8. Ev

P
  • Kullanıcı Phoibos
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Robert Cialdini Influence adlı kitabında, 30'lu yıllarda Amerika'da bir giyim mağazası işleten Sid ve Harry kardeşlerin hikayesini anlatır. Sid satıştan sorumludur, Harry ise terzi atölyesinin başındadır. Sid, aynanın karşısındaki müşterinin takım elbiseyi gerçekten beğendiğini fark ettiğinde biraz ağır işitir taklidi yapardı. Müşteri fiyatı sorduğunda kardeşine seslenirdi: "Harry, bu takım elbise ne kadar?" Harry dikiş masasından başını kaldırıp cevap verirdi: "Bu güzel pamuklu takım 42 dolar" ki bu o zamanlar için fahiş bir fiyattı. Sid anlamamış gibi yapardı: "Kaç?" Ve Harry fiyatı tekrarlardı: "42 dolar!" O zaman Sid müşteriye dönerdi: "22 dolar diyor." Bu noktada müşteri alelacele 22 doları bırakır ve gariban Sid "hatasını" fark etmeden pahalı takımla birlikte koşar adım mağazadan çıkardı.
 
Büyük amcamın günlüklerini buldum. Şansını film sektöründe denemek için 1932'de Lenzburg'dan Paris'e göç etmişti. Ağustos 1940'ta Almanlar'ın Paris'i işgalinden bir ay sonra şöyle yazmış: "Burada herkes Almanlar'ın senenin sonunda çekileceğine inanıyor. Alman subaylar da bana bunu doğruladı. Fransa ne kadar çabuk düştüyse, İngiltere de o kadar çabuk düşecek. Ve sonra nihayet Paris'teki eski günlük hayatımıza döneceğiz, Almanya'nın bir parçası olsak bile.
 
Kontrol yanılsaması, objektif bakıldığında üzerinde herhangi bir gücümüz olmayan şeyleri kontrol etmeyi ya da etkilemeyi başarabildiğimize inanma eğilimidir. Bu yanılsama 1965'te iki araştırmacı Jenkins ve Ward tarafından keşfedildi. Deney düzeneği oldukça basitti: İki şalter ile açık ya da kapalı olan bir ışık. Jenkins ve Ward, ışık ile şalterin ne oranda birbirlerine bağlı olduğunu ayarlayabiliyordu. Lambanın tamamen tesadüfen açılıp kapandığı durumlarda bile denekler şaltere basarak ışığı bir şekilde etkileyebileceklerinden eminlerdi.

Amerikalı bir bilimci, denekleri bir ses odasına kapatıp, denekler işaret verene dek ses düzeyini sürekli yükselterek akustik acı algısını araştırdı. Birbirinin tıpatıp aynısı iki ses odası, A ve B kullanıldı. Aralarındaki tek fark, B odasında duvarda kırmızı bir panik düğmesi bulunmasıydı. Sonuç neydi? B odasındaki insanlar belirgin şekilde daha fazla gürültüye tahammül ediyorlardı. Komik olan, bu düğmenin aslında çalışmadığıydı. Acı eşiğini yükseltmek için yanılsama yetiyordu.
 
Hanoi'deki Fransız sömürgeci yöneticiler bir yasa çıkarmışlardı: Teslim edilen her ölü sıçan için para ödüyorlardı. Bu şekilde sıçan istilasının üstesinden gelmek niyetindeydiler. Çıkarılan yasa insanların sıçan yetiştirmesine yol açtı.

1947'de Ölü Deniz parşömenleri keşfedildiğinde, arkeologlar her yeni elyazmasını getiren için bir ödül koydular. Sonuç, sayının fazlalaştırılması için parşömenlerin yırtılıp bölünmesi oldu. Aynı şey, dinozor kemiği getirenlere ödül vaat edildiğinde, 19. yüzyılda Çin'de yaşandı. Çiftçiler tam olarak korunmuş kemikleri topraktan çıkardılar, parçalayıp para kazandılar.
 
Adamın sırt ağrıları bir azalıyor bir azıyordu. Kendisini genç bir ceylan gibi hissettiği günler de oluyordu, neredeyse hareket bile edemediği günler de. Durum böyle olduğunda, ne mutlu ki bu günler çok sık yaşanmıyordu, karısı onu kiropratik uzmanına götürüyordu. Ertesi gün kendisini hep daha iyi hissediyor, gittiği terapisti herkese tavsiye ediyordu.
 
