Holokost, Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (Felaket); Almanya'nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin (kaynaklara göre ölü sayısı değişir) sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir.
Yahudiler başta olmak üzere Sintiler, Romanlar, Yenişler ve diğer "Çingene" kabul edilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova'nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost'a dahil etmeyerek, Holokost'u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman "Yahudi problemine nihaî çözüm" olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.
Bu insanların öldürülme nedeni, Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre "yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar" olarak görülmüş olmalarıydı. Öldürülen insanların yanı sıra, aralarında Afrika kökenli Almanların da olduğu binlerce kişi ise zorla kısırlaştırıldı.
Holokost sözcüğü, "holos" (tüm, komple) ve kaustos (yakılmış, köz olmuş) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve tamamen yakılmış, yanıp kül olmuş anlamına gelir. Kaustos sözcüğünün kökü yakmak anlamına gelen kalein sözcüğüne dayanır.Holokost sözcüğü, aslen Yahudi dini törenlerinde altarda yakılarak tanrıya sunulan bir sununun adıdır. Yahudi soykırımının dünya gündemine girmesiyle holokost sözcüğü bu felaketi tanımlamak amacıyla da kullanılmaya başlandı.
1933 yılında Yahudilerin haklarının azaltılması ile adım adım başlayan felaket, sonunda Nazi hükümetinin eline geçirebildiği bütün Avrupa Yahudilerini katletmesi ile sona erdi. Bu süreç kaba şekilde üç döneme ayrılabilir:
- Yahudilerin haklarının ellerinden alınması ve yüksek görevlerden uzaklaştırılmaları.
- Yahudilerin mallarının ve mülklerinin ellerinden alınması, ve gettolarda yaşamaya zorlanmaları.
- "Nihai çözüm", toplanıp, ölüm kamplarına götürülmeleri ve orada sistemli olarak büyük kapsamlı bir şekilde Gaz odalarında ya da farklı şekillerde öldürülüp cesetlerinin yakılması.
Adolf Hitler'in 1933 yılında başa geçmesi ile birlikte, Yahudilerin haklarının kısıtlanması uygulamalarına başlanmıştır. Hitlerin NSDAP partisine ait Sturmabteilung örgütü (kısaltması: SA), Yahudi memurların ve Yahudi hukukçuların görevden alınmalarını sağladı ve 1 Nisan 1933 Alman halkını Yahudi dükkânlarına karşı boykota çağırdı. Bu Boykot, Yahudi dükkânlarının harap edilmesi, yağmalanması ve sahiplerinin dövülmesi ile sonuçlandı.
1935 yılında Yahudilerin durumu tekrar daha da kötüleşti; Yahudilerin doktorluk, eczacılık, askerlik ve birçok diğer meslekleri yapması yasaklandı. 1935 yılının Haziran ayında Berlin'de tekrar Yahudi dükkânlarının harap edildiği bir ayaklanma gerçekleşti.
15 Eylül 1935 tarihinde "Nürnberg kanunları" çıkarıldı. Bu kanuna göre, Ari ırktan olmayanlar "alt sınıf"-insanlardır, ve ari ırkına ait insanlar ile evlenmeleri yasaklandı. 1936 yılında Berlin'de yapılan Olimpiyatlar ile bütün dünyanın dikkatinin Almanya'ya yönelmesi sayesinde kısa bir süre için Yahudi nefreti, dolayısıyla antisemitik uygulamalar arka planda kalır. Ama 1938 yılından itibaren eskisinden daha şiddetli bir şekilde geri döner. 5 Ocak 1938'de Yahudileri tipik bir Yahudi ön ve soyadı taşımaya mecbur kılan yeni bir yasa çıkarılır. Yahudi olan bir kimse artık devletten sosyal yardım alamaz. Yahudilere birçok diğer meslek yasaklanır. Yahudi öğrenciler Alman öğrencilerden ayrılırlar. Berlin'de 1600 Yahudi toplanır ve kapalı kamplara götürülür. Bu haber yayıldığında Yahudilerin işsizlerinden ve en fakirlerinden bir kısmı yurtdışına göç eder. Kısa bir zaman sonra Yahudilerin kaçmaları da zorlaşır. Birçok ülke Yahudi göçmenleri geri çevirmeye başlar.
NSDAP 1938 yılının Kasım ayında birçok ayaklanma organize eder. En şiddetli ayaklanma 9-10 Kasım'da gerçekleşen "Kristal Gece"'dir. Bu ayaklanmada yüzlerce yıllık sinagoglar, Yahudilerin dükkânları, evleri ve diğer mülkleri yakılır ve tahminen 400 Yahudi öldürülür. Diğerleri dövülür ve aşağılanır. Bundan sonraki birkaç gün içinde 36.000 Yahudi toplama kamplarına taşınır.
Bu ayaklanmaların amacı, aslında halkın ne türlü bir tepki göstereceğini tespit etmektir. Hitler'in sağ kolu Goebbels bu ayaklanmalardan sonra gazetelere şu başlığı bastırır; "Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı". Bundan sonra Yahudilerin bazı diğer hakları da ellerinden alınmıştır. Artık Yahudilere ticaret yapmak ve birçok diğer şey yasaklanır. Artık bir Yahudi sırf işçi olarak çalışabilir. Bütün Yahudi dernekleri bir çatı altında toplanmaya zorunlu tutulur.
Yahudiler başta olmak üzere Sintiler, Romanlar, Yenişler ve diğer "Çingene" kabul edilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova'nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost'a dahil etmeyerek, Holokost'u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman "Yahudi problemine nihaî çözüm" olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.
Bu insanların öldürülme nedeni, Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre "yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar" olarak görülmüş olmalarıydı. Öldürülen insanların yanı sıra, aralarında Afrika kökenli Almanların da olduğu binlerce kişi ise zorla kısırlaştırıldı.
