Türkiye Gizemleri

Konu sahibi son olarak 4382 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Didim bir kehanet şehrimiydi?
Didim ve Lucifer ilişkisi
Apollo ve Lucifer ilişkisi
Antik Yunan´da ve İyonya´da (Batı
Anadolu) "Orakl" merkezleri birçok
yerdeydi. Fakat daha önce mitolojiye
bir göz atmak yararlı olacaktır.
Apollon, en büyük tanrı olan Zeus ile
sevgilisi Leto´nun oğludur, Zeus´un
kıskanç karısı Hera´dan kaçan Leto,
Delos Adası´ndaki Kynthos Dağı´na gelir ve orada Apollo ile
kızkardeşi Artemis´i doğurur. Mitlere göre doğum esnasında,
göklerden altın pırıltılı yağmurlar yağmış, güller açılmıştır.
Apollon, ışığın tanrısıdır, ona "Phoibos" yani "ışıldayan" veya
"ışığı getiren" olarak da tanınır; burada ezoterik anlamda
Apollo´nun Şeytan´ın majikal tanımı olan "Lucifer" ile
özdeşleştiği farkedilir. Apollo´nun ve Lucifer´in ışığı ya da
daha uygun tanımla bilgiyi vermesi, özde saklı olan
sembolizmanın ifadesidir. Ve Apollo aynı zamanda da
kehanetlerin tanrısıdır, üstteki sembolizmadan yola çıkarak
geleceğin bilgisinin insana verildiği noktasına ulaşırız ve o
zaman da pagan inançlara karşı doğan tek tanrılı semavi
dinlerin kehanetlere neden karşı çıktığı anlaşılır. Tüm pagan
kültürü ve gelenekleri yok etmek zorunda olan günümüzde
yaşayan üç büyük semavi din ve onların uzantısındaki inançlar
doğal olarak gelecekten haber vermeyi şeytansı tanımlamışlar
ve korkutarak yasaklamışlardı. Apollo, kehanetlerin babasıydı
ve "Orakl" merkezleri onun adına ve onurunaydı. Delphi,
Claros ve Didima bunların en önemlileri ve etkin olanlarıydılar.
Didima ya da "Didymaion" sözcüğü "ikiz" anlamına gelir, ikiz
kardeşleri yani Apollo ile Artemis´i kasdetmektedir.
Didim´de 25 metrelik dev apollo
25 Metrelik Apollo Heykeli
Didima´daki Apollon Tapınağı,
bugün Aydın ili hudutları içinde
Söke kazasına bağlı Yenihisar
(Yoran) köyü mevkiidir. Tapınak,
antik çağlarda Miletos´un yaklaşık
19 km. güneyindeydi. Bilindiğine göre, şimdiki Tapınağın
bulunduğu yerde ünlü İyonya göçünden ve Miletos kentinin
kuruluşundan önce de eski bir tapınak vardı. Arkaik Dönem
´den kalan bu eski Apollo Tapınağı, krallar tarafından hatta
Lidya Kralı Krezüs tarafından da ziyaret edilmişti. İlk
inşaatın MÖ 8. Yüzyıl´da yapıldığı ve yaklaşık MÖ 560´larda
şimdiki büyük tapınağın tasarımlandığı Alman arkeologlar
tarafından ileri sürülmektedir. MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar´da,
Tapınağın etkisi azalmaya başladı. 5. Yüzyıl´da Persler Batı
Anadolu´ya yani İyonya´ya geldiler. Tapınak, çevresindeki
yerleşim alanı ve içerde bulunan bronzdan yapılma dev Apollo
heykeli (Bronz Apollo heykeli, 25 metre yüksekliğindeydi ve
çatısız iç avluda "Cella" duruyordu, çevresi mitolojik
yaratıklarla süslenmişti.) Pers Kralı Darius tarafından yok
edildi. Tapınak 180 yıl boyunca harabe olarak kaldı. Büyük
İskender´in Persleri kovmasının ardından yeni bir yükseliş
dönemi başladı. İskender Tapınağın yeniden yapılması emretti,
sonra Suriye Kralı I. Sleukos, Persler´in kaçırdığı Apollo
heykelini Tapınağa geri getirtti. MÖ 300´de günümüzdeki
Tapınak, Efesli Paionias (Artemis Tapınağı´nın
mimarlarındandı) ve Miletos´lu Daphis tarafından inşa
edilmeye başlandı.
Didim´deki Tapınak inşaatının sonu
Ama proje çok büyük
tutulmuştu, bu nedenle de
tamamlanamadı, inşaat MS 200
´lerde dahi bitmemiş, geçen beş
yüzyıla rağmen sonuca
ulaşılamamıştı. Roma İmparatorları´nın desteğine rağmen yine
de inşaat tamamlanamadı, bugün dahi inşaatın eksiklikleri
görülmektedir (traş edilmemiş taşlar, yivsiz sütünlar ve
ücretini alamamış taş ustalarının imzalarının durması gibi..).
Tapınak düz bir alan üzerinde değildir, bu nedenle yapı zaman
içersinde kaymış ve bu nedenle de ön kısmına yay biçiminde
bir takviye duvarı yapılmıştı. Temeller, depremlere karşı ızgara
biçiminde yerleştirilmişti. Yapının ölçüleri 109.34 x 51.13 metre
olarak tahmin edilmektedir. Toplam 112 sütun bulunuyordu
(Bazı uzmanlara göre 124 sütün vardı). Ön girişte görülen 7
yüksek basamaklı, 3.5 metre yüksekliğindeki kaide (krepis),
hem Hellenistik bir evrimin simgesi, hem de çukurda kalan o
bölümü yükseltmek içindi. Tapınağın en çarpıcı yeri kuşkusuz
önünde 1.45 m. yüksekliğinde bir eşik bulunan dev kapıdır. Bu
büyüklük, mimari bir nedene dayanmıyordu, dini bir amaçtı ve
bir kehanet merkezi olması etkindi. Tapınak, MS 200´lere
kadar yarı inşa edilmiş haliyle kullanıldı; Hıristiyanlığın
yayılması ve çok tanrılı inancın çökmesiyle içine bir kilise
yapıldı ama bir yangın sonucunda tüm yapı zarar gördü. MS
395´de İmparator Theodosius; "tüm kehanetleri boş iş ve
umut" ilan ederek yasakladı. "Orakl"ın sonu gelmişti. Bizans
döneminde askeri garnizon olarak kullanıldı ve ikinci bir
yangın yaşandı. 1493´deki büyük deprem tapınağa çok zarar
verdi. Ve bundan sonra tamamen terk edildi; ta ki 18. Yüzyıl´a
kadar... Tapınak´tan ilk kez ünlü gezginler Texier ve Nevton
söz ettiler; 1858´de İngilizler, 1872´de Fransızlar çalışmalar
yaptılar. 1904´ten sonra Wiagand başkanlığındaki Alman ekibi
Tapınağı şimdiki haline getirdi.
Kutsal yürüyüşün hikayesi
Didima, bazı uzmanlara göre en
büyük ve en tanınmış "Orakl"
tapınağıdır. "Orakl", Claros´da
olduğu gibi kadın kahinler ya da
"Orakl" rahibeleri tarafından
"Hexametrik" olarak yani altı
mısralık şiirlerle verilirdi. Ziyaretçiler, "Orakl"a ulaşmak için
önce kutsal yolu geçmek zorundaydılar. Didima´ya gelen
ziyaretçiler rahiplerin yönetiminde ayinler yaparlar, alaylar
oluştururlar, geceleri meşalelerle yürüyüşler yaparlardı.
Kutsama dönemlerinde Miletliler o zaman liman olan Panormas
limanına gelirler, dört kilometrelik taş yolu (son iki kilometresi
heykellerle süslüydü) şarkılar söyleyerek (Paion: Kutsal
şarkılar) yürürler ve Tapınağa ulaşırlardı. Bu yürüyüş dört
gün sürerdi. Miletos´da bulunan MÖ 200´den kalma bir yazıtta
törenlerin her yıl Nisan-Mayıs aylarında yapıldığı
anlaşılmaktadır. İskender döneminde, yaklaşık aynı dönemler
yılbaşı olarak kabul edilmişti. Tapınağın yapıldığı yerde
muhakkak bir kutsal orman bulunmalıydı ve o zamanlarda
vardı. Tapınağa ince dallı ağaçların örttüğü bir yoldan
ulaşılır, dev sütünların arasından geçilerek, çok büyük bir
avluya girilirdi. Bu tarz, şu anda Didim´de görülmektedir.
"Orakl" Rahibeleri, bakireydiler, sürekli olarak kendilerini
temizlerler ve tanrısal sözcüklere her an hazır olmak için
perhiz yaparlar veya oruç tutarlardı. Didim Tapınağı´nın iç
avlusunda, rahibelerin yaşadıkları bölmeler görülür, iç avlunun
üstü açıktır ve buranın üstünün açık olması gelenekseldi.
Claros´da olduğu gibi, Didim´de de iç avluda "vahiy" yani
esinlenme ayinleri yapılırdı. Rahibelerin taşıdıkları asaların
tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı. "Orakl" yani Rahibe,
silindir şeklinde döner bir taş bloğa (buna Axon denirdi)
otururdu. Axon, muhakkak iç avluda bulunan küçük bir kutsal
kuyunun ya da yeraltı kaynağının yanında veya yakınındaydı.
Rahibe, tanrıların esinini almak için, yeraltı suyundan
yükselen buharı solur ve ardından "Orakl"ı anlatan mısraları
söylemeye başlardı. Daha sonra "Orakl", dış avluda bekleyen
dilek sahibine uygun görülen anda iletilirdi. Rahibeler, kapının
arkasında yer alan ve ortasında iki sütünun bulunduğu salona
alınan dilek sahiplerine gizemli mısraları söylerlerdi. Tapınağa
ibadete ve dilek dilemeye gelen halk, içeri giremez, öndeki
sunağın çevresine toplanırlardı. İçeriye ancak görevli rahipler
ve Apollo rahibeleri girebilirlerdi. Öte anlamda, ölümlülerin
fiziksel ve ruhsal olarak içeri girememelerinin nedeni,
tapınağın bir ölümsüze ait olması demekti. İskenderiyeli
Herons, Antik Çağ insanlarının, tanrıların ve tanrıçaların dev
kapılarda göründüklerini yazar. Aslında tanrıların dev
kapılarda görülmesi inancı çok eskidir, Mezopotamya´daki
Kar-Tikuti, Ninurta´daki Asur, Babil´den kalma Borsippa-
Nabut ve Ezida tapınaklarında böyle kapılar vardır.
Orakılların varoluş sebebi
İnsanların büyük çoğunluğu için
"Orakl"lar gereklidir. Sosyolog
Abbott; "Yunan Orakl´ları büyük
bir toplumun binlerce yıllık ruhsal
gereksinimlerini yansıtırlar." der.
Günümüzdeki insanlarda olduğu
gibi, o çağlarda da yaşamın
gizemleri hakkında toplumun
soruları vardı. Cevaplar,
"Orakl"lar tarafından
sağlanıyordu. Arkeo-araştırmacı
Lane Fox; "Orakl müşterileri,
bilmek ve tartışmak isteyen insanlardılar. Düşünce ve eylem
konularında emin olmak istiyorlar ve yol gösterilmesini
bekliyorlardı." şeklinde bir açıklama getirir. Antik Çağ
yazarlarından Lactantius ise, Didim Apollo Tapınağı´nda
"Orakl"a "Ruh, ölümden kurtulabilir mi?" sorusunun
sorulduğunu ve "Evet, bunun anlamı eterde doğmaktır (zaman
ve mekan dışında), orada ebediyen varoluş vardır." cevabının
alındığını yazar. Eter, Latince bir sözcüktür ve evrenin üst
düzeyini ifade eder. Ruhla ilgili bir diğer cevap ise; "Ruh
bedende, acıya tahammül ederken, incinmez ve acıyı tolere
eder. Beden yaşlanıp, solup ölürken ruh evrende sonsuz
boşluklarda özgür kalır.." şeklindedir. Görüldüğü gibi, iki
cevapta da benzerlikler vardır. İkisinde de ruhun evrende bir
yerde bedenden kurtulduktan sonra özgür olarak ebediyen
varolduğu yaklaşımı vardır. İnsanlar Tanrı´yı sorarlar; Tanrı
kimdir ve nedir? "Orakl" bu sorulara şöyle cevap verir;
"Ölümsüz tanrı, ilahidir, eterdedir, ölümsüzdür, değişmez,
ebedi ve daima aynıdır." Burada da eter göndermesi görülür
yani evrenin çok üst düzeylerinde tanrı ve ruh vardır.
