imported_Kartal
Üye
-
- Katılım
- Şubat 12, 2014
-
- Mesajlar
- 955
-
- Tepkime puanı
- 2
-
- Puanları
- 268
-
- Yaş
- 36
Zapatistaların yürüyüşü bir onur yürüyüşüdür. Bitmiş bir yürüyüş değil, halen süren bir yürüyüş. Ve sadece yerlilerin değil herkesin yürüyüşü.
Onur bir yürüyüştür. “Bir patikadır ve yürüdükçe bir patika açmaktır” (27 Şubat 2001’de EZLN’nin sözleri). Zor, tehlikelerle dolu bir seyahat, gizli anayurdun arayışında ıstırap çekme, yolunu kaybederek dolanıp durma, yanlış yola sapma… trajik engellerle, köpürmelerle, sıçramalarla, patlamalarla, kimsesiz vaatlerle dolu, bilincin kesintili ışığıyla yüklü bir seyahat (Bloch 1964, Vol. 2, s. 29).
Onur bir otobanda dosdoğru ilerlemek değildir. Onurun yürüdüğü patika birden çok patikaya açılır, tanıma direnen patikalara. Yürüyüş süreci daha çok bir adımlama, bir gezinmedir.
Bir yürüyüş, ancak sadece başı boş bir dolaşma değil. Onur daima bir-şeye-karşı-yürüyüştür. Onuru yadsıyan her şeye karşı yürüyüş.
Onuru yadsıyan nedir? Bizi maske giymeye zorlayan ve bizi maske içine hapseden her şey. Onursuz bir dünya bize “siz yerlisiniz, dolayısıyla sizin yapabileceğiniz budur ancak”; “siz kadınsınız, yaptığınız işleri yapmanızın nedeni de bu”; “siz homoseksüelsiniz, bu nedenle bu şekilde davranıyorsunuz”; “siz yaşlısınız ve biz yaşlı insanların neye benzediğini biliyoruz” der. Bu dünya bize “her nerede isterseniz orada yürüyün” diye değil, “otobanda yürümelisiniz” diye seslenir. Onursuz bir dünya bizi sınırlar ve tanımlar, ancak bu tanımlamayı dışsal olarak değil tam da varlığımıza nüfuz eden bir tanımla yapar.
Ancak bizi maske giymeye zorlayan nedir? Irkçılık mı? Cinsiyetçilik mi? Homofobi mi? Bunların hepsi. Ama bundan daha fazlası da. Hepimiz maske giymeye zorlanırız. Hepimiz çizgisel, homojen bir zaman; düz bir hatta ilerleyen, yaratıcılığımızı, başka-bir-şekilde-eyleme yeteneğimizi yadsıyan zaman tuzağına kısılmışızdır. Her gün aynı filmi görmeye zorlananlar sadece yerliler değil hepimiziz: “Her gün farklı bir film seçebileceğimiz bir sinema programına benzer bir yaşam istiyoruz. Bugün ayaklandık, çünkü bizi 500 yıldan beri her gün aynı filmi izlemeye zorladılar (Subcomandante Marcos, La Jornada, 25 Ağustos 1996). Ne ki her gün izlemeye zorlandığımız filmde bir değişiklik var. Her gün izleye geldiğimiz film çok daha fazla sert ve şiddetli hale gelmekte. Bizi ileriye, yürümeye zorlandığımız düz otobana iten, doğrudan doğruya insanlığın kendisini yok etmesine yönlendirmekte olan çizgisel zaman her gün daha çok berraklaşmakta.
Bizi çizgisel zaman tuzağına kıstıran, kendi kendini yok etmenin doğrusal yolunda yürüten, varolma maskesiyle eylemeye kandıran nedir? Onurumuzu reddeden nedir?
Bu, eyleyişin kırılmasının kendisidir. Onurumuz eylemedir, eyleyebilme yeteneğimiz ve farklı bir şekilde eyleme yeteneğimizdir. Karıncaların onuru yoktur: Onlar eylerler ancak yarın için farklı bir eylemeyi düşünemezler. Onlar için zaman çizgiseldir. Ne ki “bizi hayvanların ve bitkilerin bir adım üstüne [çıkaran], taşın ayaklarımızın altında olmasını [sağlayan] (EZLN, La Palabra, Vol 1, s.122) farklı-bir-şekilde-eyleme, yaratma yeteneğine sahip olmamızdır. Yeni bir şeyler eylemeyi planlayabiliriz, sonra da onu eyleriz. Öyle görünsün ya da görünmesin, bu eyleme yeteneği daima toplumsaldır. Eyleyişimiz, şu anda ya da geçmişte, daima diğerlerinin eylemesini ön gerektirir. Eyleyişimiz, her zaman, eyleyişin toplumsal akışının bir parçasıdır; birinin eylediği başkalarının eyleyişine akar.
Ancak günümüz toplumunda, eyleyişin toplumsal akışı kırılmıştır. Kapitalist, eylenene el koyar ve “bu benim, benim, benim!” der. Eyleneni hükmü altına alarak, eyleyişin toplumsal akışını kırar, çünkü eyleyiş her zaman eylenene dayalıdır. Kapitalist, eyleneni hükmü altına alarak eyleyenlerin emek gücüne dönüştürülmüş olan eyleme becerilerini kendisine satmaya zorlayabilmektedir, böylelikle bugün onlara ne yapmaları gerektiğini söylemektedir. Eyleyenler bu yüzden başka-bir-şekilde-eyleme becerilerini kaybetmektedirler: Artık onlara ne söyleniyorsa onu eylemek zorundadırlar.
Sermaye bir ayırma sürecidir. O, eyleneni eyleyişten ve bu yüzden eyleyenleri eylenenden ve kendi eyleyişlerinden ayırır. Aynı hareket içersinde eyleyenler yarattıkları zenginlikten ve başka-bir-şekilde-eyleme becerilerinden ayrılırlar. Yoksunlaştırılırız ve öznelliğimiz çalınır. Sermaye bizi insanın toplumsal yaratıcılığının zenginliğinden, insanlığımızdan, onurumuzdan, yarın farklı bir film görme olanağından yoksun bırakma sürecidir.
Sermaye, eyleyenleri başka-bir-şekilde-eyleme becerisinden ayırarak, eyleyişi kendisine (nasıl eyleniyorsa ona) tabi kılar. Sermaye “bu işler böyledir”in, “hayat böyledir işte”nin, sen bir kadınsın ve kadınlar böyledir”in, “siz yerlisiniz ve yerliler buna benzerler”in hükümdarıdır. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin, homofobinin arkasında daha genel bir sorun vardır: Maskelerin, etiketlerin ve kimliklerin egemenliği. Onurun özel bir durumdaki yadsınmasının (“sen bir yerlisin, bir kadınsın”) arkasında onun daha genel bir yadsınması (“neysen osun, daha fazlası değil”) yatar. Onur kendisinin olumsuzlanmasına karşı mücadeledir: Onur için mücadele onurun yadsınmasının özel bir durumuna karşı mücadele olarak başlar (yerlilere, kadınlara karşı ayrımcılık) ve onurların karşılıklı tanınmasına doğru, onurların birleşmesine doğru gider. Patikalar çakışır, birlikte akar, ayrılır ve birleşir, aynı doğrultuda akar. Onur, eğer samimiyse, onurun sadece özel bir durumdaki olumsuzlanmasına karşı değil, bir etiket empoze eden ve insan olarak potansiyelimizi bu etikete bağımlı hale getiren onurun genel olumsuzlanmasına karşı yönelmelidir. Onurun yürüyüşü bizi sadece özel bir durumdaki aşağılamaya karşı değil, bunun daha da ötesine, genel aşağılamaya karşı yöneltmelidir. Genel aşağılama insanların etiketlenmesi, eyleyişin varlık tarafından tahakküm altına alınmasıdır. Ve bu korkunç aşağılama, şu anda insanlığın yadsınmasını insanlığın mutlak olarak ortadan kaldırılmasına dek götürme tehdidinde bulunan bu korkunç aşağılama, çok açık bir şekilde eyleyişin örgütlenme biçiminden, yani sermayenin eyleyişi eylenenden ayırması olgusundan ve bunun yol açtığı tüm ayırma süreçlerinden ileri gelmektedir.
