ALİ ŞİR NEVAİ
Türk dilinin en büyük şairlerindendir. Bir Uygur kabilesindendir. Kendi ifadesine göre ailesi yedi göbekten beri Barlas emirleri Timur ve oğulları, özellikle de Ömer Şeyh Mirza ve oğlu Baykara'nın hizmetinde bulunmuşlardır.
13, 14 yaşlarında hem Farsça hem de Türkçe şiirler yazmaya başlamıştır. Yaşamının sonlarına doğru 55 bin beyit tutarındaki, dört divanındaki şiirlerini yıllara göre düzenleyerek çocukluk dönemi şiirleri, gençlik şiirleri, orta yaş şiirleri ve olgunluk çağı şiirleri adını vermiştir. Bu yapıtların ilk üçü 1959'da sonuncusu ise 1960'ta Horasan'da yayınlanmıştır.
Şair, Muhakemetü'l-Lugateyn'i Türkçenin zenginliğini kanıtlamak için yazmıştır. Bu yapıtında Türkçe sözcükleri Farsçalarıyla karşılaştırarak Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu savunmuştur. Bu görüşü çok dikkate almak gerekir çünkü şair her iki dili de çocukluk yaşlarından itibaren bilmektedir. Şairin bir diğer eseri olan Siracü'l-Müslimin'de İslam’ın kurallarını, şeriat yasalarını anlatmıştır. Bu yapıtta toplumun bir çok kesiminden karakterleri betimlemiştir. Aynı zamanda bir çok atasözüne yer vermiştir. Ali Şir Nevai'nin yapıtları Doğu Türkistan, Irak ve Anadolu’da uzun süre etkili olmuştur.
16. yüzyılda Said Han ve Fuzuli, Nevai'nin tarzında şiirler ve ona nazireler* yazmışlardır. Hatta bazı şairler Çağatayca'ya Nevai Dili adını vermişler ve bu lehçeyi öğrenmeye çalışmışlardır.
*nazire:Bir söze, davranışa aynı biçimde karşılık verme, hem şekil hem vezin hem de içerik olarak bir şiirin örnek alınarak yeni bir şiirin yazılması.
AŞIK PAŞA
Asıl adı Ali'dir. Türkçeye önem verdiği, halka seslenen şiirleriyle tanınan tasavvuf şairi. Hayatı hakkındaki bilgiler menkıbelere dayanır. Bunlardan birine göre de nüfuslu bir şeyh ailesinden olduğundan dolayı iyi bir öğrenim görmüş, Arapça, Farsça, İslami ilimler ve özellikle tasavvufta yetkinlik kazanmıştır.
Şiirlerinde ve Garibname'sinde Yunus Emre ve Mevlana'nın etkisi görülür.1329-1330 arasında kaleme alınan Garibname, Türkçe (önsözü Farsçadır) olarak on bab üzerine düzenlenmiştir; her babında on destan yer alır. Aşık Paşa o dönemde Türkçeye gösterilen ilgisizliği belirterek Türkçenin önemini vurgular. Yapıtın giriş bölümünde evrenin yaratılışı, Hz. Muhammed ve aşere-i mübeşşere anlatılır. Her babda o babın sayısına uygun konular anlatılır. Birinci babda Tanrı, ikinci babda dünya ve ahiret gibi ikili olan şeyler, üçüncü babda geçmiş, bugün ve yarın, dördüncü babda anasır-ı Erbaa (su, hava, ateş, topak) gibi konular işlenir. Garibname, sanat amacı güdülmeden öğretici amaçla yazıldığından üslup ve nazım tekniği açısından bazı kusurlar taşır.
AYDIN KÖKSAL
1940'ta İstanbul'da doğdu. Ortaokul ve liseyi Galatasaray Lisesi’nde birincilikle bitirdikten sonra, Fransa'da “INSA de Lyon” dan Yüksek Elektronik Mühendisi diploması aldı (1964). Bilişimsel dilbilim dalında doktor (1975, HÜ), bilgisayar bilimleri dalında doçent (1980, HÜ), bilgisayar yazılımı dalında profesör oldu (1991,GÜ).
Hacettepe Üniversitesi’nin kuruluşunda görev alarak 1967’de Bilgi İşlem Merkezi'ni kurdu ve yönetti, 1977’de Türkçe öğretim yapan “Bilgisayar Mühendisliği” bölümünü kurdu. Bunların yanı sıra Türkiye’nin bilişim devrimi yolunda geri kalmaması için Türkiye Bilişim Derneği'ni kurdu (1971).
