Uğur Mumcu Kimdir

Konu sahibi son olarak 2617 gün önce görüldü
Uğur Mumcu Kimdir

Uğur Mumcu Hayatı

Uğur Mumcu Biyoğrafisi

Uğur Mumcu
( 1942)- (24.01.1993)

Aslen Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942’de, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dünyaya geldi.
İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlayan Mumcu, öğrenimine Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı.
Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "Ordu Uyanık Olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Ancak karar yargıtayca bozuldu ve serbest bırakıldı.
Serbest bırakılmasının ardından askere alınan Mumcu Tuzla Piyade Okulu’nda 3 aylık eğitim den sonra “sakıncalı” ilan edilerek askerliğini er olarak tamamlamak üzere Ağrı Patnos’a gönderildi. Daha sonra açtığı davayı kazanan Mumcu yedek subaylık hakkını elde etti. "Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!" diyerek askerliğini Patnos’ta er olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi.

Yazıları 1962'den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM, Ortam, Yeni Ortam v.b. dergilerde yer alan Mumcu'nun, 1968-69-70 yıllarında Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeşitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı.
Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde başladı. Daha sonra çalışmaya başladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet'e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. gözlem başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991'de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü.
Yaşamı boyunca 25 kitabı yayınlanan Mumcu çalışma yaşamı boyunca pek çok ödül aldı.
Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uğradığı bombalı saldırı sonucu öldürüldü.
Uğur Mumcu’nun yaşam serüveni şöyle özetlenebilir o “gazeteci”ydi.

Eserleri

- Mobilya Dosyası (Uğur Mumcu'nun ilk Kitabı)
- Suçlular ve Güçlüler
- Bir Pulsuz Dilekçe
- Çıkmaz Sokak
- Silah Kaçakçıları ve Terör
- Ağca Dosyası
- Papa - Mafya - Ağca
- Devrimci ve Demokrat
- İnkılap Mektupları
- 12 Eylül Adaleti
- Tarikat - Siyaset - Ticaret
- 40'ların Cadı Kazanı
- Gazi Paşa'ya Suikast - Sakıncalı Piyade
- Büyüklerimiz
- Tüfek İcad Oldu
- Söz Meclisten İçeri
- Terörsüz Özgürlük
- Liberal Çiftlik
- Aybar ile Söyleşi
- Rabıta
- Bir Uzun Yürüyüş
- Kazım Karabekir Anlatıyor
- Kürt İslam Ayaklanması
- Kürt Dosyası (Uğur Mumcu'nun Son Kitabı)

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleşmedikçe haksızlıkların adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.
- Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.. felsefesi toplumun bütün bireylerini sarar ve bir çok insan:
- Adam sen de.. bencilliği ve bireyciliğiyle yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.
- Sen mi kurtaracaksın?.. gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşamın mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve birçok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.
- Beni düşünmüyorsan çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin gözdağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.
Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile söylememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne bir kez bile haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur bu kişiliğini.
Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı.
Susmak.. susmak, hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak. Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.
Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda.
Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.
Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslında bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.
Yargıçsınız: Önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum ederseniz bile bile.
Doktorsunuz: Önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar sahte raporlar düzenlersiniz.
Memursunuz, amirsiniz: Bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.
Kimler gelir, kimler geçer böylece…
Aynı çarklar insanı öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam: Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakarsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır.
Ben onuru daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler eninde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.
Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.”
Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.
Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.
Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.
Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.
Mumcu... ve ödenmeyen masum borç

Ve 24 Ocak 1993. Ankara, Karlı Sokak. Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu 'nun, evinin önünde park ettiği otomobiline binerken patlayan bomba, Mumcu'nun bedenini, bizim de yüreklerimizi parçaladı. Türk basın tarihinin kalpaksız Kuvayı Milliye'cisi, bizim de yüreklerimizi parçaladı. Türk basın tarihinin kalpaksız Kuvayı Milliye'cisi, keskin kalemini son yolculuğuna on binler uğurladı. Cenaze töreninde on binler hep bir ağızdan 'Yiğidim Aslanım' türküsünü söylediler ve 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sloganını attılar.
 

BBC arşivinden: Uğur Mumcu kendini anlatıyor

ugur-mumcu2.jpg


Araştırmacı-gazeteci ve yazar Uğur Mumcu, korkunç bir suikastla yaşamını yitireli bugün tam 20 yıl oldu.

24 Ocak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde karanlık bir gün. Gazeteci Uğur Mumcu 20 yıl önce bugün ve Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan da, 12 yıl önce bugün, halen fâili meçhul olan bir suikast sonucu öldürülmüştü...

Gazeteci yazar Uğur Mumcu'yla, 1984'ün son günlerinde konuk olduğu BBC Türkçe stüdyolarında gazetecilik, günlük hayatı, sevdiği şiirler ve müzikler üzerine bir söyleşi. 24 Ocak 1993'te evinin önünde uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybeden Uğur Mumcu, ölümünün 20. yıldönümünde anılıyor.
Reklam

Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin öncülerinden sayılan Uğur Mumcu, özellikle silah kaçakçılığı, terör ve Papa 2. Jean-Paul'e yönelik suikast girişiminde bulunan, gazeteci Abdi İpekçi suikastı hükümlüsü Mehmet Ali Ağca üzerine çalışmalarıyla a uluslararası ün kazanmıştı.