Dolayısıyla onurun onur için mücadelesi anti-kapitalist bir mücadeledir. Ancak bu yeni bir etikete dönüşmemelidir (“Ben bir sosyalistim, sen bir liberalsin”, “Ben bir komünistim, sen bir revizyonistsin”). Sermayeye karşı mücadele, kendisi bizatihi sermaye olan ayırma sürecine karşı mücadeledir: Eylenenin eyleyişten ayrılması, bizim yarattığımız zenginliğin bizden ayrılması, öznelliğimizin, onurumuzun bizden ayrılması. Onur için mücadele ayırmaya karşı mücadeledir, sermayenin ayırdıklarını bir araya getirme mücadelesi, eyleyişin farklı bir biçimi için mücadele, eyleyenler olarak, etkin özneler olarak bir kimsenin bir diğeriyle ilişki kurmasının farklı bir yolu için mücadele. Onur için mücadele eyleyişin varlıktan kurtarılması için, eyleyişin toplumsal akışının görünür kılınması için mücadeledir. Onur için mücadele onurun olumsuzlanmasına dayalı bir toplum yerine bu onurun tanınmasına dayalı bir toplumun yaratılması için mücadeledir.
Bunu nasıl eyleyebiliriz? Şüphesiz mücadele edebiliriz, ancak onur üzerine kurulu bir toplumun, kapitalizmin ötesine giden bir toplumun yaratılması gerçekten olası mı? Kapitalizmin içersinde eyleyişin alternatif yollarının inşa edilmesi olası mı? Peki, böyle bir olasılığı yaratmak için ilk önce kapitalizmi ortadan kaldırmak zorunda değil miyiz? Onurun alanlarını yaratmak ve genişletmek olası mı? Peki, bu alanlar baskı altında tutulmaya ya da yutulmaya tabi değil mi? Onurun mekanlarını yaratmak, onları kapitalizmin ortadan kaldırıldığı ve onurun karşılıklı olarak tanınmasına dayalı bir toplumun yaratıldığı noktaya kadar genişletmek olası mı?
Eskiden onur üzerine kurulu toplumsal ilişkileri inşa etmek için ilk olarak kapitalizmi yıkmanın ve sonra yeni toplumu inşa etmenin tek yol olduğu iddia edilirdi. Kapitalizmden komünizme geçişin feodalizmden kapitalizme geçişten kesinlikle farklı olduğu söylendi. Kapitalizm feodalizmin yarıklarında, feodal tahakküm tarafından açık bırakılan mekanlar içersinde gelişti, ancak iddia edildiğine göre, bu komünizm için geçerli olamaz: Yeni toplumsal ilişkilerin inşa edilmesi toplumsal eyleyişin bilinçli kontrolünü gerektirmekte ve bu da ancak bir bütün olarak toplum düzeyinde gerçekleştirilebilir. Kapitalizmden başka bir toplum tipine geçiş, bu yüzden, yarıklar üzerinden gerçekleşemez: Ancak toplumun merkezindeki iktidarın ele geçirilmesiyle yeni bir toplumsallığın başlaması söz konusu olabilir.
Her şey bir yana, bu eski argümanın sorunu tamamıyla gerçek dışı olmasıdır. Bu argüman, dünyanın farklı toplumların bir toplamı olduğunu ve her bir toplumun da bir devleti olduğunu varsayar. Bu varsayımdan yola çıkarak, her devletin kendi toplumunun merkezinde yer aldığı şeklinde bir yorum yapılabilir. Ancak bugün açıktır ki kapitalist dünya tarif edildiği gibi değildir ve hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bugün sosyal ilişkilere aracılık eden paradır, yani Londra’daki kapitalist sömürücü Güney Afrika’da işçi çalıştırabilir, ya da bir ürünün üreticisi Puebla’da ve tüketicisi Hong Kong’da olabilir. Bu bağlamda sermaye özsel olarak coğrafi sınırı olmayan (a-territorial) bir ilişkidir. Dolayısıyla kapitalist toplum coğrafi olarak sınırlı toplumların bir toplamı değildir, aksine devletler çokluğuna (multiplicity) dayalı tek bir küresel toplumdur (her zaman da öyle ola gelmiştir). Bu yüzden tek bir devletin kontrolünü ele geçirmek toplumun merkezindeki iktidarı fethetmek anlamına gelmez, bu (en iyi durumda) kapitalist toplum içersinde bir alanın işgal edilmesidir. Diğer bir deyişle, aynı anda devletlerin hepsinin ya da pek çoğunun iktidarını alma olasılığını bir kenara bırakırsak, devrimci dönüşümü kavramanın tek olası yolu kapitalist toplumun yarıkları içersinde meydana gelen dönüşümün bir benzeridir.
Dolayısıyla radikal toplumsal dönüşümü yukardan gelen bir şey olarak ya da merkezi planlamanın yerleştirilmesi olarak düşünemeyiz. Devrim ancak aşağıdan inşa edilebilir. Ancak, onuru, onu sistematik olarak olumsuzlayan bir toplumda nasıl inşa edebiliriz, onuru bizi olumsuzlayan toplumu olumsuzlayacak kadar kuvvetli hale nasıl getirebiliriz?
Bu Devrim (büyük D’yle) sorunu değildir, aynı zamanda sadece isyan sorunu da değildir: Bu devrim sorunudur. Dönüşümü yukardan başlatma olarak anlaşılan Devrim işe yaramaz. İsyan onur mücadelesidir ve onur olumsuzlandığı sürece de var olacaktır. Ancak bu yeterli değildir. İnsan olduğumuz, isyankar olduğumuz için isyan ediyoruz. Ancak sadece onurun olumsuzlanmasına karşı mücadele etmek istemiyoruz, biz onurun karşılıklı olarak tanınmasına dayalı bir toplum yaratmak istiyoruz. Dolayısıyla bizim mücadelemiz Devrim mücadelesi değildir, sadece isyan da değildir, ancak devrim mücadelesidir. Sadece isyan değil, Devrim değil ama devrim. Peki bunun anlamı nedir ve bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bu devrimci mücadelede modeller, reçeteler söz konusu değildir, sadece umutsuzcasına acil bir soru var. Boş değil, binlerce cevapla dolu bir soru.
Çatlaklar: Bunlar devrim sorununun binlerce cevabıdır. Onur mücadelesi kapitalist tahakkümün dokusunu yırtıp açar. İnsanlar Atenco’daki havaalanı inşaatına karşı ayağa kalktıklarında, Tepeca’daki otoban inşaatına karşı durduklarında, Plan Puebla Panama’ya karşı ayaklandıklarında, UNAM’ın öğrencileri harç uygulamasına muhalefet ettiklerinde, işçiler işin hızlandırılmış ritimlerinin yerleştirilmesine direnmek için greve gittiklerinde, onlar hep bir ağızdan “HAYIR, burada hayır, burada sermaye saltanat süremez!” demektedirler. Her bir Hayır bir onur ateşidir, sermaye düzeni içersinde bir yarıktır. Her bir Hayır sermaye düzeninden bir firardır, bir kaçıştır.