"Orakl"lara benzeri sayısız soru sorulmuş ve benzer cevaplar
verilmiştir. Dikkat edilirse verilen cevaplar, günümüzün egemen
üç semavi dininin öğretilerine ve inançlarına çok
benzemektedir. Aynı sorular rahiplere, hahamlara veya
imamlara sorulduğunda hemen hemen aynı cevaplar
alınacaktır. Bu nedenle, birçok Hıristiyan din bilimcinin
"Orakl"ları dinsel amaçlarla veya inançları doğrultusunda
kullandıkları görülür. Böylece, "Orakl"ların çoğu, ilk
Hıristiyanlar´ın yazılarında yer alarak, bizlere kadar
ulaşabildiler.
Kehanet nedir?
Quintus Cicero´ya göre, kehanet geleceğin
açığa çıkması ve olacaklar bilimidir, ulvi ve
yararlıdır. İki tür kehanet vardır; birisi bir
olayın kehaneti yapan tarafından
gözlenmesidir, bu özendirici ve yapay bir
öngörüdür ve de çok çeşitli yöntemler
kullanılır. Cicero´ya göre öteki kehanet
türü, doğrudan Apollo´dan doğal veya sezgi yoluyla ilham
alınmasıdır. Antik çağlarda ve hatta daha öncelerinde,
kuşlarla kehanet yapılırdı çünkü kuşlar gök sakinleriydiler ve
tanrılara daha yakındılar, dolayısıyla tanrıların konuşmalarını
duymaktaydılar. Rüyalar aracılığı ile geleceği tahmin etmek
(Oniromansi), tüm Pagan inançlarda vardı ve hatta Bergama
´daki Asklepion Şifa Merkezi´nde hastaların tedavisinde
yöntem olarak kullanılmıştı. Filozof Aristotle, bir rüya
yorumcusuydu, rüyaları yorumluyor ve günümüz psikologlarının
kullandıkları gibi kullanıyordu. Yunan ve Roma dönemlerinde
Serapis Tapınakları´nda rüya yorumlatarak, şifa verilmesi bir
modaydı. Roma döneminde, yüzyıllar boyunca ölülerle ilişki
kurulmaya çalışıldı ve onlardan geleceğin öğrenilebileceğine
inanıldı. Bir kutsal rahibenin mezarı "Orakl" haline
getiriliyordu. Akhisar´da bulunan bir örnek yazıt şöyledir;
"Tanrıların rahibesi Ammias ve onun çocukları; tanrıların
ilhamı bu sunaktaki bakır kaplarla onun belleğindedir. Eğer
birisi benden gerçeği öğrenmek isterse, bu sunağa gelip dua
etmesine izin verin. O, her zaman gece ya da gündüz bütün
dileklerini elde edecektir."
Bir diğer kehanet yöntemi, kelimelerin aslında saklı kehanetsel
anlamlar içerdiğidir. Buna Yunanlılar "cledon" derlerdi,
şimdilerde de "Cleomansi" adıyla, kelimeler yorumlanmaktadır.
Tarihçi Plutarch, "İskender´in Yaşamı" adlı kitabında, Büyük
İskender´in ordularını yola çıkarmadan önce Delphi´ye gidip
danıştığını fakat kendisine verilen "Orakl"ı unuttuğu için
yaşamını erken yitirdiğini yazar. Öyküye göre Delphi Kahinesi
yani Pythia önce İskender´i reddeder ama Kral buna aldırmaz.
Gider Pythia´yı bulur ve omuzlarından yakalayarak kendisine
döndürür. Pythia Kral´a bakar ve; "Sen yenilmezsin, Oğlum.."
der. Bu cümleyi işiten İskender, başka bir şey istemez çünkü
istediği sözcüğü işitmiştir; "Yenilmezlik" Oysa Büyük İskender
´i, bir komutan veya ordu değil, başka bir neden yenecektir
ama kehanetin ötesini dinlememiştir.
Cicero, su kaynaklarının ve ırmakların ilahi lütufkârlıkla
donatıldıklarına ve yanılmazlıklarına inanıldığını söyler.
Homeros´a göre, kutsal Olimpiyalılar yani tanrılar "Styx" adlı
ırmakta yargılanırlar ve yalan söyleyip, söylemedikleri
belirlenirdi. Kahinler ve kahineler kutsal bir suyu içtiklerinde,
geleceğin esinlenmesine ulaşırlardı (Hidromansi). Bu metod, ilk
kez Suriye´de geliştikten sonra Demeter ve Asklepion
tapınaklarında kullanıldı. Daha birçok kehanet yöntemi vardır
ama asıl önemli olan şey, insanların hemen çoğunluğunun
gelecekleri hakkında çok ilkel, basit ve sıradan sorular
sormalarıdır. Bunlar çoğu zaman boş sorulardır. Agis adlı birisi
büyük tanrı Zeus´a battaniyeleri ve yastıkları hakkında bir
soru sorar; acaba onları kaybedecek midir veya birisi çalacak
mıdır? Buna karşın, tanrılar bir insana kararsız olmamasını,
çalışmayı istemesini önerirler. Çocuk balıkçı babası gibi olmalı
ve balık tutma bilgisini öğrenmelidir. Yani önce insan kendi
gücüyle herşeyi yaptığından emin olmalıdır...
Kehanet nasıl yapılıyordu?
Apollo Tapınakları´nın danışmanları yani
kahinler ve kahineler, ilkönce kendilerini
kutsal suyla yıkamak zorundaydılar.
Tapınakların önünde, "pelanos" denen
bir ücret ödenirdi. Pelanos, kehanet
yapacaklara yönelik bir ön sunuydu,
Plutarch tapınakların önünde, hayvan
kurban edildiğini de yazar. Halktan 7 "drachma" ve 2 "obol"
alınırdı. Özel istekler için 6 obol ödeniyordu. Bir drachma, 6
obol ediyordu. Daha üst düzeydeki istek sahiplerinden, onbir
kez daha fazla ücret alınırdı. Bir diğer hazırlayıcı test ise,
Apollo´nun izin verip vermeyeceği yönündeydi. Bunun için
kurban edilecek olan keçi, kutsal suyla yıkanırdı. Eğer kurban
hareketsiz kalırsa, Apollo isteği onaylamıyordu, eğer kurban
çırpınır ve kurtulmaya çalışırsa Apollo isteği onaylıyordu ve
cevap verilebiliyordu. Bundan sonra hayvan sunağa yatırılır
ve kesilirdi. Pythia´nın yani kahinenin bulunduğu yere
geçilemediğinden, kurbanlar kesildikten sonra içeri yollanırdı.
Bu arada, soruyu soran kişi sorusunu yazılı olarak görevli
rahibe verirdi. Rahibelerin söylediği Apollo´ya övgü şarkıları
arasında, rahip soru kağıdını özel rahibeler aracılığıyla, Apollo
ve Dionysus heykellerinin bulunduğu özel bölmede bulunan
Pythia´ya gönderirdi. Pythia, üç ayaklı bir sehpada veya
taburede otururdu. Tanrı Dionysus, transı simgeliyordu, üç
ayaklı sehpa Apollo´nun simgesiydi ve onun oturduğu yer
olarak kabul ediliyordu. Pythia´nın içine Apollo´nun geldiğine
inanılıyordu. Her kehanetten önce Pythia, bir kez daha
yıkanıyor ve temizleniyordu, kutsal defne yaprakları çiğniyor
ve kutsal sudan içiyordu. Özel kokular arasında Pythia, transa
geçiyor ve tanrısal kattan gelen kehaneti içeren kutsal
sözcükleri haykırarak söylüyordu. Trans esnasında Pythia´nın
söylediği sözcükler ilk bakışta, saçmasapandı. Pythia´nın
çılgınca hareketleri, bugünkü anlamda "self-hipnoz" yani
kendi kendine hipnoz olarak tanımlanmaktadır. Pythia´nın
anlaşılmaz sözcükleri doğal olarak yorumlanmaktaydı. Aslında
Pythia´lar birer medyumdular ama dönemin tarzına uygun
olarak şiirsel bir dille yani mısralar halinde kehanet
yapıyorlardı. Pythia´nın kehanetleri rahibeler tarafından
yazılıyor ve bir kopyası müşteriye verilirken, öteki kopyası
tapınağın arşivinde saklanıyordu. Ne yazık ki, bu arşivden
geriye birşey kalmadı.
Dişi kahinler
Sibıllar, Bakisler ve Pythialar
Sibıllar, kutsanmış dişi
kahinlerdiler ve onlara "Bakis"
denirdi. Geçmişlerinin MÖ 8.
Yüzyıl´a kadar uzandığı
bilinmektedir. Sibıllar ve
Bakisler Apollo Tapınakları´nın
çok öncelerindeki ilk Pythialar
´dılar. İlk Pythialar´ın MÖ 7.
Yüzyıl´da ortaya çıktıkları
sanılıyor. Sicilyalı Diodorus´a
göre, "orakl"lar yani kahineler
bakire olmak zorundaydılar
çünkü fiziksel saflıkları
önemliydi; aynı zamanda da
Artemis ile de ilişkiliydiler.
Pythialar daha genç bir kızken
seçilirler ve yaşlılar tarafından
yetiştirilirlerdi. Seçim genelde
soylu ve saygın bir aileden
yapılırdı. Ama bazen, aileye çocukken girmiş fakir ailelerden
gelen kızlar da Pythia olurdu. Önemli olan başka bir konuda
eğitilmeden Pythia eğitimine girebilmekti. Bir Pythia Apollo
´nun karısı sayılırdı, antik zamanlarda Pythia´nın doğumu Mart
veya Nisan başları olan 7. ayda (Bysios) kutlanırdı. Sonraki
dönemlerde kutlamalar kış aylarında yapıldı. Çok önemli
kehanetler, dinsel takvimlere göre yapılır ve uygun zaman
beklenirdi. Çok fazla talep olduğunda aynı anda üç Pythia´nın
görev yaptığı biliniyor. Fakat MS 2. Yüzyıl´dan sonra
"Orakl"lar azalmaya başlayınca, ortada tek bir Pythia kaldı.
Ve Hıristiyanlığın ışığı parladıkça, Pythia´nınki sönmeye
başladı. Artık Pythialar yaşamıyorlar ve tabii Apollo´da... Ama
"Orakl"lar onların yeniden doğacaklarını söylemişlerdi.
Kimbilir ne zaman?
 

Gizem Turizmi
Türkiye´de ve bizde de görmenizin şart olduğu yerler vardır,
bu yerleri muhakkak görmelisiniz. Gizem Turizmi´ni yaşamanız
sizi farklılaştıracaktır. Bilinmeyen.com çok yakında bu turları
sizinle birlikte düzenlemeye başlayacak ve ülkemizin mistik
geçmişini birlikte keşfetmeye başlayacağız. Üzerlerine binlerce
kitabın yazıldığı kayıp uygarlıklar ve kentleri sizlerle birlikte
gezecek, yeni kapılar aralayacağız. İşte Ege´den, Harran´a,
oradan Tarsus´a uzanan Türkiye Gizemtur´umuzun birinci
bölümü;
Çoban Endymion sizi bekliyor
Büyük ozan Keats´ın en sevilen şiirlerinden birisi genç bir
çobanla ilgilidir, çobana Ay tanrıçası aşıktır ama bir ölümlü ile
sürekli beraber olamayacağı için belli zamanlarda bir dağda
buluşurlar. İşte bu aşkın yaşandığı dağ Türkiye´dedir.
