Üstümüzdeki Kara Bulutları Dağıtmak İçin Ne Yapmalı?

Konu sahibi son olarak 2422 gün önce görüldü

Üstümüzdeki Kara Bulutları Dağıtmak İçin Ne Yapmalı?

2002’den önce de 2002’den sonra da Siyasal İslamcıların bir tek hedefi vardı: Türkiye’de bir “Şeriat devleti” kurup, ülkeyi şer’i hükümlere ve yasalara göre yönetmek… Atatürk öncülüğünde millet Kurtuluş Savaşı verirken de bu amaçlarından asla vaz geçmediler.

Mustafa Kemal Atatürk bu ihanetleri, en ince ayrıntısına kadar Nutuk’ta anlatarak, gözler önüne serdi. İşte onun kaleminden, mandacı Sait Molla’nın İngiliz Rahip Frew’ya yazdığı bir mektup:

“Verilen iki bin lirayı Adapazarı’nda Hikmet Bey’e gönderdim. Oradaki işlerimiz pek yolunda gidiyor, Karacabey ve Bozkır’dan bir haber alamadık…”

Daha sonra 1919’da ortaya çıkan Bozkır Ayaklanmaları da göstermiştir ki bu isyanlarda İngiliz parmağı vardır ve tüm isyanlar, “hoca, hacı” unvanlı kişiler tarafından düzenlenmiştir. “Hoca Abdullah, Hoca Talat, Hacı Hasan gibi isimler bunlardan sadece birkaç tanesidir.

Günümüzde ise bu işleri gerçekleştirebilmek için önce onların iktidar olmaları gerekiyordu.

Bir ekonomik krizin ardından, Devlet Bahçeli’nin Ecevit Koalisyonunu bozması ile 2002 yılında bu hedeflerine ulaştılar.

Ulaştılar, ulaşmasına da önlerinde kurulu bir T.C. düzeni vardı. Geçit vermez, sarp dağlar gibi duruyordu. Yollarına devam edebilmeleri için bu engeller de aşılmalıydı. Üstelik Başkan Recep Tayyip Erdoğan o yıllarda siyasi yasaklı idi.

Onun yardımına da Deniz Baykal koştu. Siyasal yasaklarını kaldırıp önünü açtı. Bu özgürlüğün ardından Reis kollarını sıvayıp, işe başladı.

Siyasal İslam’ın önünde en büyük engel orduydu. Arkasından yargı geliyordu. Bunların halledilmesi gerekiyordu. Bağımsız yargı yüzünden neredeyse AKP kapatılacaktı. Karar, bir oyla durdurulmuştu.

Öteki T.C. kurumları da gözden ırak tutulmamalıydı. Bunları aşıp, yola devam edebilmek için çok ince, kurnazca tertipler, planlar yapmak gerekiyordu. Deyim yerindeyse saman altından su yürütülmeliydi.

Nitekim öyle oldu. Bir bahaneyle tüm komutanları zindanlara attılar, sonra da boşalan o makamlara istedikleri kişileri atadılar. Ortalık güllük gülistanlık olunca da “Bizi aldattılar” gerekçesiyle tüm tutukluları salıverdiler.

Büyük bir sabır ve çalışma göstererek, ordu, yargı, eğitim, emniyet kurumlarını diledikleri, istedikleri gibi düzenlediler. Ülkeyi dikensiz gül bahçesine çevirdiler.

Şimdi sırada bir büyük hedef daha vardı. Başkanlık sistemi görüntüsü altında “Tek Adam Rejimi”ne geçmek… O, hepsinden kolaydı, çünkü destekçisi Devlet Bahçeli, emir eri gibi, kendisine verilecek görevi bekliyordu. AKP ile dayanışmaya dünden hazırdı…

Kasım seçimlerinden zaferle çıkan Recep Tayyip Erdoğan partiye, devletin her bölümüne, birimine egemen duruma geçti. Bürokraside temizlik harekâtına girişti. Karşı görüşte olanları, farklı tutum sergileyenleri tasfiye etti. Zaten medyaya daha önce bir çeki düzen verilmişti.

