Görür görmez çarpılıp kaldığım bir mağaraya gitmiştim Slovenya’da. Ağaçlarla örtülü dağın bir yüzünde küçük bir yarık. Kapkaranlık. İçeriyi görmek mümkün değil. Rehber, beni yarıktan içeri soktu, bambaşka bir âlemdi girdiğim, akıllara durgunluk verecek kadar güzel, sarkıtlarla, dikitlerle bezeli, dışardaki yüzüne hiç benzemeyen. Dağın tekdüze yeşili, yerini burada bin bir renge bırakıyor, her sarkıt, her dikit bir diğerinden farklı, milyonlarca var belki içerde, yürümekle bitecek gibi değil, uçsuz bucaksız.
Selim İleri’nin Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun adlı yeni romanını okurken, kendimi o mağaraya girmiş gibi hissettim. Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun, uzaktan bakınca bir “Tanpınar romanı”. Ama sadece uzaktan baktığınızda böyle – benim mağarayı değil, dağdaki yarığı gördüğüm o an gibi. Selim İleri, sizi o yarıktan içeri sokup eşsiz bir yere götürüyor. Başka bir Tanpınar görüyorsunuz; estetizmle kötücüllüğün, birbirine hiç benzemeyen fikirlerin, sevgiyle öfkenin, korkuyla cesaretin, merhametle acımasızlığın aynı anda yer aldığı bir zihnin içinde dolaştırıyor sizi.
BİLGEHAN UÇAK
Romanı okudukça, tıpkı kapakta olduğu gibi, Tanpınar geriye çekiliyor ve siz kendinizle baş başa kalıyor, kendi “Adalet”inize darılıyor, yazdığınız ya da zihninizde tuttuğunuz günlüğün en acı sayfalarıyla yeniden karşılaşıyorsunuz. Zaten bu kışkırtıcı daveti, kitabın adında da görmek mümkün. Biz okurları henüz ölmedik ama “hayatın anlamının ne olduğuna” dair herhalde çokça kafa yoruyoruz. Bir anlamı olup olmadığı meçhul. Ama olmalı. – Olmalı mı? En azından biz öyle olduğuna inanmak istiyoruz.
Üniversiteye giderken düzenli okuduğum bir edebiyat dergisinin kapağında Goethe’den bir alıntı çakılı dururdu: “İnsan kendini yalnızca insanda tanır.” Selim İleri de Tanpınar üstünden benzer bir hesaplaşmaya yazarak girişiyor. Onun yazarken yaptığını, biz de okurken –bir şansla, kimselere göstermeden– yapıyoruz.
“Siz yazdınız. Fakat ben kendi maceramı anlatmak istiyorum. Yıllarca süren; şimdi, iyice yaşlanmışken de. Sizden artık epey büyüğüm. Diriler belki okur diye, size, bir ölüye anlatıyorum.” (s. 14)
“[Sahnenin Dışındakiler’de] Muhlis Bey, (…) ‘iyi yaptın. Fakat kekelemeden söyleseydin, daha iyi yapardın!’ diyor. Kekeleyen sizdiniz. Kekelediniz. Kekelemek zorundaydınız.
Açtığınız yolda yürümüşüm, yolun sonuna gelmişken onarılamaz. Bire bir aynı kekeleyiş, yolun sonunda da.” (s. 160)
“İşte yaşamınızı böyle yaptınız, ucu bucağı olmayan yalnızlık, her gün yeniden iletişimsizlik, bir hiç! Bir hiç. Hiç.
Yaşlanıyordunuz: Tek bir Tanpınar yoktu, kaç kimliğe, kaç kişiliğe bürünmüştünüz! Göz kapaklarınız kurşun gibi ağır, kendinizden saklanıyordunuz.
(Size, bir ölüye kendimi yazıyorum, kendimi anlatıyorum.)
Ölmekten korkuyordunuz. (Rüyada gibi ölmüşsünüz. ‘... olağanüstü bir mutluluğa bakar gibi’ gülümsüyormuşsunuz.)