Mitolojik adıyla Latmos Dağı, antik Karya yöresinde, şimdiki
Bafa Gölü´nün kıyısındadır. Karya Antik Çağ´da Halikarnas´ın
başkentiydi. Gelelim öyküye; bir gece Artemis gümüş
arabasıyla göklerde dolaşırken, aşağıya bakar ve bir tepenin
eteğinde uyuyan genç bir adam görür. Hızla aşağıya iner ve
onu öper, uyanan genç karşısında tanrıçayı görünce şaşırır,
tanrıça ona aşkını ilan etmektedir. Sonra tanrıça gümüş
parmaklarıyla genç çobanın gözlerini ovalar ve uykuya
daldırır. Artemis, her gece gelir ve uyuyan delikanlıyı ziyaret
eder. Çobanlık yapan genç, ölümlüdür ama Artemis onun
çekiciliğine dayanamamakta ve Olimpos´un yani Tanrılar Dağı
´nın yasalarını çiğnemektedir. Sonra çobanı alır ve Latmos
Dağı eteklerinde yaptığı küçük bir tapınağa saklar, ona ebedi
gençliği aşılar ve her gece ziyaret etmeye devam eder. Bir
diğer öyküye göre ise, çobanın adı Endymion´dur ve Yunan
Kralı Elis´in oğludur. Bu öyküde Artemis, Ay tanrıçası Selene
rolündedir, Endymion´a aşık olunca keyifli bir anında ne
isterse yapacağını söyleyen babası Zeus´a yalvarır ve
Endymion´u sonsuza kadar uyutmak için izin alır. Yakışıklı
Endymion, genç ve yakışıklı kalmak uğruna kabul eder ve
ebediyen uyur. Selene ise, her dolunayda gelerek sevgilisini
uyurken öper. Öykü bu ama mitolojiye bakılırsa tanrıçanın
uyuyan aşkını öpmekle yetineceğini düşünemiyoruz. Çünkü
diğer mitolojik kaynaklara göre, Artemis´in elli kızı vardı ve
herhalde bunları uyuyan çobanlardan doğurmadı. Ama
farketmez, mitoloji çelişkileriyle değil, öykülerin sunduğu
bağımsız mesajlarla geçerlidir. Yolunuz örneğin Bodrum´a
giderken muhakkak, Bafa Gölü´nden geçecektir, bir yarım
saat ayırın ve gölün karşı kıyısına yani Latmos Dağı´nın
eteğine geçin. Orada küçük bir yıkıntı bulacaksınız, işte
Endymion´un ebediyen uyuduğu yer burasıdır. Hele bir
dolunay gecesinde orada olursanız, kimbilir belki de Artemis-
Selene´yi uyuyan Endymion´u ziyaret ederken görebilirsiniz.
Hele bir de aşıksanız, o zaman Zeus üçüncü gözünüzü açar ve
sıradan ölümlülerin göremediklerini görebilirsiniz. Malum ya,
aşk en büyük büyüdür...
Efes´e yolculuk ve Xena´nın vatanı
İzmir´in güneyinde, Selçuk kasabasının hemen yanında
dünyanın en önemli antik kentlerinden birisi vardır; Efes.
Efes, geçmişte İyonya Konfederasyonu´na dahildi ve Küçük
Asya´nın en önemli kentiydi, ticari gücüyle İzmir ve Bergama
ile rekabet ediyordu. Bugün orada geçmişi 12. Yüzyıl´a kadar
uzanan çok etkin kalıntılar vardır. Efes´de birçok kent
kurulmuştur, 400 yıl içinde yedi kez yıkılmış, yakılmış ve
yeniden kurulmuştur ve Efes´de Artemis veya Diana adına
kurulmuş en büyük tapınak vardı. Artemis Tapınağı,
efsanelere göre Amazonlar tarafından kurulmuştu, bin yıllar
boyunca bir ağacın yanında simgelenerek toprak ana imajıyla
beslendi, büyüdü. Amazonların kutsal kadını, sonunda Artemis
´e dönüştü. MÖ 550´de Krezüs, yıkılan tapınağı tekrar yaptırdı
ama MÖ 356´da İskender´in doğduğu gecede, bir çılgın
tapınağı ateşe verdi. Artemis´in o gece İskender´in doğumuyla
ilgilendiği için, tapınağını koruyamadığına inanıldı. Sonra çok
daha büyük boyutlarda bir kez daha inşa edildi ve artık
Dünyanın Yedi Harikası´ndan biriydi.
MS 265´de Gotlar tarafından yine yıkıldı. Bugün geride
hiçbirşey yok. Çalınıp dünyanın önemli müzelerine götürülen
parçalar dışında, bugün tapınağın yerinde birkaçtaştan başka
birşey yok. Efesliler, Apollo´nun kızkardeşi, gecelerin tanrıçası
Leto´nun kızı Artemis´e taparlardı. Tanrıça Artemis, Apollo
´dan bir gün önce, Efes yakınında Ortygia´da doğmuştu ama
ikizi Apollo ise Yunan adalarından Delos´da doğmuştu.
Mitolojinin bir diğer oyunu daha; anlaşılan Leto önce kızını
doğurmuş ve aynı gün içinde Ege Denizi´nin ortasındaki Delos
´a gitmiş ve orada oğlunu doğurmuştu. Peki, bunu nasıl yaptı?
Şimdi gelin de, Von Daniken´a inanmayın, Leto ancak hava
yoluyla bunu yapabilirdi. Neyse, Efes Roma döneminde Roma
Asyası´nın başkentiydi, çok güçlü bir ticari merkezdi, ihtişamlı
ve görkemli bir kent olarak çağın en parlak kentlerindendi.
İmparator Trajan tarafından yapılan 25.000 kişilik tiyatrosu,
hala kullanılmaktadır. Efes´in Hıristiyanlık´taki yeri çok
büyüktür, ilk İncil´de Paul´un Efesliler´e Mektubu´nda adı
geçer. Paul, Tarsus´da doğmuş ve üç yıl Efes´de yaşamıştı.
Efsaneye göre Meryem Ana da, oğlunun ölümünden sonra
Efes´e geldi, yaşamının son yıllarını orada yaşadı ve öldükten
sonra Efes´de bir yere gömüldü. Birçok güvenilir kaynağa
göre, Meryem Ana, Aziz John ile beraber Efes´e MS 40´da
gelmiş ve kentin hemen yanındaki Bülbül Dağı´nda yaşamıştı.
Antep Megalitleri
Antep fıstığı, baklavası ve köftesi ünlüdür ama megalitlerini
kimse bilmez. İşte size yöresel bir mit; İlyas Özbakış adlı bir
Antepli anlatıyor; "Dedemin anlattığı bir öykü var; bir akşam
üzeri megalitlerin yakınındaki tarladan eve dönmeye
hazırlanıyormuş. Yürürken arkasından bir vızıltı sesinin
geldiğini duymuş, aynı anda da ağaca bağlı olan atı
kişneyerek, panik halinde tepiniyormuş. Tam o anda dedem
kayanın üzerinde insana benzer bir şekil görmüş, hemen
ardından da ikincisinin kayanın altında durduğunu farketmiş.
Yukardaki ellerini kollarını sallarken, aşağıdaki yukardakine
aynaya benzeyen bir aletle bakıyormuş. Elbiseleri o kadar
parlakmış ki, dedemin gözleri kamaşıyor, bakamıyormuş. Sonra
yukardaki adam geriye doğru çekilip, alttaki ise aynı anda
yokolmuşlar. Dedem o anda, tüm tüylerinin kalktığını
hissetmiş, Sonra yine vızıltı sesi yine başlamış ve kayanın
ardından
göğe doğru altın renkli bir top yükselmiş ve kuzey doğru
giderek görünmez olmuş. Dedem ne görmüştü? Rahmetli olayı
hiçbir kelimesini değiştirmeden yüzlerce kez anlattı. Kimdi
onlar ve altın top neydi? Ben megalitleri inceledim, bana göre
belli bir yıldız grubuna göre yerleştirilmişler, sanırım Regulus
ve Denebola takım yıldızlarıyla benzerlik gösteriyorlar." Anlatı
böyle, İlyas Özbakış´ın dedesinin UFO´lardan, uzaylılardan
haberi yoktu, onun kültüründe bunlar yoktular. Burası ilginç
ama cevap yok. Bizi ilgilendiren şey şimdilik megalitlerden
ibaret. İngiltere´deki, Fransa´daki benzerlerini görmeye gelen
yüzbinlerce turisti gördükten sonra neden Antep´e kimse
gelmiyor diye hayıflanıyoruz...
Harran piramitleri
Harran, Gap´tan sonra bir cennet olma yolunda. Kurak
topraklar yeşeriyor ve yaşama dönüyorlar. İnançlara göre
Harran, Adem´in dünyaya indikten sonra çiftçiliğe başladığı
ilk yerdir, toprağın bereketi Adem´in elinden gelmektedir.
Mezopotamya mitlerinde Ay tanrısı Sin, Sümerler´in Güneş
tanrısı Samaş ile Yıldız tanrı İştar´ın babası, evreni yaratan
Enlil ile Ninlil´in oğludur. Tevrat, Sin´den bahseder, İbrahim
Peygamber´de Sin´in yönettiği Ur yöresinde doğmuştur. Zaten
İbrahim´in yaşadığı bölgenin Şanlıurfa ve Harran olduğuna
inanılır. Bu mitlere göre, Harran kozmolojik bir merkez olarak
düşünülür. 9. Yüzyıl´da Ay´a ve yıldızlara tapan Sabiiler´in
yaşadığı Harran´dan Kuran´da da, Bakara ve Hac Sureleri
´nde söz edilir. Sabiiler, iyi şeytan Azimun´a taparlar, Adem´in
oğlu Şit´e, İdris Peygamber´e (Yunan´da Hermes) ve mitolojik
ozan Orfeus´a taparlardı. Kısacası Harran, bu görkemli
mitolojik birikimiyle sıradan bir yer değildir. Yeniden doğan
Harran´ı görmenin ötesinde,
ünlü piramit evleri görmek te önemlidir. Harran´ın piramit
evleri hayvanları ve bitkileri korumak ve verimli kılmak için
kullanılıyor. Kışın sıcak, yazın serin oluyarlar. Tavukların
Harran evlerinin içinde daha çok yumurtladıkları, koyun ve
ineklerinin sütlerinin arttığı, yiyeceklerin uzun süre
bozulmadan kaldığı, soğanların filiz verdiği anlatılıyor.
Kısacası Harran ve piramit evleri görülmeye değer. Sahi artık
Gap Turizmi´ne sıra gelmedi mi?
Yedi Uyuyanlar´ın radyasyon etkisi
Yedi Uyuyanlar´ın öyküsünü herkes bilir, tekrara gerek yok ve
Anadolu´da dokuz tane Yedi Uyuyanlar Mağarası vardır. Hepsi
de gerçek kabul edilir ama Tarsus´daki ve Efes´deki
mağaralar en ünlüleridirler. Oysa Efes´deki mağara, sadece
ilk Hıristiyanların saklandığı bir yerdir. Asıl ilginç olan ise,
Tarsus´dakidir. Tarsus Yedi Uyuyanlar mağarası, piramit
şeklindeki bir dağdadır. Mitolojide Yedi Uyuyanlar´ın Benelüs
adlı bir dağa çıktıkları anlatılır; sözcük ilginçtir; Latince´de
"Bene" iyi, güzel, "lüs" veya "lux" ise ışık demektir yani dağın
adı "Güzel ışık dağı"dır. Başka bir kaynak dağın adının
"Enceladüs" olduğunu yazar ama Encaladüs Yunan mitlerinde
Zeus´un ışığını taşıyan devin adıdır. Zeus onu, Etna
yanardağının altına gömmüştür yani yine ışıklı bir dağa.
Görüldüğü gibi, karıştırdıkça iş uzuyor, Yedi Uyuyanlar´ın
ardında birşeyler var ama herhalde hiçbir zaman gerçeği
bulamayacağız. Efsanelerin, mitlerin keyfi burada, bizleri
düşündürüyorlar. Işıklı dağ tanımı, bizi Tarsus´daki mağaraya
götürüyor çünkü burada garip bir inanç geçerli. İçerde garip
bir taş var ve yöre halkı bu taşın bereket verdiğine, çocuk
doğuramayan kadınlara iyi geldiğine inanıyorlar. Kısır
kadınlar gelip taşın üzerine bacaklarını açarak oturuyorlar ve
bekliyorlar. Bu nasıl bir inanç? Taşın karanlıkta parladığını
söyleyenler var. Yoksa taş radyoaktif mi? Nereden nereye,
değil mi? Yani orada geçmişte bir yerlerde, kemoterapi mi
yapılıyordu? Hadi canım, diyebiliriz ama bu Tarsus´a
gitmemizi engellemez. Çünkü yöre çok çok ilginç, yeraltının
sayısız tünelle dolu olduğu da söyleniyor ve orada çok önemli
birşey daha var; Donukkaya´dan söz ediyoruz...
