Yabancıların gözüyle Tek Parti Rejiminden Demokrasiye geçişte Türkiye

Konu sahibi son olarak 2633 gün önce görüldü
Yabancıların gözüyle Tek Parti Rejiminden Demokrasiye geçişte Türkiye

20.yy başında Türkiye'nin yönetim ve özgürlükler açısından hızlı bir dönüşüm geçirdiği ortada.1908'de ikinci kez ilan edilen meşruiyet,1923'te cumhuriyet dönüşürken cumhuriyet rejimi 1950'de yanına demokrasi takısı alıyordu.

İşte bu geçiş sürecinde Türkiye'nin sahip olduğu tek parti rejimi oldukça tartışılmıştır ve tartışılmaya devam etmiştir.Bu noktada dönemi demokrasiye yumuşak geçiş olarak niteleyenler de vardır faşizm olarak niteleyenlerde var.Peki bu konuda dışardan bakanlar ne düşünüyordu.Bu noktada bazı araştırmacıların düşüncelerini paylaşmak istedim.

İlk olarak ünlü siyasetbilimci Maurice Duverger'in Siyasal Partiler adlı kitabından bazı alıntılar yapalım.

Duverger, Fransızcası 1951 yılında yayımlanan kitabında şöyle yazıyordu: “ ... Türkiye örneği, engin bir uzgörü, derin bir sezgiyle uygulanan bir tek parti yönetiminin, ileride gerçek bir demokrasinin kurulmasını olanaklı kılacak tek unsur olan yeni bir yönetici sınıfın ve bağımsız bir siyasal elitin yavaş yavaş ortaya çıkmasına yol açabileceğini göstermektedir.”

Duverger böyle yazdıktan sonra haklı olarak şu soruyu soruyordu: “Acaba Türkiye örneğini genelleştirerek, tek partinin, nazik demokrasi bitkisinin henüz bunu almaya hazır olmayan çorak bir toprakta büyümesini sağlayacak geçici bir vâsi işlevi görebileceğini kabul edebilir miyiz?”

Bir başka siyaset bilimci ABD’li Profesör Walter F. Weiker Türkiye’nin siyasal gelişimini dört ana aşamada inceler:

Birinci aşama, 1800’lü yıllardan başlayan ve yaklaşık yüz yıl süren ‘devrimci cumhuriyet öncesi modernleşme’ aşamasıdır.

Daha sonra cumhuriyetle meyvesini verecek olan birçok yeni düşünce ve siyasal hareket bu dönemde filizlenmiştir. Siyasal partiler kurulmuş, çağdaş eğitim gelişmiş, yetenekli bir yönetici elit bu dönemde yetişmiştir. (Walter F. Weiker, Political Tutelage and Democracy in Turkey: The Free Party and its Aftermath, Leiden, E.J. Brill, 1973, sayfa 262)

İkinci aşama, 1923 ile 1930 arası ‘katı tek parti yönetimi’dir. Bu dönemde bir dizi reform ödün vermeden hızla uygulanmıştır. Hilafet gibi laikliğe aykırı yapılar ortadan kaldırılmış, şeriye mahkemeleri, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun kabul edilmiştir. Genç cumhuriyete yönelik dış kışkırtmalara, eşkıyalığa, keyfi yerel despotluklara karşı merkezi hükümetin otoritesi ülkenin her yanına ulaştırılmaya çalışılmıştır.

Üçüncü aşama, 1931 ile 1946 arası ‘esnek tek parti yönetimi’dir. Ülke yöneticileri bu dönemde ana ağırlığı modernleşme, eğitim seferberliği ve demok-ratikleşmeye vermişler, 21 Köy Enstitüsü, 478 Halkevi, 4322 Halkodası açılmıştır. Buralarda halkın siyasal ve kültürel eğitimi için demokratik katılımın yolları döşenmiştir.

Bütün bu git-gelli, inişli-çıkışlı aşamaların dördüncüsü, 1946’dan sonraki ‘çok partili dönem’dir.

Lord Kinros kitabında, 1930 yazı boyunca “Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasında muhalefet partisi düşüncesi tartışılıyordu”, “Mustafa Kemal kendisini Roma Sezar’ı August’a benzetiyordu. O da Roma’nın cumhuriyet olduğu dönemde Senato’dan kendisine tam yetki almış, ancak öldükten sonra Roma’daki cumhuriyet unutulup gitmişti, yerine geçenler imparatorluklarını ilan etmişlerdi. Atatürk Türkiye’de böyle bir şeyin olmasını istemiyordu, ilke olarak diktatörlüğü yermekteydi.”