Uğur Mumcu, bu konulardaki araştırmalarından biri sırasında, Aralık 1984'te yolu Londra'ya düşmüş, dinleyici istek programı ''Sizlerle Başbaşa'' için de BBC Türkçe stüdyolarında, Nuri Çolakoğlu ve Ayça Abakan'ın konuğu olmuştu.

Nuri Çolakoğlu: Konuğumuz Türkiye'de tanınmış gazeteci, yazar Uğur Mumcu. Sadece Türkiye'de değil, uluslararası düzeyde de Uğur Mumcu ün kazanıyor, Ağca konusundaki, terör, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı konusundaki yazılarıyla, araştırmalarıyla. Buraya da yurt dışındaki bir dizi temas sonrasında geldi. Uğur Mumcu'yla biz bugün, bambaşka konularda konuşmak istiyoruz. Genellikle siyaset dışı, günlük hayata ilişkin konular. Uğur Mumcu, bize çok kısa olarak yaşam öykünüzü anlatır mısınız?

Uğur Mumcu: 1942 yılında doğdum, hukuk öğrenimi yaptım, bir ara Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde idare hukuku asistanı olarak çalıştım, daha sonra da gazeteciliğe başladım. 11-12 yıldır da profesyonel gazeteci olarak çalışıyorum. Evliyim, iki çocuğum var.

Ayça Abakan: Hep Cumhuriyet'te mi çalışageldiniz?

Uğur Mumcu: Hayır, daha önce günlük gazete Yeni Ortam'da çalıştım. Asistan olduğum günlerde de dergilerde yazılar yazardım, haftalık dergilerde, günlük gazetelerde yazılar yazardım.

Nuri Çolakoğlu: Bir de tiyatro yazarlığına daldınız çıktınız diyeyim, iki tane oyun oldu şu ana kadar.

Uğur Mumcu: Evet, daldım da, henüz çıkmadım. O da çok derin bir alan. Tiyatro alanında pek iddialı değilim. Fakat yazdıklarımı bir de sahneye koymak istiyorum. İki oyun aslında, yazdıklarımın sahnelenmiş şekli. ''Sakıncalı Piyade'' biri, ''Sakıncasız'' da ötekisi.

Nuri Çolakoğlu: Biri Sakıncalı, diğeri Sakıncasız...

Uğur Mumcu: Sakıncalı şu. Düzenin sakıncalı gördüğü insanlar... Onları anlatıyorum. Sakıncasız, eskiden Marksist olup da görüşleriğini değiştirip bugün sağcı olan, gününü gün yapan, köşe dönen eski devrimcilerle ilgili. Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o.

Nuri Çolakoğlu: İnsanların görüşlerini değiştirmesine karşı mısınız?

Uğur Mumcu: Hayır değilim, insan olumlu anlamda değişiklik gösterir, dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, ben de 20 yıl önceki düşüncemi koruyor değilim. Ama aynı çizgide yürüyorum. İnsan görüşlerinde çok köklü değişiklikler de yapabilir, ama ne karşılığında? Önemli olan bu. Şimdi bakıyorsunuz, 20 yıl, 25 yıl önce Yön Bildirisi'ne imza atmış. Yani ne demiş? Kalkınma devlet eliyle olur. Şimdi de kalkınma devlet eliyle olmaz, özel sektör eliyle olur diyor. O zaman bakıyorsunuz bir asistan; şimdi profesör, holding profesörü. O zamanki aylığıyla şimdiki aylığını karşılaştırıyorum, yeterli bir sonuca ulaşıyorum.

Ayça Abakan: Ben tekrar gazeteciliğe döneyim... Nasıl bir uğraş gazetecilik sizin için?

Uğur Mumcu: Gazeteciliği tek başına gazetecilik diye almıyorum. Sanat için sanat gibi. Gazetecilik, bir siyasi işlevin parçasıdır. Onun bir parçası olarak görüyorum, siyasi kavganın, siyasi mücadelenin bir kürsüsü olarak niteliyorum.

Nuri Çolakoğlu: Peki bu kadar yoğun uğraş arasında dinlenmeye vakit buluyor musunuz?

Uğur Mumcu: Çok buluyorum dersem yanlış olur, yazın mesela tatile gidiyorum, plajda okuyucularla karşılaşıyorum. Sohbete başlıyoruz, diyor ki ''Tatil burası, dinleneceksiniz ama biz de sizi burada bulduk, ilerici yazarın tatili yoktur, bizi çekeceksiniz.'' Böyle, güzel, mizahi başlangıç olunca da biz saatlerce denize girmek yerine, eski konularda kulaç atıyoruz.

Nuri Çolakoğlu: Peki, müzik gibi konularla uğraş var mı?

Uğur Mumcu: Var tabii, olmaz olur mu? Müziğin her türünü dinlerim. Akşamları kendi başıma kaldığımda plak dinlerim, arabamda sürekli müzik dinlerim. Türk müziği, Batı müziği, klasik müzik, hepsini.
'Günüm çok sıkıcı'

Ayça Abakan: Peki bir gününüz nasıl geçer?

