Yakın Çekimde Marksizm

  • Kullanıcı SiNGo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Toplum ve Gündem
Konu sahibi son olarak 2476 gün önce görüldü
mark-650x250.jpg


‘’Aslolan dünyayı anlamak değil, onu değiştirmektir’’ (Karl Marks)
Netekim böyle de oldu. Marksizmin en büyük handikaplarından biriydi bu cümle.
Sadece Marksizmin mi? Elbette hayır. Dünyayı anlamadan cennete çevirmeyi va’deden diğer bütün sistemlerin ortak sorunuydu bu. Gerek yahudiliğin Arz-ı Mev’ud anlayışı, gerekse de şu an yönetimlerde hakim hristiyan unsurların İsa’yı hızlı inişe zorlamak için, Ortadoğu’yu ve dünyayı cehenneme çevirme girişimlerini aynı düşünce köklerinde aramak gerekir. Hatta hacı dayılar, sofular, aceleci gençler vb. müslümanlar beni mazur görürlerse müslümanların da sorunlarından birinin bu olduğunu belirtmek isterim. Bizler ya Asr-ı Saadet’i buraya getirmek istiyoruz, ya da kussaslarımız televizyonlarda bizleri oraya götürmeye çalışıyorlar. Oysa Allah (c.c) bizleri içinde bulunduğumuz zaman için yaratmıştır ki her iki çaba da beyhudedir. Yapılması gerekense asr-ı saadetin zaman üstü normlarını alıp içinde bulunduğumuz zamana uyarlamaktır.
‘’konu başlığımız fazla uzaklaşmış olamaz’’ diyerekten ve çaydanlığın da göz kırpmasını dikkate almak kaydıyla konuya dönersek, Marksizm Kapitalizme tepki olarak dünyaya geldi. Zaten Marks’ın tarihsel determinizminde Kapitalizm kaçınılmazdı. Bilindiği üzere Marks, tarihsel evreleri; ‘’ilkel komünist dönem, kölelik dönemi, feodal dönem, kapital dönem, sosyalist dönem ve komün toplum dönemi’’ olarak sıralamıştı. Bunlardan önce olan sonrakinin zorunlu sebebiydi. Bunun adı ‘tarihsel determinizm’di. Aslında bir tür, Komünizmin doğması için Kapitalizm ona babalık yapmak zorundaydı. Eğer safi zihinler için bi benzetme yaparsak; babası çocuğunu kendisine benzetmek isterken, ergen ve hareketli çocuğun, babasıyla olan mücadelesine, hatta onu öldürme teşebbüsüne benzer. Bu, tam da diyalektik materyalizm anlayışının insandaki nevrotik izdüşümüdür. Yani Marksizmin, Kapitalizmi hem baba olarak kabul etmesi ve hem de onu reddetmesi anlamındaki ironiye kaptırıyor insanı. Düşman gibi görünen bu iki sistem DNA testine tabi tutulduğunda aynı aileden oldukları bariz bi şekilde görülür. Nihayetinde her ikisi de aynı çeşmeden su içmekteler ve ikisinin de alt yapısı ve temelleri ekonomiye dayanır. Diğer bütün inançlar, değerler, kavramlar, kurumlar, sosyal ilişkiler vb. şeyler üst yapı kabul edilirken bunları ekonomi ve üretim araçları belirler.
Marks materyalist bir kaderciydi. Ona göre Komünizm, mutlaka gelecekti, lakin marksist bilince sahip işçiler bu süreci hızlandırıp devrime erken doğum yaptırmak için(sosyalizm evresi) mücadele etmeleri gerekiyordu. Fakat daha sonraları bütün işçilerin, Marks’ın felsefi düşüncelerinin bilincine varmalarının mümkün olmadığı anlaşılınca görüş ayrılıkları baş gösterdi. Çünkü işçiler çok ağır şartlarda çalıştırılıyor, bundan dolayı da işçilerin bilinçlenmesi için ne bir zaman kalıyordu, ne de imkanlar müsaitti. Bu görüş ayrılığının neticesinde temelde iki akım ortaya çıktı. Bunlardan biri Komünizmin siyasi yollarla, aşama aşama geleceğini savunan ’sosyal demokratlar’ diğeri ise Komünizmin ancak devrimle geleceğini savunan ’devrimci marksistler’di. Ülkemizde başta marksist devrimcilikle yola çıkan ancak gelinen noktada siyaset ve seçim sistemine mecbur kalan oluşumlarda ise ilginç bir şekilde her iki durum da görülür.
Devrimci görüş müntesipleri ilk deneyimlerini Rusya’da yaptı. Her ne kadar Lenin, bir devrim yapsa da Marksizmin düşünsel temellerine sadık kalamadı. Rus toplumu ezici çoğunlukla tarım toplumuydu ve sanayi yönü zayıftı. Oysa Marks, sanayi toplumlarında devrimin olabileceğini şiddetle savunuyordu. Buna benzer bir devrim de Küba’da oldu. Sosyalist parti üyeleri kendi ofislerinde devrim hayalperestliği içinde olduğu bi anda bir de ne görsünler, televizyonlar Guavera’nın, çoğunluğu çiftçilerden oluşan kişilerle devrim yaptığını söylüyordu ve parti üyelerinin beyinlerinde geçici hasarlar meydana gelmişti. Daha sonra Sovyet Komünist Parti, devleti reddeden Marksizmin tam tersine aşırı derecede devletçi bir yapı olup çıkıverdi. Neticede halkın beyni, işgücü, üretimi, yaşam şartları vb. gibi şeyler bu partinin direktifleri doğrultusunda bir tür eşit kölelik diyebileceğimiz bir şekilde işledi. Bunu eleştiren marksisist teorisyenlerden ve kızıl ordunun kurucusu, komutan Troçki gibi üst düzey marksiste bile tahammül edilemedi ve Troçki Rusya’dan sınır dışı edildi. Aşırı şiddet ve zulüm, ahlaksızlık, kurumsal bozulmalar ve üretim azlığı gibi durumlar yaygınlaştıkça yaygınlaştı. Bunların sonucunda Sovyetleri’in kendi iflasını beyan etmesi ve parçalanıp dağılması kaçınılmaz oldu.
Komünizm, çok geç olmadan doğuda da yüzünü göstermeye başladı. Mao önderliğinde Çin’de de bir devrim yaşandı. İsmen de olsa halen hayatiyetini devam ettiren Komünizm, Çin’in beş bin yıllık muazzam medeniyyetinin içinde yeterince komik durması açısından önemlidir. Hatta Çin’deki komünistlere ‘sofu komünistler’ yakıştırmasını yapanlar bi hayli fazla. Kapitalist bir dünya sisteminde en fazla büyüyen ekonomi olmaları da bu kötü şirinlerin bi başka sevimsiz yüzü…
Son olarak sürekli füze denemeleriyle adını duyduğumuz Kuzey Kore’de de monarşiye dayalı bir sistem mevcut. Öyle ki kendi iktidarı için(Marks’ın idealleri uğruna değil) amcasını gözünü kırpmadan öldüren bir otoriter liderleri var. Oysa komünizm ve monarşi aynı safta ve sınıfta görünemezlerdi. Dışarıya aşırı kapalı olan bu toplum açlık imtihanıyla sınanmaya devam ediliyor.
Konuyu toparlarsak Komünizm hangi topluma ve coğrafyaya uğramışsa insanlar onun Mehdi olmadığını tam tersine Deccal olduğunu daha iyi anlamışlardır.


Söz&Kalem
 
Geri