1 Mart 1950'de, saat yediyi çeyrek geçe, Nebraska'daki Beatrice şehrinin kilise korosunun 15 üyesi prova yapmak üzere buluşacaktı. Farklı sebeplerden hepsi geç kaldı. Papazın ailesi gecikti, çünkü karısı son anda kızının elbisesini ütülemek zorundaydı. Çiftlerden biri vaktinde gelemedi, çünkü arabalarının motoru çalışmadı. Piyanist aslında herkesten yarım saat önce kiliseye gelmeye niyetliydi ama akşam yemeğinden sonra uyuyakaldı vs. 19:25'te kilise havaya uçtu. Patlama bütün köyden duyuldu. Duvarlar yerlerinden fırladı, çatı olduğu gibi çöktü. Bir mucize gerçekleşmişçesine hayatını kaybeden tek kişi olmadı. İtfaiye şefi patlamayı gaz kaçağına bağladı. Ama koronun üyeleri Tanrı'nın bir işaretine şahit olduklarından emindi. Tanrı'nın parmağı mı, tesadüf mü?
 
1972 yılındaki klasik bir araştırmada, laboratuar deneyinin katılımcıları iki gruba ayrıldı. Birinci gurubun üyelerine elektroşok verileceği söylendi. İkinci gurubun üyelerinin elektroşoka maruz kalma tehlikesi yalnızca %50, yani yarısıydı. Araştırmacılar, bahsi geçen elektroşoktan önce katılımcıların fiziksel gerginliğini (kalp frekansı, heyecan, terleyen eller vs.) ölçtü. Sonuç son derece şaşırtıcıydı: İki grup arasında hiçbir fark yoktu. Her iki deney grubunun üyeleri de aynı derecede heyecanlıydı. Bunun üzerinde araştırmacılar ikinci grubun elektroşoka maruz kalma olasılığını %20'ye indirdiler, ardından %10'a ve sonunda da %5'e. Sonuç şuydu: Hala hiçbir fark yoktu! Ama araştırmacılar beklenen elektroşokun şiddetini arttırdığında her iki grubun fiziksel gerginliği de yükseliyordu. Fakat iki grup arasında asla bir fark olmuyordu. İkinci grupta elektroşok olasılığı daha da düşürüldü: %5'ten %4'e, %3'e vs. İkinci grup ancak %0 olasılıkta birinci gruptan farklı tepki verdi.
 
1913'ün yazında Monte Carlo'da inanılmaz bir olay yaşandı. Kumarhanenin rulet masasının başına üşüşenler gözlerine inanamıyordu. 20 kez arka arkaya siyah gelmişti. Birçok oyuncu fırsattan istifade kırmızıya para koydu. Ama yine siyah geldi. Daha fazla insan masaya akın edip paralarını kırmızıya oynadılar. Şimdi artık kırmızı gelmesi gerekiyordu! Fakat yine siyah geldi. Sonra tekrar siyah ve tekrar siyah. Ancak 27. seferinde top nihayet kırmızıya düştü. O ana dek oyuncular çoktan milyonlarını yanlış renge oynamış, paralarını batırmışlardı.
 
1913'te beygirlerin performansını araştıran Fransız mühendis Maximilian Ringelmann şunu keşfetti: Bir faytonu çeken iki koşum hayvanının performansı tek bir beygirin performansını iki katı değildir. Bu sonuç karşısında şaşkınlığa uğrayan Ringelmann araştırmalarını genişletip bunlara insanları da dahil etti. Bir grup erkeğe halat çektirip her birinin harcadığı gücü ölçtü. Ortalamada, birlikte halat çeken iki kişi, tek başlarına çekerken harcadıkları gücün sadece %93'ünü, üç kişi çekerken %85'ini, sekiz kişi birlikte halat çekerken de ancak %49'unu harcıyordu.
 
Duke Üniversitesi'nin araştırmacıları 1967 yılında şöyle bir deney gerçekleştirdi: Bir konuşmacı Fidel Castro hakkında ateşli bir konuşma yaptı. Katılımcılara, konuşmacıya bu konuşmanın kendi siyasi görüşünden bağımsız olarak verildiği, onun sadece önüne konulan metni okuduğu söylenmişti. Fakat yine de dinleyicilerin çoğunluğu konuşmanın konuşmacının düşüncelerini yansıttığı fikrindeydi. Konuşmanın içeriğinden konuşmayı ona yaptıran profesörler gibi dış etkenleri değil, onun kişiliğini sorumlu tuttular.
 