Şimdi artık ülkemizde kendi başına hareket eden, karar veren bir kurum kalmadı. AKP diye bir parti de yok. Seçimlerden sonra yapılan kongrede MKYK üyelerini de Başkan belirledi.

Bugün Türkiye’nin geleceği, geçmişi, ekonomisi, eğitimi, kültürü, yönetimi tek adamdan soruluyor. Atılan ve atılacak her adım onun ağzından çıkan ve çıkacak olan sözcüklerle, beyninin ürünü kararlarla belirleniyor. Ordu, yargı, Milli Eğitim, ekonomi tek elden yönetiliyor.

Satılmayan, bitirilmeyen hiçbir şey kalmadı. Hazine tamtakır. Devlet borç batağına gömülmüş durumda. Türk Lirası her geçen gün değer kaybediyor. İşsizlik, pahalılık zirve yaptı.

Halk perişan. Ülke çöktü. 16 yıllık bir yönetimin ardından insanlar kamplara ayrıldı. Herkes birbirine düşman gözüyle bakıyor. Kıtır kıtır adam kesiyorlar. Her an her yerde kavga, çatışma çıkabilir.

Cumhuriyet değerlerimiz, laiklik, Atatürk ilkeleri, uluslararası itibarımız paramparça…

Utanmazlık, arsızlık, umursamazlık zirve yaptı. Birilerinin “Yüzüne tükürsen”, pişkinlikle yüzünü siliyor, ardından, hiçbir şey olmamış gibi “yağmur yağıyor” diyor.

Halkın seçtiği muhalif milletvekilleri, soru önergelerine mecliste yanıt alamıyorlar. Adamların bir tek hedefi var, Atatürk Cumhuriyetini ele geçirmek, her yerde söz sahibi olmak, makam ve mevkilerini korumak ve asla adalete hesap vermemek…

Kar yok, kış yok, zemheri yok, askerlerimiz donarak ölüyor. Kimsenin yüzü kızarmıyor. İstifa eden de yok… Daha önceleri de buna benzer yüzlerce ölüm olmuştu. Kimsenin kılı kıpırdamamıştı…

Elbette iktidarı, muhalefeti, sendikaları, dernekleri, resmi kurumları el ele vererek, ülkemizi bu günlere hep birlikte getirdiler. Bu çorbada herkesin tuzu, herkesin payı var. Kimse bunu inkâr edemez.

Ve AKP iktidarında muhalefet bağırıyor, çağırıyor, sorular soruyor, ama ne yanıt veren var, ne yapılan kötü işleri üzerine alan var. Ne de eleştirileri duyan var. O zaman, bu karanlığı dağıtmak, bu kara bulutları üstümüzden kaldırmak, bu sosyal ekonomik çöküşten çıkmak için bir görev düşüyor bize: Geçmişe bir çizgi çekip, her şeye yeniden başlamak…

Geçmişte yapılan yanlışları bir daha tekrarlamamak için geriye bir tek yapılacak iş kalıyor: DEĞİŞİM.

Burada “Değişim” derken, Kemal’in gidip, yerine Muharrem’in gelmesini kastetmiyoruz. Zihniyet, düşünce tarzı, strateji aynı kaldığı sürece Ahmet gider Mehmet gelir, ama talan – yalan, sömürü devam eder. Biz söyler, biz dinleriz. Biz çalar, biz oynarız.

Bugüne değin bu kötü gidişatı durdurma, bu çöküş ortamından çıkma konusunda başarılı hiçbir sonuç alınamadı… Artık yeni şeyler söyleme, yeni şeyler yapma zamanı gelmiştir.

Mevlana’nın dediği gibi her şey, “Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Politikada değişim, partilerde değişim, yöntemlerde değişim, ideolojide ve ilkelerde değişim…

Ama köklü bir değişim gerekiyor…

Bu yazımızla çözüm için bir giriş yapmış oldum. Bu çöküş ortamından çıkışın ayrıntılarını gelecek makalemde anlatacağım.


([email protected])

https://www.turkishnews.com/tr/cont...deki-kara-bulutlari-dagitmak-icin-ne-yapmali/
 
Bu Çöküş Düzeninden Nasıl Çıkarız?

Geçen hafta yayınlanan “Üstümüzdeki Kara Bulutları Dağıtmak İçin Ne Yapmalı?” başlıklı makalemi şu sözlerle bitirmiştim:

“Bu yazıda çözüm için bir giriş yapmış oldum. Bu çöküş ortamından çıkışın ayrıntılarını gelecek makalemde anlatacağım.”

Şimdi devam edeyim.

Şu anda vatanımız bir çöküş yaşıyor. Hem de her alanda… Ekonomide, eğitimde, tarımda, sanat ve kültürde, dış ilişkilerde, sosyal yaşamda… Ne fabrika kaldı ne ekili alan…

Halk bataklıkta çırpınıyor… Boğulmak üzere…

İnsanlarımız bu siyasal İslamcı düzen içerisinde yönlerini şaşırdılar. Yol – yordam belli değil. İlke yok. Bir plan, bir ekonomik program yok… Eğitim, yazboz tahtasına döndü. Önce bir eğitim uygulaması getiriyorlar, başarısız olunca, hemen değiştirip, yerine başkasını koyuyorlar.

Çocuklar, gençler şaşkın. İstedikleri okullara gidemiyorlar. Çünkü onları iktidar yönlendiriyor. “İlle de imam olacaksın…” diyor.

Tarihsel ve ulusal birikimlerimiz her geçen gün değer kaybediyor. Ulusal Kurtuluş savaşımız, devrimler, laiklik ve Atatürk unutturulmaya çalışılıyor. Ellerinden gelse tüm ulusal bayramları, kutlamaları yasaklayacaklar…

16 yıldır bu millet görmediğini gördü, yaşamadığını yaşadı. Cumhuriyet bayramımız bile tarihimizde ilk kez İstanbul’da, müteahhitler toplantısında ve müteahhitlik açılışında kutlandı…

Politika ayağa düştü. Dış dünyada itibarımız kalmadı. Yalan – dolan, aldatmaca, inkâr günlük yaşantımızın doğal parçası haline geldi. İktidar sahiplerinin yalanlarını halk kanıksadı… Sessizce seyrediyor olup biteni… Onların şimdiye dek bir tek hatalarını kabul ettiklerini görmedim. Hep zeytinyağı gibi üste çıkıyorlar.

Bundan önceki makalemde şu gerçeğe dikkat çekmiştim: “Elbette iktidarı, muhalefeti, sendikaları, dernekleri, resmi kurumları el ele vererek, ülkemizi bu günlere hep birlikte getirdiler. Bu çorbada herkesin tuzu, herkesin payı var. Kimse bunu inkâr edemez.”

Evet, kimse bunu inkâr edemez. Ve ana muhalefet de yavru muhalefet de yine aynı yolu, aynı yöntemi izlemeye devam ediyor… Bağırıyor, çağırıyor, ağır konuşuyor, ama değişen bir şey olmuyor. İşsizlik daha da artıyor. Sefalet daha da çoğalıyor. Zenginler daha çok zenginleşiyor. Müteahhitler imparatorluğu büyümeye devam ediyor.

Muhalefet yine meclis çatısı altında eleştirilerini sürdürüyor, ağzına geleni söylüyor… O ne kadar konuşursa konuşsun iktidar, güçsüz, eylemsiz, ilkesiz muhalefetten çok memnun, yoluna devam ediyor.

Muhalefet, iktidara “Sen FETÖCÜSÜN” diyor; İktidar, geçmişte FETÖ ile koyun koyuna yattığı, el ele dolaştığı halde, dönüp muhalefete “FETÖCÜ sensin” diyor…

Cemal Kaşıkçı’yı koyun gibi boğazlayanların gitmesine iktidar izin verdiği halde, muhalefete dönüp, dalga geçer gibi, “Kılıçdaroğlu Cemal Kaşıkçı cinayetini örtbas etmeye çalışıyor” diyor.