Hayır umudun başlama noktasıdır. Ama yeterli değildir. Biz sermayeye tek bir alanda Hayır deriz. Ancak, sermaye bize saldırmaya, yarattığımız zenginlikten bizi ayırmaya, etkin özneler olarak onurumuzu yadsımaya devam eder. Ne ki onurumuz öyle kolayca yadsınamaz. Hayır bizi ileriye taşıyacak hareket kuvvetine sahiptir.
Hayır diyen mücadeleler genellikle bunun ötesine geçerler. Tam da sermayeye karşı yürütülen mücadele eylemi içersinde alternatif toplumsal ilişkiler gelişir. Mücadele içindeki bu ilişkiler sermayenin sadece özel bir uygulamasına karşı mücadeleyi değil, bunun yanı sıra farklı türden toplumsal ilişkiler için de mücadeleyi gerçekleştirirler. Özellikle son yıllarda, pek çok mücadele kapitalizmin hiyerarşisini yeniden üreten hiyerarşik yapıların reddeden yatay hareketlere, herkesin katılımına büyük önem atfetmektedir: Zapatistaların mandar obedeciendo’sunda, UNAM (Meksika Ulusal Otonom Üniversitesi) öğrencilerinin yatay meclisinde, Buenas Aires’in asambleas barriales’inde (mahalle meclisleri), bütün dünyada ‘anti-küreselleşme’ hareketi tarafından geliştirilen yapılarda, grevlerde geliştirilen yoldaşlıkta görüldüğü gibi. Bütün bunların hepsi çoğunlukla açık ve bilinçli deneyimlerdir; “Biz sermayeye sadece Hayır demiyoruz, farklı bir siyaset tahayyülü geliştiriyoruz, faklı bir toplumsal ilişkiler kümesi inşa ediyor, kurmak istediğimiz toplumun ön-taslağını oluşturuyoruz” demenin bütün biçimleridir.
Ancak bu yeterli değildir. Demokratik tartışmaları yiyemeyiz, yoldaşlığı içemeyiz. Akşam asamblea barrial’de veya frente zapatista’daki demokratik tartışmadan sonra, eğer sermayeye ertesi gün eyleme kapasitemizi (emek gücü) satmak zorundaysak ve sermayenin hedeflediği ayırma sürecine etkin bir şekilde katılıyorsak, bu iyi bir şey değildir. Yine de, burada da mücadelenin enerjisi bizi daha ileriye, konuşmaktan eylemeye taşır.
Sadece Hayır demek için olmayan, aynı zamanda pratikte farklı toplumsal ilişkiler yaratmak isteyen mücadeleler bir adım öteye, eylemenin pratik örgütlenmesine itilirler. Arjantin’deki asambleas barriales hükümeti protesto etmekten giderek artan bir şekilde kendi yaşamlarını kendi ellerine almaya geçmekteler ve daha iyi sağlık bakımı için terk edilmiş klinikleri, insanların yaşam yeri için boş olan evleri, buluşma ve tartışma mekanı tedarik etmek için bırakılıp gidilmiş bankaları işgal etmekteler. Fabrikalar kapatıldığında işçiler sadece protestoda bulunmayıp fabrikaları işgal ediyor ve ihtiyaçları olan şeyleri üretmek için işletiyorlar. Çatlaklar, sadece reddetmenin, sadece yatay yapılar geliştirmenin ötesinde eylemenin alternatif biçimlerinin inşa edildiği mekanlar haline gelmekte.
Ancak bu yeterli değildir. Çatlaklar genelde küçüktür, alternatif eyleyişler ise izole edilmiştir. Bu alternatif projeleri birbirleriyle nasıl ilişkilendireceğiz? Eğer bu ilişkilendirme piyasa yoluyla yapılırsa, piyasa onları tahakkümü altına alır. Bu ilişkilendirme yukardan toplumsal planlamanın yerleştirilmesiyle de yapılamaz; çünkü bu planlama varolmayan ve olamayacak yapıların varlığını peşin olarak kabul eder. Bu ilişkilendirme zorunlu olarak bir aşağıdan eyleyiş sürecidir. Arjantin’deki takas hareketi, en iyi haliyle, üreticiler arasında ve üreticilerle tüketiciler (prosumidores) arasında bir araya gelme biçimlerini geliştirme teşebbüsüdür, ancak bu da sadece bir deneyimdir.
Ne var ki, bu da hala yeterli değildir. Devrim yoksunluk olamaz. Devrim hareketi toplumsal eyleyişin zenginliğini görünür hale getirmektir. Ancak şu anda sermaye bizi bu zenginlikten ayırmaktadır, toplumsal eyleyişin kapı bekçisi olarak durmakta, bize, sermayenin kurallarına, kar mantığına itaat edersek bu zenginliğe ulaşabileceğimizi vaaz etmektedir. Bu kapı bekçisini nasıl alt edebiliriz, sermayenin toplumsal ilişkilerine Hayır diyen ya da Hayır demek isteyen dünyadaki milyonlarca insanın eyleyişinin yarattığı zenginlikle ilişkilenmenin farklı bir yolunu nasıl bulabiliriz?
Devlet her aşamada sorularımıza bir cevap sunmaktadır. Doğrusu devlet “Bana gelin, benim vasıtamla örgütlenin, ben sermaye değilim. Toplumsallığın alternatif bir örgütlenmesi için temel sağlayabilirim” demektedir. Ne var ki bu bir yalan, bir oyundur. Devlet sermayedir, sermayenin bir biçimidir. Devlet bizatihi toplumsal ilişkilerin kapitalist bir biçimidir. Kapitalist toplumsal ilişkilerin küresel ağına öyle sıkı bağlanmıştır ki iktidara hangi parti gelirse gelsin, anti-kapitalist bir toplumsallığın devlet aracılığıyla oluşturulmasının her hangi bir yolu yoktur. Devlet bize istemediğimiz hiyerarşik toplumsal ilişkiler dayatır; devlet bize gerçekçi olmamızı ve kesinlikle reddettiğimiz kapitalist mantık ve güç hesaplarını kabul etmek zorunda olduğumuzu vaaz eder. Devlet, kendisinin problemlerimizi çözeceğini, bizim bunun için yetenekli olmadığımızı söyler, bizi bir kurbana indirger, öznelliğimizi yadsır. Devlet mücadelemizi kapitalist tahakkümle uzlaştırır. Devletin yolu onur yolu değildir.
Şüphesiz ki devletin kaynaklarını kendi lehimize çevirebileceğimiz pek çok durum vardır. Alternatif bir eyleme biçimini geliştirmekte kullanmak üzere devleti kaynak aktarmaya zorlamak amacıyla yolları kesen ‘piquetero’lar (Arjantinli işsiz işçiler) örneğinde olduğu gibi. Hareketimizin alanlarını yaratmak ya da savunmak için bir partinin yerine diğerine oy vermenin anlamlı olduğu durumlar da söz konusudur. Ancak devlet alternatif bir toplumsallık yaratmaz, yaratamaz. Sadece bunu sunuyor gibi gözükür. Örneğin, devletin elinde olan endüstriler eylemenin farklı bir örgütlenmesini sağlayamaz: Onlar eylemeyi emeğe dönüştürürler ve onu diğer herhangi bir endüstride olduğu gibi sermayenin hareketine tabi kılarlar (Sovyetler Birliği sonrasında, İngiltere’de, Meksika’da olduğu gibi). Parayı kullandığımız gibi devleti de kullanmak isteyebileceğimiz durumlar olsa bile, paranın olduğu gibi, devletin de onurumuzu yadsıyan ilişkilerin cisimleşmesi olduğunda net olmak gerekir. Onur üzerine kurulu bir toplumu devlet aracılığıyla yaratamayız.