Holokost sözcüğü, "holos" (tüm, komple) ve kaustos (yakılmış, köz olmuş) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve tamamen yakılmış, yanıp kül olmuş anlamına gelir. Kaustos sözcüğünün kökü yakmak anlamına gelen kalein sözcüğüne dayanır.Holokost sözcüğü, aslen Yahudi dini törenlerinde altarda yakılarak tanrıya sunulan bir sununun adıdır. Yahudi soykırımının dünya gündemine girmesiyle holokost sözcüğü bu felaketi tanımlamak amacıyla da kullanılmaya başlandı.
1933 yılında Yahudilerin haklarının azaltılması ile adım adım başlayan felaket, sonunda Nazi hükümetinin eline geçirebildiği bütün Avrupa Yahudilerini katletmesi ile sona erdi. Bu süreç kaba şekilde üç döneme ayrılabilir:
- Yahudilerin haklarının ellerinden alınması ve yüksek görevlerden uzaklaştırılmaları.
- Yahudilerin mallarının ve mülklerinin ellerinden alınması, ve gettolarda yaşamaya zorlanmaları.
- "Nihai çözüm", toplanıp, ölüm kamplarına götürülmeleri ve orada sistemli olarak büyük kapsamlı bir şekilde Gaz odalarında ya da farklı şekillerde öldürülüp cesetlerinin yakılması.
Adolf Hitler'in 1933 yılında başa geçmesi ile birlikte, Yahudilerin haklarının kısıtlanması uygulamalarına başlanmıştır. Hitlerin NSDAP partisine ait Sturmabteilung örgütü (kısaltması: SA), Yahudi memurların ve Yahudi hukukçuların görevden alınmalarını sağladı ve 1 Nisan 1933 Alman halkını Yahudi dükkânlarına karşı boykota çağırdı. Bu Boykot, Yahudi dükkânlarının harap edilmesi, yağmalanması ve sahiplerinin dövülmesi ile sonuçlandı.
1935 yılında Yahudilerin durumu tekrar daha da kötüleşti; Yahudilerin doktorluk, eczacılık, askerlik ve birçok diğer meslekleri yapması yasaklandı. 1935 yılının Haziran ayında Berlin'de tekrar Yahudi dükkânlarının harap edildiği bir ayaklanma gerçekleşti.
15 Eylül 1935 tarihinde "Nürnberg kanunları" çıkarıldı. Bu kanuna göre, Ari ırktan olmayanlar "alt sınıf"-insanlardır, ve ari ırkına ait insanlar ile evlenmeleri yasaklandı. 1936 yılında Berlin'de yapılan Olimpiyatlar ile bütün dünyanın dikkatinin Almanya'ya yönelmesi sayesinde kısa bir süre için Yahudi nefreti, dolayısıyla antisemitik uygulamalar arka planda kalır. Ama 1938 yılından itibaren eskisinden daha şiddetli bir şekilde geri döner. 5 Ocak 1938'de Yahudileri tipik bir Yahudi ön ve soyadı taşımaya mecbur kılan yeni bir yasa çıkarılır. Yahudi olan bir kimse artık devletten sosyal yardım alamaz. Yahudilere birçok diğer meslek yasaklanır. Yahudi öğrenciler Alman öğrencilerden ayrılırlar. Berlin'de 1600 Yahudi toplanır ve kapalı kamplara götürülür. Bu haber yayıldığında Yahudilerin işsizlerinden ve en fakirlerinden bir kısmı yurtdışına göç eder. Kısa bir zaman sonra Yahudilerin kaçmaları da zorlaşır. Birçok ülke Yahudi göçmenleri geri çevirmeye başlar.
NSDAP 1938 yılının Kasım ayında birçok ayaklanma organize eder. En şiddetli ayaklanma 9-10 Kasım'da gerçekleşen "Kristal Gece"'dir. Bu ayaklanmada yüzlerce yıllık sinagoglar, Yahudilerin dükkânları, evleri ve diğer mülkleri yakılır ve tahminen 400 Yahudi öldürülür. Diğerleri dövülür ve aşağılanır. Bundan sonraki birkaç gün içinde 36.000 Yahudi toplama kamplarına taşınır.
Bu ayaklanmaların amacı, aslında halkın ne türlü bir tepki göstereceğini tespit etmektir. Hitler'in sağ kolu Goebbels bu ayaklanmalardan sonra gazetelere şu başlığı bastırır; "Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı". Bundan sonra Yahudilerin bazı diğer hakları da ellerinden alınmıştır. Artık Yahudilere ticaret yapmak ve birçok diğer şey yasaklanır. Artık bir Yahudi sırf işçi olarak çalışabilir. Bütün Yahudi dernekleri bir çatı altında toplanmaya zorunlu tutulur.
1939: Sistemli katliamın başlangıcı
II. Dünya Savaşının başlaması ile birlikte, 1 Eylül 1939'da asıl Yahudi soykırımı başlamıştır. Bütün Yahudilerin soyunu tüketme kararının 1941 yılının Ekim ayında mı yoksa yaz zamanında mı verildiği konusunda tarihçiler aynı fikirde değillerdir. Adolf Hitler aslında bu kararını 1925 yılında yazdığı "Mein Kampf" (Kavgam) adlı kitabında çoktan açıklamıştır.
1939 yılında Almanya'da bulunan bütün Yahudilerin toplanıp Polonya'da gettolara yerleştirilmeleri kararı verilmiştir. 1940 yılında Polonyadaki gettoların sayıları hızla artmaya başlar. Bu gettolarda açlıktan, soğuktan ve salgınlardan çok insan ölür. Gettolarda ölüm artık o kadar doğal bir şeydir ki kaldırımlarda açlıktan ölmek üzere yıkılan insanlarla ve yığılı duran cesetlerle kimse ilgilenmez.