İskoçya'nın kuzeyinde yer alan Hebrid Adaları'nın sakinleri için saçlarında yaşayan bitler hayatlarının birer parçasıydı. Bitler onlara ev sahipliği yapan insanları terk ettiğinde o insanlar hastalanır, ateşlenirdi. Ateşi düşürmek için insanların saçlarına bile isteye bit yerleştirilirdi. Netice, Hebrid Adaları'nın sakinlerini görünürde haklı çıkarıyordu: Bitler yuvaya döner dönmez, hastalar iyileşiyordu.
 
Klaus 35 yaşında. Üniversitede felsefe okudu ve ondan beri Üçüncü Dünya meseleleriyle ilgileniyor. Üniversiteden sonra iki yıl boyunca Kızılhaç'ta Batı Afrika'da, ardından üç yıl Cenevre'de Kızılhaç Ana Merkezi'nde çalıştı. Burada bölüm yöneticiliğine kadar yükseldi. Sonra işlerme mastırı yaptı ve "Girişimciliğin Toplumsal Sorumluluğu" üzerine tez yazdı. Sorumuz şu: hangisi daha büyük olasılıktır? A) "Klaus büyük bir bankada çalışmaktadır." B) "Klaus büyük bir bankada çalışmaktadır ve bankanın üçüncü dünya vakfından sorumludur." A mı, B mi?
 
Penaltı vuruşu yapan futbolcular, penaltıların üçte birinde kalenin ortasını hedefler, üçte birinde kalenin solunu, üçte birinde de kalenin sağını. Kaleciler ne yapar? Penaltıların %50'sînde sola ve yine %50'sinde sağa atlarlar. Her halükarda pek nadiren ortada durmaya devam ederler. Neden? Çünkü yanlış tarafa atılmak, sersem gibi ortada dikilip topun soldan ya da sağdan geçip gidişini seyretmekten daha iyi görünmesinden öte, daha az utanç verici hissedilir.
 
İki dağcı. Biri buzul yarığına düşüyor. Yardım çağırarak onu kurtarabilirsiniz, ama yapmıyorsunuz, dolayısıyla ölüyor. İkinci dağcıyı ise fiilen buzul yarığına itiyorsunuz. O da kısa süre sonra ölüyor. Hangi eylem daha ağırdır? Mantık çerçevesinde bakıldığında iki eylem de aynı derecede fena. Yardım etmeme de fiilen adam öldürme de ölüme sebep oluyor. Ama yine de içimizden bir his, yardım etmemenin daha az ağır olduğunu söylüyor. Bu hisse ihmal yanılgısı adı verilir. İhmal yanılgısı, hem bir ihmal hem de bir hareket zarara sebebiyet verebildiğinde çıkar hep ortaya. Bu durumda genellikle ihmal tercih edilir, çünkü böylece oluşan zarar sübjektif olarak daha zararsız görünür.
 
Hayatta en değerli şey mutluluktur
Mutlulukların en yücesi bir solunum doğruluktur.
 
Atatürk ve arkadaşlarının II. Abdülhamit'in ruhunu çağırdığını bilir misiniz? Ali Fuat Cebesoy'un "Siyasi Hatıraları" ikinci cildinde yazıyor.
Ankara'da bir gün...
Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak ve Cevat Çobanlı paşalar ispritizma üzerinde tartışırlar. Mustafa Kemal ve Ali Fuat Cebesoy bu hararetli tartışmaları sessizce dinlemektedir.
Fevzi Paşa, ispritizmayı hiç ciddiye almadığını; Cevat Paşa ise ancak gözleriyle görürse inanacağını ileri sürmektedir. Ruh çağırmaya inanan Kazım Paşa hemen masa etrafında bir celse düzenlemeye davet eder.
Fevzi Paşa "Ben sadece seyrederim," diyerek masadan uzaklaşır.
Cevat Paşa, Mustafa Kemal'in bir göz işaretiyle masanın başına geçer.
Hazırlık tamamlandıktan sonra Kazım Karabekir, II. Abdülhamit'in ruhunu çağırmaya başlar.
Az süre sonra Kazım Paşa "geldiğini" söyler ve, Cevat Paşa'nın arzusu üzerine II. Abdülhamit'e şimdi ne yaptığını sorar. II. Abdülhamit güya dünyada çok kötülük yaptığı için azap çektiğini söyler! Bundan pek tatmin olmayan Cevat Paşa, Fevzi Paşa'nın cüzdanında kaç lira bulunduğunun sorulmasını ister. İşin ruhafı, verilen cevap doğrudur! Fevzi Paşa inanmaz; "Bu alelade bir tesadüften başka bir şey değildir!"
Daha sonra iş şakaya vurulur, bir hayli gülüşürler.
 