Uğur Mumcu: Çok sıkıcı. Anlatayım. Sabah kalkıyorum, kahvaltıdan sonra BBC'yi dinlerim, 8.00 haberlerini. Dünyada ne var, ne yok.. Ondan sonra 9.00 haberlerini.. Sonra günlük gazeteler gelir, onları okurum, ardından günlük yazımı yazarım. Gazeteye giderim, orada bir kaç saat kalırım, okurlarla görüşürüm. Öğleden sonra ya eve gelirim çalışmaya, ya da Meclis kütüphanesine giderim orada çalışırım. Akşam yemekten sonra da ya televizyon seyrederim, ya video seyrederim ya da arkadaşlar gelir, onlarla sohbet ederiz.

Nuri Çolakoğlu: Video Türkiye'de giderek yayılan bir hastalık halinde değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim onun da nedeni, devletin televizyona verdiği önemle ilgili. Televizyonda seyredecek bir şey bulamıyorsunuz. Televizyonumuz hem çok politize. Yani diyelim ki siyasi iktidar dışındakilere söz hakkı çok az tanıyor. Bir de, işte burada örneklerini görüyoruz, bizde öyle güzel programlar yok. O nedenle televizyon yerine video tercih ediliyor. Ben de öyle yapıyorum.

Nuri Çolakoğlu: Çok mu yaygın gerçekten?

Uğur Mumcu: Eskiden 1950'li yıllarda her mahallede bir muhallebici dükkanı varmış, sonra her mahallede bir kebapçı başladı, biracı başladı, şöbiyet, baklavacı başladı. Şimdi videoculuk hepsini geçti. Bakkaldan fazla videocu.

Ayça Abakan: Denetim de yok...

Uğur Mumcu: Hayır. Bakıyorsunuz, bir film izliyorsunuz, yurtdışındaki özel kanalların reklamlarını da görüyorsunuz. Videocu buradan arkadaşıyla anlaşıyor, televizyon hangi filmi oynatıyorsa o filmi kaydediyorlar, Türkiye'ye, arada reklamlarıyla geçiyor. Denetleme şeklen var, çok kapsamlı değil herhalde.
'Demokrasinin nimetlerinden yararlanan videoculuk'

Nuri Çolakoğlu: Belki Türkiye'de denetlemenin olmadığı nadir görsel sanatlardan bir tanesi yani.

Uğur Mumcu: Demokrasinin nimetlerinden yararlanan bir alan oldu videoculuk. İstediği filmi getiriyor, ara sıra yasaklar çıkıyor, mesela Gandi filmi yasak Türkiye'de. Niye yasak bilmiyorum, ama Gandi filmi yasak.

Ayça Abakan: Tam Ziya ül Hak'ın ziyareti sırasında yasaklanmıştı sanıyorum.

Uğur Mumcu: Herhalde, Ziya Ül Hak'a karşı bir saygısızlık olmasın diye. Bunun gibi siyasal içerikli bir çok konuyu yasaklıyorlar, ama denetim sıkı olmadığı için seyredebiliyorsunuz.

Ayça Abakan: Çalışmalarınızın büyük bir kısmı araştırmalarınıza dayanıyor. Çok ayrıntılı, ince çalışmalar. Nasıl çalışıyorsunuz, araştırmalarınızı nasıl yapıyorsunuz? Hangi kaynaklara dayanarak?

Uğur Mumcu: Şimdi çeşitli kaynaklar var. Önce kaynak insan, tanık. Birçok insanla görüşüyoruz bir olay olduğunda.

Ayça Abakan: Peki zorluk çekiyor musunuz kişileri konuşturmakta?

Uğur Mumcu: Çok, çok çekiyorum. Bir kısmı korkuyor, bir kısmı konuşmak istemiyor, bir takım siyasi yargılar nedeniyle konuşmak istemiyor. Zaman zaman çok güçlüklerle karşılaşıyorum, ama o güçlükleri aşmaya çalışıyorum, o güçlükleri aştığım ölçüde de başarılı oluyorum, aşamazsam o konuda başarılı olamıyorum tabii. Doküman inceliyorum. Örneğin, bakın, bana gelirler siz bunları nereden buluyorsunuz, bu belgeleri? Bir kısmı da sen CIA ajanı mısın? KGB ajanı mısın ya da MİT ajanı mısın? Bunları nereden buluyorsun? Çok basit. Eğer bir dava dosyası çok ciddi okunursa bütün belgeler orada vardır. Benim kaçakçılık konusunda araştırmalarım son 20 yılın kaçakçılık dosyalarına dayanıyor. Ama bunları okuya okuya gözlüğümün derecesi yükseldi. Yani bizde konulara genel yaklaşımlar geçerlidir. Üstün körü. Abdi İpekçi olayı. Abdi İpekçi dosyasını ben 10 kez okudum, açığını yakalayabilmek için, ki 500 sayfadan fazla, silik fotokopiler, ifadeler.. Yani zamanını ayırmak sorunu. Bizde gazetecilik, köşende oturacaksın, çayını içeceksin, yazını öyle yazacaksın. Böyle anlaşılmış, oysa gazetecilik haber demek ve her gün yenilenen bir olay. Gazeteci her gün kendisini yenilemezse gazetecilik yapamaz. Ben buraya geliyorum, bir başka konuya ağırlık veriyorum, diyelim ki, 24 Ocak kararlarıyla ilgili uygulamaları bir aydır izleyemiyorum Türkiye'de. O zaman bunun eksikliğini duyuyorum. Sözgelişi bu.