Donukkaya ve Stonehenge
Dünyanın en çok turist çeken on yerinden birisi, İngiltere
Salisbury´deki Stonehenge´dir. Kimlerin, ne zaman ve ne
amaçla yaptıkları hala kesin olarak bilinmeyen Stonehenge,
gerçekten de çarpıcıdır ama acaba dünyada tek midir? Belki
veya değil. Bir adayımız var; Tarsus´daki Donukkaya veya
Dönüktaş ya da Donuktaş. İsmin kökeni şimdilik bilinmiyor. Bir
dikdörtgen şeklinde, uzun kenarları dıştan 115 metre, içten 87
metre, genişliği 42 metre, yüksekliği ise 8 metre. Stonohenge
gibi, neden yapıldığı bilinmiyor. Birkaç kazı yapılmış ama
bulunanlar çok daha sonraki çağlara ait. Bir söylenceye göre,
Donukkaya Asur Kralı Asurbanipal´in mezarı, Kral burada
Persler tarafından öldürüldü ve gömüldü. Ama pek geçerli bir
iddia değil çünkü böylesine görkemli ve ünlü bir kralla ilgili
birşey bulunmuş değil ve bazı uzmanlara göre Donukkaya, Asur
döneminin çok öncesinden kalma. Kazılarda sadece Roma
döneminden kalma birkaç silah ve kemikler bulunmuş.
Duvarların yapısı garip çünkü dıştan baktığınızda duvarların
üstünün temelinden geniş olduğu görülüyor yani temelde beş
metre kalınlığı olan duvar, tepede 8 metreye kadar genişliyor.
Veya altta bir dikdörtgen temel var, üzerine daha geniş bir
dikdörtgen konulmuş. Yapının içinde enine bir dikdörtgen daha
var ama ne duvarlara ne de içerdeki yapıya inen veya çıkan
bir bağlantı yok yani ne merdiven kalıntısı var ne de başka
birşey. Ama daha da garibi, Donukkaya´nın dışarsı ile de
bağlantısı yok yani kapısı da yok, sonraki yüzyıllarda birileri
duvarın bir yerini yıkıp, bir giriş açmışlar. Peki Donukkaya´ya
nasıl girilip, çıkılıyordu? Tam ortada zeminde bir delik veya
giriş ya da mağara giriş var ama nereye açılıyor. Bunu bilen
bir yetkili yok ama yöre halkı ilginç şeyler anlatıyorlar;
eskilerde yeni evlenenler bu girişten içeri girer ve yapının
dışındaki bir başka yerden çıkarlarmış, böylece evliliğin iyi
olacağına inanılırmış. Ama birgün bir çift dışarı çıkmamış ve
bir daha bulunamamışlar, ondan sonra da giriş yasaklanmış.
Donukkaya´nın yukarda adı geçen Yedi Uyuyanlar Mağarası
´na yakın olması bir başka ilginç olay. Sonuç olarak
Donukkaya çok ilginç bir yer, İngilizler kadar akıllı olsaydık
herhalde Donukkaya turislerle dolup taşardı. İsmi bile
tartışmaya açık; Dönüktaş ne demek? Nereye dönük? Uzaya
mı? Gizem turizmi bunları çağrıştırıyor ve düşündürüyor.
Unutmayın ki, Daniken´ın rehberliğini yaptığı turist grupları
dünyanın gizemli yerlerini dolaşarak milyarlar kazandırıyorlar
ve üstelik Türkiye´ye geliyorlar. Bizim turizmcilerin hali ise,
kendiliğinden gizem. Haberleri bile yok, halı mağazalarından
ve kuyumculardan burunlarını çıkaramıyorlar.
Meryem Ana ve Şirince
Ege doğanın özel armağanlarıyla süslüdür. Tüm çabalarımızla
doğayı öldürmeye çalışmamıza rağmen güzellikler yaşamaya
devam ediyorlar. Eski bir Rum köyü olan eski adıyla Kirkince
sonra Çirkince, şimdi de Şirince Köyü Selçuk ilçesinin hemen
ardında ya da Selçuk Şirince´nin bulunduğu dağın eteklerinde.
Köy ve yöre bir doğa harikası, 9 km´lik bir tırmanmadan sonra
köye ulaşılıyor. Şimdilerde turizmin yoğun ilgisi var, otobüsler
peşpeşe gidip geliyorlar. Tehlike başlamış bile, şimdiden
kuraldışı yapılanma girişimleri görülebiliyor. Otantik mutfağı,
pansiyonları, muhteşem çam ormanları ve nefes alıp veren bir
canlı olduğunuzu hatırlatan atmosferiyle Şirince gerçekten
doyumsuz bir yer. Şirince, Ege insanlarının Türk-Rum
tarihinde çok önemli bir yere sahip ama asıl ilginç yanı
Meryem Ana ile ilgili olması. Şirince inançlarına göre yüzyıllar
öncesinde, Şirince köylüleri her yılın 15
Ağustos´unda uzun tören konvoyları oluşturur ve Efes´in
yanındaki Bülbül Dağı´na doğru ilahiler ve dualar okuyarak
yürürler ve kutlamalar yaparlarmış. Törenin gerçek amacı
bilinmiyor, sadece Meryem Ana adına yapılıyormuş. Bu olay,
Meryem Ana´nın Efes´de yaşadığı ve öldüğü tezine destek
veriyor yani Kutsal Anne´nin yörede yaşadığının kanıtlarından
birisi olarak kabul ediliyor. Şirince´de iki antık manastır var,
birisi restore edilmiş ötekisi ediliyor. Başka bir söylencede ise
Meryem Ana´nın aslında bu yörede yani Şirince´nin çok
yakınında yaşadığı anlatılıyor. Şöyle veya böyle Şirince´ye
gidin, özgün mutfağını tadın, yerel şarabı için, geceleyin ve
ihtişamlı çam ormanlarında yürüyüş yaparak, bin yıllar
öncesini düşleyin. Belki de Meryem Ana ve Aziz John´un
yürüdüğü yerde yürüyor olabilirsiniz...

 

apadokya hakkında
4000 yıl önce varolan yeraltı kentleri
Temel neden tartışılmaz olarak korkudur çünkü yeraltı kentleri
içine girilmesi çok zor olsun diye yapılmışlardır, bu yüzden de
uzun zaman fark edilmediler. Derinkuyu, Kaymaklı ve Özkonak
´da bulunan yeraltı kentlerinde, değirmen taşı şeklinde insan
boyunda taşlar girişleri kapatmak amacıyla kullanılmıştır ama
bu taşlar ancak içerden açılabilmektedir. Kimler, kimlerden
kaçıyorlardı? Bunu bilmiyoruz. Yunanlı tarihçi-asker
Xenephon "Anabasis" adlı kitabında Pers Kralı Kiros´un
emrindeki Hellenler´in bu yeraltı kentlerinde bir zaman
konakladıklarını söyler. Öyleyse, yeraltı kentlerini yapanlar
bazı tarihçilerin ve arkeologların iddia ettikleri gibi Roma´nın
şerrinden kaçan ilk Hıristiyanlar değildirler ama buraları
bulmuşlar ve sığınmışlardır, daha sonraları da aynı amaçla
Bizans ve Selçuklu dönemlerinde de kullanılmıştır. Katlara
inildikçe geç Hitit döneminden birkaç kalıntının bulunduğu da
belirtilmektedir. Anabasis, MÖ 4. Yüzyılı anlatır, Hititler ise
MÖ 2.000-1.200 arasında etkindiler. Yeraltı kentlerinin
geçmişini iyi niyetli bir tahminle buralara kadar götürürsek,
kentlerin yaklaşık 4.000 yıllık olduklarını belirlemiş oluruz.
Buna karşın bilinen Hitit tarihinde Kapadokya´daki yeraltı
mağaraları veya kentleri ile ciddi bir referansa raslanmaz ve
sonuç olarak bu aşama işimiz söylencelere kalacaktır; ilginç
bir yöresel örnek vardır.
Kapadokya-Gizemler şehri
Anadolu´nun Altı Oyuk mu?
Yeraltı kentlerini kim, neden
yaptı? 85 m. derinlik, çağdaş bir
havalandırma sistemi, binlerce
kişinin yaşayabileceği bir
kompleks, mükemmel bir savunma
sistemi; Ve bunların ne zaman, niçin yapıldığı belli değil. Orta
Anadolu´da Nevşehir, Niğde Aksaray yörelerinde yüze yakın
yeraltı kenti, tüneller ve mağralar bulunmaktadır yani bu
yöremizin altı karıncaların yuvalarına benzer. Cevabı hala
bulunamayan bir gizemle karşı karşıyamıyız? Gözümüz hep
uzaya dönük ama dünyamızın içindeki bilinmeyenler de hala
uzay kadar karanlık ve çözümsüz. Cevap hala bulunamadı, bir
gün birileri ciddi maliyetleri göze alıncaya kadar... Ne garip
değil mi? Neredeyse Orta Anadolu´nun yarısına yakın bir
bölümünün altında dev yeraltı kentlerinin bulunduğu ancak
1960´ların başında farkedildi. Söylencelere göre, yeraltı
kentlerinin bulunmasının nedeni bir deliğe girip kaybolan bir
tavuktur, bir diğerine göre Demir adındaki bir köylüdür veya
meraklı turistlerdir. Bu garip yerlerin birer mühendislik
şaheseri olduğunu söylersek abartmış olmayız, bir kere
havalandırma sistemi ve mantığı mükemmeldir, evet kayaların
normalin altında bir kırılganlığa sahip oldukları doğrudur ama
yeraltı kentlerini gördüğünüzde bunun yeterli bir açıklamadan
çok uzak olduğunu görürsünüz çünkü modern araçlar
gerekmektedir. Günümüzdeki modern teknolojinin çizgisinde
olan maden ocaklarının hiçbirisi böylesine mükemmel ve hatta
konforlu değildir... Peki Nevşehir civarındaki bu yeraltı
kentlerinin amacı nedir?
Strabo´ya göre Kapadokya
"Kapadokya, çeşitli kısımları olan
bir ülkedir ve birçok değişiklikler
geçirmiştir. Eskiler Kapadokyalılar
´ı ayrı bir kabile olarak kabul
ettiklerinden Katonialılar´ı
(Bügünkü Malatya bölgesi)
bunlardan ayırmışlardır. Herhalde
vaktiyle ayrı bir kabileydiler, Kapadokyalılar´ın ilk kralının
Ariarathes olarak kabul edilir. Galatia´da ise, kristal ve onix
madenlerinin bulunduğu söylenir, ayrıca belli bir yerde de
renk olarak fildişine benzeyen beyaz bir taş yapılır ve bundan
küçük hançerler için sap yapılır. Başka bir yerde de saydam
taş parçaları vardır ve bunlar ihraç edilir." (Strabo-
Coğrafya/Anadolu MÖ 64-21)
Erich Von Daniken´e göre Kapadokya
"Kapadokya´nın asıl heyecan uyandıran
yanı yerin altında saklıdır. Toprağın
altında kurulmuş çok büyük kentler vardır,
binlerce ve binlerce insanın barındırmış
dev boyutlu kentlerdir bunlar. En ünlüsü de
bugün Derinkuyu kentinde olanıdır...
burada 52 havalandırma bacası, ayrıca
15.000 kadar da daha küçük çapta kuyu
vardır, en büyüğü 85 m. derinliğe
inmektedir... bu arazide keşfedilen yeraltı kentlerinin sayısı
36 kadar... Kaymaklı ile Derinkuyu yeraltı kentleri arasındaki
bağlantıı sağlayan galeri on km. uzunluğundadır... Peki ama
kim kurmuş bu kentleri? Ne zaman kazmış yerin altını?...
