Dedemin kendisiyle aynı adı taşıyan bir amcaoğlu vardı. Bir asra yakın yaşayan bu güzel insana köyde herkes Dursun Usta diyordu. 1800’lü yılların sonlarına doğmuş olan Dursun Dede çatı ve inşaat ustasıydı. Osmanlı’yı yaşamış, Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etmiş Dursun Dede’yi bu değişimler etkiledi mi bilinmez. Hiç anlatmazdı bunları. Pek de ilgilenmezdi aslında. Bizi etrafına topladığında “torunlarım” diye söze başlar, gurbette yaptığı evleri anlatırdı. Rize’nin dışında Kars, Erzurum, Trabzon gibi illere gidip ev ve çatı yapmışlığı vardı. Karadeniz’in ahşap evlerinin asırlara meydan okuyarak ayakta kalmasının sırrını ondan öğrenmiştim. Bir keresinde “bak uşağım” diyerek anlatmaya başladı.. “Bu evlerin dayanıklı olmasının sırrı kestane ağacıdır. Ha, kestane ağacını kestin hemen kullanmaya kalkarsan birkaç yıla kalmaz çürür. Kesip suyun içine atacaksın. Nemli yerde bekleteceksin. Sonra kurutacaksın güneşte. Üzerinden yaz da kış da geçecek. Bütün zehrini akıtacak ağaç. Sonra onu biçeceksin. İşte o zaman o tahtaya çivi bile işlemez. Betondan sağlam olur...” Dursun Dede’nin çocukken bana anlattığı kestane ağacının öyküsünü yıllar sonra kendim deneyerek yaşamıştım. Yanında yetiştirdiği, inşaat ve çatı ustası bir oğlu vardı, adı Ahmet’ti. Ahmet Amca yan koşumuzun betonarme iki katlı evini yapıyordu. Birinci kat çıkıldı, sonra ikinci kat. Tuğlalar örülünce dede kuş bakışı bir kilometre uzaktan eve baktı. Bastonuyla yürüyerek inşaatta ustalık yapan oğlunun yanına gelip, “Sana bu işi öğreten ustanın taaa...” Babasının öfkesine şaşıran Ahmet Amca “Ne oldi baba neye sinirlendun” diye cevap verince, dede, “Bak uşağum ev yaptun ama yamuk yaptun. Alt katın pencereleri ile üst katın pencereleri birbirini tutmayi” dedi. Dursun Dede’nin sözleri üzerine ölçüm yapıldı. Gerçekten de alt kat ile üst katın pencereleri arasında 20 santime varan kayma vardı. Dede bunu bir kilometre öteden görüp söylediğinde 90 yaşını çoktan aşmıştı...
Çamlıca Tepesi’ne Çame
Orhan Kemal’in muhteşem eseri 72. Koğuş’ta Rizeli Kaptan’ın cezaevi hikâyesi anlatılır. Bir keresinde koğuş arkadaşı Kaptan’a sorar: “Sen ne suç işledin de buraya düştün?” Kaptandan cevap: “Ha bu pok yiyen yere Çameden gelmeduk, da...” Başbakan Erdoğan’ın Çamlıca Tepesi’ne “15 bin kişilik cami yapacağız” sözü bana bizim köydeki caminin yapılışını anımsattı. Köyün ahşap çok şirin bir camisi vardı. Bir gün köye Potomyalı bir imam geldi. “Bu camiyi yıkıp yerine büyük bir cami yapalım” dedi köydekilere. Mustafa Hoca’yı çok sevdi büyüklerimiz. Böylece bizim köyün camisinin yedi sekiz yıl süren yapımı başladı. Caminin bulunduğu yerde araba yolu yoktu. Sırtında camiye tuğla, taş taşıdı köylüler. Benim de çok taşımışlığım vardır. Günahkâr biri oluğum için işlediğim günahların çocukken camiye taşıdığım tuğlaların hatırına af olacağını düşünürüm nedense. Yıllar sonra cami bitti ama hâlâ fazla cemaati yoktur. Bu durumu Bakırköy’ü birkaç kez ziyaret etmiş, köyün delisi ama bana göre en akıllısı Ethem Dayı bir keresinde şöyle özetlemişti: “Ula A***alilar. Yaptunuz o tepeye bir Çame. Minaresi gökyüzünü delecek. Kubbesi ise kocaman. Eee kim gidup namaz kilayı? Kimse.. Desunler diye yapilan Çame’den hayir gelmez. Allah da bu yaptuğunuz Çame için size sevap yazmaz...”
Başbakan Erdoğan da gördü yüksek tepeyi. Vurdu değneğini yere “ha buraya cami yapılacak” diye emir buyurdu. Çamlıca Tepesi bildiğimiz mesire yeri. Etrafında yerleşim fazla yok. Gelenler de gezmeye gelir, seyreder İstanbul’u alabildiğince. Zaten o tepenin beş kilometrekarelik yakınında saysan en azından 20 cami çıkar. İhtiyaç da yok, gerek de. Ama o desunler yok mu, desunler.. İşte bir kurt gibi için için yer, kemirir insanı. “Desunler için yapılacaktır o tepeye bir cami.”
