Türkü gözlü güzele mektup-ıı

Konu sahibi son olarak 1892 gün önce görüldü




Yıllar sonra bu sefer kim olduğunu bilerek gene seni yazıyorum, gene
sana yazıyorum. Çünkü yazmak yaşamaktır, yazmak yanmaktır. Yazmak
ağlamaktır, yazmak anlamaktır. Yazmak gözlerine dalmaktır, yazmak
yüzünden ilham almaktır. Yazmak seni sevmektir ve seni sevmek Allah’a
şükretmektir. Bilesin!



Şimdi Sensizliğin ve sessizliğin tenhasında hayalinle baş başa sana seni anlatıyorum.

Kerkük’te bir Türkmen ananın balasına söylediği bir hoyrat kadar,
Kaşgar’da, Urumçi’de bir Türkistanlı’nın Gökbayrağa duyduğu özlem kadar
büyük bir özlemle sesleniyorum sana. Bilesin!



Ey gözlerine destanlar yazdığım Türkü Gözlü Güzel! Yokluğunun öldürücü
suskunluğuna bürünmüşken, şimdi; sensizliğin kurşun karası demlerinde
biriktirdiğim sevda masalıdır sana anlattığım. Bilesin!



Bir günlük hasretinin dahi, yüreğimde yıllarca süren çilelere denk
fırtınalar koparmasına karşı, zamanın ve mekânın hissiz
vurdumduymazlığına düşülen aykırı notlardır yazdıklarım. Hasretinle ve
özleminle daha bir güzelleştiğinin ve daha çok sevildiğinin belgesidir
aslında, zamana ve mekâna düşülen aykırı notlar. Bilesin!



Yokluğundan varlığına doğru çıktığım yolların sonunda varlığın yok olur.
Ben yokluğunda varlığına destan yazmışım. Hiç gelmediğin halde “Aşk’ın
Aşkına Gitme!” demişim. Şimdi varlığında yokluğuna ağıt yakarım.

Rengârenk ve kat kat perdelerle örttüğün gönlündeki sırların gözlerine
olan yankısına yazılmış bir destandır bu yazdıklarım. Bilesin!



Türkü Gözlüm, bil ki; bu çağa inat bu çağın yabancı yalancı
çağrışımlarına inat… Yalancı sevdalarına mevsimlik aşklarına inat… Sahte
dostlarına, Vefayı sadece semt sananlara inat… Ağlayamayan ve
anlayamayanlara inat… Sevdamız da vefamız da Allah rızası içindir
imanıyla sana seslenmeye devam edeceğim. Bilesin!



Gözlerine yazdığım şiirlerden bir köprü kurup, yokluğundan varlığına yol almaktayım. Bilesin!

Erciyes kadar köklü ve yüce, bir Selçuklu medresesi kadar bilge bir
sevdanın kelimelerle resmedilmesidir bu yazdıklarım. Bilesin!



Sanma ki bu mektup sana bir sitemdir, sana bir şikayettir. Bu mektup
kendi gönlüme serzeniştir. Bu mektup; gecenin güne, bülbülün güle,
toprağın semaya, canın canana arz-ı hâlidir.

Ben Hz. Yusuf’a kuyuda, Hz. İbrahim’e nârda, Hz. Eyyub’a sabırda hâldaş
olmaya niyetlenmişim. Seni vazgeçilmez davamın ve sevdamın yolunda her
dem yanımda bilmişim. Bilesin!



Şimdi bir türkü böler hayallerimi, bir türkü saplanır gönlüme hançer
gibi… Bir türkü süzülür gözlerimden damla damla; “ Ellerini çekip benden
yârim bugün gider oldu / Hem sever hem sevilirken bu ayrılık neden
oldu.” Bu türkü gönlümde açar bin türlü yara. Bilesin!



Ve bülbül ve güle dair bir hikâye düşer aklıma eski zamanlardan kalma;

“Bülbül sema’da uçup dururken öyle bir koku almış ki bir anda başı
dönmüş kolu kanadı kırılmış, gülün rayihasının meftunu olup nereden
gelir bu koku diye semadan yer doğru uçmuş.