Peki nasıl? Bu bedenimize azap verici bir sorudur. Eski çözümler işlemediler, işleyemezler. Peki her hangi bir çözüm işleyebilir mi? Onurun olumsuzlanmasına karşı mücadele bizi onura dayalı bir topluma, eylemenin toplumsal güçlerinin özgürleştiği bir topluma (komünist bir topluma) götürür mü? Kesinlik bizim tarafımızda değildir. Kesinlik bizim tarafımızda olamaz; çünkü kesinlik ancak insan onurunun reddedildiği yerde, toplumsal ilişkilerin tümüyle şeyleştiği, insanların tümüyle maskelere indirgendiği yerde mevcuttur. İnsan onurunun, onuru yadsıyan bir dünyaya karşı savaşması anlamına geldiği bizim için tek kesinliktir.
Onurun ateşleri, şimşeğin çakışları, kapitalist tahakkümün çatlakları. Kapitalizmin haritasına bakın ve nasıl yırtılmış olduğuna, ne kadar çok çatlakla dolu olduğuna, isyan ateşlerine bakın. Chiapas, Buenos Aires, Sao Paulo, Cochabamba, Quito, Caracas ve dünyanın geri kalan bütün kısmı. Mücadelemiz zaman-mekanlar olarak çatlakları genişletmek, onurun ateşlerini körüklemektir. Zaman zaman ateşler gökyüzünü aydınlattığında bize umut veren şeyi açık bir şekilde görebiliriz: Hükmedenler hükmedilenlere bağımlıdırlar, sermaye bize, eyleyişimizi sömürülebilir olan işe dönüştürebilmeye bağımlıdır. Dünyayı, yani eyleyişimizi içerebilmek için peşimizden koşan sermayeyi yaratan bizim eyleyişimizdir. Biz ateşiz, sermaye itfaiyecidir. Daha geleneksel terimlerle ortaya koymak gerekirse: Tek üretici güç, insan eyleyişinin yaratıcı gücüdür ve kapitalist üretim ilişkileri bu gücü her zaman kapsamak için mücadele eder.
Sermaye bizden korkar. Sermaye bizden kaçar, bizim ondan kaçtığımız gibi. Kaçış ve kaçış korkusu kapitalist tahakkümün merkezi özelliğidir. Feodal lordlar serflerinden kaçmadılar: Serfler terbiyelerini takınmadıklarında, lordlar kalır ve onları, genellikle fiziksel olarak, cezalandırırdı. Ancak bu durum kapitalizmde farklıdır. Sermaye her zaman bize der ki ”eğer terbiyenizi takınmazsanız, giderim”. Büyük bir gerilim altında, hükmedenimizin çekip gideceği ve bizi terk edeceği korkunç tehdidi altında yaşarız. Ve çoklukla sermaye çeker gider, sonrasında milyonlar işsiz bırakılır, bütün bölgeler ya da ülkeler yatırımsız kalır, bütün nesiller doğrudan sömürü tecrübesinden mahrum bırakılır. Neoliberalizm altında bu kaçış tehdidi ve bu kaçış gerçekliği çok daha merkezi bir hale gelir: Bu, kredinin yayılması ve finans sermayesinin yükselmesi ne anlama geliyorsa odur. Çok daha açık bir şekilde, sermaye “robotlar gibi hareket edin, söylediğim her şeyi yapın yoksa giderim” demektedir. Daha da fazlası, sermaye bizim robot olmamamız olgusundan hareketle kaçıp gider, sermaye onurumuzdan kaçar.
Onur ve sermaye bağdaşmaz iki şeydir. Onur yürüyüşü ne kadar ilerlerse, sermaye de o kadar kaçar. Yerliler ayaklandıklarında sermaye kaçar. İşçiler fabrikaları işgal ettiklerinde sermaye kaçar. Öğrenciler eğitimin yeniden yapılanmasına isyan ettiklerinde sermaye kaçar. Bir sol-kanat hükümet karları etkileyen tedbirler alabilir gözüktüğünde sermaye kaçar (ve hükümet fikrini değiştirir). İşte, sermayenin kaçışına nasıl cevap vermeliyiz sorusu bu yüzden onur mücadelesi için can alıcıdır (bu baskı sorunundan bile daha temeldir, çünkü baskı daima sermayenin kaçışına bir cevap olarak sunulur). Sermaye “terbiyenizi takının yoksa giderim” dediğinde biz ne cevap vereceğiz? Sermaye gittiğinde biz ne diyeceğiz?
Bırakın gitsin! Bırakın kaçsın! İşte, bir Arjantin sloganının tam anlamıyla dahice yaratıcılığı "¡Que se vayan todos!" ("Bırakın çekip gitsinler!"). Sermaye bizi kaçacağı tehdidiyle tahakküm altına alır. Pekala, bırakın gitsin öyleyse. Onsuz mükemmel bir şekilde işleri idare edebiliriz. Yaşamaya devam edeceğiz.
Yoksa yapamaz mıyız? İşte mühim mesele bu. Sermaye sadece çatlakları kapama süreci değildir. Giderek veyahut gitme tehdidiyle potansiyel çatlaklar da açar. Sermaye çok fazla tehdit ettiğinde işçiler “pekala, git öyleyse, al paranı, ancak biz makineler ve binalarla kalacağız” demeye yönelebilirler. Sermaye bütün alanlardan çekildiğinde, insanlar tercih ve kaçınılmazlıktan dolayı hayatta kalmanın başka yollarını, eylemenin başka yollarını bulmaya zorlanırlar. İnsanlar sermayenin ötesine yönelen toplumsal ilişkiler inşa etmeye itilirler. Çatlaklar sadece bizim kendi mücadelemizle değil, sermayenin onurumuzdan kaçmasıyla da açılır.
Ancak, sermaye insan eyleyişinin zenginliğine erişimi kontrol altında tuttuğu sürece, biz sömürücülerimiz olmadan nasıl hayatta kalacağız? İşte büyük meydan okuma. Çatlakların, sadece yoksunluğun izole edilmiş cepleri olmayıp, sermayeye “pekala, çek git öyleyse, eğer daima yapmakla tehdit ettiğin buysa” dememize izin veren gerçek bir alternatif eyleme biçimi haline gelebilmesi için bu çatlakları nasıl sağlamlaştıracağız? Sermaye bir dahaki sefere bizi işsiz bıraktığında, biz nasıl “iyi, biz şimdi çok daha anlamlı işler yapabiliriz” diyebiliriz? Bir dahaki sefere sermaye bir fabrikayı kapattığında, biz nasıl “Git, öyleyse, şimdi biz aletleri, binaları ve bilgimizi farklı bir biçimde kullanabiliriz” diyebileceğiz? Bir dahaki sefere sermaye “bankalarımıza yardım et, yoksa finans sistemi çökecek” dediğinde, biz nasıl “bırak çöksün, biz ilişkilerimizi örgütlemenin daha iyi yollarına malikiz” diyebileceğiz? Bir dahaki sefere sermaye bizi “giderim” diyerek tehdit ettiğinde, biz nasıl “evet, git, sonsuza dek çek git ve yanında arkadaşlarını da götür” diyeceğiz? İşte bu devrim sorunudur (“d” küçük harfle).
Devrim ne anlama gelir? O bir sorudur, ancak bir soru olabilir. Ne ki geçmişten bugüne donup kalan bir soru değil. Bir mekandan -bu mekan ister Saint Petersburg, ister Selva Lacandona ya da Buenos Aires olsun- veya bir uğraktan -bu uğrak ister 1917, ister 1994 Ocağının 1’i ya da 19/20 Aralık 2001 olsun- daha ileriye gidemeyen bir soru değil. Bu soru bir formülle ya da bir reçeteyle cevaplanamaz. Sadece mücadele içersinde cevaplanabilir ve teorik düşünüş bu mücadelenin bir parçasıdır. Soru, kendisini ileriye taşıyan bir enerjiye, bir öfkeye ve arzuya sahiptir. Yapabildiğimiz kadar, her politik harekette, her bir teorik düşünüşte, soruyu her zaman öne çıkartalım. Preguntando caminamos, yürürken soralım. Evet, ama biz öfkeyle yürür, tutkuyla sorarız.