Burası 2. ve 3. Yüzyıllar´da ilk Hıristiyanların saklandıkları
yerdir... Ne var ki, buranın asıl yapımcıları Hıristiyanlar
değildi, onlar burayı hazır buldular... Kimi yerde kentler 13
kattır, alta katlarda Hitit çağından kalma öteberi
bulunmuştur... Bir düşman ordusunun geldiğini varsayalım ama
bu ordu eğer yerde olsaydı yani karadan gelseydi, yeraltı
kentlerinde yaşayanların izlerini, bacalardan gelen yemek
kokularını farkedebilirlerdi.... Bu nedenle diyorum ki,
yeraltına gizlenen bu insanlar yalnızca dünyalı düşmanlardan
değil, uçan düşmanlardan korkuyorlardı... Bu bir teori ama
savunabilirim... Habeşlerin kutsal kitabı Kebra Negest´de,
Tevrat ve Kuran´daki Hz. Süleyman bölümlerinde ve Hint
Destanları´nda sayısız örnek vardır..." (Erich von Daniken/
Yüce Tanrı´nın İzinde-Cep Kitapları 1995)
Bilime göre Kapadokya
"Kapadokya Bölgesi geçmişte sık
sık saldırılara uğradığından
yeraltı kentlerinin yapılış amacı
daha çok tehlike anında halkın
geçici olarak sığınmasıdır.
Yeraltı kentleri aynı zamanda
yörede bulunan hemen her eve
gizli geçitlerle bağlıdır. Burada yaşayanlar kendilerini
güvenceye almak için kayadan evlerin içlerine girilmesi zor
odalar açmışlar ve ihtiyaç arttıkça da odaları kayaları oyarak
odaları çoğaltmışlardır ve böylece yeraltı kentleri meydana
gelmiştir... Bölgede tarih öncesi döneme ait izler bulunmasına
karşın, yeraltı kentleriyle bağlantısı olup olmadığı
bilinmemektedir. En eski yazılı kaynak Xenephon´un ´Anabasis´
adlı kitabıdır, bu kitapta Hellenler´in Derinkuyu ve Kaymaklı
´daki yeraltı kentlerinde konakladıklarından söz edilir. Bu
şekilde de, yeraltı kentlerinin MÖ 4. Yüzyıl´da varoldukları
kesin olarak tarıhlenmektedir... Hitit kentlerindeki savunma
sistemlerinde ´Potern´ denen yeraltı geçitlerine raslanması ve
ustaca yapılması nedeniyle buraların yapımında ve
genişletilmesinde Hititler´in rolü olduğu düşünülebilir...
Bulgular MS 5.-10. Yüzyıllar arasına yani Bizans dönemine
aittir, önceki izler yok edilmiş olabilirler..." (Arkeolog Ertuğrul
Gülyaz/Kapadokya-Nevşehir)
Kapadokya´daki önemli yeraltı kentleri
Kaymaklı yeraltı kenti; 1964
yılında açıldı, henüz dört katı
ziyaret edilebiliyor, oturma
mekanları havalandırma
bacalarının çevresindedir. İçerde
bakır cevherinin ergitilmesi için
kullanılan delikli baharat taşları
vardır. Derinkuyu yeraltı kenti;
Derinliği 85 km.´dir, olağanüstü bir yapı olarak dikkat çeker;
içinde ahır, kiler, yemekhane, kilise, depolar ve şaraphane gibi
bölümler vardır. Hava bacası 55 m. derinliğindedir ve aynı
zamanda da su kuyusudur, özellikle de suların düşmanlar
tarafından zehirlenmemesi için bazı kuyuların ağızları
yeryüzüne kapatılmıştır. 1965´de ziyarete açılan Derinkuyu
´nun ancak % 15-20´si gezilebilmektedir." Özkonak yeraltı
kenti; Avanos´dadır, katlararası iletişim amacıyla ötekilerden
farklı olarak, 5-8 cm. çapında, uzun bacalar veya delikler
yapılmıştır. Derinkuyu ve Kaymaklı´da kapılar sürgü taşı denen
dev yuvarlak taşlarla kapatılıyordu. Özkonak´da ise farklı
olarak bir de düşmana taş, ok, mızrak atmak veya kızgın yağ
dökebilmek amacıyla özel delikler de açılmıştır.
 

Ünlü astrolog Bülent Kısa´nın Kapadokya hikayesi
1993 Mayısında çalışma arkadaşım Ozan´la birlikte Kapadokya
´ya gitmeye karar verdik. Amacımız şayet uygun ortam olursa
Derinkuyu´da bir medyumsal çalışma yapmaktı. Burada
yolculuğun detaylarını anlatmak yersiz. Sonunda biz de
Derinkuyu´ya indik. Kalabalıktan hoşlanmadığımız ve basit
turist rehberi açıklamaları hiç ilgimizi çekmediği için bizden az
önce giren gurubun uzaklaşmasını bekledik. Daha ikinci katta
hafif bir baş ağrısı başladı. Ben bunu kendimdeki az
uyumaktan kaynaklanan ve devamlı çektiğim baş ağrısına
yorduğum için aldırmadım. Aynı durumun Ozan´da da
olduğundan haberim yoktu. Bir kat daha indik. Baş ağrısı
arttı fakat hala rahatsız edici seviyede değildi. Bu arada
Ozan´ın da başının ağırdığını öğrendim fakat hala anormal bir
durum düşünmedik.Ýndikçe baş ağrılarımız artmaya devam
etti. Altıncı katta buna bir de garip baş dönmesi eklendi.
Alçak geçitlerde kafamı vuracağımı sanıyor, yürümektense
yerde sürünmeyi düşünüyordum. Sonunda Haç biçiminde
oyulduğu için olsa gerek, kilise adı verilen yedinci kattaki
bölüme geldik. Burada biraz oturduk. Bu arada bizden önce
gelen turistler de geriye döndüler. Yalnız kalınca ben önce,
yasak olmasına rağmen iki sigara içerek kendime gelmeye
çalıştım. Sonra yeni açılan ve oldukça küçük olan sekizinci kat
denilen bölüme indik. Burası herhalde şimdi daha büyümüştür.
O zamanlar basit bir oyuktu. ıçine beş, altı kişi ancak sığardı.
Üzerinde yazmasa ayrı bir kat olduğunu bile anlamazdık.
Burada ani bir baş dönmesi ve ağrı başladı. ıkimiz de ayakta
duramaz hale geldik. Ben hayatımda ilk defa baş dönmesi
denilen şeyle karşılaşıyordum. Lunaparklarda binilen, silindir
şeklinde olup, dönen ve insanların merkezkaç gücüyle duvarda
yürüdükleri, silindir şeklindeki aletlerde bile başım dönmemişti.
Hatta çocukluğumda en sevdiğim şey buydu. Alkol de başımı
döndürmez, yükseklik de. Su altı sporlarına meraklı olduğum
için dalış sırasında ve yüksek basınç altında da bir
rahatsızlığım olmamıştı. Fakat burada ayağa kalkarsam,
benden bir boy daha yüksek olan tavana kafamı
vuracağımdan korkuyordum. Filmlerde gördüğüm, başı dönen
adamların ne anlatmak istediklerini şimdi anlayabilmiştim.
Aynı zamanda beynimin içinde garip bir vınlama vardı. Bunu
şu şekilde anlatabilirim. Denizde yüzerken, dalarsanız ya da
kafanızı suya batırırsanız ve tam o anda yakınınızdan bir
sürat motoru geçerse sesini garip bir şekilde duyarsınız. Sanki
dışarda değil de kulağınızın içindeymiş gibi gelir.İşte başımda
bunun binlerce kere yükseltilmiş hali vardı. Kulaklarımı
tıkadığımı hatırlıyorum fakat ses fiziksel olmadığı için bu
aptalca bir tedbirdi tabii. Bu arada kendimi büyük bir
kahraman sayıyordum çünkü ben yarı oturur yarı yığılır
durumdayken Ozan yığılıp kalmıştı bile. Sonuç olarak çevrede
bulunanların yardımı ile iki kat çıktık ve ancak kendi
kendimize çıkabilecek hale gelebildik.
Aradan bu kadar zaman geçti fakat şu anda bile orayı
düşündüğümüz zaman hatta bu satırları yazarken aynı baş
dönmesi ve ağrıyı çok hafif olarak duyuyorum. Ozan´la kendi
aramızda bu konuyu konuştuğumuz zamanlarda da ikimiz de
aynı hisleri duyuyoruz. Tabii çok hafif olarak. O gece otelde
bir medyumsal çalışma yaptık tabii baş ağrısı ve dönmelerden
tam olarak ancak bir hafta sonra kurtulduk ve o gece de
yerlerde sürünüyorduk fakat Derinkuyu´daki gibi olmadığı için
çalışmamızı yapabildik. Bu çalışmanın verilerini özetlemeden
önce daha sonraki günden bahsetmem lazım. Sonraki gün
Kaymaklı´ya gittik. Derinkuyu ile aynı derinliklere indik.
Kaymaklı´da havalandırma kötü ve Derinkuyu´ya göre ağır bir
havası var. Buna rağmen hiç bir rahatsızlığımız olmadı.
Sadece havalandırma yetersizliği yüzünden fiziksel olarak
yorulduk. Halbuki derinkuyu daha dik olmasına rağmen hiçbir
fiziksel yorgunluk olmamıştı. Aksine fizksel olarak maça
çıkacak kadar zindeydik. Kaymaklıdan sonra Kapadokya
çevresindeki her oyuğa girdik. Hiçbirinde rahatsız olmadık.
Şimdi Derinkuyu gecesine dönerek çalışmamızda aldığımız
bilgileri özetleyelim. Kapadokya´da gerçekten bir şeyler vardı.
Burası bir zamanlar dünyadan transit geçen uzaylıların bir
tür ikmal yeriydi. Aşağıya doğru kazılırsa daha bir çok kat
bulunur ve en sonunda ileri bir uygarlık tarafından açılmış
olan düzgün tünellere ulaşılır. Buradaki büyük, yapay
mağaralarda bazı, ileri teknoloji ürünü aletler bile bulunabilir.
Çalışmada alınan bilgiler bunun gibi şeylerdi. Fiziksel olarak
tahkik edemediğimiz her şey gibi bunları da fazla ciddiye
almıyoruz. Fakat orada bir şey olduğu da kesindi. Şimdi
Derinkuyu´yu düşünelim. Kaymaklı daha yayılmış bir mağara
düzeni fakat derinkuyu dik. Ortada büyük bir baca var. Bu
yüzden havalandırma mükemmel. En azından benim evimden
daha iyi. Aşağıda içtiğim sigaraların dumanı bir anda sanki
görünmez klimalar tarafından emiliyormuş gibi yok oluyordu.
Burası sanki aşağıdaki çok daha büyük bir alanın
havalandırma bacasının çevresine ilkel insanlar tarafından
kat kat oyulmuş mağaralar hissini veriyor. Halbuki Kaymaklı
tamamen bir yeraltı şehri olabilecek nitelikte. Aslında burada
bir zamanlar bazı insanlar yaşamış fakat bunların, burayı
yapanlar olması pek akla yakın gelmiyor. Onlar olsa olsa
çevredeki küçük odalar oymuş olabilirler. Sonra da bizim baş
dönmemiz var. Buna şu açıklamayı aldık.
Zamanında buradaki kayalara bazı enerjiler sindirilmiştir. Bu
enerjiler insanlarda hoş olmayan hisler uyandırır ve kaçırtır.
Bunun amacı girişi korumaktır. O dönemlerde girseydiniz
ölürdünüz bile. Aradan bir çok asır geçtiği için enerji zayıfladı
ve şimdi ancak bazı medyumsal nitelikleri olan kimseler
bundan etkileniyor. Başları dönüyor, halüsinasyon görüyorlar.
Size olan budur. Buraya her gün yüzlerce insan girmektedir.
Onlardan bazıları da şu veya bu şekilde rahatsız olabilir fakat
olayın sizin kadar ayırımında olmadıkları için bu durumu kendi
zayıflıklıklarına yorabilrler. Nereden biliyorsunuz. Bir yıl boyu
kapıda bekleyip, çıkan herkese sordunuzmu ki. Ayrıca garip
halüsinasyonlarla az miktarda da olsa karşılaşanlar çıkınca
düzelince bunu çevreye anlatmayabilirler. Görülen ve
hissedilenler kişilerin hassasiyetleriyle orantılıdır. Burada uzun
süre yaşayan eski insanlar bu bölgeye düşmanca değil,
sığınmak için girdiler ve zamanla enerjiye alıştılar. Bu yüzden
rahatsız olmadan yaşayabildiler. Düşmanca amaçlarla gelen
yabancı ordular ise buralara pek sokulamadılar. Halbuki
havalandırmaları tıkayıp, içerdekileri etkisiz hale getirmeleri
kolaydı. O ordular da taştaki enerji yüzünden uzaklaştılar.
