Tarih Ziya gökalp

Konu sahibi son olarak 3333 gün önce görüldü
ZİYA GÖKALP



Fikir ve sanat adamı, şair. 1876 yılında
Diyarbakır'da doğdu, 1924 yılında İstanbul'da öldü. Baytar Okulu'nun son
sınıfındayken gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı. 9 ay hapis yattıktan sonra
Diyarbakır'a sürüldü, İkinci Meşrutiyet ilân edilince İttihat ve Terakki
Partisi'nin orada şubesini açtı. Sonra Selânik'e geldi, Genç Kalemler dergisine
yazılar yazdı, Meşrutiyetten sonra partinin genel merkez kurulu üyesi oldu.
1924'te TBMM'ne girdi. Aynı yıl vefat etti. Büyük bir Türkçü idi.

Ziya
Gökalp, çağdaş Türk düşünce tarihinin en büyük düşünürlerindendir. Türkçülük
akımının felsefesini yapmış, Türkiye'de millî edebiyatın gelişmesini sağlamış
bir sosyolog ve mürşittir.

Tarihin çeşitli medeniyet eserlerini kucağında
taşıyan Diyarbakır'da doğdu. Bu şehir, kütüphaneleri, medreseleri ile
Anadolu'nun en eski kültür merkezidir. 1876 yılının 23 Mart günü, Ziya Gökalp'in
babası vilâyet Evrak Müdürü Tevfik Efendi, evinin selâmlığında oturmuş, eşinin
doğum haberini beklerken Çolu Hoca adında bir ziyaretçi geliyor :

“Bu
saatte bir oğlunuz olacak, adını Mehmet Ziya koyunuz...” diyor.


Gerçekten, bir süre sonra Tevfik Efendinin bir oğlu dünyaya geliyor,
adını Mehmet Ziya koyuyorlar. Ana ve baba, çocuğun yetişmesi için büyük özen
gösteriyor. Küçük Ziya, daha yedi sekiz yaşlarında Şah İsmail’leri, Aşık
Kerem’leri okuyor. On dört yaşına gelince Ziya Paşaların, Namık Kemallerin
eserlerinden zevk almağa başlıyor. Babası Tevfik Efendi ileri görüşlü bir
insandır. Ziya'ya okuma zevkini aşılıyor, onu yüce ülkülerle besliyor. Namık
Kemal'in öldüğü gün oğluna:

"Bugün büyük bir matem günüdür, çünkü
milletin en büyük adamı Namık Kemal öldü. Sen de onun yolundan gideceksin, onun
gibi vatansever, hürriyet sever olacaksın", diyor. Psikolojik bir anlayışla
yapılmış olan bu telkin, Ziya için bir baba vasiyeti olmuş, ona yön
vermiştir.

Ziya Rüştiye Mektebinde okurken babası ölüyor. Onun yerini
amcası Hasib Efendi alıyor. Hasib Efendi, İslâm felsefesini iyi bilen, aydın bir
insandır. Ziya'ya, İbni Sina, İbni Rüşd, İmam Gazzali gibi büyük İslâm
filozoflarını tanıtıyor. Arapça’yı, Farsça’yı ve bilimsel araştırma metotlarını
öğretiyor.

Daha sonra ölmüş olan amcasının vasiyetine uyarak kızı ile
evlenmiştir.

Ziya, 1890'a doğru İdadi Mektebine giriyor. Kelâm, fizik ve
biyoloji okuyor. Birbirine zıt bu iki akım, kafasında hakikat şimşekleri yerine
derin bir şüphecilik doğurmuştur.

"İnsan" denen ve kalbin biricik pınarı
olan faziletli varlığın âciz, hürriyetsiz, iradesiz, "madde"den yapılmış bir
makine olmasını aklı almıyor. Bin bir tehlike ile tehdit edilen, fakat bunun
farkında olmayan Türk milletinin istibdattan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor.
Bunun için bir mucize gerekmektedir. Bir ümit felsefesi arıyor. O günkü Türk
toplumunun problemlerini ele almayan tasavvuf ve kelâm bilimleri ona bu
felsefeyi vermekte yetersiz kalıyor.

O, zihnindeki ülkülerine ulaşmak
kararındadır. Amcasına haber vermeden gizlice İstanbul'a gidiyor. O zamanın
parasız okullarından biri olan Baytar Mektebine yazılıyor. Bu arada
tıbbiyelilerin kurmuş olduğu gizli cemiyete girmeyi de ihmal etmiyor. Yol
harçlığı olarak kendisine gönderilen paraları, yardım olarak gizli cemiyetlere
veriyor. Bazen kendisi günlerce parasız kalıyor. Baytar Mektebinin son sınıfında
iken, istibdat aleyhindeki gizli hareketlere katıldığı için tevkif ediliyor.
1900 yılında Taşkışla'da dokuz ay hapsedildikten sonra, Diyarbakır'a sürgüne
gönderiliyor.