Onur bir yürüyüştür. “Bir patikadır ve yürüdükçe bir patika açmaktır” (27 Şubat 2001’de EZLN’nin sözleri). Zor, tehlikelerle dolu bir seyahat, gizli anayurdun arayışında ıstırap çekme, yolunu kaybederek dolanıp durma, yanlış yola sapma… trajik engellerle, köpürmelerle, sıçramalarla, patlamalarla, kimsesiz vaatlerle dolu, bilincin kesintili ışığıyla yüklü bir seyahat (Bloch 1964, Vol. 2, s. 29).
Onur bir otobanda dosdoğru ilerlemek değildir. Onurun yürüdüğü patika birden çok patikaya açılır, tanıma direnen patikalara. Yürüyüş süreci daha çok bir adımlama, bir gezinmedir.
Bir yürüyüş, ancak sadece başı boş bir dolaşma değil. Onur daima bir-şeye-karşı-yürüyüştür. Onuru yadsıyan her şeye karşı yürüyüş.
Onuru yadsıyan nedir? Bizi maske giymeye zorlayan ve bizi maske içine hapseden her şey. Onursuz bir dünya bize “siz yerlisiniz, dolayısıyla sizin yapabileceğiniz budur ancak”; “siz kadınsınız, yaptığınız işleri yapmanızın nedeni de bu”; “siz homoseksüelsiniz, bu nedenle bu şekilde davranıyorsunuz”; “siz yaşlısınız ve biz yaşlı insanların neye benzediğini biliyoruz” der. Bu dünya bize “her nerede isterseniz orada yürüyün” diye değil, “otobanda yürümelisiniz” diye seslenir. Onursuz bir dünya bizi sınırlar ve tanımlar, ancak bu tanımlamayı dışsal olarak değil tam da varlığımıza nüfuz eden bir tanımla yapar.
Ancak bizi maske giymeye zorlayan nedir? Irkçılık mı? Cinsiyetçilik mi? Homofobi mi? Bunların hepsi. Ama bundan daha fazlası da. Hepimiz maske giymeye zorlanırız. Hepimiz çizgisel, homojen bir zaman; düz bir hatta ilerleyen, yaratıcılığımızı, başka-bir-şekilde-eyleme yeteneğimizi yadsıyan zaman tuzağına kısılmışızdır. Her gün aynı filmi görmeye zorlananlar sadece yerliler değil hepimiziz: “Her gün farklı bir film seçebileceğimiz bir sinema programına benzer bir yaşam istiyoruz. Bugün ayaklandık, çünkü bizi 500 yıldan beri her gün aynı filmi izlemeye zorladılar (Subcomandante Marcos, La Jornada, 25 Ağustos 1996). Ne ki her gün izlemeye zorlandığımız filmde bir değişiklik var. Her gün izleye geldiğimiz film çok daha fazla sert ve şiddetli hale gelmekte. Bizi ileriye, yürümeye zorlandığımız düz otobana iten, doğrudan doğruya insanlığın kendisini yok etmesine yönlendirmekte olan çizgisel zaman her gün daha çok berraklaşmakta.
Bizi çizgisel zaman tuzağına kıstıran, kendi kendini yok etmenin doğrusal yolunda yürüten, varolma maskesiyle eylemeye kandıran nedir? Onurumuzu reddeden nedir?
Bu, eyleyişin kırılmasının kendisidir. Onurumuz eylemedir, eyleyebilme yeteneğimiz ve farklı bir şekilde eyleme yeteneğimizdir. Karıncaların onuru yoktur: Onlar eylerler ancak yarın için farklı bir eylemeyi düşünemezler. Onlar için zaman çizgiseldir. Ne ki “bizi hayvanların ve bitkilerin bir adım üstüne [çıkaran], taşın ayaklarımızın altında olmasını [sağlayan] (EZLN, La Palabra, Vol 1, s.122) farklı-bir-şekilde-eyleme, yaratma yeteneğine sahip olmamızdır. Yeni bir şeyler eylemeyi planlayabiliriz, sonra da onu eyleriz. Öyle görünsün ya da görünmesin, bu eyleme yeteneği daima toplumsaldır. Eyleyişimiz, şu anda ya da geçmişte, daima diğerlerinin eylemesini ön gerektirir. Eyleyişimiz, her zaman, eyleyişin toplumsal akışının bir parçasıdır; birinin eylediği başkalarının eyleyişine akar.
Ancak günümüz toplumunda, eyleyişin toplumsal akışı kırılmıştır. Kapitalist, eylenene el koyar ve “bu benim, benim, benim!” der. Eyleneni hükmü altına alarak, eyleyişin toplumsal akışını kırar, çünkü eyleyiş her zaman eylenene dayalıdır. Kapitalist, eyleneni hükmü altına alarak eyleyenlerin emek gücüne dönüştürülmüş olan eyleme becerilerini kendisine satmaya zorlayabilmektedir, böylelikle bugün onlara ne yapmaları gerektiğini söylemektedir. Eyleyenler bu yüzden başka-bir-şekilde-eyleme becerilerini kaybetmektedirler: Artık onlara ne söyleniyorsa onu eylemek zorundadırlar.
Sermaye bir ayırma sürecidir. O, eyleneni eyleyişten ve bu yüzden eyleyenleri eylenenden ve kendi eyleyişlerinden ayırır. Aynı hareket içersinde eyleyenler yarattıkları zenginlikten ve başka-bir-şekilde-eyleme becerilerinden ayrılırlar. Yoksunlaştırılırız ve öznelliğimiz çalınır. Sermaye bizi insanın toplumsal yaratıcılığının zenginliğinden, insanlığımızdan, onurumuzdan, yarın farklı bir film görme olanağından yoksun bırakma sürecidir.
Sermaye, eyleyenleri başka-bir-şekilde-eyleme becerisinden ayırarak, eyleyişi kendisine (nasıl eyleniyorsa ona) tabi kılar. Sermaye “bu işler böyledir”in, “hayat böyledir işte”nin, sen bir kadınsın ve kadınlar böyledir”in, “siz yerlisiniz ve yerliler buna benzerler”in hükümdarıdır. Irkçılığın, cinsiyetçiliğin, homofobinin arkasında daha genel bir sorun vardır: Maskelerin, etiketlerin ve kimliklerin egemenliği. Onurun özel bir durumdaki yadsınmasının (“sen bir yerlisin, bir kadınsın”) arkasında onun daha genel bir yadsınması (“neysen osun, daha fazlası değil”) yatar. Onur kendisinin olumsuzlanmasına karşı mücadeledir: Onur için mücadele onurun yadsınmasının özel bir durumuna karşı mücadele olarak başlar (yerlilere, kadınlara karşı ayrımcılık) ve onurların karşılıklı tanınmasına doğru, onurların birleşmesine doğru gider. Patikalar çakışır, birlikte akar, ayrılır ve birleşir, aynı doğrultuda akar. Onur, eğer samimiyse, onurun sadece özel bir durumdaki olumsuzlanmasına karşı değil, bir etiket empoze eden ve insan olarak potansiyelimizi bu etikete bağımlı hale getiren onurun genel olumsuzlanmasına karşı yönelmelidir. Onurun yürüyüşü bizi sadece özel bir durumdaki aşağılamaya karşı değil, bunun daha da ötesine, genel aşağılamaya karşı yöneltmelidir. Genel aşağılama insanların etiketlenmesi, eyleyişin varlık tarafından tahakküm altına alınmasıdır. Ve bu korkunç aşağılama, şu anda insanlığın yadsınmasını insanlığın mutlak olarak ortadan kaldırılmasına dek götürme tehdidinde bulunan bu korkunç aşağılama, çok açık bir şekilde eyleyişin örgütlenme biçiminden, yani sermayenin eyleyişi eylenenden ayırması olgusundan ve bunun yol açtığı tüm ayırma süreçlerinden ileri gelmektedir.
