(Gökhan Tok. TÜBİTAK Bilim ve Teknik, Ocak 2001. Sayfa: 88-93)alıntıdır.
Portekiz keşiflerinin öncülüğünü yapan Prens Henrik
Henüz on dokuz yaşında olan Prens Henrik'e bir donanma oluşturma görevi verildi. İki yıl süren hazırlıkların tamamlanmasının ardından Portekiz ordusu Ceuta'ya (Civita) saldırdı. Portekizliler o gün öğleden sonra kenti yağmalarken. Prens Henrik kentin zenginliğini görmüş ve Afrika'dan elde edilebilecek hazineleri düşünmeye başlamıştı bile. Ceuta'daki en büyük ganimet, Sahra Afrikası'ndan ve Hindistan'dan gelen malları taşıyan kervanlardı. Un, tuz, pirinç gibi temel gıda maddelerinin dışında Portekizliler, biber, tarçın gibi baharatları satan dükkanlarla da karşılaştılar. Ceuta'daki evler Uzakdoğu'dan gelmiş zengin halılarla kaplıydı. Elbette bunlann yanında altın, gümüş ve değerli taşlar da vardı.
Portekizlilerin Afrika'daki ilk hareketi Ceuta kentini ele geçirmek oldu. O güne dek Müslümanların elinde bulunan kent, önemli bir ticaret merkeziydi. Portekizliler burayı bir üs olarak kullanıp Afrika'nın bilinmeyen iç bölgelerine ilerlediler.
Portekizliler burada küçük bir garnizon oluşturup geri döndüler. Prens Henrik yeni bir Müslüman saldırısına karşı savaşmak için bir kez daha Ceuta'ya gönderildiğinde, burada birkaç ay kalıp kervan ticaretine ilişkin birçok şey öğrendi. Müslümanların yönetimi altındayken Ceuta'da kervanlarla gelmiş altın, gümüş, baharat, ipek, bakır satan yüzlerce dükkan vardı. Ceuta bir Hıristiyan kenti olduktan sonra kervanlar buraya gelmez olmuştu. Portekizliler kâr getirmeyen ölü bir kente sahip olmuşlardı. Oysa onlar Afrika'ya hazineler için gelmişlerdi. Bunu elde etmek için önlerinde iki yol vardı şimdi: Ya kâfir dedikleri Müslümanlarla anlaşacaklar, ya da iç bölgeleri işgal edeceklerdi.
Prens Henrik, Ceuta'ya getirilen hazinelerin kaynağı olan iç bölgeler hakkında bilgi toplamaya başladı. "Sessiz ticaret", yani insanların birbirlerinin dillerini bilmedikleri zaman işaretle yaptıkları ticarete ilişkin bazı öyküler dinledi. Fas'tan yola çıkıp Atlas Dağları'nı aşarak Senegal Irmağı kıyılarına yirmi günde ulaşan Müslüman kervanları tuz, mercan ve ucuz işlenmiş ürünler taşıyordu. Çeşitli altın madenlerinin yakınlarında yaşayan yerli kabileler, Fas'tan gelen bu maddeleri altınla değiş tokuş etmek için ortaya çıkıyorlar, istedikleri malların yanına bir torba altın bırakıp gidiyorlardı. Daha sonra da tüccarlar ya altını alıp gidiyorlar, yani mallar karşılığında verilen parayı beğeniyorlar, ya da az buldukları altın karşılığında onlar da mallarını azaltıyorlardı. Faslı tüccarlar bu yöntemle altın topluyordu. Bu şaşırtıcı alışveriş Prens Henrik'in umutlanmasına neden olmuştu. Bunların yanı sıra Haçlı seferini sürdürmeyi de istiyordu. Fakat Kral Joao'nun böyle bir seferi yasakladığını öğrenince Portekiz'e geri döndü.
Prens Henrik Portekiz'e döndüğünde, kraliyetin başkenti Lizbon yerine, güneybatıdaki Sao Vicente'ye gitti. Eski coğrafyacılar bilinmeyene açılan denizyolunun başlangıcındaki bu yere mistik bir değer yüklemişlerdi. Batlamyus ve Marinus'un buraya verdikleri "Kutsal Dağlık Burun" adını Portekizliler kutsal demek olan Sagres olarak değiştirmişlerdi. Sagres'te Prens Henrik. "Denizci" lakabını aldı. Kaderini astrologlardan öğrenme adetinde olan Prens Henrik. onlara göre büyük ve şerefli fetihler yapmak ve her şeyden önemlisi diğer tüm insanlardan saklanan gizleri ve olayları keşfetmekle görevlendirilmişti.