9 Ekim 1941den itibaren bütün Yahudilerin iyi görünür şekilde bir Davud'un Kalkanı sembölü taşımaları zorunlu kılınır. Hala Almanya'da yaşayan son Yahudilerin evlerine "Burda bir Yahudi oturuyor" diye bir yazı ya da bir Davud'un Kalkanı resimi bırakılır. O zamana kadar rahat bırakılmış 65 yaş üzeri Yahudiler de kamplara götürülürler. 19 Ekim 1941'den sonra medyaya bu konu hakkında haber yayınlamak yasaklanır. Almanya'daki son Yahudilere et, buğday, süt, bal gibi gıdalar verilmesi yasaklanır. Artık hasta Yahudilere ilaç vermek yasaklanır. Yahudilerin bir mahkemeye başvurma hakları da ellerinden alındıktan sonra, artık Almanya'da kalan en son Yahudiler avlanmayı bekleyen kurbanlardan farksızdır.
Ölüm Kampları
İlk ölüm kampı 1933'te Münih yakınındaki Dachau kentinde inşa edilmişti. Bu kamp ilk başta sırf siyasi tutukluları ortadan kaldırma amacıyla inşa edilmişti; yani Nazi-Hükümetini rahatsız eden Komünistler, Sosyal demokratlar, pasifistler, solcular ve diğer Nazi aleyhtarı entelektüeller.Daha savaşın en başlarında Polonya'da uygulanan toplu halde kurşuna dizmeli katliam şekli, Nazilerin görüşüne göre çok az etkiliydi ve bu yüzden büyük kapsamlı bir "Temizleme" için, yeni yöntemler aranmaya başlandı. 1941 yılının sonbaharından itibaren "Gazlama-Kamyonları" kullanmaya başlamışlardı. Bu kamyona başka bir kampa götürüleceklerini sanan Yahudiler doldurulduktan sonra, Kamyonun egzoz dumanını kamyonun arka kısmına bağlıyorlardı ve bu yolla kamyondaki Yahudilerin egzoz gazından boğulması sağlanıyordu.
1939-41 yıllarında, Ruhsal ve bedensel engelliler, sabit "Gaz odalarına" Kamyon egzozu bağlanarak öldürülüyorlardı. Katliamın bu döneminde, engelli kurbanların üzerinde Nazi doktorları bir sürü yeni öldürme metodları denemişti. Bu deneylerde kazanılan tecrübeler katliamın devamında Nazilerin çok işine yaradı.
Kamyon egzozu ile öldürme metodu da Nazilerin beklentilerini tatmin etmeyince, nihayet Fabrika usulu bir öldürme endüstrisi kurulmaya başlandı. "Öldürme Fabrikaları" şu yerlerde inşa edildi:
- Auschwitz-Birkenau (1941)
- KZ Chelmno (ya da Kulmhof) (1941)
- KZ Treblinka Varşau (1942)
- KZ Majdanek Lublin (1942)
- KZ Belzec Lublin yakınında (1942)
- KZ Sobibor Polonya
- KZ Maly Trostinez Minsk
Artık hayvan Vagonları Yahudiler ile doldurulup bu Fabrikaların içine kadar Tren ile götürülüyorlardı. Duş odası görünümüne sahip olan Gaz-Odalarına Yahudiler fazla itiraz etmeden toplu halde giriyorlardı. Böylece rahatlıkla, en etkili öldürme gazı olan Zyklon B bu odalara pompalanıp, öldürülebiliyorlardı. Bu gaz 20 dakika süren çok eziyetli bir ölüme yol açıyordu. Sonra bu cesetler, sırf bu amaç için üretilmiş olan fırınlarda yakılıyordu. Ayrıca kurbanların üzerinde, Alman doktorları ve bilim adamları sınırsız deney imkânı bulmuşlardı. Örneğin insanlar, fazla yüksek veya fazla düşük basınçlı odalara kapatılıp, hava basıncının insan üzerinde etkileri, buzlu suya sokulup ne zaman öldükleri araştırılıyor,insanların vücuduna petrol şırınga edilip yaşayıp yaşamadıkları kontrol ediliyor, bakterilerle enfekte edilip etkileri izleniyordu ve yeni ameliyat yöntemleri deneniyordu. Bu deneylerde en meşhur isim Alman doktor Josef Mengele olmuştur.
Öldürülenlerin altın dişleri toplanıp devlet bankasına gönderiliyor, ve bazı iddialara göre hatta kesilen saçları döşek üretiminde, vücut yağları ise sabun üretiminde kullanılıyordu. Ölülerden sabun üretildiği konusu savaştan sonra ilk başta New York Times gazetesi olmak üzere tüm dünya medyası'nın ele aldığı bir konu olmuş, Ruslar tarafından Nürnberg mahkemesine araştırılması istenen sabunlar getirilmiş ve Romanya'nın bir köyünde hatta sabun dolu kutular ölen yahudileri temsilen defnedilmişdir. Ancak daha yeni zamanda yapılan araştırmalar sonucu, ölülerden sabun yapma meselesi'nin sırf Yahudiler hakkında yapılan fıkralarla ortaya çıkıp, Ruslar tarafından ciddiye alınarak böyle boyutlara ulaşmış bir hikâye olduğu öne sürülmüştür.
Katliamın bilançosu ve kanıtları :
Nazi döneminden kalma, Holokost'un tasarımını kanıtlayan yazılı belgelerin sayısı çok azdır. Bununla ilgili olarak, Nazi yönetiminin gelecek kuşaklara kanıt bırakmamak için belgeleri bilinçli olarak yokettiği fikri hakimdir. Holokost'un tasarımı devlet sırrı olarak değerlendiriliyordu ve Holokost'u tasarlayan yönetimin doğrudan emrinde olan yüksek pozisyonlu görevliler bu konuyu asla dışarıya taşımamak emrini almışlardı. Yani Holokost'u tasarlayanlar, yaptıklarının insanlık dışı olduğunun bilincindeydiler.