Ziya Gökalp daima sade bir hayat sürüyor. Meşrutiyetin
ilânına kadar gelip geçici birkaç memurluktan başka bir işle meşgul değildir.
Amcasının bıraktığı servetin büyük bir kısmını Diyarbakır'a sürülmüş olan
hürriyet mücahitleri için harcamış, mallarının yarısından fazlasını ve kıymetli
eşyalarını da satmıştır. Parayı sevmiyor. Durup dinlenmeden okuyor, yazıyor,
düşünüyor; kendi düşünce dünyasında yaşıyor.

1908 yılında Meşrutiyet ilân
edilince, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini açıyor. Bir süre
sonra, bu cemiyetin Selânik'te toplanan 1910 yılındaki kongresine Diyarbakır
delegesi olarak katılmış, Merkez-i Umumî üyeliğine seçilmiştir. İttihat ve
Terakki mektebinde sosyoloji okutuyor.

Ali Canip'le Ömer Seyfettin'in
çıkardıkları Genç Kalemler dergisine yazı yazmaya başlıyor. Yazılarında
kullandığı takma adlardan biri de Gökalp'tir.

Ziya Gökalp, otuz beş
yaşında bir genç düşünür iken, basını ve aydınları etrafına toplayan bir kutup
haline gelmiştir. Dış görünüşü ile çok şey vaat etmez. Münzevî ruhlu, çekingen
ve alçakgönüllüdür. Çünkü o, tombul, ablakça yüzlü, düşük bıyıklı, badem gözlü
bir adamdı. Uygur minyatürlerine benzerdi.

Fakat konuşmaya başlayınca
hemen fark edilirdi ki o, ince zekâsı, derin ilmi ve olağanüstü ikna kabiliyeti
ile bir fikir ve mücadele kuvveti, bir mürşittir. Konuşması yavaş ve sakindi.
Düşüne düşüne söyler, ama karşısındakileri mutlaka etkisi altına alırdı. Çünkü
her söylediği söz, akıl ve mantığa olduğu kadar bilimsel gerçeklere de uygun
görünürdü. Verdiği dersler, herkese açık olur, büyük bir ilgiyle takip
edilirdi.

Genç Kalemler Dergisinde dil, felsefe ve sosyolojiye ait
makaleler yazıyor. Bu derginin ele aldığı Türk dilinin sadeleşmesi davasını
bilimsel olarak inceliyor. Bu dava daha önce Tanzimat yazarlarınca da ileri
sürülmüş, ama söz ve dilek halinde kalmış, pek dar ölçüde uygulanmış, yazı dili
ile konuşma dili birleştirilememiştir.

Ziya Gökalp, sade dil akımını
savunurken, İslâm kültürü arasında gitgide benliğini kaybeden Türklüğü kurtarmak
istiyordu.

Ona göre sade dil, ilmî ve millî bir zarurettir. Osmanlıca ile
Türklük kaybolmuştur. Çünkü dil, milliyetçiliğin temelidir. Hukuk, ahlâk, güzel
duygular gibi bütün değerler dille anlatılır. Millî kültürün yayılması, dilin
sadeleşmesi ile gerçekleşir.

Vatan manzumesinde, vatanı dille ne güzel
uzlaştırır:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar
namazdaki manasını duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur,

Ey Türk eli, işte senin orasıdır vatanın.
Küçük, büyük herkes bilir
buyruğunu Hüdanın.
Dilin sadeleşmesi prensiplerini de etraflıca ele
alıyordu. Türkçe yaşayan dildi. Karşılığı bulunan Arapça, Farsça kelimeleri,
tamlamaları ve bu dillerin dilbilgisi kurallarını Türkçe’den atmak
gerekirdi.

Arapça’ya meyletme,
İran'a da hiç gitme
Tecvidi
halktan öğren,
Fasihlerden işitme.
Başka Türk lehçelerinden kelime
almamak, kökü Türkçe de olsa ölü kelimeleri Türkçe’ye sokmamak
lâzımdı.