Çıraklık ve kalfalık derken, kendini ustalık makamına layık gören Başbakan Erdoğan, son aylarda tuhaf sayılabilecek şeyler yapmaya başladı. Karşısında da “Sayın Başbakan bu yanlış” diyecek kimse olmadığı için tuhaflıklar giderek artan bir hızda ilerliyor. AKP’ye hiçbir zaman oy vermeyecek birisi olarak ben sevmiştim Erdoğan’ın demokrasiye inanan çıraklık ve kalfalık halini. Usta, şimdilerde geçmişini yıkmakla meşgul. Başkanlık sistemini tartışmaktan tutun kürtaja kadar varan söylemlerinde hep “ben her şeyin en iyisin bilir yaparım, siz de uyarsınız” pervasızlığı var. Arada ufak tefek karşı çıkış olsa da AKP içinden güçlü bir karşı koyuş yok. Erdoğan’a karşı çıkanlar yerine daha çok, nasıl yaltaklanırım da ön saflardan yer kaparım, derdinde olanlar çoğunlukta. Sesleri de gür çıkıyor maşallah. Bazen bakıyorsun Başbakan’dan bile çok ilerdeler pervasızlıkta. İşte böyle zamanlarda Dursun Dede’yi özlüyor insan. Her ne kadar 30 yıldan fazla olmuş olsa da öleli, Başbakan’ın bu ustalık hallerini görüp “Uşağum ne edeyisun. Memleketun şakuli kaydı. Bi dur nefes al. Etrafuna bir bak..” derdi eminim. Nur içinde yat Dursun Dede. Ben kestane ağacının nasıl bir ağaç olduğunu senden öğrendim...
Çamlıca Tepesi’ne Çame
Orhan Kemal’in muhteşem eseri 72. Koğuş’ta Rizeli Kaptan’ın cezaevi hikâyesi anlatılır. Bir keresinde koğuş arkadaşı Kaptan’a sorar: “Sen ne suç işledin de buraya düştün?” Kaptandan cevap: “Ha bu pok yiyen yere Çameden gelmeduk, da...” Başbakan Erdoğan’ın Çamlıca Tepesi’ne “15 bin kişilik cami yapacağız” sözü bana bizim köydeki caminin yapılışını anımsattı. Köyün ahşap çok şirin bir camisi vardı. Bir gün köye Potomyalı bir imam geldi. “Bu camiyi yıkıp yerine büyük bir cami yapalım” dedi köydekilere. Mustafa Hoca’yı çok sevdi büyüklerimiz. Böylece bizim köyün camisinin yedi sekiz yıl süren yapımı başladı. Caminin bulunduğu yerde araba yolu yoktu. Sırtında camiye tuğla, taş taşıdı köylüler. Benim de çok taşımışlığım vardır. Günahkâr biri oluğum için işlediğim günahların çocukken camiye taşıdığım tuğlaların hatırına af olacağını düşünürüm nedense. Yıllar sonra cami bitti ama hâlâ fazla cemaati yoktur. Bu durumu Bakırköy’ü birkaç kez ziyaret etmiş, köyün delisi ama bana göre en akıllısı Ethem Dayı bir keresinde şöyle özetlemişti: “Ula A***alilar. Yaptunuz o tepeye bir Çame. Minaresi gökyüzünü delecek. Kubbesi ise kocaman. Eee kim gidup namaz kilayı? Kimse.. Desunler diye yapilan Çame’den hayir gelmez. Allah da bu yaptuğunuz Çame için size sevap yazmaz...”
Başbakan Erdoğan da gördü yüksek tepeyi. Vurdu değneğini yere “ha buraya cami yapılacak” diye emir buyurdu. Çamlıca Tepesi bildiğimiz mesire yeri. Etrafında yerleşim fazla yok. Gelenler de gezmeye gelir, seyreder İstanbul’u alabildiğince. Zaten o tepenin beş kilometrekarelik yakınında saysan en azından 20 cami çıkar. İhtiyaç da yok, gerek de. Ama o desunler yok mu, desunler.. İşte bir kurt gibi için için yer, kemirir insanı. “Desunler için yapılacaktır o tepeye bir cami.”
Çıraklık ve kalfalık derken, kendini ustalık makamına layık gören Başbakan Erdoğan, son aylarda tuhaf sayılabilecek şeyler yapmaya başladı. Karşısında da “Sayın Başbakan bu yanlış” diyecek kimse olmadığı için tuhaflıklar giderek artan bir hızda ilerliyor. AKP’ye hiçbir zaman oy vermeyecek birisi olarak ben sevmiştim Erdoğan’ın demokrasiye inanan çıraklık ve kalfalık halini. Usta, şimdilerde geçmişini yıkmakla meşgul. Başkanlık sistemini tartışmaktan tutun kürtaja kadar varan söylemlerinde hep “ben her şeyin en iyisin bilir yaparım, siz de uyarsınız” pervasızlığı var. Arada ufak tefek karşı çıkış olsa da AKP içinden güçlü bir karşı koyuş yok. Erdoğan’a karşı çıkanlar yerine daha çok, nasıl yaltaklanırım da ön saflardan yer kaparım, derdinde olanlar çoğunlukta. Sesleri de gür çıkıyor maşallah. Bazen bakıyorsun Başbakan’dan bile çok ilerdeler pervasızlıkta. İşte böyle zamanlarda Dursun Dede’yi özlüyor insan. Her ne kadar 30 yıldan fazla olmuş olsa da öleli, Başbakan’ın bu ustalık hallerini görüp “Uşağum ne edeyisun. Memleketun şakuli kaydı. Bi dur nefes al. Etrafuna bir bak..” derdi eminim. Nur içinde yat Dursun Dede. Ben kestane ağacının nasıl bir ağaç olduğunu senden öğrendim...