Buna göre Yahudilerin ortadan kaldırılması'nın Hitler'in en yakın çevresinde bu dönemde çoktan sözü ediliyordu. Himmler'in 1943 yılının eylül ayında, toplu idamlara başlamış olan SS askerlerinin ve subayların karşısında yaptığı Pozen konuşması ndan sonra, Yahudi soykırımı Hitler'in emiri ile gerçekleşmişti.
Himmler'in özel doktoru Felix Karsten, Himmler'in kendisine „Savaşın sonuna kadar, bir tek Yahudi bile hayatta kalmıyacağını, Hitler bunu böyle istediğini“ söylediğini aktarmışdır.[11] Yani Hitler bu emiri ancak 1941'in eylül'ünde Sovyetlere karşı mağlup olabileceğini kabul etmekle, buna tepki olarak değil, gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde vermiştir.
Rusya'dan vaz geçilene kadar büyük bir ihtimalle, Yahudilerin Rusya'nın yaşamak mümkün olmayan bölgelerine sürülmeleri ve orada ölmeleri tasarlanıyordu. Ama Rusya'nın kolayca ele gecirilmesi gerçekleşmeyince, 1941'in sonbaharında daha savaş bitmeden doğu Avrupa'nın işgal edilmiş bölgelerinde nihai çözümün başlatılması kararı alınmıştı.
20 Ocak 1942'de Adolf Eichmann tarafından yönetilen yüksek devlet memurlarının Yahudi sorununun nihai çözümü nün organize edilmesi'nin ayrıntılarını konuştukları Wannsee Konferansı gerçekleşti (Bu konferansın protokölü en değerli kanıtlardan birisidir). Bu protoköle göre öldürülmeleri tasarlanan Avrupa Yahudilerinin sayısı 11 milyondu.
YAHUDİ SOYKIRIMI
Türklerin kıyıma uğrayan azınlıklarla ilk teması Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu sırasında oldu. 14. Yüzyılın başlarında Osman Bey Bizans topraklarını zaptetmeye giriştiğinde Bizans’ın elinden kurtulmuş olan museviler Osmanlı zaferinin en önemli yardımcısı oldular. Ümitleri Ataları’nın Abbasi ve Emevi dönemlerinde yaşadıkları hoşgörü ortamını bir başka müslüman devletin şemsiyesinde yaşamaktı.
Sonraki asırlarda Osmanlılar batı Avrupa’dan İberya yarımadasındaki ve İtalya’daki engizisyondan kaçan binlerce musevi mülteciyi kabul ettiler.17. yüzyılın sonu, 18. Yüzyılın başında Sırbistan ve Bulgaristan’daki Habsburg istilasından kaçan binlerce Müslüman ve Musevi Osmanlılar’a sığındılar. 18. Yüzyılda Rusların Rumen prenslikleri, Kırım, Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyinde yaptıkları kanlı ve yıkıcı işgallerden canını kurtarabilen müslümanlar da Osmanlı topraklarına kaçtılar.
19. Yüzyılda ise güneydoğu Avrupa’da Osmanlı’ya isyan edip bağımsızlığını kazanan hristiyanların katliamlarından kaçan müslüman ve musevi mülteciler kurtuluşu yine Osmanlı himayesinde buldular. 1848’deki liberal devrimler sonrası ortaya çıkan baskılardan kaçan Hristiyanlar da aynı şekilde mülteci olarak kabul gördüler. Fransa’nın Kuzey Afrika’yı işgalinden, Avusturya’nın Bosna’yı işgalinden, Balkan Savaşlarından, Yunan Devriminden, Bolşevik Devrimi ve iç savaşından dolayı yokolma tehdidi altında bulunan müslüman ve museviler sürekli olarak, toprakları gitgide küçülen Osmanlı’ya sığınıyorlardı.Türkler Kurtuluş Savaşı yaptıkları sırada bile 1918-1923 yılları arasında İstanbul’a Rusya’nın güneyinden binlerce musevi, müslüman ve Rus iç savaş mağduru geliyordu.
Tüm bu asırlar boyunca Türkiye hiç bir zaman 1933 yılından İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar süren dönemdeki gibi zorlu bir durumla karşılaşmadı ve bu dönemde eşi görülmemiş bir asalet sergiledi.
1930’larda Türkiye’ye gelen profesyoneller
Türkiye Cumhuriyeti 1930’lu yıllarda Nazi kıyımından kaçan yüzlerce mülteciye kapılarını açmıştı. Bu mülteciler Almanya’nın önde gelen profesörleri, hocaları, doktorları, hukukçuları, sanatçıları, laboratuvar görevlileri ve diğer musevilerdi.Bu kişiler Naziler tarafından işlerinden atılmalarından sonra Türkiye’ye davet ediliyor ve altı ay içinde önemli görevlere getiriliyorlardı. Davetin düzenlenmesi işini "Alman Bilimadamları İçin Acil Yardım Derneği" yürütüyordu. Hocaların çoğu İstanbul Üniversitesi’nin önemli görevlerine, Ankara Üniversitesi’nin yeni kurulan bölümlerine atanıyor, bir kısmı da sonradan bir çok Türk bilimadamı yetiştirecek olan araştırma kuruluşların temelini atıyorlardı.
