Kırılmış bir düşün eksik iki parçasıydık biz seninle.
Eksik iki yüz, eksik iki kalp…
Yarım bir yaşanmışlığın yamalı iki cebi kadar her an düşürmeye meyilliydik birbirimizi içimizden…
Düşün ki;
En sevdiğimiz oyuncaktık biz ikimiz birbirimizin elinde.
Bir çocuğun uyumadan önce sıkı sıkıya sarıldığı, ya da yatağının başucuna bıraktığı o küçük oyuncak…
Çocukça belki,
Ama göz göze geldiğimiz anlarda gözümüzün o kör noktasında,
O karanlık kuytusunda,
O derin,
O sonsuz karanlıktaki bir gülümseyiş kadar saf ve masumca…
Kırılan o en sevdiğim oyuncağın ayağıma batan küçük parçası kadar karmakarışığım.
Canımı yakan o küçük parça mı, kanayan ayaklarımın senden uzaklaşamaması mı, yoksa en sevdiğim oyuncağın kırılışı mı?
Karışıklığım, bile bile göndermek seni…
Bildiğim halde gitmek belki,
Ölmek ya da öldürmek gibi…
Sustum…
Konuşmanı istedim çünkü, hiç susmadan hep senin konuşmanı…
Sesin huzurluydu, sesin beynimin hiç gidemediğim bir yerlerinde, hiç görmediğim ama varlığını bildiğim bir çelişkiyi okşuyordu.
Git diyordum, sırtımı hiç dönmeden kal diye yalvarır gibi…
‘Git…’
Gitmek zordu çünkü,
Gitmek anlamsızdı,
Gitmek acıtıyordu,
Gitmek yakmak gibiydi cennetteki bütün ormanları.
Hakkım yoktu,
Durdum ve gitmeni istedim…
Yavrusunun üzerine düşmüş bir fil acizliğinde şiddetli bir suikast düzenlemek isterdim kendime.
Kendi sonumu bilmekten korktum, kararımdan dönmekten, vazgeçmekten korktum…
Oysa bir sevgiliye iyi bir anne olunabilirdi, İyi bir baba,
Kardeş,
Harika bir arkadaş ya da…
Bunları benimle hissettiğini biliyordum, ölmekten korktum; yalnız bırakmaktan seni, korkmandan korktum…
Bağışla, ölemedim…
Rakımı yüksek bir dağın zirvesiydi gözlerin, oradan düşmeyi o kadar istedim ki…
Her göz kırpışında, gözünü her çevirişinde, kapatışında bir başka bakıyordun.
Başka akıyordun içime,
Başka kayboluyordum,
Başka, bambaşka seviyordum seni; düşemiyordum…
Ölüler tanıdım zamanla; sende, bende nefes olan onlarca ölü…
Milyonlarca öpücükle tanıştım, milyarlarca kızıl dudakla…
Sen…
Ahh, huzur prensesi…
Seni öldürmek kadar günah mıdır, tüm dünyayı gömmek acaba?
Yeryüzünden gökyüzüne düşer gibi sevdim seni…
Avuçlarının üzerine toprağa düşmek gibi değil, acısız, ağlamaksız…
Bir sonu olacak gibi değil,
Sonu olmayan bir düşüş gibi…
Sırtüstü uzanan bir ölünün, dipsiz bir gökyüzüne düşen ruhu gibi sevdim seni.
Bakınca mavi,
Düştükçe kararan bir düş gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi,
Bir sonu olmadan yani…
“Sevdim”, hepsi bu…
Ezgin KILIÇ