığından başındaki hemze de, hemze-i vasıl değildir. Çok kullanıldığı için cümle ortasında bulununca -nida edatıyla kullanılışı hariç- dile kolaylık olması için, hemze-i vasıl muamelesi görmüştür. (bk. el- Kurtûbî, Muhammet, b. Ahmet, el- Cami’ li ‘Ahkâmi’l- Kur’an, Beyrut, 1985, c.1, s. 103; el- Vasitî, Muhammet Murtezâ, Tacu’l-‘Arûs, Beyrut, 1994, c.19, ELH maddesi


Madem ki baştaki elif lam harfi tarif değil, vasıl hemzesi de değil nasıl olurda; Çok kullanıldığından bahanesi ile kural hiçe sayılarak vasıl hemzesi gibi okunur.zorla baştaki elif lam hiçe sayılmak istenmiş ve kurallar haricinde bir kural uydurularak uygulanmıştır.


a) Vasıl Hemzesi: Vasıl halinde düşer, vasılsız ise okunur. Peki hangi hallerde vasıldır.
  • Üç harfli fiillerin emirleri
  • Üçten fazla harfli fiillerinde; Mazi fiili, Muzari fiili, emir ve masdarların başında bulunan hemzeler de vasıldır.


وَاضْرِبْ ، وَاسْتَفْعَلَ ، وَاسْتِغْفَارٌ
Ayrıca : اِسْمٌ ، اِثْنَانِ ، اِبْنٌ bunların hemzeleri de vasıldır. Vasıl halinde okunmaz.

Görüldüğü gibi Allah(cc) Lafzı Celili başındaki hemze hemzei vasl babında yoktur.


elRahman.png
yaALLAH_250px1.png


Subhana Allahi:
سُبْحَانَ اَلْلَهِ
Semia Allahu:
سَمِعَ اَلْلَهُ
Her namazda Ruku’da SemiaAllahu dememiz gerekirken biz Allah lafzındaki elif i atlayarak, okumayarak Allah (ayn ile عَلَّه diyoruz, bu söyleyişte سَمِ semi diyerek fiili, Allah (ayn ile) عَلَّه diyerek Allah lafzını bozuyoruz. Bundan kurtulmanın yolu ise Semia Allahu سَمِعَ اَلْلَهُ diyerek iki kelimeyi “TERTİL İLE” okumaktır. “TERTİL” işte budur. Yani tane tane okumak ve kelimeleri bozmadan hakkını vererek harflerin mahrecinden çıkarmaktır.


Ahazahu Allahu :
... فَأَخَذَهُ اَلْلَهُ
Yukarıdaki ayetlerde geçen Ahazahu Allahu “O’nu Allah aldı”demektir Fakat tecvid’in bize okuttuğu Ahazahullahu ifadesinin çevirisi ise “Hullah aldı,” demektir. Allah’ın 99 ismi içerisinde Hullah diye bir ismi yoktur.


Maşae Allah :
masaAllahu.png

İnşae Allah :
insaeAllahu.png

İki ifadede de gördüğümüz gibi şae fiili bulunmaktadır.

Sözlükteki anlamı : Dilemek, istemek anlamına gelir. Fakat biz okurken "şaAllah" diyerek fiili iptal ediyoruz. Onun yerine anlamı olmayan bir "şa" demiş oluyoruz. Bu iki ifadenin okunuşu ise İNŞAEALLAH ve MAŞAEALLAH olmalıdır.

Bu örneklerden de görüldüğü gibi tevcid Kur’an-ı Kerim’i güzelleştirmek değil telaffuzdaki değişiklikler ile kelimeleri tahrif etmektedir. Kur’an-ı Kerim okunurken hiçbir tecvid kuralı uygulanmamalı görülen her harf değiştirilmeden okunmalıdır.
 
Esma-i Hüsna’yı bildiren vahiydir

“Esmâü’l-Hüsna’nın Allah (cc), Rahman,... diye devam eden, bilinen bir sırası var. Bunun hakkında bilgi verebilir misiniz? Kim, ne zaman ve neye göre yapmış.”

Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bütün bilgiler vahiy kaynaklıdır.

Cenâb-ı Allah Kendi zâtına mahsus güzel isimlerinden dilediklerini Kur’ân ile ve Peygamberinin (asm) diliyle haber vermiştir. Sayısı bini bulur.1

Allah’ın bildirmediği isimleri de vardır şüphesiz. Nitekim Allah Resûlü (asm) bir niyâzında şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Sana, Zât-ı Bârî’ni isimlendirdiğin, Kitabında inzal buyurduğun, Peygamberine talim buyurduğun ve ezelî ilm-i gaybında Kendin için tahsis ettiğin Esmâ-i Şerîfenin hepsiyle niyâz ederim.”2

Hazret-i Âişe vâlidemiz (ra); “Allah’ım! Esmâ-i Hüsnâ’ndan bizim bildiğimiz, bilmediğimiz bütün isimlerinle Sana münâcât ederim. Büyüklerin büyüğü olan İsminle Sana niyâz ederim. Kim ki Sana bu isimlerinle duâ ederse cevap verirsin Rabb’im!” diye niyâzda bulunmuştu. Bunu işiten Allah Resûlü (asm), “İsâbet ettin! İsâbet ettin” buyurdu.3

Cenâb-ı Hak (cc) bizim bilmemizi irâde buyurduğu Esmâ-i Hüsnâ’sından bir kısmını sırf vahiy olan Kur’ân-ı Kerîm’inde zikretmiş, bir kısmını ise Resûl’üne (asm) yine vahiyle bildirmiştir.

Resûlullah Efendimiz (asm) Esmâ-i Hüsnâ’dan hiç olmazsa doksan dokuzunun ihsâ edilmesini, yani bilinmesini, kavranmasını ve gerekleriyle amel edilmesini tavsiye buyurmuş, doksan dokuz ismi kavrayanı Cennet’le müjdelemiştir.4

Esmâü’l-Hüsnâ’dan doksan dokuzunu “Allah, Rahmân, Rahîm...” diye bilinen sırası ile Peygamber Efendimiz (asm) bildirmiştir.
 
Geri