A
Aşka Sıfır
Ziyaretçi
Ziyaretçi
2. BÖLÜM (ŞANSLI KURBAN)
- Dikkatli koyun şunları. İçindekiler kırılsa bunu canlarınızla bile ödeyemezsiniz!
İri cüsseli adam öyle bağırmıştı ki cümlesini tamamlandıktan sonra büyük bir sessizlik oldu. Elemanlar kutuları özenle kamyonete yüklemeye devam ediyorlardı. Yüzlerinde korku ve bezginlik vardı. Aralarında argoca fısıldaşıyorlardı.
Kamyonetin kasası neredeyse tıka basa dolmuştu. Arka kapağı kapatan eleman aynadan onun işaretini bekleyen şoföre ‘’tamam’’ anlamında başını aşağı yukarı salladı. Kamyonet hangardan çıkarkenegzozun sesi alanda yankı yapıyordu. Patronun adamları siyah bir BMW’nin arka kapısını açtı ve patron hızlı bir şekilde siyah camların arkasında kayboldu. Ardından siyah inci misali BMW’de gecenin karanlığına karıştı.
Sedat tanımadığı numaralardan gelen cevapsız çağrılara dönüş yapmazdı. Bu çağrıya da kayıtsız kaldı. Zaten bir daha arayan olmamıştı. Yarın ki derslerine göz gezdirmeliydi ama içinden ufak bir istek duymuyordu. Yeşil gözlü bir dilber tarafından sanki kafasının tamamı bloke edilmişti. Yattığı yerden doğruldu. Mutfağa gitti ve raftan neskafe kavanozunu aldı. İçinden bir paket neskafeyi üzerinde Fenerbahçe amblemi olan cam bardağa boca etti. Kahverengimsi tozu suyla buluşturmalıydı fakat sıcak su yoktu. Etrafına bir göz gezdirdi ve gözleri ketılı aradı ama bulamadı. Bu durum canını sıkmıştı işte. Kendi kendini taşıyamayacak olan ketıl nereye kaybolurdu? En son koyduğu yeri de hatırlamıyordu üstelik. Saatine baktı 21:00’a geliyordu. Bu saat yakın bir komşusundan ketıl istemek için geç değildi ama üşendi. Rafları kurcaladı ve küçük bir emsan kap buldu. Damacanadan içine su doldurup aygaza koydu ve altını ateşe verdi. Sudan buharlar çıkmaya başlayınca da cam bardağa doldurdu. İşlem tamamdı küçük bir azim zaferle sonuçlanmıştı.
Sedat temiz bir geçmişe sahip olduğu kadar çalışkan da bir çocuktu. İlkokul yıllarından bu zamana kadar hep takdir seviyesinde ilerlemişti. Dini açıdan bâriz bir eksikliği vardı. Çocukken yaz tatillerinde camiye kur'an öğrenmesi için yollanırdı. Dini ilimler üzerinde pek haşır neşir olmadığı ve tekrarlar yapmadığı için bu yönde hafızası pek zayıflamıştı. Evin tek çocuğuydu. Annesi kapalıydı. Babası seyrek de olsa sigara içiyordu ama o bir kez olsun ağzına sürmemişti. Namazlarla arası limoniydi. Ramazan'da oruçlarını hiç aksatmadan eda ediyordu.
Tek çocuk olması sebebiyle büyük bir özenle yetiştirilmişti. Babası Demir yollarından emekliydi. Kendi evlerinde oturuyorlardı ayrıca kirada bir de dâireleri vardı. Babası uzun yıllar önce yapmış olduğu bir trafik kazası sonucu bir köpeğin ölümüne sebebiyet verdiği için arabasını satmış ve o an bir daha araba kullanmamaya tövbe etmişti. Hoş Sedat'ın ehliyeti yoktu zaten araç kullanmayı da pek sevmezdi.