Kinros ilave ediyor: “Asıl dilediği şey, ölümünden sonra ayakta durabilecek ve ülkesinin yararına olacak, Batı biçiminde bir demokrasi gibi gelişecek bir sistem yaratabilmekti.”

Bernard Lewis’e göre; “bu konularda her ne düşünülürse düşünülsün, şu kadarı tartışma götürmez bir gerçektir ki, Kemalist devrim Türk halkına, tarihin en karanlık anında, yeni bir hayat ve umut getirmiş, enerjisini ve özsaygısını yenilemiş ve onları sadece bağımsızlık yolunda değil, çok daha nadir ve çok daha değerli olan özgürlük yolunda sapsağlam yerleşmiştir.”







 
SOL FAŞİZM

Bir diğer araştırmacı Pierre Milza'dır.“Faşizmler” kitabında Türkiye’ye de yer veriyor. İki dünya savaşı arası Akdeniz ülkelerinindeki faşizm ve otoriter rejimleri, Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan’ı ele alırken Türkiye’yi de değerlendiriyor. Pierre Milza, 20’lerin başında Mustafa Kemal hareketini, sanayileşmemiş bir ülkede bir yandan yabancı emperyalist güçlere karşı başkaldıran diğer yandan yarı-feodal bir yapıyı kırarak iktisadi gelişmeyi hedefleyen ilk girişim olarak niteliyor. Bunu gerçekleştirmek için ulusal burjuvazi ve halk kitlelerine (classes populaires) yaslanan yarı diktatoryal bir rejim devreye sokuluyor. Dönemin birçok askeri rejiminden farklı olarak geleneksel düzene karşı tavrı, Tek Parti ile yetinilmesi, iktisadî yaşamda devletin artan müdahalesi gibi faşizmle örtüşen kimi çizgileri taşısa da, faşizmden birçok açıdan ayrılan önemli ögeleri içerdiğine dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’in kurduğu rejimin, daha çok, İkinci Dünya savaşı ertesi Nasırizm ile başlayan sömürgeciliğe karşı (décolonisation) Üçüncü Dünya’cı hareketin habercisi olduğunu belirtiyor

Pierre Milza, ordunun, ve özellikle burjuva katmanların çocuklarına toplumsal skalada yükselme olanağı sağlayan ordu kesiminin Mustafa Kemal hareketinde başı çektiğine dikkat çekiyor. Mustafa Kemal’in babasının önce asker, sonra tüccar olduğunu, 1919-1920’de Mustafa Kemal’in çevresinde toplananların aynı toplumsal tabandan geldiğini, ideolojik gerekçesini oluşturan eski rejime ve onu simgeleyen Sultan’a karşı başkaldırı yanı sıra kitleleri mobilize eden derin bir milliyetçiliğin yeni düzene giden temel itici güçler olduğunu, hareketin dış düşmanlara, Yunanistan’a, İngiltere’ye olduğu kadar eski rejimin giderek çöken güçlerine karşı bir başkaldırıyı simgelediğini söylüyor.
Pierre Milza’ya göre, Mustafa Kemal’in kurduğu yarı-diktatoryal rejimin faşizimin kimi unsurlarını çağrıştıran özellikleri de içeriyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin otoriter tavrı ve belirlediği altı ilke ya da okuyla; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık’la Mussolini’nin programından çok da uzak olmadığını belirtiyor. Ama, yine de benzerliklerden çok farkların daha baskın çıktığını söylüyor. Kemalist rejimin toprak dağıttığını, yabancı şirketleri, demiryollarını ve bankacılık sektöründeki kimi kuruluşları millileştirdiğini, Osmanlı düzenini çökerttiğini, dünün eğitim ve adalet sistemini terk ettiğini, dinsel etkilerden arınmış çağdaş bir toplumu hedeflediğini vurguluyor. Mustafa Kemal bütün bunları sosyalizmden mesafeli durarak gerçekleştiriyor; son kertede ulusal burjuvaziyi ve doğmakta olan kapitalizmi güçlü kılıyorÖte yandan, büyük toprak sahipliğini yok edemediğini, ya da yok etmek istemediğini, bu açıdan faşizmin toplumsal bilançosuyla temel bir farkın doğmadığını kaydediyor. Mustafa Kemal’in “aydın despotizmi”nin [despotisme eclairé] Mussolini’nin rejimine oranla daha geniş toplumsal katmanlara yaslanması, faşizmde olduğu gibi kitleleri paramiliter örgütler aracılığıyla disiplin altına almasına gerek bırakmıyor. Ayrıca Mustafa Kemal’in sulhten yana beklentileri de faşizmin dış politikadaki yayılımcılığıyla bağdaşmıyor.
 
Geri