Prens Henrik, Sagres'te keşif ve fetih için gerekli olan hazırlıkları yapmaya başladı. Eski, işe yaramaz haritalar yerine, gerçekçi haritalar çizdirme' ye koyuldu. Burada ayrıca yeni denizcilik aletleri ve ilk defa yapılmaya başlanan karavela tarzı gemiler de deneni yordu. Prens Henrik'in Afrika çevresinden dolaşıp Hindistan'a ulaşacak bir denizyolu bulmak amacında olup olmadığı tam olarak bilinemiyor. Ancak şu bir gerçek ki. bilinmeyene karşı büyük bir ilgi duyuyor. Afrika'nın, hiç bir haritada yer alma yan güney bölgesinin nasıl olduğunu merak ediyordu. Atlas Okyanusu'ndaki Kanarya, Azor ve Madeira Adaları (madeira tahta demektir) büyük bir olasılıkla 14. yüzyılda Cenovalı denizcilerce keşfedilmişti. Prens Henrik'in buralara gitmekteki amacı sömürgeleştirme ya da yatırım değil, keşifti. Adamları 1420 yılında Madeira Adası'na çıktıklarında yollarını temizlemek için ormanı yakmak zorunda kaldılar.
Bugün Afrika haritasına baktığımızda Bojador Burnu'nu bulmak için büyüteç kullanmak gerekiyor. Bu burun, batı kıyısında, Kanarya Adalarfnın hemen güneyinde, kıtanın batıya doğru uzanan büyük çıkıntısının ucunda neredeyse farkedilemeyecek kadar küçük bir çıkıntıdır. Burundaki kum tepecikleriyse iyice yaklaşmadan görülemeyecek kadar alçaktın ayrıca güçlükle geçilecek akıntılar vardır. Bununla birlikte Bojador Burnu. Portekizli denizcilerin geçip de hayatta kalmayı başardıkları diğer engellerden daha zorlu değildi. Gelecek yüzyıllarda Ümit Burnu ya da Boynuz Burnu gibi Avrupalı denizcilerin geçeceği türden dağlık burunlardan geçme riskiyle karşılaştırıldığında göze alacakları risk de çok küçüktü. Ama bu burun onlar için bir tabu niteliğindeydi. Bunun ötesine geçmeye cesaret edilemiyordu. Tarihçi Gomes Zurara. gemilerin neden Bojador Burnu'nu geçmeye cesaret edemediklerini şöyle anlatır: 'Gerçeği söylemek gerekirse: bu ne korkaklıktan, ne de kötü niyetten kaynaklanan bir şeydi. Bu tavır, bu konuya ilişkin yaygın ve çok eski bir söylenti yüzündendi. Bu söylenti İspanyol denizciler tarafından ortaya atılmış ve nesiller boyunca sürmüştü. Bunca tehlikeye atılmış, büyük işler başarmış kişilerin hiç birinin bu riski göze alamadığını söyleyemeyiz. Bu kişiler sonuçta hiç bir başarı ve çıkar elde edemeyeceklerini, bir işe yaramayacağını düşünerek ve çok açık olarak gördükleri tehlikeden çekinerek geri durmuşlardır. Denizcilere göre burnun ötesinde hiç bir canlı yaşamamaktaydı. Deniz öyle sığdı ki. kıyı bölgesi ancak bir kulaç derinliğindeydi ve korkunç akıntılar vardı. Öyle ki burnu geçen hiç bir gemi asla geri dönemezdi. Bizim denizcilerimiz onun yalnızca kendisinden değil, gölgesinden de korkardı."