Çocukluğunda makine parçaları ile oynamaya onlarla kendince icatlar yapmaya bayılırdı. Bir keresinde bodrumdaki eski radyoyu ameliyat edip paramparça bırakarak babasından sağlam bir azar işitmişti. Babası Sedat'ı hiç dövmemişti bu zamana kadar. Bir tek kulağını hafifçe çektiğini anımsıyordu ama o kabahatini hatırlamıyordu. Sedat büyüdükçe makine parçalarına olan merakı gittikçe arttı. Bozulan hemen her türlü basit aletleri tamirde ustalaşmıştı. Bozuk duvar saatinden başlayıp cep telefonlarının bazı sorunlarına kadar bir çok aksaklığı kısmi şekilde de olsa halledebilmekteydi.
Elindeki cam bardakla birlikte çalışma masasına oturdu. Kitapları kurcaladı notlar aldı başını ovaladı… Olmuyordu olmuyordu… Kendini derse veremiyordu. Aklını bir türlü toparlamakta zorluk çekiyordu. Hayatında ilk kez âşık olmamıştı ama bu sefer ki eskisi ile mukayese edilemezdi. Yaklaşık iki sene önce bir kızla çıkmıştı. Sanaldan tanışmışlar ve İstanbul’da buluşmuşlardı. Kız Konya'lıydı. Aralarındaki samimiyet dozu bir hayli yüksekti. Nitekim dokuz aya yakındır birlikteydiler. Sedat’ın ilk göz ağrısı değildi. Ortaokulda çocukça sevdikleri olmuştu. Uzun süredir birlikte olduğu bu kızın ismi Ayla’ydı. Kız sonradan elim bir trafik kazası sonucunda vücudunun %80’i felç kalmıştı. Konuşabiliyordu ama kıpırdayamamaktaydı. Sedat aşkına sahip çıkıp kızı bırakmamıştı. Fakat Ayla bundan çok rahatsız olduğu için Sedat’ı her defasında kendinden uzak tutmaya çalışmıştı. Son çabalar sonuç vermiş ve Sedat’ı kendinden soğutmuştu.
Sedat uzun bir süre bu olayın etkisinden kurtulamadı. Okulunun ilk yılıydı kafasını toparlaması gerekiyordu ve dikkatini derslere odaklayıp tamamen okula yoğunlaştı. İstikbâli için kendini eğitim çalışmalarına verdi. Bir müddet sonra Ayla artık aklına gelmiyordu. İlk yılını Matematik haricinde firesiz bitirmişti. İkinci senenin ortalarında da karşısına Buket çıkmıştı. Kendisi çok duygusal bir çocuktu. Duygularına her dâim yenik düşmekteydi. Bu sefer ateş bacayı fena sarmıştı. Diğer sezon staj yapması gerekiyordu. Okula yakın bir yer olmazsa Buket’i göremezse ne yapardı?
Âşık genç bu düşünceler içinde çalışma masasına sızıp kalmıştı. Başının üstündeki masa lambasından yayılan ışıktan dolayı Sedat’ın kafası kafasının gölgesi ile bitişik duruyor ve insan beyninin kuş bakışı görünümünü andırıyordu. Bir sesle irkildi. Kapı çalınıyordu. Hemen kendine gelip kapıya yöneldi. Okuldan iki arkadaşı ders notlarını almak için gelmişti.
Ocak ayının sonları yaklaşıyordu. Kış karsız bir şekilde ayaz versiyonuyla katıksız sürmekteydi. Sedat erken kalkamamıştı. Zar zor hazırlanıp okula yetişti. Dersler sıkıcı dersler zordu. Öğleye kadar Buket ile karşılamadı. Çimen gözlüsü ile karşılaşır umuduyla kantinin yolunu tuttu. Fakat yine görememişti. Bugün okula gelmemiş olabilir miydi? Bölümünü biliyordu ama hangi sınıf olduğundan bihaberdi. Dolayısıyla arkadaşlarını da tanımıyordu ki sorup öğrensin. Boynu bükük ve içi kasvetli şekilde tekrardan kendi sınıfına çıktı. Karnı zil çalıyordu ama gönlünün ambargosu bütün vücudunu ablukaya almıştı.