Ölüm arkadaşıyız. Ölümden korkuyorum. Gecede yalnız.” (s. 174-5)
Tanpınar’ın bu karmakarışık zihninde –doğal harikalarla bezeli bu karanlık mağarada– acele etmeden, dura dura, geri dönüşlerle dolaşmak istiyorum ama her şey bir anda aynaya dönüşüyor, onlarca binlerce on binlerce aynaya! Sanki XIV. Louis’nin salonunda Freud muayenehane açmış. Paris’e dönüyor mağara. Tanpınar’ın bu akşam misafiri var:
“’Fahrünnisa Zeyd –‘Prenses’– yataktaki kitapların resmini yapacağını söylemiş’ size. ‘İnanamıyorum!..’ demişsiniz.” (s. 149) Selim İleri, güncenizden almış. (Yazarken siz diye hitap ettiğimi şimdi okurken fark ettim. Romanı bitirir bitirmez yazıyı yazmanın tesiri sanırım. O sonsuz etkileniş. 84. sayfadan alıntılıyorum – otuz bir yaşındayım:
“Kıskanç mıydınız? Galiba. Biz hayatı olmayanlar, kendisi olamamışlar hep kıskanırız; yirmi dokuzunda önüne geçmek olanaksızdır.”
Ansızın sönüyor bütün aynalar, sanki bir tiyatro perdesi açılıp kapanıyor, Madrid’e gidiyoruz – aslında biz Tanpınar’la Selim İleri’nin arkasından geliyoruz.
Zil, şal ve gül bu bahçede raksın bütün hızı
Tanpınar yarın ayrılıyor ama bugün hayli yoğun. Sabahtan Prado’ya: Goya’nın asıllarını görmeye.
“Onurunu, saraydan yılmışlığını, kaygısını, hiçbir şeye sığınamayışını bilmez değilsiniz Goya’nın. Sesleri yitirmişti; çığlık atışın ifadesi yalnızca.
Benim için asıl Goya –
Bence sizin için de asıl Goya –
İnsanın insana yapacağı her şeyi görmüştü, sizin deyişinizle ‘zalim’in ‘mazlum’a yapacağı her şeyi.”
Mağaranın sakin, mutlu anılarla bezeli bir köşesini arıyor fakat bulamıyorum. Madrid’den çıkamıyoruz. Madrid’deki son gün, son günümüz, “zalimin mazluma yaptıklarını” görmeye devam edeceğiz. Corrida’ya gidiyoruz, boğa güreşi izlemeye.
“Corrida’ya sizi çeken, aklınızda belleğinizde Yahya Kemal –1953’te henüz yaşıyor, büyük, tek üstadınız–, çünkü ziller, şallar, rakslar, yazılış süreci anlatıla anlatıla bitirilemeyen, seneler sürmüş, o şiir; arenaya girdiniz.” (s. 205)
Aynalar şimdi bir arenayı gösteriyor. Ava Gardner’ın toreador’a güller attığı Hollywood’un yalan filmlerine benzemeyen, bigünah boğaya yaşatılan vahşetin derecesini hafızamızın alamadığı bir arena bu. Ava Gardner, sadece vahşetten ibaret bu sahneye hiç uğramadı. Tanpınar’ın ömrü savaşların, darbelerin, ölümlerin, idamların, cinayetlerin eksik olmadığı çalkantılarla geçti. Aynı şeyleri Selim İleri de gördü.