Türkçeleşmiş Türkçe’dir,
Eski köke tapmayız.
Ziya
Gökalp'e göre ölü kelimeleri dile sokmak, dilin tabiî gelişimine ve kendi öz
kurallarına aykırıdır. Türk halkının bildiği her kelime millidir. Bu fikirler
Ömer Seyfettin, Falih Rıfkı Atay, Orhan Seyfi Orhan, Halit Fahri Ozansoy gibi
yazarları ve şairleri aydınlatmış, Türkiye'de millî edebiyat akımının
gelişmesine sebep olmuştur.

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun çöktüğü
devrin fikir anarşisi içinde gidilecek yolu gösteren bir düşünürdür. Türkcülüğün
esaslarını, batının bilim anlayışı ile incelemiş bir sosyologtur. Yaşadığı
devirde, Osmanlı Devleti idaresindeki Türk olmayan unsurlar millî benliklerini
duyuyor, Türklerden ayrılmak istiyorlardı. Türkler ise Türkçülük, Osmanlıcılık,
İslâmcılık gibi üç cereyandan hangisini seçmek gerektiği hakkında millî bir
şuura erememişlerdi.

Bu üç cereyanı ilk defa uzlaştıran mütefekkir Ziya
Gökalp'tir.

Gökalp'e göre, Türkiye için en lüzumlu şey, millî şuurun
uyanması ve asrın gidişine uyulması idi. Modern olmak, batının ilmini, tekniğini
kabul etmek demektir. Hem doğu, hem batı ilmi diye iki ilim, iki anlayış olamaz.
Darülfünun batı anlayışına göre düzenlenmelidir. Şer’iye mahkemeleri
kalkmalıdır. Din, vicdan mevzuudur. Laik bir devlet teşkilâtına ihtiyaç
vardır.

O, yıkılmış ve yaşatılması imkânsız ataerkil (pederşahi) aile
yerine modern Türk ailesinin kurulmasını istiyor. Bunun sağlanması için eski
Türk ailesini bilimsel olarak inceliyor. Ailenin hukuk, iktisat ve ahlâk
bakımından teşekkülü için medenî kanunun ıslah edilmesini ileri sürüyordu.
Modern aile, nikâh, boşanma, miras konularındaki düşünceleri, bugünkü Türk
toplumunda kabul edilmiş esaslardır.

Gökalp’e göre, milliyetçilik
fikrinin gelişmesi yalnız Osmanlı tarihini değil, Türk tarihini incelemekle
gerçekleşebilirdi. Edebiyatın kaynağı batı değil, Türk folkloru, Türk milletinin
hayatı olmalıdır. Millî şuuru uyandırmak için fikir Türkçülüğü lâzımdır. Çünkü
medeniyet uluslararasıdır, müşterektir. Fakat hars (kültür)
millîdir.

Milliyetçiliği, "Türkçülük, Türk milletini yükseltmek
demektir." diye tarif ediyor; ekonomi, dil, din, hukuk, ahlâk ve aile bakımından
Türkçülüğün izahını yapıyor. Ona göre milliyetçilik, ırkçılık değildir.


Şair olarak Ziya Gökalp, dili sade ve tabii, eğitici yanı güçlü eserler
vermiştir. Halk masallarına eğilerek bunları duru bir uslupla herkesin ve
bilhassa çocukların anlayacağı şekilde yeniden şiirleştirmiştir. Bir
yandan:

Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve
müebbet bir ü1kedir: Turan
veya:
Atanın içtiği köpüklü kımız
Arpa
suyu içme dedi bir Kırgız
derken Sevr paçavrasından, Mondros ve Lozan'dan
sonra, o yolun çıkar yol olmadığını anlamış ve Türk Medeniyeti Taihi'ni yazmaya
koyulmuştu.

Aynı zamanda o, Turan'ı, Osmanlı birliğini tamamlayan bir
ülkü olarak anlıyor. Tarihî determinizmin ortaya çıkardığı bir teşekkül olarak
kabul ediyor.

Türkçülüğün Esasları adlı eserinde: "Millet ne ırkî, ne
kavmî, ne coğrafi, ne de siyasî bir zümredir...", "...bugünkü duruma göre
Türkçülüğün üç mefkûresi olmalıdır. Bunların hakikate en yakın olanı
Türkiyeciliktir..." diyor. İkinci mefkûrenin Oğuzculuk, üçüncü ve uzak
mefkûrenin de Turancılık yani bütün Türklerin birleşmesi olduğunu
düşünüyor.

Ziya Gökalp, memleketimizde modern sosyoloji ilminin kurucusu
olarak tanınmış ve Fransız bilgini Emile Durkheim'in prensiplerini uygulamak ve
öğretmekle şöhret yapmıştır. Bu, onun bilim tarafıdır.