Yani ne “Utanma kalmış, ne sıkılma. Ne yazı kalmış ne tura…”

Yani sen ne dersen de, imam yine bildiğini okuyor ve yoluna devam ediyor. Üstelik yüzde 20-25’lik AKP’li aşırı bir taraftar kesimi de bu muhalefet saldırıları karşısında iktidara daha çok sarılıyor ve onun dış güçlerin hedefinde olduğu yalanına inanarak, tüm toplumu da bu yalana inandırmaya çalışıyor.

Evet, “yüzde 20 – 25’lik aşırı bir taraftar kesimi” dedim. Bu rakamı bilerek söyledim. Çünkü daha fazla değil. Halkın bir kısmı iktidara istemeye istemeye oy veriyor, bir kısmı da muhalefete… Çünkü ortada ne adam gibi bir iktidar var ne de adam gibi bir muhalefet…

Peki, bu açıklamalarımla nereye varmak istiyorum?

Muhalefet, bu yöntemle, bu mücadele biçimiyle yoluna devam edip, suya çizik çizmeyi sürdürürse AKP, 16 yıl değil, bir 32 yıl daha bu ülkenin başında kalır.

Peki, ne yapmalı?

Her şeyden önce bugün Atatürk ilkelerine, Kurtuluş Savaşına, gerçek demokrasi ve tam bağımsızlığa inanan, aşure çorbası olmayan bir parti ve parti programına ihtiyaç var. Onun başına da Atatürkçü, tam bağımsızlık ve gerçek demokrasi yanlısı bir başkan ve yönetim kurulu getirilmeli.

Bu devrimci parti göstermelik parlamento çalışmalarını ve ağız dalaşını bir yana bırakıp halkın arasına karışmalı. Onlara gerçekleri, doğruları anlatmalı. Ülkenin aydınlığa kavuşması için nelerin olması, nelerin yapılması gerektiğini açıklamalı. Bu işi sövüp saymadan, abartmadan yapmalı. Görüşlerinden dolayı İnsanlarımızı bir hasım gibi, bir düşman gibi görmeden yaklaşmalı onlara…

Artık gevezeliğe, dedikoduya, “sen ben kavgası”na dönüşen söz bitmiştir. Ağız dalaşı bitmiştir. “Geyik muhabbeti ile vakit öldürmek” bitmiştir.

Çünkü halk bunları duymuyor, anlamıyor. O kendi dünyasında yaşıyor. Sen çalıp, sen oynuyorsun. Sen söyleyip, sen dinliyorsun.

Halktan ayrı düşmüş aydınların, devrimcilerin, demokratların devrimci mücadelede hiç yeri yoktur.

Toplum karşısında sorumluluk duyan, onun aydınlanmasına öncelik veren herkes, önce yığınlarla bütünleşmeli, onların öğrencisi olmalı, sorunlarını dinlemeli daha sonra bilinçlendirme çalışmalarına geçmelidir.

Bu işi şeriat ordusunun fedaileri çok iyi başarmaktadırlar. Birbirlerine düşmeden, bölünmeden, parçalanmadan, kenetlenmiş bir biçimde, ruh ikizleri gibi anlaşarak ev ev, apartman apartman, sokak sokak, cadde cadde, köy köy dolaşıp kendilerine kul köle olabilecek yeni mücahitlerin sayılarını artırabilmek için çaba harcıyorlar.

Devrimciler, milliyetçiler birbirlerini yerken, onlar, 2002’lerden önce de planlı programlı, bilinçli adımlarla ve sabırla yollarına devam ediyorlardı.

Son sözüm şu:

Sol olsun, sağ olsun, ABD’yi, AB’yi emperyalist devlet olarak kabul eden, tam bağımsızlığı savunan, emperyalizmle hiçbir alanda uzlaşmayan partiler, gruplar, bireyler bir araya gelip; antifaşist, antiemperyalist cephede, ulusal çizgide birleşmeli, vatanın kurtuluşu yolunda gerektiğinde bir sıra neferi gibi mücadele etmesini de bilmelidirler.


([email protected])

https://www.turkishnews.com/tr/content/2018/11/04/bu-cokus-duzeninden-nasil-cikariz/
 
Nereden kopyala yapıştır yapıyorsun bu yazdıklarını ?
 
Geri