Sonuç olarak Kapadokya deneyimimiz bu kadar. Şimdilerde
daha detaylı denemeler yapmak için oraya tekrar gitmeyi
düşünüyoruz.

 

Nemrut Dağı'nın muhteşem hikayesi
Çok uzak bir öykü : Nemrut dağı
"Kardeşlik Örgütü" Anadolu´daydı
Nemrut´un Sırrı Nemrut Dağı hep
gizemli iddialara hedef oldu;
hatta uzaylıların gizli üssü olduğu
bile iddia edildi; kesin olan tek
şey dağda bilinmeyen veya henüz keşfedilmemiş tünellerin
olduğu ve efsanevi Commagene Kralı I. Antiochos´un kayıp
mezarıdır. Dağın gizemi, çok değişik alanlara yöneliyor;
Hıristiyanlığın burada başlamasından tutun da, İsa´nın
doğumundaki simgesel anlama ve de Noel´in yanlış zamanda
kutlanmasına kadar... "The Orion Mystery ve The Mayan
Prophecies" kitaplarının yazarlarından araştırmacı Adrian
Gilbert, bu sırrı kovaladı, Rusya´dan Fransa´ya ve Mısır´a,
Filistin´den Güneydoğu Anadolu´ya uzanan yorucu bir
çalışmadan sonra edindiği bilgileri, inanılmaz iddialarla
bütünleştirerek, bir kitap yazdı ve gizem büyüdü;
Nemrut dağının gizemi
Tarihin neresine bakarsanız bakın,
muhakkak dünyanın bir yerinde,
özgün bir inanç veya mistik ya da
okült bir yaşam biçimi karşınıza
çıkacaktır. Bu tür grupların ana
ilkesi kardeşliktir, kardeşlik adayı belli bir eğitim, öğrenim ve
sınav aşamasını yaşadıktan sonra ezoterik gizemlerle beraber
yaşamaya başlar ama bunları dışarıya taşıması yasaktır
çünkü bilgi özeldir ve yeterince eğitilmemiş, amacını bilmeyen
ve meraktan öteye geçemeyen yani hak etmeyen kişilere
verilemez. Yüzyılın sonuna doğru, çoğunluğu Rus olan bir grup
okültist veya ezoterist gizemci peşpeşe ortaya çıktı;
aralarında Madam H.P.Blavatsky, Alexandra David-Neale,
P.D. Ouspensky ve G.I.Gurdjieff gibi çok önemli isimler
bulunuyordu. Doğunun tanımıyla bunlar; "Bilgeliğin Ustaları"
ydılar. Tümü, uzak geçmişin ezoterik ve gizemci mantığı
doğrultusundaydı, kurdukları gizem örgütleri günümüzde
milyonlarca insanı yönlendiriyor, yani "Kardeşlik" hala
yaşıyor.
Hristiyanlığın lideri Nemrut´da mıydı?
Yoksa, Hıristiyanlığın Gerçek Lideri
Nemrut´da Mıydı?
1920´de G.I.Gurdjieff, batıya geldi ve
Fransa´da kendi adına bir gizem veya
ezoterizm okulu açtı, okulun izlediği yol çok
eski bir ezoterik okulun yoluydu; bu çok
uzak geçmişten gelen okulun adı
"Sarmoung Kardeşliği" idi. İpucu
izlendiğinde, (Gurdjieff hakkında yazılan otobiyografi de bu
yöndedir.) adı geçen örgütün temelinde büyük bir olasılıkla,
bir zamanlar Kuzey Mezopotamya´da gelişip, yayılan ama
sonra yok edilen Hıristiyan Gnostik Okulu´ndan geriye
kalanlar bulunuyordu. İzleri sürdürdüğümüzde bu kez günümüz
Türkiye´sinin sınırlarının içine giriyor ve kayıp gizem okulunun
Güneydoğu Anadolu´da bulunduğu anlaşılıyordu yani Gurdjieff
´in kurduğu örgütün en uzak geçmişinde yer alan kayıp gizem
okulu Anadolu´daydı; Ama nerede? İşte burada ortaya çıkan
bir adam yeri bulduğunu söyledi, adamın adı Adrian Gilbert
´ti,1972 yılında, Adrian Gilbert hacı olmak amacıyla, Filistin´e,
Hz. İsa´nın doğum yeri olan Bethlehem´e gitmişti, aslında
bilgeliğin peşindeydi, bir gizem örgütü arıyor ve eğitilmek
istiyordu. Bölgede bir gizli okulun olduğunu duymuştu, kulağına
gelenlere göre Matta İncili´nde adı geçen Maji Okulu
buradaydı, sıkı bir arayışın ve gizem dedektifçiliğinin
sonucunda, o da Gurdjieff´in izine rasladı, Filistin´de ortaya
çıkan iz, Fransa´da gelen izle Anadolu´da birleşiyordu ve
Adrian Gilbert artık sonuçtan emindi; Kayıp "Kardeşlik Okulu"
nun liderini ve yerini bulmuştu; Gilbert´e göre örgütün
kurucusu Commagene Kralı I. Antiochus, yeri ise Nemrut Dağı
´ydı.
Kral Antiochus´un krallığı
Sıra Urfa´da
Gilbert, Kral I. Antiochus´un
yaşadığı çağda varolan Sarmoung
Kardeşlik Örgütü ile yakın ilişkisi
olduğu görüşünde, onun Kuzey
Fırat bölgesine yayılan küçük krallığının ana simgesi aslandı
veya Commagene Aslanı´ydı. Nemrut Dağı´nda bulunan dev
mezar anıtta, astrolojik ve Hermetik simgeler kullanılarak,
gizem vurgulanmıştı. Nemrut´da bulunan Aslan kabartmasının
üzerindeki Astrolojik simgeler aslında bir horoskop yani yıldız
haritasıdır ve Gilbert burada belirtilen işaret edilen iki zaman
dönemiyle, Kral´ın doğum ve inisiye yani örgütte eğitildiği
tarihleri işaret ettiği düşüncesindedir, bu tarih 6 Ocak´tır yani
İsa´nın Yahya Peygamber tarafından vaftiz edildiği tarih
yani özgün adıyla "epiphanes" günü. Günümüzde, aynı tarihte
Ortodokslar suya haç atarak kutlamalar yapıyorlar. Gilbert,
Kral Antiochus´un krallığının henüz bulunmamış bir yerinde 35´
eğiminde, 155 m. uzunluğunda, nereye gittiği bilinmeyen bir
tünel olduğunu iddia ediyor. Aslında bu iddia doğru, çünkü
arkeologlar uzun zamandan beri bu bulmacanın peşindeler,
Kahta´dan Nemrut Dağı´na uzanan tünellerin varlığı biliniyor
ama nereye gittikleri henüz anlaşılamadı zira o boyutta
kazılar yapılmış değil. Gilbert Commagene Kralı´nın doğum
tarihini de hesaplıyor; bu tarih Güneş´in, Regulus yıldızıyla
Aslan Burcu´nda buluşum yaptığı tarih yani 29 Haziran.
Adrian Gilbert, Urfa´nın da (Eski adıyla Edessa) Orion
Bilgeliği ile ilgili bir astrolojik merkez olduğu görüşünde ve
bunun kanıtlarının da Eski Ahit´te yani Tevrat´da bulunduğunu
belirtiyor.
Hristiyanlık kalıntıları ve Urfa
Kral´ın doğumu ve Mısır´a uzanan yol
Hıristiyanlığın ilk yıllarında Urfa, çok
önemli bir eğitim merkeziydi ve kutsal
kalıntılar hala orada görülür. Haçlılar
´ın yıkımlarından sonra bölge, 1145´de
İslam Komutanı Zengi tarafından ele
geçirilmiş ve 1146´da da Zengi´nin oğlu Nureddin, Haçlıları
tamamen uzaklaştırmıştı. Gilbert, araştırmalarında kayıp
Kardeşlik Örgütü´nün izlerinin Urfa´da da bulunduğu belirtiyor
ve Matta İncili´ndeki "Maji Öyküsü" nü hatırlatıyor. Mesih´in
yani İsa´nın doğumu yani Christmas Günü sandığımız gibi 25
Aralık değildir, bu tarih aslında antik bir Pagan festivalini
simgeler (Mitralar´ın Doğum Kutlamaları). Gerçek Christmas
Milattan önceki 7. yılın 29 Temmuz´udur yani İsa milattan 7
yıl önce doğmuştur ve o gün gök konumu çok özeldir; Güneş
her yıl aynı tarihte, "Kral´ın Doğumu" konumuna girer Aslan
Burcu´ndaki "Küçük Aslan" veya "Aslan Yürek" de denen
Regulus´la buluşur. Bu aynı zamanda da, göğün en parlak
yıldızı olan Sirius´un yükseliş döneminin hemen sonrasıdır yani
Sirius özgün periyodundaki görünmezlik dönemini bitirerek,
yükselmeye başlar. Mısır Mitolojisi´nde Sirius yıldızı, Tanrıça
Isis´in özel yıldızıdır, görülmediği dönemde Tanrıça hamiledir,
yükseldiğinde yani parlamaya başladığında oğlu Horus doğar,
bu da Güneş-Regulus buluşmasıyla simgelenir.
Hristiyanlık ve Astrolojik Simgeler
İlk Hıristiyanlar, bu mitolojik kavramı
kullandılar, Sirius´un yükselmesi
Meryem´in doğumuydu ama bu kez
doğan Horus değildi çünkü Meryem´in
oğlu İsa´ydı, aynı anda görülen diğer
parlak yıldızlarda önemliydiler, örneğin
Orion Isis´in eşi yani kocası olan Osiris´ti, Hıristiyan kültürü,
Osiris´e Joseph yani Meryem eşi kişiliğini verdi. Procyon yıldızı
da, Sirius gibi Orion´dan sonra yükselir ve Isis´in kızkardeşi
Nephthys ile simgelenir ve o da orta eş kişiliğiyle bazı erken
Hıristiyanlık söylencelerinde yer alır. Zodyak yani Burçlar
Kuşağı genelde hayvanlarla simgelenir, Öküz yani Boğa,
Koyun yani Koç burçları İsa´nın doğduğu ahırda bulunan ve
yemlenen yani beslenen iki hayvandır ve ahır Bethlehem
kasabasındadır, kasabanın adının anlamı "Ekmeğin Yeri" dir,
Bethlehem kasabası, Judah bölgesinde yani İsrail´in Aslan
Kabilesi´nin yaşadığı yerdedir ve bu kabilenin simgesi Aslan
Burcu´ndaki veya takımyıldızındaki Regulus´tur, sonuç olarak
ezoterik anlamda Güneş-Regulus buluşumu, İsa´nın ahırdaki
doğumunu simgeler.
Nemrut dağı´ndaki horoskop şekli
Kabartmada görülen yürüyen aslan formundaki yıldız haritası
yani horoskop, Yunan astrolojisi tarzındadır ve bir tarih
belirlenmiştir. Bu yöntem atalarımız tarafından zaman zaman
kullanılmıştır; Seleucidler, Makedonyalılar, Persler, Büyük
İskender, Darius I tarafından kullanılmıştır. Antik Yunan´ın ve
Persler´den gelen etkilerin ve Nemrut´ta yapılan geleneksel
dinsel ritüeller genel anlamda Orta Doğu´dan Avrupa´ya
yönlenen Mitra inançları ve dini ile ilgilidir. Commageneler´in
Mitraik inancı, doğudan batıya doğru bir yelpaze gibi
yayılırken, kesin olarak Hıristiyanlığın temelini oluşturmuştur
yani Hıristiyanlığın kökeni Mitraizm dolayısı ile de Kral I.
Antiochos´un katıldığı gizemli Kardeşlik Dini´dir. Kral´ın
mimarları, tarihsel göndermeyi yapmak amacıyla, yıldız
konumlarını bir aslan formuyla oluşturdular.