Tarihe bakışı da
bu bütünleyici görüşe uygundur. Türk tarihini Osman Bey'den değil, Milat
öncesinden başlatan bu bütünleyici görüşte en önemli özellik, bütün Türk
devletlerinin aynı dil ve aynı soydaki insanlar tarafından, aynı görenek ve
geleneklerle yaşayan toplumlar tarafından kurulduğu, başka toplumları yönettiği,
devlet unvanındaki değişmenin gerçekteki bütünlüğü etkilemeyeceği inancı yatar.
Tek aksayan nokta, çağdaş gerçekçiliğe aykırı olarak, artık dil farkları, lehçe
farklarını da aşan, töre ve yasaları iyice ayrılmış bu toplumları, tek bayrak
altında toplayabilmek düşüncesidir. “Kızıl Elma”, “Yeni Turan” gibi panturanist
ülküyü savunan şiirler, bu sebeple, bir sonuç vermemiş, daha doğrusu tek acı
son, Enver Paşa'nın Türkistan, çöllerindeki bir ayaklanmaya katılarak
öldürülmesi olmuştur.

Gökalp, Mondros mütarekesinden sonra Üçlü Anlaşma
Devletlerinin İstanbul'u işgali üzerine İngilizler tarafından Malta'ya sürülüyor
(1919-1921).

Malta'da sürgün iken Anadolu'nun elden gitmesi tehlikesini
anlamış, realist bir Türkçü olarak, Çoban ile Bülbül'ü yazmıştı.

Çoban
dedi: -Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu ülkesi.
Bülbül dedi:
-Düşman haset etse de,
İstanbul'da şakıyacak Türk sesi.
Sürgün bitince
tekrar Diyarbakır'a dönüyor.
Ünlü düşünür, 1923 yılında, Maarif Vekâleti
Telif ve Tercüme Dairesi Reisliği'ne atanarak Ankara'ya gitmiştir.


Gökalp, 1924 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ikinci seçim
devresinde, Diyarbakır mebusu seçildi. Fakat, 48 yaşına rağmen, çok yorgun ve
hastaydı. Mebusluk görevi pek az sürdü. Rahatsızlıkları arttı ve tedavi için
İstanbul'a geldi. Fransız Hastanesi'ne yatırılan Ziya Gökalp, hekimlerin bütün
gayretine rağmen, o yıl, yani 1924'te hayata gözlerini yumdu.


Çemberlitaş'ta, Sultan Mahmut Türbesi etrafındaki kabristanda toprağa
verildi. Diyarbakır'da oturduğu ev ise, kendi adına bir müze haline getirildi.
Şimdi bu müze Diyarbakır'ı ziyaret edenlerin mutlaka uğradıkları bir fikir ve
kültür yuvasıdır.

Ziya Gökalp, bilimsel çalışmalarıyla memlekette az da
olsa uyanık bir kuşağın yetişmesine ve kendisinden sonra üniversite eğitimini
yürütmesine yol açmıştır. Yeni Mecmua, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdığı
yazılar onun bir sisteme varma çabasını gösterir. Dilde, ekonomide, güzel
sanatlarda, ahlâkta, siyaset ve felsefede Türkü ve Türkçeyi esas alarak kurtuluş
yollarını gösterdi.

Ziya Gökalpin çalışmalarının etkisi, on yıl içinde
büyük bir sadeleşmeye yönelen dilde görüldü. Sanatta ve edebiyatta görüldü:
millî müzik, millî sanat akımları gelişti. Ömer Seyfettin, Halide Edip, Reşat
Nuri gibi yazarlar, Yahya Kemal gibi şairler güçlerini onun Türkçülüğün Esasları
adlı eserinden almışlardır.

Ziya Gökalp, bunlardan bilhassa Türk
Medeniyet Tarihi’ne büyük önem veriyor ve bu eseri, mutlaka bitirmek istiyordu.
Fakat tamamlayamadan aramızdan ayrıldı...

Onun yüksek ahlâkını Yakup
Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatır:

"Bulutların ve şimşeklerin üstünde
berrak sema ile arkadaş olan yüksek tepeler gibi her vakit insan ihtiraslarının
üstünde sakin başı, merkez-i umumî azalığında bulunduğu zamanlarda bile bir an
gündelik politika adını verdiğimiz sıtmalı dalgalanışların üzerine eğilmedi.
Daima yüksek gördü, yüksek düşündü. Her şeyden önce yüksek bir insandı".


Büyük mütefekkirin ölümü ile, Ruşen Eşref Ünaydın'ın dediği gibi:
"Mabedimizin üstünde bir meşale söndü, fakat binlerce el o meşaleden kendi
meşalesini yaktıktan sonra"!


 
Geri