Uzun bir müddet ağaçların çalıların otların arasında bu güzel kokunun
sahibini aramış durmuş. Bulamayınca da yüksek bir yere konmuş yanık
yanık öterek sesini duyurmaya çalışmış:

Gül uzaklardan gelen bu hoş sesi işitmiş oda güzeller güzeli sesin
sahibine bir anda meftun olmuş. Rahiyasından olabildiğince kokuları
rüzgârın peşi sıra savurmuş. Bülbül rüzgârın ardından gelen bu kokuları
takip etmiş. Bülbül gülü görmeden kokusuna meftun olmuş gül bülbülü
görmeden sesine âşık olmuş. Âşıkla maşuk vuslat hasretiyle yanıp
kavrulurken kavuşmaları çok fazla vakit almamış. Bülbül güle öyle bir
sevdalanmış öyle bir sevdalanmış ki onun her halini görmek istemiş.

Gülde sevdalısının sesine öyle meftun olmuş ki ona en güzel kokularını
hediye edebilmek için bir solmuş bir açmış bir solmuş bir açmış ve ona
en güzel kokusunu göstermek istemiş. Gül kokusuyla dile gelmiş.

Her aşkın bir cilvesi vardır. Bülbül ile Gül’ün aşkının cilvesi ise
birbirlerine âşık olup kavuşup hasretlerinin son bulmamasıdır yani
vuslatın hep bir başka bahara kalmasıdır. Bülbül öttükçe gül açmış gül
açtıkça kokusu bütün âleme yayılmış gül utancından gonca haline dönmüş
bülbül gülün bu halini görebilmek için var gücüyle ötmüş ötmüş ötmüş.
Gelgelelim gülün tomurcuktan gonca haline geçtiği sıra hep bitap düşüp
gaflet uykusuna dalmış. Her uyandığında gül açmış bülbül feryat figan
edip göremediğine yanmış ve o günden beri her seher vakti bu ıstıraplı
aşk tekerrür edip durmuş.Bülbül sevdiğinin gonca halini görmek
hasretiyle bir ömür ötmüş gül ise sevdiğinin en güzel halini görebilmesi
ümidiyle bir ömür boyu açmış açmış solmuş.

Ne gül olmak kolay ne de bülbül olmak; bülbül olmayı seçtiysen bir ömür yanacaksın gül olmayı seçtiysen bir ömür solacaksın.”



Bir düş görürüm düşümde. Bir beyaz gül gelir düşer tam kalbimin üstüne.
Düş bu ya ben o gülün saçlarını okşarım gül uyur öylece. Hayra yorup
düşümü, düşmüşüm beyaz gülün kokusunun peşine… Bilesin!



Beyaz gülüm! Ben senin kokuna vurulmuşum. Sana gelirken çalılara
takılmış kolum kanadım gecikmişim, yorulmuşum, vurulmuşum. Şimdi
geciktiğim her saniye için asırlara denk çileler yaşarım. Sana değil
kendime yanarım. Bilesin!



Gül’e naz, bülbüle niyaz yakışır. Güne güneş, geceye ayaz yakışır. Sen
her daim gül de küçülsün gözlerin. Sen gülsün güle gülmek ve güle en çok
beyaz yakışır. Bilesin!

Sebepsiz bölünen uykuların, seher vakti gözyaşı dökerek edilen duaların
ve her seher dua ederken dökülen gözyaşlarının sebebi sensin. Bilesin!



Gün oldu konuştun Ağustos zaferleri yaşadım. Gönlümde her kelimenle
kutlu bir ihtilâl oldu. Hazan mevsiminin hüzün günlerinde dilin lâl
oldu. Sana da bana da bir hal oldu. Bilesin!

Türkü Gözlüm! Tarihin mirasını da talihin yükünü de beraber
omuzlamalıyız. Aşkı, sevdayı, vefayı biz yaşatmalıyız. Ve biz
öğretmeliyiz cennet kokulu bebeklere… Sensiz bu yük ezer beni ve bensiz
sen yıkılıp çökersin. Bilesin!



Yavuz Sultan Selim’i köle eden, o koca sulatanı kızgın çöllerde yaya
yürüten sevdanın varisiyiz. Seninle kalabalık, karanlık çirkefe bürünmüş
yollarda değil, sıcak çöllerde ak yokuşlarda yan yana omuz omuza
yürümektir muradım. Bilesin!