Üç Gizemli Adam mı Yoksa
Gezegen mi?
Bebek İsa´yı ziyarete geldiklerine
inanılan üç çoban krala
Bethlehem´e giden yolu yıldızlar gösterir, yıldızların geleneksel
yeri ekliptiğin kuzeyindeki simgesel bir hattı oluşturur, bunlar
Sirius´dan önce doğan Procyon, Castor ve Pollux´tur, çoban
krallara yol gösterirler yani Sirius´un doğacağı yeri
gösterirler. Adrian Gilbert, İsa´nın doğumunda parlayan ve
Bethlehem´den izlenen büyük yıldızın tek olmadığına hatta
yıldız olmadığına inanıyor, ona göre parlaklığın nedeni iki dev
gezegenin yani Satürn ile Jüpiter´in buluşumuydu, buluşum
Balık Burcu´ndaydı ve bu nedenle de Hıristiyanlığın gerçek
simgesi balıktı. İki dev gezegen, o konumda akşam göğünün
(saat 21:30 civarı) en parlak gök cisimleridirler ve çok net
olarak çıplak gözle görülebilirler. Üç çoban kralın ezoterik
anlamları da böyledir yani Melchior, Caspar ve Balthasar´ın;
Satürn ve Jüpiter, iki kralla simgelenir; Melchior (Altın Kralı
Jüpiter) ve Caspar (Mür yani koku kralı Satürn); Jüpiter
astrolojik anlamda, sağlığı ve zenginliği simgelerken, Satürn
ölüm ve mezarın yanısıra uzun yaşamı simgeler. Mür, Mısır
mitlerinde Satürn simgeselliği doğrultusunda, mumyalamada
kullanılan bir maddedir. Üçincü Çoban Kral yani üçüncü
gezegen Güneş´e en yakın gezegen olan Merkür´dür, bu da
Balthasar´dır (veya Belteshazzar), ismin anlamı "Yüce Efendi
´nin Öncüsü" veya en yakın yardımcısı şeklindedir. Merkür,
Güneş´ten biraz önce doğar yani sultanın veziri gibidir. Bebek
İsa´ya altın ve mür´ün yanısıra Balthasar tarafından verilen
üçüncü armağan günnük veya buhurdur, günnük simgesel
olarak majikal fonksiyonları uyandırır ve Merkür ile astrolojik
doğrultuda ilişkilidir.
Nemrut dağı ve sırları
Adrian Gilbert, tüm öykünün anlamının
farklı olduğu görüşünde, bizlere bu
şekilde İsa´nın doğum horoskobunun yani
yıldız haritasının anlatılmak istendiğini
düşünüyor, eğer okuma doğru yapılırsa
kesin zaman belirlenecektir. İsa´da
Horus gibi bir kral olarak doğmuştur, gezegenlere uygun
armağanlar onun doğumunu simgelerler, Matta İncili´nde
armağanların baştan çıkarıcı oldukları ve egosal amaçlarla
kullanılabilecekleri vurgulanır. Yani üç gezegenin negatif
yönleri vurgulanır, negatif yönler pratik Maji´nin reddedilmesi
(Merkür), ölümsüzlük arzusu (Satürn) ve krallık yani iktidar
hırsıdır (Jüpiter). Daha sonraki olaylarda benzer anlamlar
içerirler, Yahya Peygamber Ürdün Irmağı´nda İsa´yı vaftiz
ederken cennetten gelen bir güvercin simgeselliğinde İsa´ya
en yüksek armağan verilir, bunun anlamı gezegendeki en
yüksek krallığın onaylanmasıdır. Artık o, Logos´un yani
Varoluş´un aracı olmuştur. Yani Vaftiz´in simgeselliği ve 6
Ocak kutlamalarının anlamı göksel buluşmanın gerçekleşmesi
daha da ötede İsa´nın göksel doğumudur. Ama daha sonra bu
tarih değişecek, 25 Aralık´a kayarak, antik Roma´nın Satürn
şenlikleri Mitralar´ın doğumu ile karışacaktır.
Bütün bunlardan anlaşılan şey, Kayıp Kardeşlik Örgütü´nün
içeriğidir, Horus´dan, İsa´ya oradan da Kral I. Antiochus´a
uzanan gizemin ezoterik anlamı ve bunun astrolojik metodla,
Hermetik Bilgelik düzeyinde simgeselleştirilmesidir fakat tüm
anlatılar ve Gilbert´in iddiaları yine de asıl gizemi
açıklayamıyor; yıldızların ve gezegenlerin etkinliği ya da önemi
acaba kutsallık düzeyinde ezoterik simgesellik midir? Yoksa,
dünya dışındaki bir yerler mi ima edilmektedir? Sır, Orion ve
Sirius´da saklı gibidir; birgün bunu da öğreneceğiz; ne zaman
mı? Kimbilir, belki de Nemrut Dağı´nın altında yatan sırrı
çözdüğümüz zaman...
 

Truva gerçek mi?
Troja gerçek mi?
Troya mı? Yoksa To-Ro-ja mı?
Derken ortaya ciddi bir isim çıktı; Tarihçi Michael Wood,
"Troya Savaşını Araştırırken" adlı tv dizisinde ortaya çok
farklı bir iddia attı. Evet, Troya´ya bir saldırı yapılmıştı ama
herşey çok farklıydı. Bir kere Kral Priam, Helena falan
yoktular, çünkü, Hititler´den kalan yazılı tabletlerde kral III.
Hattuşil´in Troya Prensi Alaxandus´dan söz ettiğini ve deniz
adamları ile savaştıkları belirtiliyordu. Kentin adı Troya değil,
´Villios´du. Alaxandus, Homeros´un efsanesindeki Prens Paris
´in gerçek adıdır, yani Alexander. Ve Homeros´un Troya´ya
verdiği isim; İlion yani Hitit kenti Villios benzerliği hemen
dikkat çekiyor. Wood, tabletlerde ünlü Kadeş Savaşı´nda
Firavun Ramses´e karşı Hitit ordusunda Prens Alaxandus´un da
savaştığı yazılı olduğunu ve sonra Asurlular´ın baskısından
bunalan Hitit Kralı´nın Prensi Yunanlılar´a yardım istemek için
yolladığını da ekliyor. Öyleyse, Hitit Prensi Alaxandus,
gerçekten Mısırlılar´a karşı yardım istemek için Yunanlılar´a
gidip, Kralın sarayında misafir kalmışmıydı; acaba o Kralın
karısı mı Güzel Helena´ydı? Hani şu Paris´in kaçırdığı kadın?
Bu arada yine aynı kaynaklarda, Yunan gemilerinin köle
olarak taşıdığı 700 kadın, 400 genç kız ve 300 oğlan
çocuğundan söz edilmekte ve de bunlara "TO RO JA" lı adı
verilmiş, Troya´ya benzemiyor mu?
Efsanelerle tarih karışıyor ve tabii yorumlar daha da
bunaltıyor. Bin yıl sonra da böyle olacak, cd´lere, video
kasetlere rağmen. Bu anlatılanlara ve burada çok zaman
alacak daha birçok kaynağa göre, Troya Savaşı hiç de
sanıldığı gibi olmayabilir; Pekala da Homeros bir masal yazmış
ve insanlarla, tanrılar arasında bir drama yaratmış olabilir.
Diğer karşıt iddiaların arasında askeri, stratejik ve sosyo-
psikolojik görüşler de dikkat çekiyor.
MÖ 1200´ lerde kendilerine Akha diyen bir Yunanlı birleşik
ordunun, üstelik deniz yoluyla bir başka uzak anakaraya gidip,
on yıl süreyle savaşması, gerek dönemin koşulları için, gerekse
de askeri yönden mümkün değil deniyor. Bugünün Troya´sı
denizden yaklaşık iki km içerde ve ovaya hakim bir yerde. Ve
kışın iklim sert ve rüzgarlı, bu üçbin yıl önce de böyleydi.
Hiçbir ordu, Homeros´un yazdığı gibi on yıl boyunca burada
konaklayamaz ve dayanamazdı. Troya´nın konumu yani
bulunduğu tepe ovaya öylesine hakimdir ki, şahinin bir
kaplumbağayı gökten inip avlaması gibi tüm saldırganlar
güçleri ne olursa olsun kolay birer av olurlar. Nitekim,
Çanakkale Savaşı´ında aynı kıyılara çıkartma yapan Fransızlar
başarısız olmuşlardı. Kaldı ki diğer Anadolu kavimleri
Troyalılar´ın müttefiğiydiler, Homeros bunların adlarını tek
tek saymaktadır. Peki, nasıl oldu da bu kadar insan bir tahta
ata yenik düştüler?
Truva savaşı genç bir kızın eseri mi?
Her şeye rağmen, Troya tarihin bir dönüm noktasıdır, çünkü
MÖ 1200´lerden sonra iki dev imparatorluk Hititler ve Mısırlılar
çöküşe geçmişler, Asurlular güçlenerek yerlerini almıştır.
Savaşçı bir ulus olan Asurlular, Eski Yunanlılar´a ulaşamadılar,
bu sayede demokrasi doğdu ve yaşadı, Ege´den yola çıkanlar
Roma´yı kurarak gelecek bir dünya imparatorluğunun temelini
attılar. Bu değişimin yaşandığı süreçte, Homerus´un veya
benzerlerinin söylenceleri bir efsaneyi başlattı. Eğer tarihçi
Samuel Butler haklıysa, asil bir aileden gelen Sicilyalı genç bir
kız, bu eski söylencelerden yola çıkarak Homeros´a aftedilen
"Iliada ve Odyssey"i yazdı. Bu konuda bir de kitap yazan
Butler, ortaya koyduğu kanıtlarla en büyük muhalifi Bernard
Shaw´da dahil olmak üzere büyük kabul görmüştü. Kısacası,
Troya Savaşı ve insan kahramanları hayalgücünün ürünü
olmaktan başka birşey değildiler. Edebi bir değer olarak asla
unutulmayacaklar. Geriye iki şey kalıyor, hala kimlikleri kesin
olarak bilinemeyen şu gizemli "Deniz Adamları" ve tabii ki
efsanenin Tanrılarıın kim oldukları.. Yani Tanrıların Dağı
Olimpos´un sakinlerinin nasıl bu kadar canlı ve neden o kadar
insansı olduklarının açıklaması bulunamıyor.
Acaba, insanlara bu kadar benzeyen, ağlayan, gülen, üzülen,
sevişen, savaşan, yaralanan ama ölmeyen, kıskanç ve
entrikacı Tanrılar kimdiler? Ve neden daha çok gizemli "Deniz
Adamları"nın tarafını tutuyorlardı? Ama bu iki gizem başka
iki başlığın konusunu oluşturacak. Antik tanrıların kimliği ile
uzak denizlerin gizemli uygarlıkların varlıklarını...
Truvalılar bir kadın için on yıl savaştılar mı?
Bir Kadın İçin On Yıl Savaştılar mı?
Tarihin babası Heredot, Troya
destanının yaratıcısı olduğu bilinen
Homeros´u kör bir ozan olarak anlatır;
Giritli fakir bir köle kadının oğlu
olarak, eski İzmir yakınlarında bulunan Meles Çayı kıyısında
doğmuştur. Efsaneye göre, annesinin bir dil öğretmeni ile
evlenmesinden sonra eğitim görebilen homeros yaşamının
sonraki yıllarında, Yunanistan, İtalya ve İspanya´ya
yolculuklar yapar, Kios Adası´nda yaşar ve Atina´ya giderken
yolda ölür. Heredot, bize Homer´in kendisinden 400 yıl önce
yaşamış olduğunu yazar ve Homer´ de Troya savaşından 80 yıl
sonra yaşamıştır der. Öyleyse konumuz olan Troya olayı MÖ
1180-1250 yılları arasındadır. Troya Savaşı, bazı görüşlere
göre, aynen Kurtuluş Savaşı´ ında olduğu gibi, Yunanistan´dan
Anadolu´ya yapılan bir saldırıdan başka birşey değildir.
Neyse, yazımızın konusu bu değil, bizi ilgilendiren veya
araştırdığımız gizem Troya Efsanesi´nin ardında yatıyor. Bir
diğer iddianın peşindeyiz acaba Troya Savaşı gerçekten
yaşandı mı?
