İstanbul Barosunda Kriz
11 Şubat 2013 Pazartesi
Cesim PARLAK
İstanbul Barosu Başkan ve Yönetim Kurulu üyeliklerinin düştüğü yönündeki tartışmanın fitilini Ak Parti İstanbul milletvekili ve aynı zamanda İstanbul Barosu üyesi olan Av. Bülent Turan’ın açıklamaları ateşledi.
Bülent Turan, Baro Başkan ve Yönetim Kurulu üyeleri hakkında “yargı görevini yapanı etkileme” suçundan dava açıldığını, bunun da Avukatlık Kanunu’nun 92'nci maddesi uyarınca yönetimin düşmesi sonucunu doğurduğunu belirtiyor.
İstanbul Barosu yönetimi ise haklarında açılan davayı hukuksuz, kendilerini susturmaya yönelik yapılmış bir operasyon olarak değerlendiriyor. Bu operasyonu hukuka, demokrasiye ve avukatlık mesleğine saldırı şeklinde nitelendirerek bir muhalefet merkezi oluşturmaya çalışıyor.
Baro Yönetimi Hakkında Açılan Dava
Baro Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri hakkında, Balyoz davasının görüldüğü İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Silivri Cezaevi'nin içindeki duruşma salonunda, 06.04.2012 tarihinde. sanık avukatlarının direnişlerini destekledikleri gerekçesiyle Silivri Savcılığınca soruşturma başlatılmıştı.
Savcılık, soruşturmayı önce Ceza Kanunu'nun 288'inci maddesinde “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçundan başlattı. Daha sonra soruşturmayı “yargı görevi yapanı etkileme” şeklinde devam ettirerek sonuçlandırdı. Baro Yönetimi hakkında Ceza Kanunu'nun 277'nci maddesindeki “yargı görevi yapanı etkileme” suçundan iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı.
Baro Yönetimi hakkında düzenlenen iddianameyi, Silivri Asliye Ceza Mahkemesi kabul etti. İlk duruşması 17 Mayıs 2013 tarihinde yapılacak. Burada asıl husus, Baro Yönetimi hakkında açılan bu dava sonunda verilecek cezadan ziyade yönetimin bu davayla birlikte görevini devam ettirip ettiremeyeceği meselesidir. İşte Baro'nun direnişi de burada başlıyor. Baro kendileri hakkında yapılan soruşturmanın Avukatlık Kanunu'nda belirtilen izin sistemine aykırı bir şekilde yapıldığını belirterek açılan davanın usul yasasına da aykırılık teşkil ettiğini belirtiyor. Baro'nun bu savı, Avukatlık Kanunu çerçevesinde değerlendirildiğinde haklıdır.
Avukatlar Hakkında Dava Açma Usulü
Avukatlık Kanunu’nda, avukatların bir suç isnadıyla karşı karşıya kalmaları halinde haklarında yapılacak soruşturma usulü Avukatlık Kanunu'nda ayrı bir usule tabi tutulmuştur. Aynı kanunda avukatların mesleklerini yaparken işledikleri suçlardan ve Baro Yönetimi'ndeki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma yapılması ve dava açılması Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlanmıştır.
Avukatlık Kanunu’nun 58'inci maddesinde soruşturma açılması için öncelikle Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerekir. Bakanlık izninden sonra suçun işlendiği yerdeki savcılık soruşturmayı başlatır. İlk soruşturma üzerine düzenlediği fezlekeyi Adalet Bakanlığı’na gönderir. Bakanlık fezlekeyi inceledikten sonra son soruşturmanın açılmasına izin verirse yeniden dosyayı soruşturma yapan savcılığa geri gönderir.
Bakanlığın vermiş olduğu son soruşturma izni üzerine bu kez savcı davanın açılması için iddianame hazırlar, hazırlanan iddianame suçun işlendiği yere en yakın ağır ceza mahkemesine gönderilir. Mahkeme dava açılmasına karar verirse dosya soruşturmayı yapan savcılığa geri gelir. Savcılık, ağır ceza mahkemesine iddianameyi gönderir ve dava ağır ceza mahkemesinde açılmış olur.
Avukatların yargılanma usulünün izne bağlı kılınması, avukatlar için getirilmiş bir imtiyaz değildir. Yapılan düzenleme, avukatlık mesleğinin niteliği gereği, icra edilirken avukatın baskı, tehdit ve etki altında kalmaması gerekliliği nedeniyle getirilmiştir. Güçlü savunma ve hak arama hürriyeti için getirilen izin sisteminin yargı tarafından bertaraf edilerek avukatların soruşturmalara maruz bırakılması evrensel hukuka aykırı bir uygulamadır.
Baro Yönetimi hakkında açılan dava ise bu prosedüre uyulmadan açılmıştır. Yönetime isnat edilen suç, “avukatlık göreviyle ilgili bir suç değildir” denilerek dava açılmıştır. Savcılık, İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetiminin, Balyoz davasına bakan mahkemenin duruşma salonuna gitmelerini, görevleriyle ilgili olmayan ve görev suçu kapsamına girmeyen bir eylem olarak değerlendiği için izin prosedürüne uymadan dava açmıştır. Savcılığın bu değerlendirmesinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Tamamen keyfi bir değerlendirmeyle bu hukuki sonuca varılmıştır.