“Birçok akşamlar sizi düşündüm, birçok akşam ölünüzle konuştum, birçok kez Gümüşsuyu’na inen yokuşta –siz Tanpınar, ben on yaşımda– yanımdan yanınızdan geçmiş olabileceğinizi geçmiş olabileceğimi –asla bilemeyeceğiz– ürperişle.” (s. 195-6)
Aradan seneler geçti, şimdi aynı “çalkantılar” bizim hayatımıza eşlik ediyor. Corrida’da ölüm darbeleri alırken, yardım eden olmadı o boğaya, bilakis alkışlarla, uğultularla, “Ole!” nidalarıyla karşıladılar ölümünü. Boğanın yediği her mızrak Tanpınar’ı biraz daha, biraz daha yaralamış. Akan kanlar arenanın toprak zemininde kuruyor olmalıydı. “Corrida’yı terk ediyorsunuz.” (s. 209)
“Madrit’te, Corrida’da değil, Şehzadebaşı’ndasınız, yeni doğdunuz. Kerkük’tesiniz, “viran bir bahçe”de, konuşacağınız kimse yok, yeşil kuyruklu tuhaf kargalar uçuşuyor. Konya’dasınız, istasyonda tek başınıza; asker yüklü vagonlar geçiyor. Musul’dasınız, annenizi toprağa veriyorsunuz; unutmuşum, kaç yaşındaydınız. Madrit’te değil –arada Ankara, Erzurum, bütün şehirleriniz, bütün arenalarınız– Narmanlı Yurdu’nun kepenkli odasındasınız, kepenkleri indiriyorsunuz.” (s. 207)
Okuyamadım devamını. Bir süre öylece bekledim, boş duvarları seyrettim. Orada bir boğayı öldürmüyorlardı sadece. Kitabı fırlatıp atmak bir köşeye, koşarak kaçmak bu mağaradan, –çıkış nerede?–, çıkmak, bir daha dönmemecesine. Madrid’den kurtulmayı bekliyorum. Artık akşam olsun, diye okuyorum her kelimeyi, bitsin bu azap.
“Madrit’te son gecenizi nasıl geçirdiğiniz bilinmiyor. Öğleden sonra boğa güreşine gitmiştiniz; hayatınıza.” (s. 209)
Saatlerdir aynı koltukta, boğanın çaresizliğiyle, pikler saplanırken her bölümde -tiyatrodaki boş koltuk, “Hamdicik”, Zap Suyundaki “dördüncü” Sabri, Menderes, 21 Ağustos 1961…- kendi Corridam geçiyor gözlerimin önünden, kendi viran bahçelerim, kendi yeşil kuyruklu tuhaf kargalarım.
Romanı bitirdiğimde ter içinde. Mevsimle alakası yok.
Arka kapakta buldum sebebini.
“Bu romanı hayatla öldürülenlere yazdım.
Bu romanı, burada yazdıklarımı yalnız onların okuyacağını biliyorum.”
Selim
Selim İleri’nin Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun adlı yeni romanını okurken, kendimi o mağaraya girmiş gibi hissettim. Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun, uzaktan bakınca bir “Tanpınar romanı”. Ama sadece uzaktan baktığınızda böyle – benim mağarayı değil, dağdaki yarığı gördüğüm o an gibi. Selim İleri, sizi o yarıktan içeri sokup eşsiz bir yere götürüyor. Başka bir Tanpınar görüyorsunuz; estetizmle kötücüllüğün, birbirine hiç benzemeyen fikirlerin, sevgiyle öfkenin, korkuyla cesaretin, merhametle acımasızlığın aynı anda yer aldığı bir zihnin içinde dolaştırıyor sizi.
BİLGEHAN UÇAK
Romanı okudukça, tıpkı kapakta olduğu gibi, Tanpınar geriye çekiliyor ve siz kendinizle baş başa kalıyor, kendi “Adalet”inize darılıyor, yazdığınız ya da zihninizde tuttuğunuz günlüğün en acı sayfalarıyla yeniden karşılaşıyorsunuz. Zaten bu kışkırtıcı daveti, kitabın adında da görmek mümkün. Biz okurları henüz ölmedik ama “hayatın anlamının ne olduğuna” dair herhalde çokça kafa yoruyoruz. Bir anlamı olup olmadığı meçhul. Ama olmalı. – Olmalı mı? En azından biz öyle olduğuna inanmak istiyoruz.