Dolayısıyla onurun onur için mücadelesi anti-kapitalist bir mücadeledir. Ancak bu yeni bir etikete dönüşmemelidir (“Ben bir sosyalistim, sen bir liberalsin”, “Ben bir komünistim, sen bir revizyonistsin”). Sermayeye karşı mücadele, kendisi bizatihi sermaye olan ayırma sürecine karşı mücadeledir: Eylenenin eyleyişten ayrılması, bizim yarattığımız zenginliğin bizden ayrılması, öznelliğimizin, onurumuzun bizden ayrılması. Onur için mücadele ayırmaya karşı mücadeledir, sermayenin ayırdıklarını bir araya getirme mücadelesi, eyleyişin farklı bir biçimi için mücadele, eyleyenler olarak, etkin özneler olarak bir kimsenin bir diğeriyle ilişki kurmasının farklı bir yolu için mücadele. Onur için mücadele eyleyişin varlıktan kurtarılması için, eyleyişin toplumsal akışının görünür kılınması için mücadeledir. Onur için mücadele onurun olumsuzlanmasına dayalı bir toplum yerine bu onurun tanınmasına dayalı bir toplumun yaratılması için mücadeledir.
Bunu nasıl eyleyebiliriz? Şüphesiz mücadele edebiliriz, ancak onur üzerine kurulu bir toplumun, kapitalizmin ötesine giden bir toplumun yaratılması gerçekten olası mı? Kapitalizmin içersinde eyleyişin alternatif yollarının inşa edilmesi olası mı? Peki, böyle bir olasılığı yaratmak için ilk önce kapitalizmi ortadan kaldırmak zorunda değil miyiz? Onurun alanlarını yaratmak ve genişletmek olası mı? Peki, bu alanlar baskı altında tutulmaya ya da yutulmaya tabi değil mi? Onurun mekanlarını yaratmak, onları kapitalizmin ortadan kaldırıldığı ve onurun karşılıklı olarak tanınmasına dayalı bir toplumun yaratıldığı noktaya kadar genişletmek olası mı?
Eskiden onur üzerine kurulu toplumsal ilişkileri inşa etmek için ilk olarak kapitalizmi yıkmanın ve sonra yeni toplumu inşa etmenin tek yol olduğu iddia edilirdi. Kapitalizmden komünizme geçişin feodalizmden kapitalizme geçişten kesinlikle farklı olduğu söylendi. Kapitalizm feodalizmin yarıklarında, feodal tahakküm tarafından açık bırakılan mekanlar içersinde gelişti, ancak iddia edildiğine göre, bu komünizm için geçerli olamaz: Yeni toplumsal ilişkilerin inşa edilmesi toplumsal eyleyişin bilinçli kontrolünü gerektirmekte ve bu da ancak bir bütün olarak toplum düzeyinde gerçekleştirilebilir. Kapitalizmden başka bir toplum tipine geçiş, bu yüzden, yarıklar üzerinden gerçekleşemez: Ancak toplumun merkezindeki iktidarın ele geçirilmesiyle yeni bir toplumsallığın başlaması söz konusu olabilir.
Her şey bir yana, bu eski argümanın sorunu tamamıyla gerçek dışı olmasıdır. Bu argüman, dünyanın farklı toplumların bir toplamı olduğunu ve her bir toplumun da bir devleti olduğunu varsayar. Bu varsayımdan yola çıkarak, her devletin kendi toplumunun merkezinde yer aldığı şeklinde bir yorum yapılabilir. Ancak bugün açıktır ki kapitalist dünya tarif edildiği gibi değildir ve hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bugün sosyal ilişkilere aracılık eden paradır, yani Londra’daki kapitalist sömürücü Güney Afrika’da işçi çalıştırabilir, ya da bir ürünün üreticisi Puebla’da ve tüketicisi Hong Kong’da olabilir. Bu bağlamda sermaye özsel olarak coğrafi sınırı olmayan (a-territorial) bir ilişkidir. Dolayısıyla kapitalist toplum coğrafi olarak sınırlı toplumların bir toplamı değildir, aksine devletler çokluğuna (multiplicity) dayalı tek bir küresel toplumdur (her zaman da öyle ola gelmiştir). Bu yüzden tek bir devletin kontrolünü ele geçirmek toplumun merkezindeki iktidarı fethetmek anlamına gelmez, bu (en iyi durumda) kapitalist toplum içersinde bir alanın işgal edilmesidir. Diğer bir deyişle, aynı anda devletlerin hepsinin ya da pek çoğunun iktidarını alma olasılığını bir kenara bırakırsak, devrimci dönüşümü kavramanın tek olası yolu kapitalist toplumun yarıkları içersinde meydana gelen dönüşümün bir benzeridir.
Dolayısıyla radikal toplumsal dönüşümü yukardan gelen bir şey olarak ya da merkezi planlamanın yerleştirilmesi olarak düşünemeyiz. Devrim ancak aşağıdan inşa edilebilir. Ancak, onuru, onu sistematik olarak olumsuzlayan bir toplumda nasıl inşa edebiliriz, onuru bizi olumsuzlayan toplumu olumsuzlayacak kadar kuvvetli hale nasıl getirebiliriz?
Bu Devrim (büyük D’yle) sorunu değildir, aynı zamanda sadece isyan sorunu da değildir: Bu devrim sorunudur. Dönüşümü yukardan başlatma olarak anlaşılan Devrim işe yaramaz. İsyan onur mücadelesidir ve onur olumsuzlandığı sürece de var olacaktır. Ancak bu yeterli değildir. İnsan olduğumuz, isyankar olduğumuz için isyan ediyoruz. Ancak sadece onurun olumsuzlanmasına karşı mücadele etmek istemiyoruz, biz onurun karşılıklı olarak tanınmasına dayalı bir toplum yaratmak istiyoruz. Dolayısıyla bizim mücadelemiz Devrim mücadelesi değildir, sadece isyan da değildir, ancak devrim mücadelesidir. Sadece isyan değil, Devrim değil ama devrim. Peki bunun anlamı nedir ve bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bu devrimci mücadelede modeller, reçeteler söz konusu değildir, sadece umutsuzcasına acil bir soru var. Boş değil, binlerce cevapla dolu bir soru.
Çatlaklar: Bunlar devrim sorununun binlerce cevabıdır. Onur mücadelesi kapitalist tahakkümün dokusunu yırtıp açar. İnsanlar Atenco’daki havaalanı inşaatına karşı ayağa kalktıklarında, Tepeca’daki otoban inşaatına karşı durduklarında, Plan Puebla Panama’ya karşı ayaklandıklarında, UNAM’ın öğrencileri harç uygulamasına muhalefet ettiklerinde, işçiler işin hızlandırılmış ritimlerinin yerleştirilmesine direnmek için greve gittiklerinde, onlar hep bir ağızdan “HAYIR, burada hayır, burada sermaye saltanat süremez!” demektedirler. Her bir Hayır bir onur ateşidir, sermaye düzeni içersinde bir yarıktır. Her bir Hayır sermaye düzeninden bir firardır, bir kaçıştır.
Hayır umudun başlama noktasıdır. Ama yeterli değildir. Biz sermayeye tek bir alanda Hayır deriz. Ancak, sermaye bize saldırmaya, yarattığımız zenginlikten bizi ayırmaya, etkin özneler olarak onurumuzu yadsımaya devam eder. Ne ki onurumuz öyle kolayca yadsınamaz. Hayır bizi ileriye taşıyacak hareket kuvvetine sahiptir.