Nuri Çolakoğlu: Kendinizi yenilemeden söz ettiniz, nasıl yeniliyorsunuz?

Uğur Mumcu: Bütün olayları izlemeye çalışıyorum. Dünyada ne var ne yok, onu izlemeye çalışıyorum. Çok okuyorum, yazdığımdan daha çok okuyorum. Bizde gazetecilerin çoğu okumaz, yazarlar. Daha çok kendi yazdıklarını okurlar. Bir olayı izlemek yani. Eskilerin fikri takip dedikleri. Bir olayı izlemek, sonunu getirmek, sıkıyor. Ben şimdi bilirim. Terörle ilgili bir yazı yazdığım zaman, ''canım yine mi terör?'' diyebilir okur. Ama biz de bu konuyu kanıtlayabilmek için, yine yazmak zorundayız. Biz hep genel sözlere alışmışız. Diyelim ki Bulgar olayını tartışıyoruz, adam sol eğilimliyse ''Abi'' diyor bana, ''Yapmazlar''. Niye yapmasınlar diyorum, işte belgeler ortada. ''Yok abi yapmazlar.'' ''Abi'' diye bir nazariye var Türkiye'de; ya da ''Yok abi'' nazariyesi. Veya tersi geçerli. ''Yok abi yapıyorlar.'' Ben, her konuda araştırma yanlısıyım.

Nuri Çolakoğlu: İnançlar, düşüncelerin önüne geçiyor yani bu anlamda. İnanç, düşünmeyi engelleyici birşey...

Uğur Mumcu: İyi tanımladınız. İnançlar, fetişizm haline geliyor. Sonra ona tapıyorlar. Ben görüş olarak sosyalist eğilimliyim. Yani emekçi sınıfların toplumda yönetimi ele almasını istiyorum. Bu ayrı bir konudur; kendi ülkemin içinde sürüklendiği kavgada sizi kan çanağına itenleri yakalamak ayrı konudur. Ben sosyalist bilincimi hergün artırıyorum. Fakat hergün de, bu Bulgarları teşhir etmeye çalışıyorum. Bunlar çok ayrı konular. Bizde sosyalist oldunuz mu, mutlaka ya Sovyetler'in adamı olacaksın, ya Çin'in adamı olacaksın. Veya kapitalist oldunuz mu, Washington'un, CIA'nın adamı olacaksınız. Bunlar dünyadaki sistemler. Buna yakınlık da duyulabilir, nefret de duyulabilir. Ama bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye'de, bir, Kürtçülük, iki, silahlı eylemclik, üç, yurt dışına bağımlı sosyalizm, yani benim "kançılarya sosyalizmi" dediğim TKP'cilik... Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum.
'Ağca olayından bıktım'

Ayça Abakan: Gazetecilik yıpratıcı mı? Hiç bıktığınız oluyor mu?

Uğur Mumcu: Bıkmaz olur mu insan? Bir kere son uğraştığım konudan çok bıktım. Bu Ağca olayı, kaçakçılık olayı.

Nuri Çolakoğlu: Kaç kitap oldu?

Uğur Mumcu: Benim onbir tane kitabım var. Dördü terör üzerine. Birisi Çıkmaz Sokak - sol terör üzerine. Birisi Silah Kaçakçılığı ve Terör - ilk kaçakçılık dosyalarını ele alan kitabım. Üç, Abdi İpekçi dosyasını yeniden açtırmaya yönelik Ağca Dosyası diye topladığım yazılar. Dört, Papa Mafya Ağca.

Nuri Çolakoğlu: Yani bu konularla bu kadar haşır neşir olmaktan...

Uğur Mumcu: Bıkıyor insan tabii...

Nuri Çolakoğlu: Her insanın sanırım kafasının bir köşesinde "Ah bir vaktim olsa da yapsam" dediği türden, ya fikri ya bedensel bir çalışma, yahut bir özlem, birşey vardır. Uğur Mumcu'nun şöyle bir boş vakti olsa, ne yapmak ister?

Uğur Mumcu: Efendim kışsa Uludağ'a çıkmak, yazsa Ege sahilinde dinlenmek istiyorum; ikisi de olmuyor.

Nuri Çolakoğlu: Yani yazın Uludağ'a gidiyorsunuz, kışın...

Uğur Mumcu: Hayır ikisi de olmuyor, ne Uludağ'a, ne Ege'ye... Ege'ye gidiyorum ama pek de dinlenemiyorum. Tabii çok da yoruluyor insan yani, dinlenmeye zaman ayırmak gerekir. Dinlenemeyen insan iyi çalışmaz. Çok yorulduğum zaman da işte, evde dinleniyorum. Bütün yapabildiğim bu.
'Sevdiği için acı çekip sonra evde döven...'