Örneğin... Lüksemburg denince aklınıza ne geliyor?
Denize çıkışı olmayan, Nassau hanedanlığıyla yönetilen, 500 bin nüfusu ve 900 kişilik ordusu bulunan AB kurucusu Avrupa'nın en küçük devleti mi?
Hepsi doğru. Ama pek yazılmaz, dile getirilmez...
Bu küçük Avrupa devleti, uluslararası servet yönetimi çarkının en önemli merkezlerinden biridir. Yani... Avrupa'daki vergi kaçakçılığının kalbinde yer almaktadır.
Dünya üzerinde işlem gören Lüksemburg menşeli yatırım fonlarının toplam miktarı 2013 yılı başı itibarıyla 2 trilyon 200 milyar euro'dur. Türkiye'nin 2016 yılı Merkezi Bütçe Kanunu'na göre, devletin toplam gelirinin 581 milyar 927 milyon TL olması öngörülüyor. Geçelim...
 
Tarih: 16 Haziran 2014.
ABD Anayasa Mahkemesi, milyar dolarlık borç davasıyla ilgili kararını verdi.
Taraflardan biri Arjantin'di; hedge fonlara yapılandırılmış tahvil borçlarını ödeyemiyordu. Arjantin'in borcu 630 milyon dolardan 2,3 milyar dolara çıkmıştı.
Arjantin, "Dolar başına 33 sent ödeyeyim," diyordu ama karşı taraf kabul etmiyordu!
Karşı taraf, Baş Akbaba Paul Elliott Singer'a ait Cayman Adaları menşeli NML Capital'di.
Anlaşma sağlanamadı. ABD Anayasa Mahkemesi Arjantin aleyhine karar verdi; borcun hemen ödenmesini istedi. Arjantin reddetti.
Aynı günlerde...
ABD medyası Arjantin'deki "demokrasi sorununu" ve "basın özgürlüğünü" dünya gündemine getirdi! Neler yazmadılar ki: "Arjantin Nazikere kol kanat germeye devam ediyor!"
"Baş Akbaba" Singer, Arjantin'in Gama açıklarındaki gemisine el koydu ve Arjantin borcunu ödemezse yurtdışındaki tüm mal varşıklarını alacağını açıkladı!
Sadece Arjantin mi?..
Paul Elliott Singer adı; Peru, Zambiya, Kongo ve Nikaragua krizlerinde de öne çıktı. Bu yoksul ülkelerden milyonlarca dolar kazandı.
Direnen ülkeler de oldu: Örneğin İzlanda!..
 
1970'li yılların sonunda, bilgisayar teknolojisinin bugünkü kadar ileri olmadığı dönemde, "dünya bilgisayarlar arası satranç şampiyonası" düzenlendi.
Turnuvaya; ABD "Challenger", SSCB "Soyuz" ve Kanada ise "Duchess" adlı bilgisayarıyla katıldı...
Önce ABD ile SSCB karşılaştı. Soyuz, rahat bir oyunla Challenger'ı yendi.
Sonra ABD ile Kanada karşılaştı ve bu kez ABD, Kanada'yı yendi.
Şampiyonu belirlemek üzere Kanada ile SSCB karşılaştı.
Fakat beklenmedik bir sonuç oldu; Duchess, Soyuz'u yendi!
SSCB tarafında işler karıştı; hemen aralarında Mihail Botvinnik gibi bir dünya satranç şampiyonunun da bulunduğu Sovyet ekibi toplandı ve yenilginin sebebini araştırdı.
Oysa durum çok basitti:
Ana bellekler ve hard diskler sınırlı sayıda hamle depolayabildiklerinden, SSCB ekibi birçok basit hamleyi "Nasılsa oynanmaz," diye elemiş ve önemli hamlelere yer vermişti.
Kanada, SSCB'nin turnuvaya nasıl hazırlandığını bildiğinden, bilgisayarına açılışta olmayan birkaç hamleyle oyunu başlattı. Soyuz bu hamlelere şaştı kaldı! Ve yenildi...
Satranç bir felsefedir; yaşamı kavrama ve onunla mücadele edebilme felsefesine dayanır.
Satranç bir planlama, strateji oluşturma oyunudur; "şans" faktörü sıfırdır; kurnazlık işlemez.
 
Geri