Hayır diyen mücadeleler genellikle bunun ötesine geçerler. Tam da sermayeye karşı yürütülen mücadele eylemi içersinde alternatif toplumsal ilişkiler gelişir. Mücadele içindeki bu ilişkiler sermayenin sadece özel bir uygulamasına karşı mücadeleyi değil, bunun yanı sıra farklı türden toplumsal ilişkiler için de mücadeleyi gerçekleştirirler. Özellikle son yıllarda, pek çok mücadele kapitalizmin hiyerarşisini yeniden üreten hiyerarşik yapıların reddeden yatay hareketlere, herkesin katılımına büyük önem atfetmektedir: Zapatistaların mandar obedeciendo’sunda, UNAM (Meksika Ulusal Otonom Üniversitesi) öğrencilerinin yatay meclisinde, Buenas Aires’in asambleas barriales’inde (mahalle meclisleri), bütün dünyada ‘anti-küreselleşme’ hareketi tarafından geliştirilen yapılarda, grevlerde geliştirilen yoldaşlıkta görüldüğü gibi. Bütün bunların hepsi çoğunlukla açık ve bilinçli deneyimlerdir; “Biz sermayeye sadece Hayır demiyoruz, farklı bir siyaset tahayyülü geliştiriyoruz, faklı bir toplumsal ilişkiler kümesi inşa ediyor, kurmak istediğimiz toplumun ön-taslağını oluşturuyoruz” demenin bütün biçimleridir.
Ancak bu yeterli değildir. Demokratik tartışmaları yiyemeyiz, yoldaşlığı içemeyiz. Akşam asamblea barrial’de veya frente zapatista’daki demokratik tartışmadan sonra, eğer sermayeye ertesi gün eyleme kapasitemizi (emek gücü) satmak zorundaysak ve sermayenin hedeflediği ayırma sürecine etkin bir şekilde katılıyorsak, bu iyi bir şey değildir. Yine de, burada da mücadelenin enerjisi bizi daha ileriye, konuşmaktan eylemeye taşır.
Sadece Hayır demek için olmayan, aynı zamanda pratikte farklı toplumsal ilişkiler yaratmak isteyen mücadeleler bir adım öteye, eylemenin pratik örgütlenmesine itilirler. Arjantin’deki asambleas barriales hükümeti protesto etmekten giderek artan bir şekilde kendi yaşamlarını kendi ellerine almaya geçmekteler ve daha iyi sağlık bakımı için terk edilmiş klinikleri, insanların yaşam yeri için boş olan evleri, buluşma ve tartışma mekanı tedarik etmek için bırakılıp gidilmiş bankaları işgal etmekteler. Fabrikalar kapatıldığında işçiler sadece protestoda bulunmayıp fabrikaları işgal ediyor ve ihtiyaçları olan şeyleri üretmek için işletiyorlar. Çatlaklar, sadece reddetmenin, sadece yatay yapılar geliştirmenin ötesinde eylemenin alternatif biçimlerinin inşa edildiği mekanlar haline gelmekte.
Ancak bu yeterli değildir. Çatlaklar genelde küçüktür, alternatif eyleyişler ise izole edilmiştir. Bu alternatif projeleri birbirleriyle nasıl ilişkilendireceğiz? Eğer bu ilişkilendirme piyasa yoluyla yapılırsa, piyasa onları tahakkümü altına alır. Bu ilişkilendirme yukardan toplumsal planlamanın yerleştirilmesiyle de yapılamaz; çünkü bu planlama varolmayan ve olamayacak yapıların varlığını peşin olarak kabul eder. Bu ilişkilendirme zorunlu olarak bir aşağıdan eyleyiş sürecidir. Arjantin’deki takas hareketi, en iyi haliyle, üreticiler arasında ve üreticilerle tüketiciler (prosumidores) arasında bir araya gelme biçimlerini geliştirme teşebbüsüdür, ancak bu da sadece bir deneyimdir.
Ne var ki, bu da hala yeterli değildir. Devrim yoksunluk olamaz. Devrim hareketi toplumsal eyleyişin zenginliğini görünür hale getirmektir. Ancak şu anda sermaye bizi bu zenginlikten ayırmaktadır, toplumsal eyleyişin kapı bekçisi olarak durmakta, bize, sermayenin kurallarına, kar mantığına itaat edersek bu zenginliğe ulaşabileceğimizi vaaz etmektedir. Bu kapı bekçisini nasıl alt edebiliriz, sermayenin toplumsal ilişkilerine Hayır diyen ya da Hayır demek isteyen dünyadaki milyonlarca insanın eyleyişinin yarattığı zenginlikle ilişkilenmenin farklı bir yolunu nasıl bulabiliriz?
Devlet her aşamada sorularımıza bir cevap sunmaktadır. Doğrusu devlet “Bana gelin, benim vasıtamla örgütlenin, ben sermaye değilim. Toplumsallığın alternatif bir örgütlenmesi için temel sağlayabilirim” demektedir. Ne var ki bu bir yalan, bir oyundur. Devlet sermayedir, sermayenin bir biçimidir. Devlet bizatihi toplumsal ilişkilerin kapitalist bir biçimidir. Kapitalist toplumsal ilişkilerin küresel ağına öyle sıkı bağlanmıştır ki iktidara hangi parti gelirse gelsin, anti-kapitalist bir toplumsallığın devlet aracılığıyla oluşturulmasının her hangi bir yolu yoktur. Devlet bize istemediğimiz hiyerarşik toplumsal ilişkiler dayatır; devlet bize gerçekçi olmamızı ve kesinlikle reddettiğimiz kapitalist mantık ve güç hesaplarını kabul etmek zorunda olduğumuzu vaaz eder. Devlet, kendisinin problemlerimizi çözeceğini, bizim bunun için yetenekli olmadığımızı söyler, bizi bir kurbana indirger, öznelliğimizi yadsır. Devlet mücadelemizi kapitalist tahakkümle uzlaştırır. Devletin yolu onur yolu değildir.
Şüphesiz ki devletin kaynaklarını kendi lehimize çevirebileceğimiz pek çok durum vardır. Alternatif bir eyleme biçimini geliştirmekte kullanmak üzere devleti kaynak aktarmaya zorlamak amacıyla yolları kesen ‘piquetero’lar (Arjantinli işsiz işçiler) örneğinde olduğu gibi. Hareketimizin alanlarını yaratmak ya da savunmak için bir partinin yerine diğerine oy vermenin anlamlı olduğu durumlar da söz konusudur. Ancak devlet alternatif bir toplumsallık yaratmaz, yaratamaz. Sadece bunu sunuyor gibi gözükür. Örneğin, devletin elinde olan endüstriler eylemenin farklı bir örgütlenmesini sağlayamaz: Onlar eylemeyi emeğe dönüştürürler ve onu diğer herhangi bir endüstride olduğu gibi sermayenin hareketine tabi kılarlar (Sovyetler Birliği sonrasında, İngiltere’de, Meksika’da olduğu gibi). Parayı kullandığımız gibi devleti de kullanmak isteyebileceğimiz durumlar olsa bile, paranın olduğu gibi, devletin de onurumuzu yadsıyan ilişkilerin cisimleşmesi olduğunda net olmak gerekir. Onur üzerine kurulu bir toplumu devlet aracılığıyla yaratamayız.
Peki nasıl? Bu bedenimize azap verici bir sorudur. Eski çözümler işlemediler, işleyemezler. Peki her hangi bir çözüm işleyebilir mi? Onurun olumsuzlanmasına karşı mücadele bizi onura dayalı bir topluma, eylemenin toplumsal güçlerinin özgürleştiği bir topluma (komünist bir topluma) götürür mü? Kesinlik bizim tarafımızda değildir. Kesinlik bizim tarafımızda olamaz; çünkü kesinlik ancak insan onurunun reddedildiği yerde, toplumsal ilişkilerin tümüyle şeyleştiği, insanların tümüyle maskelere indirgendiği yerde mevcuttur. İnsan onurunun, onuru yadsıyan bir dünyaya karşı savaşması anlamına geldiği bizim için tek kesinliktir.