1933 yılında Türk Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip ile Sağlık Bakanı Refik Saydam Alman bilim adamlarının ilk temaslarından sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün de bu projeye şahsi desteğini aldılar. 1933 yılından itibaren Türkiye’ye gelen profesörler, sadece musevi oldukları için Naziler tarafından görevinden alınan, alanlarının en ünlü ve önemli hocalarıydı. Çalışma ekonomisti Alfred Isaac, ekonomist ve sosyolog Alexander Rüstow, Roma dilbilimcisi Leo Spitzer, Roma Hukuku profesörü Andreas Schwartz, Ceza Hukuku profesörü Richard Hönig, kütüphaneci Walter Gottschalk, uluslararası ticaret hukukçusu Ernst Hirch, sosyoloji ve ekonomi profesörü Gerard Kessler, şehir planlamacısı Ernst Reuter, ekonomist Fritz Neumark bu parlak isimler arasındaydı ve Türk üniversitelerinde yeni kürsüler, kütüphaneler, öğretim sistemleri kurdular, şehir planları yaptılar. Albert Einstein da İstanbul Üniversitesi’ne davet edilmişti. Son anda Princeton Üniversitesi’nden gelen teklif üzerine Amerika’ya gitti.
Türkiye’nin kültür ve sanat hayatına büyük katkısı bulunanlar arasında ise yine o dönemde Türkiye’ye gelen şehircilik mimarı Gustav Oelsner, heykel profesörü Rudolf Belling, TBMM’nin mimarlığını yapmış olan Clemens Holzmeister, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kuran Bruno Taut, Fransa’dan gelen ressam Léopold Lévy, Ankara Devlet Konservatuarının kuruluşuna yardımcı olan besteci Carl Hindemith, tiyatro yapımcısı Carl Ebert, orkestra şefi Ernest Praetorius bulunuyordu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in batı klasiklerini Türkçeye kazandırma projesinde birlikte çalıştığı kişi ise yine bir Alman musevisi klasik filolog Georg Röhde idi.Önemli bilim adamlarını da özellikle tıp, botanik, jeoloji, kimya, biyokimya gibi alanlarda öğretim hizmeti verdiler. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 12 enstitünün 9’unu, 17 klinikten 6’sını Alman hocalar yönetiyordu. Asurolog Benno Lansberger ile Hititolog Hans Güterbock birlikte Anadolu’da çeşitli tarihi kazılar yaptılar ve bir kuşağın Türk arkeologlarını yetiştirdiler.
Mülteci Alman hocalar ile İstanbul’da yaşayan Alman cemaati birbirine uzak duruyordu. Hocaların çoğu teklif edildiğinde Türk vatandaşlığını kabul ettiler. Nazileri destekleyen resmi Alman kuruluşları olan konsolosluk, Teutonia klübü, Alman Lisesi, Alman basınının resmi temsilcileri ile temasları pek yoktu. İki grup Almanın biraraya geldiği yerler ise Alman Arkeoloji Enstitüsü, Alman Hastanesi ve Alman Protestan Kilisesi idi.
Rum ve Ermenilerin musevi karşıtı olarak o dönemde Nazileri desteklemeleri, Alman Hükümeti’nin sürekli olarak bu kişilerin cezalandırılmak üzere geri gönderilmesini istemesi, dil problemi, bazı hocalarda Türklere karşı varolan önyargılar, Türk hocaların kendilerinden 5-6 kat fazla maaş alan bu hocalara pek sıcak bakmamaları gibi sorunlara rağmen, sözkonusu akademisyenler, Türk akademik ve entellektüel hayatına önemli katkılarda bulundular.
Türkiye’deki Nazi propogandası
1930’larda Nazi etkisi sonucunda Türkiye’de ortaya çıkmış olan en önemli anti-semitik yayın İzmir’de C.R. Atlıhan tarafından yayınlanan "Anadolu" gazetesiydi. Bu yayın 5 Eylül 1930’da Fethi Okyar tarafından yönetilen bir grup asker tarafından basılarak kapatıldı. Atlıhan ırkçı musevi avcısı Julius Streicher’in davetlisi olarak 1934 yılında Almanya’ya gider. Dönüşünde yeni bir musevi aleyhtarı gazete olan "Milli İnkilap"I Doğu Trakya’da çıkarır. Buradaki musevi düşmanı rum nüfusunun da etkisiyle museviler hakkındaki yalan dedikodular etkisini gösterir, yerel musevilere saldırılar başlar. Anadolu’da İran Şahı'’ın ziyareti sebebiyle kendisine eşlik eden zamanın başbakanı İsmet İnönü bu olaylar üzerine hemen Ankara’ya döner ve bu gazetenin kapatılmasını emreder. 5 Temmuz 1934’te İnönü Meclis’te musevi düşmanlığının ne Türk kafasından çıktığını ne de Türk düşünce yapısının bir parçası olduğunu, yabancı ülkelerden gelen bir akım olarak Türkiye’ye nüfuz etmek isteyen bu düşüncenin hep reddedildiğini belirten güçlü bir konuşma yaptı. Hemen sonra Anadolu Ajansı’da bir bülten yayınlatan İnönü, Batı Trakya’daki musevi karşıtı hareketlerden kaçıp İstanbul’a gelen musevilerin haklarını adalet karşısında aramalarını, olaylarla ilgili soruşturma açacağını, ülkenin her yerinde güvenlikte olacaklarını bildirdi.
Nazi destekli propogandaya karşı görüşlerini savunmak için Türk musevileri siyasete aktif olarak katılmaya karar verdiler ve Dr. Abravaya Marmaralı 1934 yılında liberal bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girdi.Diğer museviler de yerel belediyeler çerçevesinde siyasette aktif rol aldılar. Günlük hayatta musevi-İspanyolcası yerine Türkçe’yi yoğun olarak kullanırlar, edebiyet adamları yetiştirdiler, soyadı kanununu büyük bir hevesle uyguladılar.
1937’den itibaren Türkiye’deki Alman propoganda aktiviteleri hızla arttı. İstanbul’da Cağaloğlu’nda Alman Enformasyon Ofisi açıldı. Almanca yayın yapan günlük gazete "Türkische Post" ve Yunus Nadi tarafından yayınlanan Cumhuriyet, Nazi propogandası yapmaya başladı. Yunus Nadi’nin Almanya’da özel iş imtiyazlarına sahip olduğu belirtiliyordu ve propoganda çabaları sonunda kendisine bir çok Türk arasında "Yunus Nazi" takma adı takılmıştı.
Nazi propogandası özellikle Pan-Türkizm alanında başarılı olmuş, Bolşevik Devrimi sırasında yerinden yurdundan olan Türk sürgünler üzerinde etkili olmuştu. Pan Türkist ve ırkçı Nihal Atsız Türkiye’nin Almanya ile işbirliği yapmasını ve musevilerden, komüneistlerden ve masonlardan kurtulmasını savunuyordu. Nazi’lerin milliyetçilik propogandası hem Türklere hem de Sovyet toprakları üzerindeki Ermenilere dönük yürütülüyordu. Amaç hem Türkiye’de hem de Sovyetler Birliği’nde istikrarsızlık yaratmak, Pantürk imparatorluğu ile Bakü petrollerini Alman kontrolüne sokmak ve muhtemel bir Nazi işgali halinde gösterilecek direnci azaltmaktı. Türk hükümeti bu faaliyetleri çok yakından takip ediyordu. Atatürk’ün "Yurtta Barış, Cihanda Barış" ilkesine paralel olarak bu hevesler hiç bir zaman desteklenmedi ve Pan-Türkizm ideolojisinin bazı liderleri savaşın sonuna doğru hapse atıldılar.
Nazi propogandasının yol açtığı musevi aleyhtarı yayınlara Tan gazetesinin editörü Zekeriye Sertel ve Ahmet Emin Yalman tarafından şiddetle karşı çıkıldı.Yalman’ın bir seri makalesi 1939 yılında Türkiye’nin İngiliz ve Fransızlar ile ittifak anlaşması yapmasını çok eleştiren Alman Enformasyon Ofisi’nin kapatılmasına yol açtı. Almanlar, Bayer ve Daimler Benz’I de içine aldıkları bir boykot kampanyasını Tan gazetesine karşı yürüttüler. Cumhuriyet dahi basın özgürlüğü adına bu boykota karşı çıktı, ama bu boykot savaş sırasında da devam etti.
Alman ve İngiliz ajanlarının Türkiye’deki faaliyetlerine karşılık Türk hükümeti ülkede yaşayan tüm yabancılar üzerinde ciddi kontrol uygulamaya başladı. Türkiye’ye Nazizmden kaçan mülteciler geldikçe Nazi propogandasının tonu yükseldi. Ama bu propoganda hiç bir resmi destek bulamadı. 1938 yılında Başbakan Celal Bayar :"Bizde musevi sorunu ya da herhangi bir azınlık sorunu sözkonusu değildir. Biz dış etkilerle suni bir musevi problemi yaratılmasına izin vermeyiz" şeklinde konuşmuştu ve TBMM’de musevi göçünün kısıtlanmasını öngören yasa tasarısı reddedilmişti.
İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Naziler karşısındaki tavrı
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin savaşa girmemesi, diğer tarafsız ülkelerin durumuna benzemiyordu. Türkiye İngiltere ve Fransa’nın yanındaydı, ancak savaşa girmesi halinde ülkesi Alman işgaline uğrarsa bu ülkeler Türkiye’ye yardım edecekleri garantisini veremedikleri için savaşa katılmamıştı. Bu durum Türk diplomatlarının Nazi işgali altındaki Avrupa’dan binlerce museviyi kurtarmalarını ve Türkiye’nin musevi mülteciler için Doğu Avrupa ve Filistin arasında bir köprü oluşturmasına imkan sağlamıştı. Bu gerçekler, Türklerin 1942 yılında azınlıklara karşı uyguladıkları Varlık Vergisi’nin anti-semitizm ve onları Türkiye’den uzaklaştırma düşüncesine dayandığı iddiasını çürütüyor.
Museviler İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Avrupa’da ancak yerel halkın yardımıyla kendilerini saklayabiliyorlardı. İtalyanlar, Nazilerle birlikte işgal ettikleri bölgelerde musevilerin kaçmasına yardım ediyorlardı. Ama anti-semitist duyguların yüksek olduğu Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’nın bir çok kesiminde museviler yerel halkın yardımıyla Nazilere teslim ediliyordu. Bu ülkelerde musevi karşıtı hareketler daha 19. Yüzyılda ulusal bağımsızlıklarını kazandıkları dönemde başlamıştı.
Türkiye’ye yapılan baskılar
Türkiye ise Türk musevilerinin sınırdışı edilmeleri ve Almanya’daki ölüm kamplarına gönderilmeleri için büyük bir Nazi baskısı altındaydı. Bu sürekli baskılara karşı direniyordu.İngilizler de Türkiye’ye Filistin’e fazla sayıda musevi mülteci gitmesini engellemek için büyük baskılar yapıyordu. Transit geçiş hakkı verilmemesi, Türk gemilerinin mülteci taşımaması ve hatta mülteci geçişine Boğazların kapanması gibi İngiliz talepleri Türk Hükümeti tarafından sürekli reddediliyordu.Ancak bu sürekli baskıya karşı Almanları bazı konularda tatmin etmek ve Macaristan, Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Yunanistan’dan sonra işgal sırasının kendisine gelmemesi için bazı tedbirler alıyordu. Bunlar Türk musevilerinin askeri okullara girişinin sınırlandırılması, ve ordudaki musevileri sadece çalışma birliklerinde tutmak gibi uygulamalardı. Bu ve musevi kurtarma örgütlerinin faaliyetlerini yasaklıyormuş gibi yapmak, ama el altından aktif biçimde bunlara yardım etmek, hep Türkiye’nin Nazi tehditine karşı aldığı göstermelik tedbirlerdi.
İngiltere ve diğer musevi karşıtlarının tavrı
Türkiye’nin tavrını, İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda karşımıza çarpıcı bir farklılık ortaya çıkıyor. Örneğin İsviçre, musevi kurtarma örgütlerinin faaliyetine izin verse de Türkiye’nin hiç bir zaman yapmadığı bir şeyi yapıyordu: Almanya’dan kaçan ve pasaportlarına Naziler tarafından "musevi" damgası konmuş olan mültecileri sınırlarından içeri almayı reddediyordu. Romanya ise, tarihi anti-semitizmine paralel olarak Son Çözüm’ü tamamen kabul etmişti, İngilizlerin baskısına da uyarak musevilerin Filistin’e gitmelerini engellemek için bir yasaklama uyguladı ve Adolph Eichmann’ın ajanlarıyla kendi geniş musevi nüfusunu toplama kamplarına göndermek üzere işbirliği yaptı, ta ki müttefiklerin zaferi barizleşip bu politikaları değiştirmek zorunda kalıncaya dek. Türkiye ise hem Trakya sınırına dayanmış olan Nazi işgali tehtidi, hem de İngilizlerin baskısı altındaydı. İngilizler Türkiye’nin musevi mültecilere yardımı yasaklamasını ve Almanya izin verse dahi hiçbirini kabul etmemesini istiyordu. Çünkü onların Filistin’e gideceğinden korkuyordu.
1944 yılında Gestapo bizzat İstanbul’daki Musevi Ajansı’na Macaristan, Çekoslovakya, Romanya ve Polonya’da bulunan ve anlaşamazlarsa Auschwitz kampına gönderilecek olan 1 milyon museviyi vererek karşılığında kamyon, gıda maddesi ve döviz istemişti. Bu teklif İngilizler tarafından reddedildi, İngiliz Savaş Komitesi’nin mülteci raporunda yazdığına göre şu sebepten: "Musevilerin Türkiye üzerinden geniş sayılarla tahliyesi bizim Filistin’e idare edemeyeceğimiz sayıda musevi mülteci kabul etmemize yol açacaktır." 1943 yılında İngiliz Savaş Kabinesi Komitesi Başbakan Clement Atlee başkanlığında yapılan bir toplantıda İngilizler mültecilerin Türkiye’de kalması, Filistin’e gitmemesi şartıyla ABD ve Güney Amerika’nın mültecilerin toplanması konusunda yardım etmesini istediler. Böylece bu museviler Filistin’e gitmeyeceklerdi, Türkiye ise daha fazla mülteciyi barındıramayacağını söylerse insaniyet duygusunun eksikliğiyle suçlanacaktı. İngiltere için barındıracak yer yoksa musevileri kurtarmak lüzumsuzdu. İngiliz donanması Akdeniz’demülteci geçişine blokaj uygularken, Avrupa’da Nazi’lerin mülteci göç yasağının uygulanabilmesi için tüm güçlerini kullandılar. İngilizlerin bu tavrı musevi mültecilerle dolu gemilerin batmasına yol açan olaylara dahi sebep oldu. 12 Aralık 1940’ta Salvador gemisi Marmara denizi’nde battı. Bununla ilgili İngiliz Dışişleri Bakanlığı mülteciler bölümünde direktörlük yapan T.M. Snow bu konuda şu yorumu yapmıştı:"Bu trafiğin durdurulması için bundan daha talihli bir felaket olamazdı". En kötüsü 200 tonluk gemi Struma Karadeniz’de battığında Romanya’dan gelen 769 musevi mülteci hayatını kaybetmişti. Gemi İngiltere’nin baskısı ve geminin kendi blokajndan geçmesini reddetmesi yüzünden 10 hafta beklemek zorunda kalmıştı.Struma felaketinden sonra dahi kurtulan iki kazazede mülteci Filistin’e gitmek istediklerinde İngiliz yetkililer tarafından engellendiler.
Bir süre sonra Londra’da Chaim Weizmann tarafından felaketten İngiliz hükümetini suçlayan büyük bir protesto gösterisi düzenlendi. Ardından parlamentodaki tartışmalarda İngiliz Hükümeti yetkilileri, ülkedeki anti-semitist eğilimleri arttırmamak için musevi mültecileri kabul etmedikleri gibi şaşırtıcı bahaneler ileri sürdüler. İngiltere’nin Filistin Yüksek Komiseri Sir Harold MacMichael Bulgaristan’dan musevi mülteci gönderilmesi isteğinin reddedilmesini tavsiye ederken şöyle diyordu:"Bulgar Hükümeti bizim musevileri kabul ettiğimizi düşünürse korkarım ki trenlerin alabileceği kadar museviyi sayısal veya diğer nitelikleri hiç düşünmeden göndermeye kalkacaklardır". İngiliz Dışişleri Bakanlığı Kuzey Amerika Masası’ndan N. Butler, bu tavrın kaynaklarından birini şöyle anlatıyor: "Eğer Filistin politikasıyla Arapların karşısına geçersek, onlar da taraf değiştirip Almanların yanına geçebilirler. Almanyar da bunu memnuniyetle karşılarlar. Halbuki biz musevilerin karşısında olursak onların başka tarafa geçme imkanı olmadığı için yine ırklarının geleceğinin bizim zaferimizde yattığını bilecekler. Museviler ve ABD’deki siyonistler bunu bilsinler".
ABD soykırımın vehametini geç anlıyor
Orta Doğu’daki Arap petrolüne ilgisi artan ABD de musevi mültecileri kendi ülkesine kabul etmek veya Filistin’e gitmelerine izin verme konusuna İngğlizlerden daha sıcak bakmıyordu. Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi Romanya’daki Amerikan Büyükelçisi’ne 300,000 Rumen Musevisinin diktatör Antonescu rejiminde Nazi tehlikesi altında bulunduğu için Filistin’e gönderilmesi gerektiğini söylediğinde ABD Dışişleri Bakanlığı bu plana karşı çıkmıştı. Amerika Birleşik Devletleri Soykırım’ın vahametini ancak1944 yılı başlarında anladı ve Başkan Franklin Roosevelt, musevi mültecileri Avrupa’dan kurtarmak için istanbul’da operasyon yapacak Savaş Mültecileri Kurulu’nu tesis etti.Orta Doğu’yu kendi bölgesi olarak gören İngiltere bu girişimden hoşlanmadı ama savaşta Anglo-Amerikan işbirliği gerekli olduğu için fazla sesini çıkarmadı.