Ayça Abakan: Müzikle ilgileniyorum, müzik dinliyorum sürekli dediniz. Arabesk dinliyor musunuz?

Uğur Mumcu: Arabeski sevmiyorum, çok lümpen müziği arabesk. Bizde, Türk halkının bir kısmı bu aşk konularında mazohist. Kendi kendine işkenceden hoşlanıyor. Yani bir kızı seviyor, kız bunu sevmiyor, gidiyor meyhaneye içki içiyor, ondan sonra da ağlıyor. O kızla evlense, kadını da dövüyor sonra, işin tuhaf tarafı. Yanı mazohizmin müziği arabesk, lümpen müziği, sevmiyorum arabesk müziğini.

Ayça Abakan: Ama müthiş bir etkisi var Türkiye'de. Azalmayan, tersine büyüyen bir etki belki de. Neden dersiniz?

Uğur Mumcu: Herşeyin nedenini tek koşulla, tek durumla açıklamak yanlış olur ama şunu söyleyeyim. Herhalde kadın erkek ilişkilerinin olumlu düzeyde olmaması; kaynaklarından biri bu. Yani bu kadar feryat dolu aşk şarkıları hiçbir yerde yoktur, Arabistan'da var herhalde ki, oradan geliyor. Kadın erkek ilişkilerindeki yozlaşma, bozukluk... Öyle görüyorum. Yani kendi kendine işkence edilmekten hoşlanıyor insan. Onun için mazohist diyorum. Yani o arabesk şarkıların bazılarına gülüyorum. Bir de çok anlamsız oluyor bazıları. "Ne kötülük gördün benden, özür diliyorum senden"... Bunu İngilizceye çevirin, bir manası var mı?

Ayça Abakan: Ama bu arabesk akımı, başka müzik dallarını da etkiliyor. Örneğin "Hafif Batı Müziği" diye çıkarılan türü etkiliyor. Sonra türkülerde de, son zamanlarda etkisi görülüyor...

Uğur Mumcu: O da yozlaşma! Şimdi bakın, kötü para iyi parayı kovar derler. Genel olarak böyle olur. Kötü müzik iyi müziği bozuyor. Kötü tiyatro iyi tiyatroyu bozar. İdeolojinin sahtesi de, ideolojinin gerçeğini bozar. Bunlar birbirine bağlı konular.
'Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Vivaldi'

Nuri Çolakoğlu: Peki eğer müzik türünde bir seçme imkanınız olsa, ne dinlemek istersiniz? Mesela Uğur Mumcu'nun isteği olarak bu programda ne çalabiliriz?

Uğur Mumcu: Vivaldi'nin Dört Mevsim'i.

Nuri Çolakoğlu: Klasik müzik birçok Batı müziğini etkilemiş ama, Türk müziğine fazlaca girmedi. Herhalde kültür farklılığından değil mi?

Uğur Mumcu: Efendim bizim sınırlarımızdan kaçak mal girer ama Batı kültürü çok az giriyor; ondan oluyor herhalde.

Ayça Abakan: Ama sinema giriyor pekala... Ya da, 'Amerikan' sineması...

Uğur Mumcu: O bölümü açık sınırların. Bir kısmı açık, bir kısmı kapalı. Düşünce özgürlüğü girmiyor tümden. Yani şimdi burada televizyonda izliyorsunuz, Kraliyet Ailesini eleştiriyor. Hükümet üyelerinden birini eleştirseniz, hele televizyonda, hükümetin manevi şahsiyeti diye adamı maazallah atarlar içeri. Yani biz demokrasiyi kısmen alıyoruz, yüzde 75'ini alıyoruz, yüzde 60'ını alıyoruz. Az pilav gibi birşey; bir kısmını alıyoruz, tümünü almıyoruz. Batı demokrasisi ise böyle olması gerekir. Ama böyle değiliz. O yasak diyor, bu yasak diyor. Müziğin de o kısmını pek sokmuyor. Bu da kültür sorunu tabii... Müzik bir kültür sorunu, o yok. Ya da toplumun açılan kesimleri elit henüz, toplumun eliti. Gidin şimdi, İstanbul'un belli kesimleri, tabii ki Batı kültürüyle çok yoğun bir beraberlik içindedir. Onlar klasik müzik dinlerler. Veya Ankara'da, belli bürokratlar. Konser salonu dolup taşar, bilet bulamazsınız.

Ayça Abakan: Çalışmalarınız dışında kitap okumaya vakit bulabiliyor musunuz? Edebiyat kitapları, şiir...

Uğur Mumcu: Şiiri çok severim. Şair olarak Attila İlhan'ı severim. Şiirlerini daha çok severim Atilla İlhan'ın. Bütün şiirlerini seviyorum. "Ne kadınlar sevdim, yoktular" diyor. Çok güzel bir tanım. Çok iyi bir şair. Tabii Nazım Hikmet'i de çok severiz, o ayrı, yeri ayrı onun. Hasan Hüseyin'i severim. Munis Faik Ozansoy vardır, onu severim. Roman... Son zamanlarda Türkiye'de en çok satan romanlar, Latife Tekin, Vedat Türkali'nin kitapları... İzlemeye çalışıyoruz.