Okul çıkışı alanda bir müddet bekledi. Sonra okulun önündeki durağa oturdu. Sınıftan ilk çıkan oydu bu yüzden durak henüz kalabalıklaşmamıştı. Bir kaç dakikadır eğik olan başını kaldırdı ve dalgın gözlerle önünden geçen araçları süzdü. O esnada beyninde şimşekler çaktı! Binlerce saç dibi saliselik bir zaman diliminde kafatasına diken basıncı uygulamıştı. Gözünün önünden beyaz bir jeep geçmişti ve arka koltukta başı cama yaslı bir kız görmüştü; O kız Buket’ti!
Büyük bir hızla ayağa fırladı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elindeki defterler yere düştü. Gördüğü gerçek miydi? Yoksa yoğun aşkını koz olarak kullanan bilinçaltının bir oyunu mu? Halüsinasyon görmek için çok gençti. Ayrıca stres hapı sakinleştirici vb. tarza ilaçlar da kullanmıyordu. Gözlerine inanmalıydı. Çimen gözlüsü o beyaz aracın içindeydi Aşkının ta kendisi. Peki Okula neden gelmemişti? Neden o araçtaydı? Kim neden nereye götürüyordu onu? Sedat saniyeler içinde bu sorularda boğulmak üzereyken otobüs durağa yanaştı.
* * *
İzmit – Adapazarı çevre yolunun batı yönünün 15. Kilometresinde bir kalabalık zuhur etmişti. Yolun doğuya doğru sağ kenarında biri yatıyordu. Başında 4–5 kişilik bir insan topluluğu mevcuttu. Yerde yatan şahıs muhtemelen erkekti. Trafik kilitlenmişti. Yaklaşık 5 kilometreye yakın araç kuyruğu vardı. Ambülâns acı siren sesleriyle adamın yanına zar zor yanaştı. Adamın kılı kıpırdamıyordu. Ölmüş olabilirdi. Sağlık ekipleri boynuna boyunluk geçirdiler. Hemen vakit kaybetmeden ambülânsa nakil ettiler. Ambülânsın mavi yoğunluklu ışıklarıyla çevre yolu üstü açık pavyonu andırıyordu. Araç hızla hareket etti ve kalabalık yavaş yavaş seyreldi. Trafik uzun bir süre nefes almakta güçlük çekecek gibi gözüküyordu.
Adam yoğun bakımdaydı ve çoğu tepkiye cevap vermiyordu. Beyin ölümü gerçekleşmiş gibi gözüküyordu. Bitkisel hayata girdiği düşünülen adam yatağında içi boşaltılmış gri bir vazo gibi duruyordu. Ortalama 40–50 yaşlarında olmalıydı. Saçlarında açık gri renkler ağırlıktaydı. Alnı açıktı. Bünyesi öyle zayıftı ki bileklerindeki damarlar serum kanalları gibi dolgun bir şekilde belli oluyordu. Adamın bulunduğu odaya gri ceketli biri girdi. Belinde tabancası vardı. Adamın yanına oturup nabzını kontrol etti. O esnada adam gözlerini aralar gibi oldu. Yanındaki adam yatan adamın yüzüne dikkat kesildi. Hasta adam bir şeyler diyecek gibi oldu ama ağzından sadece hırıltılar yükseliyordu. Adamın bileğini tutan şahıs kendini tanıtma gereği duydu:
- Ben baş komiser Ayhan. Size ne oldu böyle?
Adam zorlukla yutkundu. Belli ki boğazı kurumuştu. Gırtlağı bir asansör gibi yukarı aşağı indi. Baş komiser Ayhan üstelemedi. Adam yaşam mücadelesi veriyordu. Normalde yoğun bakımda iken hasta yanına en yakınları bile sokulmazdı. Ama baş komiser Ayhan özel izin almış olmalıydı. Sonrasında adam aniden baş komiserin bileğini kavradı. Ayhan’ın diğer eli mesleksel bir refleksle silahına gitti sonra elini geri çekti. Adam eliyle bin bir zorlukla kalem-kâğıt işareti yapıyordu. Belli ki konuşamadıklarını yazarak anlatma arzusundaydı. Baş komiser hemen ceketinin iç cebinden kalem ile kâğıt çıkardı ve adamın eline tutuşturdu. Adam kâğıda ancak şu notu yazabilmişti:
‘’Burhan Kazargil’’
2. BÖLÜMÜN SONU