Senden öğrendim karşılıksız, hesapsız sevmeyi ve sen öğrettin bana
sevilmeyi… Hz. Mevlana’nı buyurduğu gibi; “Aşksız insan kanatsız kuş
gibidir.” Sen kolum kanadım, sen derdim dermanım, sen bana Aşkı öğreten,
sen canım cananımsın. Bilesin!



Vuslat türküleri kadar şen, hasret türküleri kadar hüzünlü ey Türkü
Gözlü Güzel! İman ile isyan arasında gidip geldiğim vakitlerde
gözlerinden hayalime düşen ışıkla yol buldum. Bilesin!



Terkedilmiş eski başkentler kadar yalnız, viran olmuş bir cami kadar
mahzun ve kimi kimsesi olmayan bir ana kız kadar çaresizim. Eski
başkente akşam iner, yağmur yağar, hüzün yağar şimdi… Rahmettir yağan ya
da gök ayrılığın hüznüne ağıt yakıyordur kendi dilince… Bilesin!



Bir şairin gönlüne, şiirin menziline girmek zordur Türkü Gözlüm. Ne
zaman bir türkü dinlesen, ne zaman bir şiir okusan ve ne zaman bir beyaz
gül görsen yüreğin sızlar. Ne zaman aynanın karşısında gözlerinle göz
göze gelsen, gözlerine yazılmış şiirler bir damla yaş olur süzülür
yanağına…

Senin yangının, senin gözyaşın ta ötelerden gelir saplanır bir şairin yüreğine… Bilesin!



Leylâ eğer Mecnun’u sevmeseydi, Mecnun onca sene çölde gezer miydi?
Şirin Ferhat’ı beklemeseydi, Ferhat dağı deler miydi? Ya da Aslı’nın
aslı olmasaydı Kerem yanıp küle döner miydi?

Ey türkü gözlerine destan yazdığım güzel!

Şimdi Mecnun’a, Ferhat’a, Kerem’e sevda manifestosu yazıyorum ve Fuzûlî
misali diyorum ki; “Âşık-ı sadık benim onların sadece adı var.” Bilesin!



Ey bu mektubu okurken her harfte bir damla gözyaşı döken güzel!

Seni ve güzelliğini, kelimelere cümlelere ve şiirlere sığdırmaya çalışan
tüm şairler ve yazdığım tüm harfler adına bir kez daha senden özür
dileyerek ve gene ve sadece;



Bir seni hep seni tek seni sevdiğimi

Bir sana hep sana tek sana seslenerek;

Şiir diye yüreğimi sunuyorum yüreğine.



Ve canım deyip aldığın canımı kurban diye adıyorum bir damla gözyaşına. Bilesin!

Bayramın mübarek olsun…

Vesselam…
 
Ey can özüm!

Ey gönül gözüm!

Ey söylenmemiş sözüm!

Ey eski başkentin sultanı, Türkü Gözlüm!

Nasılsın? Bak her zamanki gibi sıradan, basit bir nasılsın sorusunun ardına gizliyorum aşkımı, hasretimi ve o koca sevdamı.

Nasılsın bahar sözlüm?

Nasılsın ay yüzlüm?

Nasılsın Türkü Gözlüm?

Sensizliğin katran karası vakitlerinde, yokluğunun öldürücü
suskunluğunda; kat kat ve rengârenk perdelerle örttüğün gönlünden
gönlüme düşen ışıkla aydınlanan bir vakitte, gene sana sesleniyorum.
Bilesin!

Tarihin talihsiz sevdalarında figüran olmak yerine; tarihin mirasını da
talihin yükünü de omuzlayıp sevda yorgunu gönlüne derman olayım diye
sesleniyorum. Bilesin!

Daha en baştan biliyorum ki; gün gelecek bu mektubu da sahiplenenler
olacak “ben yazdım” diyecekler ya da birileri üstüne alınacak “bana
yazıldı” diye gurur yapacaklar. Ama sevda cümlelerimin gizli öznesi olan
Türkü Gözlü Güzel olduğunu bir ben bileceğim bir de sen. Bilesin!