Yunanların İşbirlikçiliği
Musevi karşıtı Yunanistan ise İkinci Dünya Savaşı sırasında musevi mültecilerin göçünü önlemek için Nazilerden ve İngilizlerden dahi iyi çalıştı. I. Dünya Savaşı ve sonrasında Makedonya’da meydana gelen şiddet olaylarını bahane ederek Selanik’teki hemen hemen tüm musevileri sürdü. Musevilerin Nazilerden kaçması için elinden gelen tüm engelleri kullandı, gemilerine yasak koydu. İngiltere de Güneydoğu Avrupa’daki tüm ülkelerin kendi vatandaşlarına mülteci gemilerinde çalışma yasağı koydurttu. Yunanistan’da 19. Yüzyıldan beri süren musevi kıyımı sonrası 1942 yılı itibarıyla kayan 70,000 musevinin üçte ikisi yokedildi. Bunun içinde Selinak’teki 56,500 musevinin hemen hepsi Nazilerin eline teslim edildi. İçlerinden sadece bir kaç Türk ve İtalyan vatandaşı kurtulabildi. Bu Nazi vahşetinin yanısıra yerel işbirliğinin veya pasif kabullenme sonucu meydana geldi.
Türkiye’nin direnişi
Bu baskı ve tehlikelere karşı Türkiye bazı göstermelik tedbirleri kullanarak hem musevi mültecilere yardımını sürdürdü, binlerce museviyi Türk vatandaşı diye kurtardı, hem de musevilere yardım etmek isteyen tüm kuruluşlar için önemli bir üs görevi gördü.Üstelik Türkiye, musevilerin Avrupa’dan Filistin’e kaçmaları için tek geçit yolu olarak kalmıştı. Boğazları mülteci geçişine kapatmayı da redddetmişti. Daha önce Musevi Ajansı’nın kullandığı Marsilya-Akdeniz hattı Fransa’nın işgali ve 1940’ta İtalya’nın savaşa girmesiyle kapanmıştı. Türkiye’nin artan önemi sebebiyle Musevi Ajansı genel merkezini Cenevre’den İstanbul’a kaydırdı.Kuruluşun Başkanı Haim Barlas anılarında şunları yazıyor:"Filistin’e musevi göçünün başarılı olmasındaki en önemli etken Alman etkisi ve işgal tehlikesine rağmen Türkiye’nin kuruluşumuzun isteklerine uygun biçimde musevi göçmenlerin geçişine izin vermesidir. Türk Hükümeti tarafından 12 Şubat 1941 tarihinde çıkarılan ‘Transit Kararnamesi’ bu göç hareketinin ana temelini oluşturdu".
Böylece, Avrupa’dan İstanbul’a gelen musevi mülteciler eğer Filistin’e girebilmek için vizeye veya Latin Amerika pasaportlarına sahip iseler Sirkeci ve Haydarpaşa’dan Toros Ekspresi ile Suriye üzerinden Filistin’e gidiyorlardı. Vizesi olmayanlar ise Marmaris ve Bodrum’dan küçük teknelere bindirilip kaçak olarak Filistin’e gönderiliyorlardı. İngilizler buna sürekli itiraz ediyor, eğer bu tekneler batar veya yolcuları açlıktan ölürse Türkiye’nin uluslararası eleştirilerin hedefi olacağını belirtiyordu. Romanya’daki Türk Büyükelçisi Hamdullah Suphi Tanrıöver ise bu ülkenin 600,000 museviyi Nazi ölüm kamplarına gönderme planlarının bozulmasında önemli rol oynadı. Türk Kızılayı ve İstanbul’daki Musevi Ajansı Doğu Avrupa’daki musevilere düzenli olarak giysi ve tıbbi malzeme gönderiyordu. Bazen Bulgaristan bu malzemenin kendi ülkesindeki musevilere dağıtılmasını reddediyordu. 1940 yazından başlayarak Türk hükümeti Doğu Avrupa’ya kamyonlar, trenler ve buharlı gemi Sakarya’yı göndererek Karadeniz üzerinden sürekli olarak İstanbul’a musevi mülteci taşıyordu.
Savaşın sonuna kadar Avrupa’dan Filistin’e 100,000 cıvarında musevi mülteci Türkiye üzerinden ulaştı. Bunların 75,000 kadarı Türklerin yardımıyla kaçak olarak geçmişti. Kaçakların çoğu Mossad tarafından yapılan organizasyonlarla gitmişti.
İstanbul aynı zamanda Nazilerin "Son Çözüm"ünün yani musevilerin yokedilmeleri kararının ardından dahi Cenevre ve Ankara’daki Kızılhaç temsilcilerinin müzakere ettiği Değişim Planı çerçevesinde İngiliz kolonilerinde savaşın başlamasından sonra kalan Alman vatandaşları ile, Nazi kontrolündeki ülkelerdeki musevilerin takasına da sahne oldu. İşte soykırımın başlamasından sonra İstanbul’a gelen bu museviler buradan Amerika’ya ve tüm dünyaya Nazilerin uyguladıkları vahşeti anlatma fırsatı buldular. Bu talihli kişilerin yanısıra ne pasaportu ne vizesi olan musevi mülteciler vardı. Türk Hükümeti bunları da Transit Kararnamesi kurallarına uymamasına rağmen kabul ediyor, bu kişilere İstanbul’da musevi yardım kuruluşlarının yanısıra Kızılay ve diğer Türk kuruluşları da destek sağlıyorlardı.