A F R İ K A ' N I N
K E Ş F İ
Yaşlı kıtaya yolculuk..Afrika'nın keşfi
Portekiz Kralı Joao, 1411 yılında Kastilya Krallığı'yla olan geleneksel dostluk anlaşmasını kutlamak için şövalye göreneklerine uygun olarak tüm yıl sürecek bir turnuva planladı. Bu turnuvaya Avrupa'nın her yanından şövalyeler çağrılacaktı. Kralın ergenlik çağını geçmiş en büyük üç oğluna da halkın önünde at üzerinde mızrakla yapılacak yarışlarda şövalyelik ünvanı kazanma hakkı verilecekti. Ama kralın hazine memurunca uyarılan üç prens, babalarını bu pahalı turnuvadan vazgeçirdiler. Turnuva yerine, Hıristiyanlığın korunması için yapılan Haçlı seferlerine katılmayı ve Cebelitarık'ın karşı yakasında, Afrika'da güçlü bir Müslüman ticaret merkezi olan Ceuta'ya bir Haçlı seferi düzenlemeyi önerdiler. Genç Prens Henrik, bu hareketin planlanmasına yardım etti.K E Ş F İ
Yaşlı kıtaya yolculuk..Afrika'nın keşfi
Portekiz keşiflerinin öncülüğünü yapan Prens Henrik
Henüz on dokuz yaşında olan Prens Henrik'e bir donanma oluşturma görevi verildi. İki yıl süren hazırlıkların tamamlanmasının ardından Portekiz ordusu Ceuta'ya (Civita) saldırdı. Portekizliler o gün öğleden sonra kenti yağmalarken. Prens Henrik kentin zenginliğini görmüş ve Afrika'dan elde edilebilecek hazineleri düşünmeye başlamıştı bile. Ceuta'daki en büyük ganimet, Sahra Afrikası'ndan ve Hindistan'dan gelen malları taşıyan kervanlardı. Un, tuz, pirinç gibi temel gıda maddelerinin dışında Portekizliler, biber, tarçın gibi baharatları satan dükkanlarla da karşılaştılar. Ceuta'daki evler Uzakdoğu'dan gelmiş zengin halılarla kaplıydı. Elbette bunlann yanında altın, gümüş ve değerli taşlar da vardı.
Portekizlilerin Afrika'daki ilk hareketi Ceuta kentini ele geçirmek oldu. O güne dek Müslümanların elinde bulunan kent, önemli bir ticaret merkeziydi. Portekizliler burayı bir üs olarak kullanıp Afrika'nın bilinmeyen iç bölgelerine ilerlediler.
Portekizliler burada küçük bir garnizon oluşturup geri döndüler. Prens Henrik yeni bir Müslüman saldırısına karşı savaşmak için bir kez daha Ceuta'ya gönderildiğinde, burada birkaç ay kalıp kervan ticaretine ilişkin birçok şey öğrendi. Müslümanların yönetimi altındayken Ceuta'da kervanlarla gelmiş altın, gümüş, baharat, ipek, bakır satan yüzlerce dükkan vardı. Ceuta bir Hıristiyan kenti olduktan sonra kervanlar buraya gelmez olmuştu. Portekizliler kâr getirmeyen ölü bir kente sahip olmuşlardı. Oysa onlar Afrika'ya hazineler için gelmişlerdi. Bunu elde etmek için önlerinde iki yol vardı şimdi: Ya kâfir dedikleri Müslümanlarla anlaşacaklar, ya da iç bölgeleri işgal edeceklerdi.
Prens Henrik, Ceuta'ya getirilen hazinelerin kaynağı olan iç bölgeler hakkında bilgi toplamaya başladı. "Sessiz ticaret", yani insanların birbirlerinin dillerini bilmedikleri zaman işaretle yaptıkları ticarete ilişkin bazı öyküler dinledi. Fas'tan yola çıkıp Atlas Dağları'nı aşarak Senegal Irmağı kıyılarına yirmi günde ulaşan Müslüman kervanları tuz, mercan ve ucuz işlenmiş ürünler taşıyordu. Çeşitli altın madenlerinin yakınlarında yaşayan yerli kabileler, Fas'tan gelen bu maddeleri altınla değiş tokuş etmek için ortaya çıkıyorlar, istedikleri malların yanına bir torba altın bırakıp gidiyorlardı. Daha sonra da tüccarlar ya altını alıp gidiyorlar, yani mallar karşılığında verilen parayı beğeniyorlar, ya da az buldukları altın karşılığında onlar da mallarını azaltıyorlardı. Faslı tüccarlar bu yöntemle altın topluyordu. Bu şaşırtıcı alışveriş Prens Henrik'in umutlanmasına neden olmuştu. Bunların yanı sıra Haçlı seferini sürdürmeyi de istiyordu. Fakat Kral Joao'nun böyle bir seferi yasakladığını öğrenince Portekiz'e geri döndü.