İki günlük nefsanî arzularına aşk adını verip AŞK’ın adını kirletenlere
inat, onca hasrete onca sevdaya rağmen yan yana gelince, birbirinin
gözlerine bakmaktan, ellerini tutmaktan hayâ eden edepli, nezih
sevdaların bu çağda da var olduğu bilinsin diye sana sesleniyorum.
Bembeyaz bir sevda benimkisi arabesk şairlere, siyah-beyaz Türk
filmlerine, 21. y.y’ın gündelik sevdalarına inat bembeyaz bir isyandır
bu. Bilesin!

Bazen sen bile anlamakta zorlanıyorsun, bu çağda böyle aşk olmaz
diyorsun. Acabalar sarıyor zihnini oysa senden öğrendim karşılıksız
sevmeyi, beklemeyi ve dua etmeyi… Seven kişi sevdiğine sitem etmez,
sevdiğini suçlamaz kendinden ziyade sevdiğinin mutluluğunu düşünür;
Canına canan değil, cananına can diler mevladan. Biz aşkı bu çağın
şehvet, ihanet, rezalet üçgeninde değil, çağlar öncesinden kalma
sadakat, letafet, zarafet üçgeninde yaşıyoruz. Bilesin!

Çünkü sevda dediğin; Hz. Yakup gibi beklemek; bekleye bekleye gözden
olmaktır. Ondan gayrısını görmemektir. Hani şair diyor ya; "Sensizlik
ışık olacaksa gözlerime ben karanlığa razıyım, Varsın güneş hiç doğmasın
sevdiğim"

Gözlerinin içine bakarak, şimdiki zaman çekiminde senli cümleler kurmak
dururken, boğazımın dokuz boğumuna dizilen sevda sözleri yerine havadan
sudan konuşmak ölümün diğer adıdır. Sensiz cümlelerim yetim kaldı
suskunluğa vurdum kendimi, terk ettim cümlelerin cümlesini… Bilesin!

Her sabah aynanın karşısında adını Türkü koyduğum gözlerinle göz göze
gelince yüreğinin derinlerinden bir sevda alır başını yürür, yaş olur
damla damla gözlerinden süzülür. Ve sen seher vakitlerinde ağlıyorsundur
gene. Harf harf damlıyordur gözyaşların kâğıda. O damlalar şiir olur,
nâme olur gelir yüreğimin orta yerinden beni vurur. Bilesin!

Sen İbrahim misali yangınlardasın. Ben ateşi söndürmek için su taşıyan
karınca misali dua taşıyorum sana. Biliyorum bu su bu ateşi söndürmez.
Ama sevdamız belli olur. Çünkü bu bir hikâyedir, bu hikâye di'li geçmiş
zaman rivayetlerinden ziyade şimdiki zaman çekiminde geçmektedir.
Bilesin!

Keşkeler sarıldı boğazıma nefes alamıyorum, ne beni sana ne seni sana
anlatamıyorum diye çırpınırken ve yokluğunun hüznüyle biten gün,
hayalinle aydınlanan geceye devrederken kendini, bir türkü çalınır
kulağıma. “Ellerini çekip benden, /Yârim bu Gün gider oldu. /Hem sever
hem sevilirken /Bu ayrılık neden oldu”

“Ama senden ayrı gezen. / Yürek değil beden oldu.” Bilesin!

Ve bir hikâye düşer hatırıma gene bülbül ve beyaz güle dair;

“Gülün yüzünde hep bir hüzün vardı. Nicedir uzaktan onu seyretmekte olan
bülbül, gülü böyle görünce, içinin yandığını hissederdi. Gül neden
böyleydi ki? Etrafında nice kuş pervane oluyor ve bakanlar,
hayranlıklarını gizleyemiyorken… Böylesine gözde ve güzelken, neden bu
kadar hüzünlüydü? Herkes gidince, yalnız kalan ve gözyaşları
yapraklarından süzülen gülün dalına kondu…

“-Ah güzeller güzeli, niçin ağlıyorsun?” dedi, fısıltı gibi bir ötüşle… İnilti gibi bir sesle cevapladı gül:

“-Dikenlerimin acısıyla yanmayacak ve dikenimin batmasıyla, şu ipek
yaprağımın okşamasını bir görecek olanın hasretindeyim. Dikenimin de,
yaprağım kadar rahmet olduğunu sezecek… Ve canını yaktığı için,
dikenimin varlığına şükredecek olanın hasretini çekmedeyim… Bülbüller,
ipeksi yapraklarıma şiirler yazdılar; kokumla mest olup, tavafıma
durdular. Nice serenat dinledim, nice aşk îlanına muhatap oldum. Fakat
ne vakit, o âşıklık iddia edenlerden birine dikenimi değdirecek oldum,
canının derdine düştü de, çekip gitti. «Senin için ölürüm!..»
diyenlerin, daha tenlerini çizmeme bile dayanamadıklarını ve yalancı
olduklarını görmek, beni böyle mahzun etti.”

Bülbül, gülün söylediklerini duyunca, hiçbir şeyin göründüğünden ibaret
olmadığını anladı. Sonra bir an kendi duygularını sınadı. Acaba, dedi,
ben de diğerleri gibi miyim? Gülü sevdiğimi zannederken, yoksa canımın
sevgilisi miyim?

Gül, gözlerindeki ağlamaklı bakışla uzun uzun daldı önce. Sonra devamla dedi ki:

“-Ağlamayı sevmeyenler, gülmeyi de sevemezler…”

Bir bülbüle hasretim ki, dikenim kanadını yırtıp geçtiği hâlde,
kanadının derdine düşmeyip, yine gözlerimin içine aşkla bakmaya devam
etsin… Oysa bakıyorum, öncesinde rengim ve kokumla güya sarhoşa
dönenler, canlarını azıcık yaktığımda gaflete düşüp, yüzüme bakmaz
oluyorlar…

Böylece devam etti gül anlatmaya gül anlattı bülbül dinledi saatlerce.
Bülbül, sadece, hayranlıkla gülün gözlerine baktı… Cevap vermedi… Tam o
sırada, gülün nicedir gülmeyen yüzünde, tatlı bir gülümseme belirdi. Bu
gülümsemeyle, etrafa öylesine güzel bir koku yayıldı ki, duyan bilir…

Bülbül, gülünün gülmesiyle gönlü temelli coşarak ve gülümseyerek sordu:

“-Nasıl da yakıştı gülmek sana… Hele deyiver, neye güldün gülüm!?”

Gül, hiçbir şey söylemedi… Bir yandan gülen, bir yandan yaşlar akan
gözleriyle, sadece başını eğdi… O vakit bülbül, gülün dalına geçmiş olan
tırnaklarını ve dikenlere takıldığı için saatlerdir kanamakta olan
kanadını ve kanıyla beyaz gülün kırmızıya döndüğünü fark etti.”

Hele deyiver sen neye güldün Türkü Gözlüm?

Canım canında, kaderim duanda yazılıdır. Halim ruhunda tecelli, ruhun kalbime aynadır. Şimdi;

Sensizim, sessizim, kimsesizim.

Gözlerinin,

Sözlerinin,

Gönlünün,

Hatırına

Ya bırak beni düşeyim uçuruma

Ya da çekiver yanına…

Ben her şeye rağmen sana geliyorum… Ardımda bırakıp sensiz geçmişi
gönlünde yeniden dirilmek için. Yiğit düştüğü yerden kalkar Türkü
Gözlüm! Asırlar önce düştüğüm gönlünden şimdi kıyama kalkıyorum.
Bilesin!

“Seni ben gönlüme sultan, beni kurban bilirim.

Seni beklerken ağarmış nice tan bilirim.

Seni pençesi kandır canavardır dediler,

Seni gene de canıma can derdime derman bilirim.”

Dörtlüğünden,

“Cânı kim cananı içün sevse cânânın sever

Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever” beytine kadar tüm zamanlar
boyu senin için yazılmış en güzel şiirleri ve sözleri bilirim ama ben
gene ve sadece;

Bir seni, hep seni, tek seni sevdiğimi

Bir sana, hep sana, tek sana seslenerek;

Şiir diye yüreğimi sunuyorum yüreğine… Bilesin!

Her ne kadar sürçü lisan etti isem,

AŞK OLSUN!
 
Geri