Zamanın itfaiyecileri (Tulumbacılar)
Bir zamanlar İstanbul'u bir baştan bir başa kül eden, nice paha biçilmez sanat eserlerinin yok olmasına sebep olan yangınlarla kıyasıya mücadele vermiş, kendilerine mahsus töreleri, âdetleri ve edebiyatları bulunan, ele avuca sığmaz uçarı tulumbacılar.
Tulumbacılık, şöhret ve revaçta bulunduğu dönemlerde adeta bir spor kolu gibiydi.Bu işe gönül vermiş kimseler tâbir-i caizse "âşık olmuş" gibi kolay kolay ondan feragat edemezlerdi.
Tulumbacılık teşkilâtının kurulmasına sebep olan unsur, bilindiği gibi korkunç yangınlardır.İstanbul'da 2.Beyazıt zamanında meydana gelen büyük zelzeleden sonra ahşap evler çokça yapılmaya başlandı.Bu tip evlerin rağbet görmesinin en önemli sebepleri ise göze hoş gelmeleri ve ucuza malolmalarıydı.Şehrin herhangi bir ucunda devrilen mangal, yere düşen bir izmarit öbür uca kadar yayılabilen bir yangını başlatacak güçte idi.Başlayan bu yangına bir de sert rüzgâr eklendiği zaman, bazen değil mahalleler, semtler bile ortadan kalkmaktaydı.
Tulumba sandığının olmadığı bu devirlerde yangınlar, çeşmelerden, kuyulardan ve yangın için evlerde bulundurulan büyük fıçılardaki suları kovalarla taşıyıp, yanan yere dökmek suretiyle söndürülmeye çalışılır ise de elde edilecek sonuç çoğu zaman hiçten ibaret olurdu.
Sadece bir eğlence devri olarak anılan, fakat bunu yanında Türk hayatına birçok yenilikle katkıda bulunan Lâle Devri (1718-1730) ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, İstanbul'da ilk yangın tulumbasını yapmış ve bunu bir yangında kullanmış olan aslen Fransız Davut Gerçek Ağa isimli kişinin icadı üzerinde durarak Yeniçeri Ağalığı'na bağlı Yangın Tulumbaları Ocağı'nı kurmuştur.
1826 yılında 2.Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı kaldırılınca bu ocağa dahil olan tulumbacılar da idam edilenler arasındaydı.Tulumbacıların yeniden teşkilâtlandırılması 2.Mahmud'un kurduğu Âsâkir-i Mensure-i Muhammediye ordusu içinde bir itfaiye taburu şeklinde oldu.
1868 yılına kadar bu teşkilât içinde hizmet veren itfaiye taburu, bu tarihten itibaren Şehremaneti Belediye Dairesinin kurulması ve dairenin belediyelere bölünmesiyle, belediyeler bünyesinde Tulumbacı Takımları adıyla görev yapmaya başladı.O zamanlar bu takımların çoğunu mahalle esnafları teşkil ederdi.Tulumbacı sandığına mensup olan bekârlar, mahallede oluşturulan odalarda barındırılıyordu.
Tulumbacılar, genellikle ayak takımına mensup olmakla birlikte, kibar kalem efendilerinden bile taraftar bulabiliyordu.Gündüz işi gücüyle uğraşan tulumba sandığı mensupları, âni bir yangın çıkması halinde, hemen işlerini terkederek soyunmak suretiyle sandıklarının başlarına geçiyorlardı.
Tulumbacıların kıyafetleri de kendilerine has özellikler içindedir.Her sandığın özel bir üniforması vardır.Sırtlarında kendi deyimlerince bir mintan, altta yarım pantolon ve ayaklarda da kamerçin adı verilen kunduralar bulunurdu.Mintanların ağızı düz yapılarak hangi semtin tulumbası olduğunu belli etmesi bakımından üzerine bir işaret konur.
Bir zamanlar İstanbul'u bir baştan bir başa kül eden, nice paha biçilmez sanat eserlerinin yok olmasına sebep olan yangınlarla kıyasıya mücadele vermiş, kendilerine mahsus töreleri, âdetleri ve edebiyatları bulunan, ele avuca sığmaz uçarı tulumbacılar.
Tulumbacılık, şöhret ve revaçta bulunduğu dönemlerde adeta bir spor kolu gibiydi.Bu işe gönül vermiş kimseler tâbir-i caizse "âşık olmuş" gibi kolay kolay ondan feragat edemezlerdi.
Tulumbacılık teşkilâtının kurulmasına sebep olan unsur, bilindiği gibi korkunç yangınlardır.İstanbul'da 2.Beyazıt zamanında meydana gelen büyük zelzeleden sonra ahşap evler çokça yapılmaya başlandı.Bu tip evlerin rağbet görmesinin en önemli sebepleri ise göze hoş gelmeleri ve ucuza malolmalarıydı.Şehrin herhangi bir ucunda devrilen mangal, yere düşen bir izmarit öbür uca kadar yayılabilen bir yangını başlatacak güçte idi.Başlayan bu yangına bir de sert rüzgâr eklendiği zaman, bazen değil mahalleler, semtler bile ortadan kalkmaktaydı.
Tulumba sandığının olmadığı bu devirlerde yangınlar, çeşmelerden, kuyulardan ve yangın için evlerde bulundurulan büyük fıçılardaki suları kovalarla taşıyıp, yanan yere dökmek suretiyle söndürülmeye çalışılır ise de elde edilecek sonuç çoğu zaman hiçten ibaret olurdu.
Sadece bir eğlence devri olarak anılan, fakat bunu yanında Türk hayatına birçok yenilikle katkıda bulunan Lâle Devri (1718-1730) ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, İstanbul'da ilk yangın tulumbasını yapmış ve bunu bir yangında kullanmış olan aslen Fransız Davut Gerçek Ağa isimli kişinin icadı üzerinde durarak Yeniçeri Ağalığı'na bağlı Yangın Tulumbaları Ocağı'nı kurmuştur.
1826 yılında 2.Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı kaldırılınca bu ocağa dahil olan tulumbacılar da idam edilenler arasındaydı.Tulumbacıların yeniden teşkilâtlandırılması 2.Mahmud'un kurduğu Âsâkir-i Mensure-i Muhammediye ordusu içinde bir itfaiye taburu şeklinde oldu.
1868 yılına kadar bu teşkilât içinde hizmet veren itfaiye taburu, bu tarihten itibaren Şehremaneti Belediye Dairesinin kurulması ve dairenin belediyelere bölünmesiyle, belediyeler bünyesinde Tulumbacı Takımları adıyla görev yapmaya başladı.O zamanlar bu takımların çoğunu mahalle esnafları teşkil ederdi.Tulumbacı sandığına mensup olan bekârlar, mahallede oluşturulan odalarda barındırılıyordu.
Tulumbacılar, genellikle ayak takımına mensup olmakla birlikte, kibar kalem efendilerinden bile taraftar bulabiliyordu.Gündüz işi gücüyle uğraşan tulumba sandığı mensupları, âni bir yangın çıkması halinde, hemen işlerini terkederek soyunmak suretiyle sandıklarının başlarına geçiyorlardı.
Tulumbacıların kıyafetleri de kendilerine has özellikler içindedir.Her sandığın özel bir üniforması vardır.Sırtlarında kendi deyimlerince bir mintan, altta yarım pantolon ve ayaklarda da kamerçin adı verilen kunduralar bulunurdu.Mintanların ağızı düz yapılarak hangi semtin tulumbası olduğunu belli etmesi bakımından üzerine bir işaret konur.