Üniversiteye giderken düzenli okuduğum bir edebiyat dergisinin kapağında Goethe’den bir alıntı çakılı dururdu: “İnsan kendini yalnızca insanda tanır.” Selim İleri de Tanpınar üstünden benzer bir hesaplaşmaya yazarak girişiyor. Onun yazarken yaptığını, biz de okurken –bir şansla, kimselere göstermeden– yapıyoruz.
“Siz yazdınız. Fakat ben kendi maceramı anlatmak istiyorum. Yıllarca süren; şimdi, iyice yaşlanmışken de. Sizden artık epey büyüğüm. Diriler belki okur diye, size, bir ölüye anlatıyorum.” (s. 14)
“[Sahnenin Dışındakiler’de] Muhlis Bey, (…) ‘iyi yaptın. Fakat kekelemeden söyleseydin, daha iyi yapardın!’ diyor. Kekeleyen sizdiniz. Kekelediniz. Kekelemek zorundaydınız.
Açtığınız yolda yürümüşüm, yolun sonuna gelmişken onarılamaz. Bire bir aynı kekeleyiş, yolun sonunda da.” (s. 160)
“İşte yaşamınızı böyle yaptınız, ucu bucağı olmayan yalnızlık, her gün yeniden iletişimsizlik, bir hiç! Bir hiç. Hiç.
Yaşlanıyordunuz: Tek bir Tanpınar yoktu, kaç kimliğe, kaç kişiliğe bürünmüştünüz! Göz kapaklarınız kurşun gibi ağır, kendinizden saklanıyordunuz.
(Size, bir ölüye kendimi yazıyorum, kendimi anlatıyorum.)
Ölmekten korkuyordunuz. (Rüyada gibi ölmüşsünüz. ‘... olağanüstü bir mutluluğa bakar gibi’ gülümsüyormuşsunuz.)
Ölüm arkadaşıyız. Ölümden korkuyorum. Gecede yalnız.” (s. 174-5)
Tanpınar’ın bu karmakarışık zihninde –doğal harikalarla bezeli bu karanlık mağarada– acele etmeden, dura dura, geri dönüşlerle dolaşmak istiyorum ama her şey bir anda aynaya dönüşüyor, onlarca binlerce on binlerce aynaya! Sanki XIV. Louis’nin salonunda Freud muayenehane açmış. Paris’e dönüyor mağara. Tanpınar’ın bu akşam misafiri var:
“’Fahrünnisa Zeyd –‘Prenses’– yataktaki kitapların resmini yapacağını söylemiş’ size. ‘İnanamıyorum!..’ demişsiniz.” (s. 149) Selim İleri, güncenizden almış. (Yazarken siz diye hitap ettiğimi şimdi okurken fark ettim. Romanı bitirir bitirmez yazıyı yazmanın tesiri sanırım. O sonsuz etkileniş. 84. sayfadan alıntılıyorum – otuz bir yaşındayım:
“Kıskanç mıydınız? Galiba. Biz hayatı olmayanlar, kendisi olamamışlar hep kıskanırız; yirmi dokuzunda önüne geçmek olanaksızdır.”
Ansızın sönüyor bütün aynalar, sanki bir tiyatro perdesi açılıp kapanıyor, Madrid’e gidiyoruz – aslında biz Tanpınar’la Selim İleri’nin arkasından geliyoruz.
Zil, şal ve gül bu bahçede raksın bütün hızı
Tanpınar yarın ayrılıyor ama bugün hayli yoğun. Sabahtan Prado’ya: Goya’nın asıllarını görmeye.
“Onurunu, saraydan yılmışlığını, kaygısını, hiçbir şeye sığınamayışını bilmez değilsiniz Goya’nın. Sesleri yitirmişti; çığlık atışın ifadesi yalnızca.
Benim için asıl Goya –
Bence sizin için de asıl Goya –
İnsanın insana yapacağı her şeyi görmüştü, sizin deyişinizle ‘zalim’in ‘mazlum’a yapacağı her şeyi.”
Mağaranın sakin, mutlu anılarla bezeli bir köşesini arıyor fakat bulamıyorum. Madrid’den çıkamıyoruz. Madrid’deki son gün, son günümüz, “zalimin mazluma yaptıklarını” görmeye devam edeceğiz. Corrida’ya gidiyoruz, boğa güreşi izlemeye.