Onurun ateşleri, şimşeğin çakışları, kapitalist tahakkümün çatlakları. Kapitalizmin haritasına bakın ve nasıl yırtılmış olduğuna, ne kadar çok çatlakla dolu olduğuna, isyan ateşlerine bakın. Chiapas, Buenos Aires, Sao Paulo, Cochabamba, Quito, Caracas ve dünyanın geri kalan bütün kısmı. Mücadelemiz zaman-mekanlar olarak çatlakları genişletmek, onurun ateşlerini körüklemektir. Zaman zaman ateşler gökyüzünü aydınlattığında bize umut veren şeyi açık bir şekilde görebiliriz: Hükmedenler hükmedilenlere bağımlıdırlar, sermaye bize, eyleyişimizi sömürülebilir olan işe dönüştürebilmeye bağımlıdır. Dünyayı, yani eyleyişimizi içerebilmek için peşimizden koşan sermayeyi yaratan bizim eyleyişimizdir. Biz ateşiz, sermaye itfaiyecidir. Daha geleneksel terimlerle ortaya koymak gerekirse: Tek üretici güç, insan eyleyişinin yaratıcı gücüdür ve kapitalist üretim ilişkileri bu gücü her zaman kapsamak için mücadele eder.
Sermaye bizden korkar. Sermaye bizden kaçar, bizim ondan kaçtığımız gibi. Kaçış ve kaçış korkusu kapitalist tahakkümün merkezi özelliğidir. Feodal lordlar serflerinden kaçmadılar: Serfler terbiyelerini takınmadıklarında, lordlar kalır ve onları, genellikle fiziksel olarak, cezalandırırdı. Ancak bu durum kapitalizmde farklıdır. Sermaye her zaman bize der ki ”eğer terbiyenizi takınmazsanız, giderim”. Büyük bir gerilim altında, hükmedenimizin çekip gideceği ve bizi terk edeceği korkunç tehdidi altında yaşarız. Ve çoklukla sermaye çeker gider, sonrasında milyonlar işsiz bırakılır, bütün bölgeler ya da ülkeler yatırımsız kalır, bütün nesiller doğrudan sömürü tecrübesinden mahrum bırakılır. Neoliberalizm altında bu kaçış tehdidi ve bu kaçış gerçekliği çok daha merkezi bir hale gelir: Bu, kredinin yayılması ve finans sermayesinin yükselmesi ne anlama geliyorsa odur. Çok daha açık bir şekilde, sermaye “robotlar gibi hareket edin, söylediğim her şeyi yapın yoksa giderim” demektedir. Daha da fazlası, sermaye bizim robot olmamamız olgusundan hareketle kaçıp gider, sermaye onurumuzdan kaçar.
Onur ve sermaye bağdaşmaz iki şeydir. Onur yürüyüşü ne kadar ilerlerse, sermaye de o kadar kaçar. Yerliler ayaklandıklarında sermaye kaçar. İşçiler fabrikaları işgal ettiklerinde sermaye kaçar. Öğrenciler eğitimin yeniden yapılanmasına isyan ettiklerinde sermaye kaçar. Bir sol-kanat hükümet karları etkileyen tedbirler alabilir gözüktüğünde sermaye kaçar (ve hükümet fikrini değiştirir). İşte, sermayenin kaçışına nasıl cevap vermeliyiz sorusu bu yüzden onur mücadelesi için can alıcıdır (bu baskı sorunundan bile daha temeldir, çünkü baskı daima sermayenin kaçışına bir cevap olarak sunulur). Sermaye “terbiyenizi takının yoksa giderim” dediğinde biz ne cevap vereceğiz? Sermaye gittiğinde biz ne diyeceğiz?
Bırakın gitsin! Bırakın kaçsın! İşte, bir Arjantin sloganının tam anlamıyla dahice yaratıcılığı "¡Que se vayan todos!" ("Bırakın çekip gitsinler!"). Sermaye bizi kaçacağı tehdidiyle tahakküm altına alır. Pekala, bırakın gitsin öyleyse. Onsuz mükemmel bir şekilde işleri idare edebiliriz. Yaşamaya devam edeceğiz.
Yoksa yapamaz mıyız? İşte mühim mesele bu. Sermaye sadece çatlakları kapama süreci değildir. Giderek veyahut gitme tehdidiyle potansiyel çatlaklar da açar. Sermaye çok fazla tehdit ettiğinde işçiler “pekala, git öyleyse, al paranı, ancak biz makineler ve binalarla kalacağız” demeye yönelebilirler. Sermaye bütün alanlardan çekildiğinde, insanlar tercih ve kaçınılmazlıktan dolayı hayatta kalmanın başka yollarını, eylemenin başka yollarını bulmaya zorlanırlar. İnsanlar sermayenin ötesine yönelen toplumsal ilişkiler inşa etmeye itilirler. Çatlaklar sadece bizim kendi mücadelemizle değil, sermayenin onurumuzdan kaçmasıyla da açılır.
Ancak, sermaye insan eyleyişinin zenginliğine erişimi kontrol altında tuttuğu sürece, biz sömürücülerimiz olmadan nasıl hayatta kalacağız? İşte büyük meydan okuma. Çatlakların, sadece yoksunluğun izole edilmiş cepleri olmayıp, sermayeye “pekala, çek git öyleyse, eğer daima yapmakla tehdit ettiğin buysa” dememize izin veren gerçek bir alternatif eyleme biçimi haline gelebilmesi için bu çatlakları nasıl sağlamlaştıracağız? Sermaye bir dahaki sefere bizi işsiz bıraktığında, biz nasıl “iyi, biz şimdi çok daha anlamlı işler yapabiliriz” diyebiliriz? Bir dahaki sefere sermaye bir fabrikayı kapattığında, biz nasıl “Git, öyleyse, şimdi biz aletleri, binaları ve bilgimizi farklı bir biçimde kullanabiliriz” diyebileceğiz? Bir dahaki sefere sermaye “bankalarımıza yardım et, yoksa finans sistemi çökecek” dediğinde, biz nasıl “bırak çöksün, biz ilişkilerimizi örgütlemenin daha iyi yollarına malikiz” diyebileceğiz? Bir dahaki sefere sermaye bizi “giderim” diyerek tehdit ettiğinde, biz nasıl “evet, git, sonsuza dek çek git ve yanında arkadaşlarını da götür” diyeceğiz? İşte bu devrim sorunudur (“d” küçük harfle).
Devrim ne anlama gelir? O bir sorudur, ancak bir soru olabilir. Ne ki geçmişten bugüne donup kalan bir soru değil. Bir mekandan -bu mekan ister Saint Petersburg, ister Selva Lacandona ya da Buenos Aires olsun- veya bir uğraktan -bu uğrak ister 1917, ister 1994 Ocağının 1’i ya da 19/20 Aralık 2001 olsun- daha ileriye gidemeyen bir soru değil. Bu soru bir formülle ya da bir reçeteyle cevaplanamaz. Sadece mücadele içersinde cevaplanabilir ve teorik düşünüş bu mücadelenin bir parçasıdır. Soru, kendisini ileriye taşıyan bir enerjiye, bir öfkeye ve arzuya sahiptir. Yapabildiğimiz kadar, her politik harekette, her bir teorik düşünüşte, soruyu her zaman öne çıkartalım. Preguntando caminamos, yürürken soralım. Evet, ama biz öfkeyle yürür, tutkuyla sorarız.