Ayça Abakan: Ve işte biz de, yeni yılın ilk programında Uğur Mumcu için Vivaldi'nin Dört Mevsim konçertosunu çalıyoruz.

Uğur Mumcu: Teşekkürler.
 
UĞUR MUMCU (22 Ağustos 1942 - 24 Ocak 1993)

Uğur Mumcu (22 Ağustos 1942, Kırşehir - 24 Ocak 1993, Ankara), Türk gazeteci, araştırmacı ve yazar. 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikaste kurban giderek yaşamını yitirmiştir.

AİLESİ

Annesi Nadire Hanım, babası Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey idi. Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 tarihinde, Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu.
Eşi Şükran Güldal Mumcu (Homan) ile olan evliliğinden bir oğlu (Özgür) ve bir kızı (Özge) olmuştur.
Uğur Mumcu anısına ailesi tarafından Ekim 1994'te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı adında bir vakıf kurulmuştur.
Eşi Şükran Güldal Mumcu, 23. Dönem TBMM'ye İzmir Milletvekili olarak girmiştir.
Ağabeyi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu'nun Uğur Mumcu ile ilgili röportajlarının bir kısmı Kardeşim Uğur Mumcu adıyla bir kitapta toplanmıştır.

EĞİTİM YAŞAMI

İlk ve orta okulları Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'nde okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. 1961'de başladığı üniversite eğitimini avukat olmak üzere başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 1965'te tamamladı. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü'nü aldı. 1963'te fakültede öğrenci derneği başkanı seçildi. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı.

ASKERLİK DÖNEMİ

Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek" ve "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Mamak Askeri Cezaevi'nde pek çok aydınla birlikte bir yıla yakın kalan Mumcu, bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkûm edildi. Fakat bu karar Yargıtay tarafından bozuldu ve Mumcu serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra askerliğini yedek subay olarak yapması gerektiği halde, 1972-1974 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi.

GAZETECİLİK DÖNEMİ

Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975’ten itibaren Cumhuriyet’te 'Gözlem' başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansı'nda çalışmaktaydı. 1975’te Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler adlı kitabını yayınladı. Aynı yıl, Altan Öymen' le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yayınlandı.
1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. "Gözlem" başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977’de Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, Sakıncalı Piyade adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu tam 700 kere sahneledi. 1978’de, ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı Büyüklerimiz yayımlandı.
1981’de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör yayımlandı. Aynı yıl, Mehmet Ali Ağca'nın Papa'yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı.
Türkiye'de terör olaylarının artması nedeniyle 1979 yılında 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak’ı yayımladı. 1982’de Ağca Dosyası, ardından Terörsüz Özgürlük adlı makale derlemesi yayımlandı. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1984 yılında Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan, ancak Kenan Evren'in imzalayanları "vatan hainliği" ile suçlayarak dava açtığı Aydınlar Dilekçesi'nin hazırlanmasına katıldı; 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkenceyi anlatan Sakıncasız adlı oyunu yazdı; Papa-Mafya-Ağca kitabını yayımladı.
1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları; 1991’de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 yayımlandı.
1991 yılında İlhan Selçuk ve yaklaşık seksen Cumhuriyet gazetesi çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesindeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü.
Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihinde "Mossad ve Barzani" isimli bir yazı yazdı. Bu yazısında Barzani, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değindi ve yazısını şöyle bitirdi:
"Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD'ın Kürtler arasında?" "Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?"
8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki Ültimatom başlıklı yazısında ise yakında yayınlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazmıştı. Kardeşi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ceyhan Mumcu, cinayetten önce Uğur Mumcu'nun İsrail elçisiyle görüşme yaptığını basına gönderdiği açıklamada yazmıştı. Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktaydı. Öldürülme sebebi olarak Abdullah Öcalan'ın bir müddet MİT için çalıştığını araştırması iddia edilmektedir

ÖDÜLLERİ

1962 Yunus Nadi Ödülü ("Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle)
1979 Türk Hukuk Kurumu Yılın Hukukçusu Ödülü
1979 Çağdaş Gazeteciler Derneği Yılın Gazetecisi Ödülü
1980 & 1987 Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik Ödülü
1980, 1982 & 1992 İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Ödülü (inceleme dalında)
1983 İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Ödülü (röportaj ve seri röportaj dalında)
1984, 1985 & 1987 Nokta Dergisi Yılın Doruktaki Gazetecisi Ödülü
1987 İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Ödülü (güncel yazılar dalında)
1987 Cumhuriyet Gazetesi Örnek Gazeteci Ödülü (Rabıta Olayı dolayısıyla)
1988 Cumhuriyet Gazetesi Bülent Dikmener Haber Ödülü
1993 Nokta Dergisi Doruktakiler Basın Onur Ödülü
1993 Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü

ESERLERİ

Mobilya Dosyası (1975)
Suçlular ve Güçlüler (1975)
Sakıncalı Piyade (1977)
Bir Pulsuz Dilekçe (1977)
Büyüklerimiz (1978)
Çıkmaz Sokak (1979)
Rabıta (1979)
Tüfek İcad Oldu (1980)
Silah Kaçakçılığı ve Terör (1981)
Söz Meclisten İçeri (1981)
Ağca Dosyası (1982)
Terörsüz Özgürlük (1982)
Papa-Mafya-Ağca (1984)
Sakıncasız (1984)
Devrimci ve Demokrat (1985)
Liberal Çiftlik (1985)
Aybar ile Söyleşi (1986)
12 Eylül Adaleti (1987)
İnkılap Mektupları (1987)
Bir Uzun Yürüyüş (1988)
Tarikat-Siyaset-Ticaret (1988)
40'ların Cadı Kazanı (1990)
Kazım Karabekir Anlatıyor(1990)
Kürt İslam Ayaklanması 1919-1925 (1991)
Gazi Paşa'ya Suikast (1992)
Kürt Dosyası (1993)
Katiller Demokrasisi (1997)
Saklı Devletin Güncesi "Çatlı vs." (1997)
Gazetecilik (1998)
Polemikler (1998)
Uyan Gazi Kemal (1998)
Bu Düzen Böyle Mi Gidecek? (1999)
Söze Nereden Başlasam (1999)
Bomba Davası ve İlaç Dosyası (2000)
Unutmayalım, Unutturmayalım (2003)
Eğilmeden Bükülmeden (2004)
Kır Çiçekleri (2004)
Türk Memet Nöbete (2004)
Dost Yüzlerde Zaman (2005)
Çocuklar İçin (2009)
İsterler ki Susalım (2011)
Beyaz melek (2011)


HAKKINDA YAZILAN KİTAPLAR

Değer, Emin. Uğur Mumcu ve 12 Mart Geriye Dönüşün İlk Adımı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 1996.
Gerger, Adnan. Uğur Mumcu'yu Kim Öldürdü? . İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2011.
Mumcu, Ceyhan. Kardeşim Uğur Mumcu. Kaynak Yayınları, Ankara 2008.
Mumcu, Güldal. İçimden Geçen Zaman. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, ankara 2012.
Özel, Sevgi. Uğur Olsun! - Bir Devrimcinin Öyküsü. Bilgi Yayınevi, 3. baskı, Ankara 2003.
Özsoy, Ali; Fırat, Gökçe; Yaman, Onur. Sol'un Namusu: Uğur Mumcu. İleri Yayınları, İstanbul 2009.
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı. Uğur Mumcu Cinayeti. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 1997.
Tüleylioğlu, Orhan. Ben, Uğur Mumcu'yum. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 2011.
Tüleylioğlu, Orhan. Uğur Mumcu Ölümsüzdür. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları, Ankara 2012.
Güldal Mumcu -"İçimden Geçen Zaman" Yayınevi:UM:AG Araştımacı Gazetecilik Vakfı 2012 Ankara
 
Uğur Mumcu

1942 yılında Kırşehir'de doğdu.Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi (1966), aynı fakülteye asistan olarak girdi(1968).Bilahare 1974 yılında asistanlıktan ayrılarak yazarlığa başladı.Cumhuriyet gazetesinde günlük yazılar yazdı.24 ocak 1993 tarihinde bir suikastle öldürüldü.


ESERLERİ:Sakıncalı Piyade(tiyatro), yanında inceleme eserleri yazdı: suçlular ve Güçlüler, Mobilya Dosyası, Bir Pulsuz Dilekçe, Büyüklerimiz, Çıkmaz Sokak, Tüfek İcad Oldu, Silah Kaçakçılığı ve Terör, Liberal Çiftlik, 12 Eylül Adaleti, Terörsüz Özgürlük, Rabıta, Söz Meclisten İçeri, Papa-Mafya-Ağca, Devrimci ve Demokrat, Sosyalizm ve Bağımsızlık, İnkılap Mektupları, Kürt Dosyası.

Büyüklerimiz
Uğur Mumcu
Umag Yayınları

Siyasal içerikli yazılarıyla bir köşe yazarı olarak bildiğimiz Uğur Mumcu bu kitapta, 1980 öncesinde siyasal yaşamda adı duyulan, belli dönemlere damgasını vurmuş birçok ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü yazarının ustalığı ile anlatıyor. Mumcu'nun, o dönemde Politika ve Çivi gazetelerinde Mehmet Ferda takma adıyla yayınladığı bu yaşam öyküleri, zamanın "ünlü Türk büyükleri" (!) için birer kimlik kartı niteliğinde. Genç okuyucular, bu, kerameti kendilerinden menkul ünlü(!)lerin bir kısmını tanımayabilirler. Ama haksızlık etmesinler; böyle ünlülerin günümüzde de birçok örneği yok mu? Kitaptaki adların yerine, bugün tanıdıkları ünlülerin adını yazsalar, çok fazla şey değişmeyeceğini görecekler.
 