“Corrida’ya sizi çeken, aklınızda belleğinizde Yahya Kemal –1953’te henüz yaşıyor, büyük, tek üstadınız–, çünkü ziller, şallar, rakslar, yazılış süreci anlatıla anlatıla bitirilemeyen, seneler sürmüş, o şiir; arenaya girdiniz.” (s. 205)
Aynalar şimdi bir arenayı gösteriyor. Ava Gardner’ın toreador’a güller attığı Hollywood’un yalan filmlerine benzemeyen, bigünah boğaya yaşatılan vahşetin derecesini hafızamızın alamadığı bir arena bu. Ava Gardner, sadece vahşetten ibaret bu sahneye hiç uğramadı. Tanpınar’ın ömrü savaşların, darbelerin, ölümlerin, idamların, cinayetlerin eksik olmadığı çalkantılarla geçti. Aynı şeyleri Selim İleri de gördü.
“Birçok akşamlar sizi düşündüm, birçok akşam ölünüzle konuştum, birçok kez Gümüşsuyu’na inen yokuşta –siz Tanpınar, ben on yaşımda– yanımdan yanınızdan geçmiş olabileceğinizi geçmiş olabileceğimi –asla bilemeyeceğiz– ürperişle.” (s. 195-6)
Aradan seneler geçti, şimdi aynı “çalkantılar” bizim hayatımıza eşlik ediyor. Corrida’da ölüm darbeleri alırken, yardım eden olmadı o boğaya, bilakis alkışlarla, uğultularla, “Ole!” nidalarıyla karşıladılar ölümünü. Boğanın yediği her mızrak Tanpınar’ı biraz daha, biraz daha yaralamış. Akan kanlar arenanın toprak zemininde kuruyor olmalıydı. “Corrida’yı terk ediyorsunuz.” (s. 209)
“Madrit’te, Corrida’da değil, Şehzadebaşı’ndasınız, yeni doğdunuz. Kerkük’tesiniz, “viran bir bahçe”de, konuşacağınız kimse yok, yeşil kuyruklu tuhaf kargalar uçuşuyor. Konya’dasınız, istasyonda tek başınıza; asker yüklü vagonlar geçiyor. Musul’dasınız, annenizi toprağa veriyorsunuz; unutmuşum, kaç yaşındaydınız. Madrit’te değil –arada Ankara, Erzurum, bütün şehirleriniz, bütün arenalarınız– Narmanlı Yurdu’nun kepenkli odasındasınız, kepenkleri indiriyorsunuz.” (s. 207)
Okuyamadım devamını. Bir süre öylece bekledim, boş duvarları seyrettim. Orada bir boğayı öldürmüyorlardı sadece. Kitabı fırlatıp atmak bir köşeye, koşarak kaçmak bu mağaradan, –çıkış nerede?–, çıkmak, bir daha dönmemecesine. Madrid’den kurtulmayı bekliyorum. Artık akşam olsun, diye okuyorum her kelimeyi, bitsin bu azap.
“Madrit’te son gecenizi nasıl geçirdiğiniz bilinmiyor. Öğleden sonra boğa güreşine gitmiştiniz; hayatınıza.” (s. 209)
Saatlerdir aynı koltukta, boğanın çaresizliğiyle, pikler saplanırken her bölümde -tiyatrodaki boş koltuk, “Hamdicik”, Zap Suyundaki “dördüncü” Sabri, Menderes, 21 Ağustos 1961…- kendi Corridam geçiyor gözlerimin önünden, kendi viran bahçelerim, kendi yeşil kuyruklu tuhaf kargalarım.
Romanı bitirdiğimde ter içinde. Mevsimle alakası yok.
Arka kapakta buldum sebebini.
“Bu romanı hayatla öldürülenlere yazdım.
Bu romanı, burada yazdıklarımı yalnız onların okuyacağını biliyorum.”
Selim