Prens Henrik Portekiz'e döndüğünde, kraliyetin başkenti Lizbon yerine, güneybatıdaki Sao Vicente'ye gitti. Eski coğrafyacılar bilinmeyene açılan denizyolunun başlangıcındaki bu yere mistik bir değer yüklemişlerdi. Batlamyus ve Marinus'un buraya verdikleri "Kutsal Dağlık Burun" adını Portekizliler kutsal demek olan Sagres olarak değiştirmişlerdi. Sagres'te Prens Henrik. "Denizci" lakabını aldı. Kaderini astrologlardan öğrenme adetinde olan Prens Henrik. onlara göre büyük ve şerefli fetihler yapmak ve her şeyden önemlisi diğer tüm insanlardan saklanan gizleri ve olayları keşfetmekle görevlendirilmişti.
Prens Henrik, Sagres'te keşif ve fetih için gerekli olan hazırlıkları yapmaya başladı. Eski, işe yaramaz haritalar yerine, gerçekçi haritalar çizdirme' ye koyuldu. Burada ayrıca yeni denizcilik aletleri ve ilk defa yapılmaya başlanan karavela tarzı gemiler de deneni yordu. Prens Henrik'in Afrika çevresinden dolaşıp Hindistan'a ulaşacak bir denizyolu bulmak amacında olup olmadığı tam olarak bilinemiyor. Ancak şu bir gerçek ki. bilinmeyene karşı büyük bir ilgi duyuyor. Afrika'nın, hiç bir haritada yer alma yan güney bölgesinin nasıl olduğunu merak ediyordu. Atlas Okyanusu'ndaki Kanarya, Azor ve Madeira Adaları (madeira tahta demektir) büyük bir olasılıkla 14. yüzyılda Cenovalı denizcilerce keşfedilmişti. Prens Henrik'in buralara gitmekteki amacı sömürgeleştirme ya da yatırım değil, keşifti. Adamları 1420 yılında Madeira Adası'na çıktıklarında yollarını temizlemek için ormanı yakmak zorunda kaldılar.
Bugün Afrika haritasına baktığımızda Bojador Burnu'nu bulmak için büyüteç kullanmak gerekiyor. Bu burun, batı kıyısında, Kanarya Adalarfnın hemen güneyinde, kıtanın batıya doğru uzanan büyük çıkıntısının ucunda neredeyse farkedilemeyecek kadar küçük bir çıkıntıdır. Burundaki kum tepecikleriyse iyice yaklaşmadan görülemeyecek kadar alçaktın ayrıca güçlükle geçilecek akıntılar vardır. Bununla birlikte Bojador Burnu. Portekizli denizcilerin geçip de hayatta kalmayı başardıkları diğer engellerden daha zorlu değildi. Gelecek yüzyıllarda Ümit Burnu ya da Boynuz Burnu gibi Avrupalı denizcilerin geçeceği türden dağlık burunlardan geçme riskiyle karşılaştırıldığında göze alacakları risk de çok küçüktü. Ama bu burun onlar için bir tabu niteliğindeydi. Bunun ötesine geçmeye cesaret edilemiyordu. Tarihçi Gomes Zurara. gemilerin neden Bojador Burnu'nu geçmeye cesaret edemediklerini şöyle anlatır: 'Gerçeği söylemek gerekirse: bu ne korkaklıktan, ne de kötü niyetten kaynaklanan bir şeydi. Bu tavır, bu konuya ilişkin yaygın ve çok eski bir söylenti yüzündendi. Bu söylenti İspanyol denizciler tarafından ortaya atılmış ve nesiller boyunca sürmüştü. Bunca tehlikeye atılmış, büyük işler başarmış kişilerin hiç birinin bu riski göze alamadığını söyleyemeyiz. Bu kişiler sonuçta hiç bir başarı ve çıkar elde edemeyeceklerini, bir işe yaramayacağını düşünerek ve çok açık olarak gördükleri tehlikeden çekinerek geri durmuşlardır. Denizcilere göre burnun ötesinde hiç bir canlı yaşamamaktaydı. Deniz öyle sığdı ki. kıyı bölgesi ancak bir kulaç derinliğindeydi ve korkunç akıntılar vardı. Öyle ki burnu geçen hiç bir gemi asla geri dönemezdi. Bizim denizcilerimiz onun yalnızca kendisinden değil, gölgesinden de korkardı."