Örneğin on yıl sürdüğü varsayılan Troya Savaşı gerçekten de
bir kadın yüzünden mi başladı?
Üç tanrıça arasındaki güzellik yarışmasını kazandırdığı için
Aşk Tanrıçası Afrodit, Yunanlı dilber Güzel Helena´yı, Troya
Kralı Priam´ın oğlu Çoban Paris´e aşık eder ve Paris´de evinde
konuk olduğu bir dönemde, kocası Kral Menelaos´un önünde
Helena´yı kaçırarak Troya´ya getirir. Ve işte koca bir savaş
böyle başlar? Eski Yunanlıların mantık ve felsefeye dayanan
bir yaşam biçimine inandıklarını biliyoruz, biran için olaya
böyle bir açıdan bakacak olursak acaba bir kadın için koca
bir ordu on yıl süreyle bir başka ülkeye gidip savaşır mı?Pek
akıllıca görünmüyor, her ne kadar bu bir efsaneyse, her ne
kadar kadınların tarihi tersyüz ettiklerini biliyorsak da,
Josephine, Hürrem Sultan, Kleopatra gibi kadınlardan söz
ediyorum; Bunlara rağmen Troya örneği yine de biraz fazla.
Truva´yı yağmalayan dolandırıcı arkeolog
Ünlü ingiliz gizem araştırmacısı Colin
Wilson, "Unsolved Mysteries/Past and
Present-Geçmişin ve Bugünün Çözülemeyen
Gizemleri" adlı kitabını 1993 yılında
yayınladı. Gerek kitabı okuduktan sonra,
gerekse de kendisiyle yaptığımız görüşme
sonucunda Wilson´un çalışmaları sonucunda
Troya Efsanesi´nin gerçek dışı olabileceğini
ileri sürdüğünü gördük. Kitapta Kral Arthur ve Büyücü Merlin
Efsanesi´nin, Afrika´daki Dogon Kabilesi´nin Sirius Yıldızı ile
ilgili söylencesinin, lanetli Ümit Elması´nın, İnsanlığın Evrimi
´nin, 6000 yıl önceki uygarlıkların, vampirlerin ve zombilerin,
Karın Deşen Jack´ın. Hipnoz ve Telepati´nin, mısır
tarlalarındaki UFO izlerinin, perilerin, doğaüstünün ve daha
birçok gizemin üstüne günümüzün bilimsel mantığı ile gidiliyor
ve cesur bir üslüpla kör inançlar kökten silkeleniyor. Wilson
yaptığımız görüşmede "Artık, ne olursa olsun, bu böyledir
inancının ortadan kaldırılmasının zamanı geldi, bu çağda
efsaneler de dahil olmak üzere, her tür gizemin kaynağını
bulmalı, araştırmalı ve sonuç ne olursa olsun katlanmalıyız..."
diyordu.
Peki acaba bizim Çanakkale´deki Troya´nın ardındaki gizem
ne? Biz Hisarlık Tepesi´ndeki kalıntıların Troya olduğunu
nereden çıkardık? Wilson iddiasına şöyle başlıyor
"Maceraperest ve silah tüccarı Heinrich Schliemann Yunanlı
genç karısının da yardımıyla, küçük yaşlardan beri okuduğu
Homer´in ´İliada´ sından yola çıktı ve 1871´de Troya´yı
Çanakkale´de Hisarlık´da buldu. Osmanlı hükümetinin
genişliğinden de yararlanarak istediği herşeyi yaptı. Ama
acaba bulunan yer Homeros´un Troya´sı mıydı? Schliemann
üst üste yapılmış ve arasında yüzyıllar bulunan 7-8 Troya
kalıntısı buldu ve bunların birisine Homer´in Troya´sı dedi.
Oysa sonrakikazılar ve araştırmalar Yunanlılar tarafından
yakılıp yıkılmış bir kentin varlığını kanıtlamıyordu." Doğru
olabilir mi? Bütün bunlar bir masal mı? Heinrich Schliemann
Türkiye´den kaçırdığını söylediği Troya Kralı Priam´ın
hazinelerini kaçışından oniki yıl sonra ortaya çıkardı ve sonra
bir çok uzman bu kalıntıların Girit´de yaşamış olan Mikenler´e
ait olduğunu ileri sürdüler.
Schliemann otobiyografisinde hazineyi bir duvarın içinde
bulduğu bakır bir küpte bulduğunu yazıyordu ama nedense bu
küpü Troya´yı yağmalayan Akhalar gibi çalışan işçilerin
hiçbirisi göremeyecek ancak Schliemann öğle yemeği tatilinde
bulacaktı. Raslantılar, rahatsız edecek kadar fazlaydı.
Derken 1972 yılında ABD´de Colorado Üniversitesi´nden Prof.
William Calder, Schliemann üzerine bir araştırmaya girişti ve
ortaya inanılmaz bir sonuç çıkardı. 1851´de Schliemann, San
Francisco´ya gelmiş ve altın bir antik takıyı satarken. Troya
hazinesinden söz ederken iki ortağının daha bulunduğunu
anlatmıştı. Bunlardan birisi adı bilinmeyen bir Osmanlı Paşası,
diğeriyse Frank Calvert adlı bir Amerikalıydı. Ama Schliemann,
onları aldattığını söylemişti, demek ki Schliemann bir
dolandırıcıydı. 1889´da Schliemann tekrar Hisarlık´a, Troya
kazılarına döndü ve kazılarda bir bina kalıntısıyla bazı çanak
çömlek ortaya çıkarıldı ama bütün bunlar tartışmasız Miken
uygarlığına aittiler. Schliemann, şok geçiriyordu, tüm iddiaları
boşa çıkacaktı ama sonucu göremeden o yıl felç geçirerek
yaşamını yitirdi. Schliemann Homer´in Troya´sını
bulamamıştı...
Truva´daki kayıp deniz adamları
Schliemann´dan sonra kazıları
sürdüren Alman Wilhelm Dörpfeld,
duvarlar buldu ama bu duvarların
Homer´in İliada´sında anlatılan dev
kale duvarları, kuleler ve duvar
ardındaki beş evle hiç ilişkisi yoktu.
Üstelik yazılanlara göre çok küçük ve kısaydılar. Üstelik, yine
efsanedeki gibi kıyıya yönelik değildiler. 1900´lerin başında
İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit´te bir dizi kazıya girişti
ve hala tamamı çözülemeyen garip bir hiyeroglif yazıyla
yazılmış tabletler buldu. Çözümlenen bölümler şaşırtıcıydı,
çünkü Homer´in İliada´sında geçen isimler burada da vardı.
Evans, buradan yola çıkarak, Troya´yı reddetti ama bu
iddiayı kabul etmeyenler de vardı. Fakat yeni bir iddia ortaya
atılıyordu, Amerikalı Carl Blegen, Troya Savaşı´nı
reddetmiyor, ama kentin yakılıp yıkılmasına Akhaların değil,
dev bir depremin kuşatmanın onuncu yılında neden olduğunu
ileri sürüyordu. Blegen´e göre, depremin izleri açıkça
ortadaydı. Yıkıntıların aldığı şekil, bir at görünümü almış
olabilirdi ve işte o noktada efsane işe karışmıştı.
Troya´nın öyküsü burada da bitmiyor, uzak denizlerden
gelerek Troya´yı kuşatan "Deniz Adamları" kimdiler? Onlarla
ilgili eski kaynaklara raslanmıyor, hala da bulunamadı, Troya
´yı anlatan en eski kaynaklar çok daha sonralara ait.
Schliemann´ın bulduğunu iddia etiiği Kral Agamemnon´un
maskı, Helena´nın mücevherleri, Blegen´in ortaya çıkardığı
Pylos´daki Kral Nestor´un sarayı birer iddia olmaktan öteye
gidemediler. Hala uzak denizlerden çıkıp gelen "Deniz
Adamları" nın kimlikleri belli değil. Ve 1834´de genç bir
Fransız olan Charles Texier, İç Anadolu´da Hitit başkenti
Boğazköy´ü buluncaya kadar. 1908 yılında arkeolog Hugo
Winkler, Hititler´in dış politikasını anlatan bir tablet
kütüphanesi bulunca antik Orta Doğu´nun siyasi tarihini
ayrıntılarıyla anlatan gerçek kaynaklar ortaya çıkarılmış
oldu. Ardından 1924´de İsveçli tarihçi Emile Forrer
"Ahhiyawa" adlı dökümanları açıkladı. Dil uzmanlarına göre,
bu isim Akha Ülkesi demekti. Yani Homer´in Yunanlılar diye
sözünü ettiği Troya´ya saldıran Akhalardı. 1963´de Atina´nın
kuzeyinde Thebes´de yapılan kazılarda birçok Hitit tableti
bulundu, işte bu kaynaklar Hitit-Akha ilişkisini kanıtlıyorlardı.
Tabletlere göre, Akhalar Batı Anadolu kıyılarını kontrol
ediyorlar ve antik liman kenti Milet´e gidip geliyorlardı ve
burası Troya´ya birkaç yüz km uzaklıktaydı. Ve daha kuzeyde
de Wilios adlı bir kentin adı geçiyordu. Acaba Troya´ya
saldıran gizemli "Deniz Adamları" bunlar mıydılar? Sonunda
bu Hitit tabletlerinde, Homeros´un sözünü ettiği Troya´yı
yakıp yıkan Akha Kralı Agamemnon adına ilk kez raslandı,
kayıtlara göre Kral Agamemnon, Hititler´in bir ara savaştığı
Tawalaga adlı bir Yunanlı kralın kardeşiydi. Ama Homeros´un
eserinde, Agamemnon´un kardeşinin adı Menelaos değil miydi?
Truva savaşı hakkında abartılanlar
Küçücük Bir Savaşın Abartılmış Sonucu mu?
Ve 3000 yıl önce, içine ancak 40-50 kişinin girebileceği bir
tahta at yapılabilirdi. Hatırlayın, efsane ne diyor? Tahta atı
yaparak çekilen Akhalar, saklanıp beklediler. Kuşatma bitti
diye sevinen Troyalılar da tahta atı kentin içine alıp,
eğlenceye koyuldular. Sonra? Sonra geceyarısı tahta attan
çıkan adamlar kentin kapılarını açtılar ve Akhalar on yıldır
giremedikleri Troya´ya girerek yakıp yıktılar. Aptalca
görünüyor değil mi? Adamlar çekilecek, Yüzlerce gemi denize
ufuk hattında görünmeyecek kadar uzaklaşacak, bu arada
kıyıya saklanan binlerce adam bekleyecekler, sonra iki km´lik
ovayı aşıp, kentin önüne yığılarak ve kapının açılmasıyla içeri
dalarak Troya´yı ele geçirecekler. Bu arada onları kimse
görmeyecek. İşte bu arada, Troyalılar on yıldır duman
ettikleri düşmanlarını hiç farketmiyorlar. Çünkü o kadar
eğleniyorlar ki, bir kişi dahi ayakta kalmıyor ve bu arada da
hiçbirisi bu tahta at da neyin nesi, içinde acaba ne var?
demiyor. Mantık olarak on yıl direnen bir kentin bu kadar
basit bir oyuna kurban olmayacağını gerçekten düşünmek
gerek.
Bu iddialar az değil, Troya ile ilgili iki fikrimiz olabilir. İlki
Troya Efsanesi sadece efsanedir, Homeros´un bir fantazyası
olabilir, o kadar.
Ama Batı´dan gelen deniz adamları vardır; Hitit
kaynaklarında onlardan söz ediliyor ve onlar Yunanlılar
değildir çünkü Hitit kayıtlarında Yunanlılar ayrıca belirtiliyor,
peki öyleyse kimdir batıdan gelen bu korkunç deniz adamları?
Nereden geldiler? Üstelik, antik tarihçi Cyrios bu deniz
adamlarının Girit´teki Miken uygarlığını da yok ettiklerini
belirtmekte. Onların tek bir ulus olmadıkları anlaşılıyor, "Deniz
Adamları" müttefik bir ordu gibiler. Bir olasılıkla, çeşitli
Akdeniz kavimlerinden oluşmuş bir korsan filosu olamazlar mı?
Yani Troya Efsanesi aslında Akdeniz korsanlarının bir kıyı
saldırısından doğmuş olamaz mı?
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri