Yahudi Soykırımı

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
YAHUDİ SOYKIRIMI 2

Avrupa’daki Soykırımdan musevilerin kurtarılmasında Türkiye’nin rolü

İkinci Dünya Savaşı’nın başında Fransa’da yaşayan 300,000 musevinin 10 bini Türk musevisiydi. Diğer 10 bin Türk musevisi de Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşıyordu. Türk musevilerinin çoğu 1909 musevi dostu II. Abdülhamit tahttan indiğinde, diğer bir bölümü de I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi işgal eden Fransız ordusuyla birlikte Fransa’ya gelmişlerdi. Bunların büyük bir kısmı da düzenli olarak Türk konsolosluklarına kayıtlarını yaptırmadıkları için vatandaşlıklarını kaybetmişlerdi.

Naziler musevilerin mal ve paralarına el koyuyor

Alman işgali altındaki Fransa’da musevileri belirlemek için özel sayımlar yapılıyor musevilerin banka hesaplarına, özel kasalarına el konuyordu.Ardından musevilerin gayrimenkullerine de el konmaya başlandı. Musevi işletmeleri, dükkanları önce bir hristiyan Fransız vatandaşının kayyumluğuna veriliyor, sonra onun tarafından minimum bir fiyata satılıyor, elde edilen para "Caisse des Dépots et Consignations" adlı bankaya yatırılıyordu. Şekilde bu para ilk sahiplerinin kullanımı içindi, ama işletme sahibi museviler gerçekte bu paraların sadece yıllık yüzde 2,5 oranında tutan miktarını alabiliyorlardı.

Türk diplomatlarının gayretleri

O dönemde genç bir konsolos yardımcısı olan Büyükelçi Namık Kemal Yolga, kendisinin ve arkadaşlarının hemen hemen tüm mesaisinin musevi Türk vatandaşlarını Nazi kıyımından kurtarmaya ayırdıklarını belirtiyor:"Naziler işgal ettikleri Fransa’da 1941 ortalarından itibaren musevileri tutuklamaya ve ölüme göndermeye başladılar. Vatandaşımız olan musevileri bundan korumak en önemli ve acil konumuz oldu. Bu iş sadece vatandaşlarımız arasında ne dine ne başka şeye bağlı olarak hiç bir ayrım yapılmamasını öngören Anayasamıza uymak çerçevesinde kısıtlı değildir. Bir çok ülkede değişik derecelerde görülen anti-semitizm Türkiye’de tarihin hiç bir döneminde mevcut olmadı. Türk musevileri hiç bir zaman devlet tarafından ayrıma tabi tutulmadı. Başkonsolosluğumuzun görevi hem Türk vatandaşlarının hem de musevi ve diğer dinden olan Türklerin korunmasını içeriyor".
Türk diplomatları tarafından verilen en önemli hizmetlerden biri, bir zamanlar Türk vatandaşı olan, sonradan evlenip Fransız vatandaşlığına geçen ve Türk vatandaşlığını sürdürmeyi ihmal etmiş olanlara Türk vatandaşlığı belgelerinin sağlanmasıydı. Çünkü museviler o dönemde hayatlarını Türk vatandaşlığının kurtaracağını anlamışlardı. Savaş sırasında bir çok konsolosluğun kapanmış olması bu konuda büyük zorluk yaratmıştı.Kalan konsolosluklara vatandaşlık müracaatları binlerle yağmaya başladı. 1942 yılında Türkiye’deki, İngiltere ve ABD’deki musevi cemaatlerinin liderleri Türk Hükümeti’nden yardım ricasında bulundular. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı Fransa’daki konsolosluklara bu müracaatların acil bir şekilde Ankara’ya gönderilmesini istedi. Konsolosluklar müracaatları sonuçlanana kadar musevileri tehlikeden korumak için himaye sağlyor, bazen acil durumlarda Ankara’dan onay gelmeden musevilere "Vatandaşlık İlmühaberi" ve pasaport veriyorlardı.
1941-1944 yılları arasında Marsilya ve Grenoble’da konsolos Yardımcısı olarak görev yapan Büyükelçi Necdet Kent o günleri şöyle anlatıyor: "Naziler Kuzey Fransa’yı işgal ettiklerinde museviler güneye, işgal edilmemiş Vichy Fransa’sına kaçtılar, ama burası da işgal edildiğinde her şey daha kötü oldu. İlk yaptıkları şey bulabildikleri tüm musevileri yük vagonlarına doldurarak Almanya’ya yollamak oldu. Bu konuda Türk vatandaşı olanlardan şikayet gelince müdahale ettik. Eğer bu kişiler bize müracaatlarını düzenli yapan vatandaşlarımız ise hemen kendilerine vatandaşlık ilmühaberi verdik, ayrıca işyerlerinin ön cephesine orasının Türkiye’nin koruması altında olduğu beyanını koyduk. Önceleri Naziler bu tür vatandaşlarımızı rahat bıraktılar. Vatandaşlığını sonradan sürdürmemiş olanlara dahi, bu kişilerin Türk vatandaşı olduğunu, işlemlerin devam ettiğini belirten bir belge veriyorduk. Ama zamanla Gestapo şefleri değiştikçe Nazi saldırıları arttı. Gözaltına alınan ve tutuklanan musevi vatandaşlarımızı kurtarmak için günde üç dört kez Gestapo karargahına gidiyorduk. "
O dönemde Paris’teki Türk Müslümanları’nın camisi bile bazı musevilere müslüman oldukları yönünde belge vererek hayat kurtarıyordu.Türk konsoloslukları bir kişiyi kurtarmak için gestapo şefine, onlara yardım eden, musevileri tutuklayan Fransız polisine, toplama kampı yönetimine yaptığı yazışmalar ve sıkı takip sonucu Türk vatandaşı musevileri tek tek kurtarıyor, bunlardan bazıları tekrar tutuklanıyor, onlar için tekrar başa dönülüp aynı işlemler yapılıyordu. Sorunlar sadece vatandaşların özgürlüğe tekrar kavuşması ile bitmiyor, mühürlenen evlerine tekrar girebilmeleri, eşyalarını satabilmeleri için gerekli izinlerin alınması da Türk diplomatlarınca sağlanıyordu.
1941 yılında Vichy hükümeti kurulunca Türk Büyükelçiliği buraya taşınmıştı ama resmi olarak Paris Büyükelçiliği adını taşıyordu. 1941-1943 arasında Türkiye Büyükelçisi Behiç Erkin, 1943-1944 arasında Ali Şevket Berber ve 1944-1956 arasında da Dışişleri Eski Bakanı Numan Menemencioğlu idi. Alman ve Fransız resmi yetkilileri ile temaslar Paris, Lyon ve daha sonra Grenoble’a taşınan Marsilya konsoloslukları tarafından yürütülüyordu. Savaş başladığında Paris Başkonsolosu Cevdet Dülger idi (1939-1942), sonra Namık Kemal Yolga 1942 Nisan-Temmuz arasında bu göreve vekalet etti, 1942-1945 arasında Fikret Şefik Özdoğancı başkonsolosluğa atanında Yolga başkonsolos yardımcısı olarak görevini sürdürdü.Marsilya ve Grenoble başkonsoloslukları ise Bed’I Arbel ve Fuat Carım tarafından yardımcıları Necdet Kent ile birlikte yürütüldü. İşte bu diplomatlar İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarında, yoğun Alman baskısı altında ve kendi hayatlarını tehlikeye atarak çalıştılar. Kurtarma çalışmaları Vichy’deki Türk Büyükelçiliğinden çok Berlin’deki büyükelçiliğin talimatı altında yürütülüyordu, çünkü Berlin’deki elçilik Alman karar mekanizmalarına daha kolay ulaşabiliyordu.

Tüm museviler eşit

Bu arada Türk Büyükelçiliği Vichy hükümeti’nin Dışişleri Bakanlığı’na şu anlamlı mektiubu yazıyordu:"Türkiye kendi vatandaşları arasında ırk, din veya diğer unsurlara dayalı ayırım yapmaz. Bu açıdan Fransız Hükümeti tarafından Fransa’da yaşayan vatandaşlarımıza ayırımcılık yapılmasından rahatsızlık duyuyoruz.Türk Hükümeti musevi ırkından olan vatandaşlarını ilgilendiren her konudaki haklarını saklı tutacaktır". Fransa Dışişleri Bakanlığı ise bu mektuba verdiği cevapta Fransa’da yerleşmiş olan herkesin bu ülkenin kanunlarına uymaları gerektiğini, Fransız ve diğer uluslardan olan museviler arasında hiç bir ayrım yapılmadığını belirtiyordu. ABD Büyükelçiliği de kendi vatandaşlarına, museviler arasında hiç bir ayrım yapılmadığı gerekçesiylebu argümanı kabul etmelerini tavsiye ediyordu.(derleyenin notu: ölümde eşitlik çok etkileyici bir prensip!)
Türkiye ise yapılanın uluslararası anlaşmalara aykırı olduğu gerekçesiyle anti-musevi kanunlarının kendi vatandaşlarına uygulanmasına itiraz ediyordu. Marsilya Başkonsolosu Bedi’I Arbel Türk musevilerine Vichy Hükümeti’nin kimlik, ikametgah ve yiyecek karnelerine "musevi" damgası basılması şeklindeki kurala uymamalarını söylüyordu. Bunu yaptıkları takdirde başlarına daha kötü şeyler gelebilirdi.

Sünnetliler

Marsilya Konsolos Yardımcısı Necdet Kent Gestapo ile mücadelelerinden bir sahneyi şöyle anlatıyor:"Almanlar her gün musevileri yakalamak için yeni yöntemler buluyorlardı. Son dönemlerde sokakta bir musevinin etrafını çevirip pantalonunu indirmesini istiyorlardı, sünnetli olup olmadığını görmek için. Bu yöntem sonucunda bir çok müslüman da musevi sanılıp tutuklanmıştı. Böyle bir şey olduğu an Gestapo karargahına gidip müslümanların da sünet olduğunu, hata yaptıklarını anlatıyordum. Gözlerinden anlamadıklarını hissettiğim zaman onlara beni şahsen bir doktorun muayene edebileceğini söyledim. Bu şekilde bir çok masum insanı kurtarabildim".

Hepsi Türk

Necdet Kent’in anlattığı bir diğer olay ise şöyle:"Marsilya’da bir akşam konsoloslukta tercüman olarak çalışan Sidi İşcan çok heyecanlı bir şekilde evime geldi ve Almanların 80 museviyi toplayıp istasyona götürdüklerini, burada hayvanların konduğu yük vagonuna bindirilip Almanya’ya gönderileceklerini söyledi. Gözyaşlarını zor tutuyordu, derhal Saint Charles tren istasyonuna gittik. Buradaki sahne inanılmazdı. Hayvan vagonlarının içinde ağlayan ve inleyen insanlar vardı. Burada hafızamdan silemediğim bir yazı vagonların üstünde şöyle diyordu:’Bu vagon 20 büyükbaşhayvan ve yarım ton saman alır’. Her vagonda üstüste 80 kişi vardı. Gestapo subayı benim istasyonda olduğumu duyunca gelip ters bir şekilde ne aradığımı sordu. Nezaketimi korumaya çalışarak bu insanların Türk vatandaşı olduğunu, onların tutuklanmasının büyük bir hata olduğunu söyledim. Bana emirleri yerine getirdiğini, bu insanların Türk değil sadece musevi olduğunu söyledi. Sidi İşcan’a dönüp :’Hadi trene biz de biniyoruz’ dedim. Önümü kesen Alman subayını itip trene Sidi İşcan ile bindim. Şimdi bağırma ve yalvarma sırası Gestapo subayındaydı. Subayın ağlayan bakışları altında tren hareket etti.Arles ya da Nimes’e geldiğimizde tren durdu. Alman subayları binerek yanıma geldiler. Onları çok soğuk karşıladım, selam bile vermedim.Bana bir hata olduğunu, trenin ben bindikten sonra hareket ettiğini, sorumluların cezalandırılacağını söylediler. Ben onlara yapılanın bir yanlışlık olmadığını, 80 Türk vatandaşının sadece dinleri sebebiyle tutuklanıp hayvan taşıma vagonlarına doldurulduğunu, dini inançların böyle davranılmayı gerektirmediğini düşünen bir hükümetin temsilcisi olarak vatandaşlarımı yanlız bırakamayacağımı söyledim. Subaylar hataların düzeltileceğini belirtip, vagondakilerinin hangilerinin Türk vatandaşı olduğunu sordular.Etrafımdaki bütün insanlar, kadın, erkek, çocuk donup kalmış, hayatları için oynanan bu oyunu izliyorlardı. Aldıkları emirler ve benim tavizsiz tutumum sonucunda hepsini bıraktılar. Bir süre sonra bizi yanlız bıraktıklarında olanları hiç unutmayacağım. Kurtulan tüm bu insanlar gözlerinde şükran ifadesi ile boynumuza sarılıp ellerimizi sıktılar. Hepsini evlerine gönderdikten sonra Almaünyarın bize temin ettikleri Mersedes arabaya dönüp bakmadan Sidi İşcan ve ben odunla çalışan bir araba kiralayıp Marsilya’ya döndük."
Türk Hükümetinin kararlılığı ve diplomatlarının insanüstü çabalarıyla bir cok musevi Türk vatandaşı olduğu gerekçesiyle kampalar gönderilmeden kurtarıldı .Drancy toplama kampında hapiste olan çeşitli milletlere ait 70,000 museviden kurtulan 3,000 kişinin ise büyük çoğunluğu Türk musevisiydi. Türk diplomatları her zaman kurtarma işinde sonuca ulaşamıyorlardı. Bazen Naziler Türklerin tutuklanan bir museviyi kurtarmak için girişimde bulunduğunu duyar duymaz onu Almanya’ya gönderiyorlardı.
Nazilerin intikamı
Türk diplomasisi Fransa’nın yanısıra Belçika, Hollanda, İspanya ve İtalya’da da musevileri kurtarmak için çalıştılar. Yitzhak Kerem’in yaptığı araştırma Türk diplomatlarının Yunanistan’daki musevileri kurtarmak için yaptıklarını ortaya koyuyor. Özellikle Türk Konsolosu Selahattin Ülkümen
Almanların Rodos adasını işgalinden sonra 2,000 kişilik musevi cemaatinden Türk vatandaşlarını kurtardı. Ülkümen aynı zamanda İtalyan askerlerini mülteci olarak Türkiye’ye kaçırdıkları için ölüme mahkum edilmiş 39 Türk ve Yunanlı kayıkçının da canlarını kurtardı. Bu arada Yunanlılar kendi vatandaşları olan 1,673 museviyi ölüme yollamışlar, bunlardan sadece 150’si sağ kalabilmişti.Türkiye müttefiklerin yanına geçip alman ittifakına savaş ilan eder etmez, Almanya Rodos’taki Türk konsolosluğunu bombaladı. Bombardımanda Ülkümen’in hamile eşi Mihrinnisa hanım ile iki görevli hayatlarını kaybettiler.

Prof. Stanford J. SHAW *

* Stanford J. Shaw, Los Angeles California Üniversitesi’nde Türkiye ve Musevi-Türk Tarihi profesörüdür. 1990-1991 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde Fulbright Hayes Araştırma Profesörü olarak çalışmalar yapmıştır.
 
Geri