Bugünkü krizin sebebi de Savcılığın, Baro Yönetiminin eylemini, görevleriyle ilgili kabul etmemesidir. Görev suçu kapsamında değerlendirme yapılsaydı, Avukatlık Kanunu’ndaki izin prosedürüne uyularak işlem yapılabilirdi. Savcılığın avukatlık mesleğiyle ilgili algısından dolayı sıradan bir olay krize dönüşmüştür.
Davanın Hukuki Etkileri
Baro Yönetimi hakkında açılan davanın, idari anlamda yönetimin görevini sonlandırıp sonlandırmayacağı hususu ise ayrı bir hukuki polemik konusu olmaya başladı.
Avukatlık Kanunu’nun seçilme yeterliliği ve avukatlık mesleğini engelleyen suçların neler olduğu hususunu düzenleyen ilgili maddeleri ayrı ayrı değerlendirildiği için farklı sonuçlar çıkıyor. Burada herkes kendisine göre hukuk oluşturmaya çalıştığı için bu kadar birbirinden farklı sonuçlar çıkıyor. Doğru sonuç için Avukatlık Kanunu'nun bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
Avukatlık Kanunu 90'ıncı maddesinin “haklarında avukatlığa engel suçtan dolayı son soruşturma açılmasına karar verilmiş veya geçmiş beş yıl içinde disiplin kurulunca verilecek kesinleşmiş bir kararla kınama, para veya işten çıkarılma cezalarıyla tecziye edilmiş olanlar Yönetim Kurulu Üyesi seçilemezler” hükmü ile aynı kanunun 92'nci maddesi “yönetim kurulu üyelerinden biri hakkında 90 ıncı maddeye göre seçilmeye engel bir suçtan dolayı kamu davası açılmış ise, dava sonuna kadar bu üye yönetim kuruluna katılamaz yeri yedek üye ile doldurulur” hükmü sadece lafza bağlı kalınarak değerlendirilmesi halinde haksız bir sonuç ortaya çıkar.
Avukatlık Kanunu'nun 90'ıncı maddesine göre bu koşullarda Baro Yönetim Kurulu Üyeleri'nin üyeliği düşmüş sayılır. Burada, Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında, Avukatlık Kanunu'nun 58 ve 59'uncu maddelerine göre, izinler alınmadan dava açılmış olması nedeniyle hukuken 90'ıncı madde hükmü uygulanır mı, uygulanmaz mı tartışması yapılmalıdır.
Bana göre bu soruşturmada usul dikkate alınmadan iddianame düzenlendiği için Baro Yönetim Kurulu Üyeleri'nin üyelikleri düşmez. Ancak usulüne uygun yapılmış bir soruşturma sonucunda dava açılması halinde üyelikler düşer. Avukatlık Kanunu'nda üyeliğin düşmesi son soruşturmanın açılması şartına bağlanmış. Mevcut davada izin prosedürüne uyulmadığı için son soruşturma kararı yoktur.
Tartışma ne şekilde ve hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın seçilmiş bir yönetimin dava yoluyla uzaklaştırılması ve daha az oy alan birilerinin yönetime gelmesinin sağlanması, temel hukuk ilkelerine uygun olmadığı gibi ahlaken de doğru değildir.
İstanbul Baro Başkanı ve Yönetiminin birtakım davalarda siyasi duruş sergiledikleri kuşkusuzdur. Avukatlık ve avukatlık mesleğiyle ilgili sorunlardan ziyade daha çok muhalif bir grup gibi davrandıkları bir gerçektir. Bu gerçeğe rağmen, yönetimin dava yoluyla uzaklaştırılmaya çalışılması yanlıştır.
Bugün İstanbul Barosu’nun etrafında oluşturulan krizden zararlı çıkacak ve etkilenecek olan avukatlardır. Zarar gören ise adalet olacaktır.
Savcılığın, soruşturmayı prosedüre uymadan yanlış yapması sonucunda açılmış olan dava nedeniyle kriz patlak verdi. Bu durumun aşılması için biran önce davaya bakan mahkemenin davayla ilgili durma kararı vererek dosyayı izin için Adalet Bakanlığı’na göndermesi gerekir. Bakanlık da Avukatlık Kanunu gereğince "son soruşturmaya gerek yoktur" diyerek dosyayı savcılığa iade ederek krizi sonlandırmalıdır. Bu şekilde bir ara formülle sorun çözülebilir.
Baro Yönetimi seçimsiz olağanüstü genel kurul kararı aldı. Genel Kurul'da avukatlardan yönetime destek kararı çıkacağı görülüyor. Genel Kurulda çıkacak devam kararı varolan krizi derinleştirecek. Bunun için mahkemenin bir an önce durma kararı vermesi gerekir. Yoksa bu kriz derinleşerek büyüyecek ve çözümsüz bir hal alacak ve yaşanan olay yargıda yaşanmakta olan skandallara bir yenisini ekleyecektir.