Dag gibi karayagiz birer delikanliydik.
Babamiz, sirtinda yuk tasiyarak getirirdi asimizi, ekmegimizi.
Arabalar siril siril caddelerden gecerken bizler bir mumun isiginda bitirdik
kitaplarimizi.
Kendimiz gibi yasayan binlerce yoksulun yuregini yuregimizde yasayarak
katildik o buyuk kavgaya.
Ecelsiz oldurulduk. Dovulduk, vurulduk asildik.
Vurulduk, ey halkim, unutma bizi...
Yoksullugun bukemedigi bileklerimize celik kelepceler takildi.
Iskence hucrelerinde sabahladik kac kez.
Isteseydik, diplomalarimizi, mor binlikler getiren birer senet gibi
kullanirdik.
Mimardik, muhendistik, doktorduk, avukattik.
Yazlik kislik katlarimiz, arabalarimiz olurdu.
Yuregimiz isciyle birlikte atti, koyluyle birlikte atti.
Yasamimizin en guzel yillarini, birer taze cicek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Oldurulduk ey halkim unutma bizi.
Fidan gibi genc kizlardik. Hayat, sakirdayan bir selale gibi akardi
gozbebeklerimizden.
Yirmi yasinda, yirmi bir yasinda, iskencecilerin acimasiz ellerine terk
edildik.
Direndik kucucuk yuregimizle, direndik genc kizlik gururumuzla.
Tukurulesi suratlarina karsi bahar cicekleri gibi, taptaze inanclarimizi
firlattik bos birer eldiven gibi.
Utanmadilar insanliklarindan, utanmadilar erkekliklerinden.
Hucrelere atildik ey halkim, unutma bizi..
Olumcul hastaydik. Bagirsaklarimiz dugumlenmisti.
Hipokrat yemini etmis doktor kimlikli iskencecilerin elinde oldurulduk
acinmaksizin.
Gelinliklerimizin utusu bozulmamisti daha.
Cezaevlerinde kilitlenmis kocalarimizin taptaze duygularina,
birer mezartasi gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. Insanlik sustu.
Goz gore gore oldurulduk ey halkim,unutma bizi...
Kanserdik. Olum, her gun bir sinsi yilan gibi dolasiyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kappattilar hucrelere. Hastaydik.
Yurtdisina gitseydik kurtulurduk belki.
Bir bucuk yasindaki kizlarimizi oksuz birakmazdik.
Once, kolumuzu, omuz basindan keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti
olarak firlattik attik onlerine.
Sonra da, otuz iki yasinda birakip gittik bu dunyayi, ecelsiz.
Oldurulduk ey halkim, unutma bizi...
Giresun'daki yoksul koyluler sizin icin olduk.
Ege'deki tutun iscileri sizin icin olduk.
Dogu'daki topraksiz koyluler, sizin icin olduk.
Istanbul'daki, Ankara'daki isciler sizin icin olduk.
Adana'da paramparca elleriyle, ak pamuk toplayan isciler, sizin icin olduk.
Vurulduk, asildik, oldurulduk ey halkim, unutma bizi...
Bagimsizlik, Mustafa Kemal'den armagandi bize,
Emperyalizmin ahtapot kollarina teslim edilen ulkemizin bagimsizligi
icin kan doktuk sokaklara.
Mezar taslarimiza basa basa, devleti yonetenler, gizli emellerle baslarimizi
ezmek, kanlarimizi emmek istediler.
Amerikan ustleri kaldirilsin dedik, sokak ortasinda sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaslarindaydik olduruldugumuzde ey halkim, unutma bizi.
Yabanci petrol sirketlerine karsi devletimizi savunduk, komunist dediler.
Ulkemiz bagimsiz degil dedik; kelepceyle geldiler ustumuze.
Kurtulus Savasi'nda emperyalizme karsi dalgalandirdigimiz bayragimizi
daha da dik tutabilmekti butun cabamiz.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkim,unutma bizi...
Henuz cocuklugumuzu bile yasamamistik.
Bir kadin eline degmemisti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile almamistik daha.
Bir gece sabaha karsi, pranga vurulmus ellerimiz ve ayaklarimizla
cikarildik idam sehpalarina.
Herkes taniktir ki korkmadik. Icimiz titremedi hic.
Mezar topragi gibi taptaze, mezar tasi gibi dimdik boynumuzu
uzattik yagli kemerlere.
Asildik ey halkim, unutma bizi...
Bizi oldurenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasinda vuranlar,
agabeyimiz, babamiz yaslarindaydilar.
Ya bu duzenin kirli carklarina ortak olmuslardi ya da susmuslardi
butun olup bitenlere...
Ofkelerini birgun bile, karsisindakilere bagirmamis insanlarin
gozleri onunde oldurulduk.
Hukuk adina, ozgurluk adina, demokrasi adina,
Bati uygarligi adina, bizleri, bir safak vakti ipe cektiler.
Korkmadan olduk ey halkim, unutma bizi...
Bir gun mezarlarimizda guller acacak ey halkim, unutma bizi...
Bir gun sesimiz hepinizin kulaklarinda yankilanacak ey halkim, unutma bizi...
Ozgurluge adanmis bir top cicek gibiyiz simdi, hep birlikteyiz ey halkim,
unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
 
Geri