Tezce duyulur feryadımın yankısı sevi çiçeğinin kokusu bürümüş yüreklerde.
Ve bir pınar akmaz olur figanıma ortaklığından. Güne küser yüzünü dönmez başaklar güneşe, ortağı olup isyanımın.
Sen beni peşinde sürerken yalım kayaların zirvesiz dağlarına…
Bir doru at koşturur ardımdan İda ’nın Sarıkız ‘ı; Gök’ tür atın adı ve izimde kapar gözlerini yalım kayaların eteğinde.
Sen beni peşinde sürerken kordan kumların denizi,uçsuz çöllerin merkezine…
Anka ‘nın sırtına su katar Babil salar ardıma. Anka buhar olan suyun ardından gerip kanatlarını canını bırakır kordan kumlara.
Sen beni peşinde sürerken…
Yemyeşil derelerin akıp ıslattığı mavilikler dünyası yedi renkten balığı, denizlerin kızı ve mercanlarıyla gözyaşı döker kumlarına, halimden kaptıkları üzüntüden.
Ve tomar tomar bulutlar şimşekleriyle yayar ızdıraplarını çektiğim acıya dair.
Ve bir sabi dahi oturadurduğu kaldırımda nem kapıp bu günden suskunluğa boğulur; oynamaz ve gülmez olur.
Kırlangıçlar kanatlarını güne açmaz, karıncalar o ağaca tırmanmaz olur.
Sen beni peşinde sürerken nefessizliğe…
Bir daha bir bebek dahi doğmaz olur.
Ve tüm öyküler unutulur. Ve prensler, prensesler, krallar, cüceler, uykularda bal tadı aramaz olur artık çocuklar.
O ki inip ebemkuşağının zirvesindeki gül dokulu ve bahar kokulu konağından
Ve versen kelebek tenli elini ellerime. Üç kez öperdim o vakit.
İlkinde bir kurbağa misali biçimsizliğimi bırakıp bir Prense dönüşür.
İkincisinde yüz bin kuş havalandırıp mutluluğumu ulaştırır tüm doğaya.
Üçüncüsünde de zamanı hapsederdim bir eski gaz lambasına.
Gök ve Anka uyanırdı ölümsüz uykularından o vakit ve yeniden gülerdi kaldırımda ki sabi.