1966’dan başlayarak Türkçe köklerden ve eklerden; “bilgisayar, bilişim, bilgi işlem, yazılım, donanım, imleç, bellek, ikil, işletmen, işletim dizgesi” gibi 2500 dolayında bilişim terimi üretti. Bu terimler bilim dilinde ve gündelik dilde kullanımdaki yerlerini aldılar. Bilişimsel dilbilim dalında doktorasını yapan Aydın Köksal, “Türkçenin Özdevimli Biçimbilgisi Çözümlemesine İlk Yaklaşım” adlı tezi yazdı. Bilgisayar ortamında yaptığı bu çalışma, dünyada bitişken diller üzerinde gerçekleştirilmiş ilk çözümlemedir. Bu çalışmalarının ardından 1975’te Türk Dil Kurumu üyeliğine seçilmiş, “Dil ile Ekin”(TDK,1980) ve “Bilişim Terimleri Sözlüğü”(TDK,1981) kitaplarını yayımlamıştır. 1982’de kurumun terim kolu başkanlığına seçilen Köksal, bu görevini ancak bir yıl sürdürebilmiştir. Çünkü, askeri cuntanın TDK’ya 1983’te el koymasının ardından istifa etmiştir. Yine de çok sevdiği dil çalışmalarını bırakmamış, 1987’de kurulan Dil Derneği’nde kurucu üye ve yönetim kurulu üyesi (1987-1992) olarak görev almıştır.
Türkçenin yapısındaki matematikselliği ve üretkenliği ortaya koyan Aydın Köksal, ürettiği terimlerle de Türkçenin bilim dili olabileceğini kanıtladı. Bu savlarına ve bilimsel sonuçlara dayanarak yıllardır, nitelikli eğitimin ancak anadiliyle yapılabileceğini savunmaktadır. Ayrıca Köksal’a göre “yabancı dille öğretim“ eğilimi sürdürülürse, hem Türkçenin bilim dili olarak gelişme süreci olumsuz yönde etkilenecek, hem de Türkiye’nin ulusal kültürünün ve öz varlığının çağdaş uygarlık düzeyine çıkma olanağı tümüyle yitirilecektir. Bu konuda da “Yabancı Dille Öğretim: Türkiye’nin Büyük Yanılgısı”(Öğretmen Dünyası, 2000) adlı kitabını yayımlamıştır.
Bunların yanında 180'i aşkın yayını bulunan Prof. Dr. Aydın Köksal iyi düzeyde İngilizce, Fransızca, İtalyanca bilmekte, Almanca ve İspanyolcada da teknik belgeler üzerinde çalışma yapabilmektedir.
Şimdi, 1985'ten beri, HÜ’den kendi isteğiyle ayrılarak kurduğu danışmanlık kurumu ve yazılım evi olan Bilişim Ltd'yi yönetmekte, Türk ulusal yazılım endüstrisinin gelişmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
Kaynak : “Yaşamöyküm”, Aydın Köksal, Çağdaş Türk Dili Dergisi, Yaşamöyküleri Özel Sayısı, sayı: 89-90, Temmuz-Ağustos 1995.
BALASAGUNLU YUSUF HAS HACİB
Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla tanınan Türk şair. Yaşamına ilişkin bilgi yoktur. Kutadgu Bilig'den anlaşıldığına göre iyi bir öğrenim görmüş, Arapça ve Farsça öğrenmiştir.
Yusuf Has Hacib Türk düşünce tarihinin ilk büyük hümanisti olarak sayılabilir. Aynı zamanda bir tarihçi, toplum bilimci ve ahlakçıdır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki dünyayı kazanmak için bu dünyadan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutlu kılacaktır.
Yusuf Has Hâcib, bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Örneğin hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.
Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.
Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir. Büyük bir bilgi hazinesi olan Kutadgu Bilig’de bilgeliği, doğruluğu ve yararlı olmayı savunmuş, kaderciliğe ve kötümserliğe karşı çıkmıştır.
Kutadgu Bilig: Kutlu olma bilgisi anlamına gelir. Bu eserde devlet adamlığı, devlet yönetimi, hükümdarlık, vezirlik, komutanlık, eğitim, bilgi gibi konular üzerinde; adalet, akıl, devlet ve kanaati temsil eden dört şahıs konuşturulup tartıştırılır. Eserin bilinen üç nüshası Taşkent, Kahire ve Viyana'dadır.
DOĞAN AKSAN
1929 yılında İzmir'de doğan Doğan Aksan, Ankara Atatürk Lisesini (1948), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü (1952) bitirdikten sonra aynı fakültede asistanlığa (1954) atanmıştır. "Yabancı Dillerle Türkçe Arasında Anlam Benzerliği ve Alışverişi" başlıklı çalışmasıyla doktor (1958), "Genel Dilbilim Yönünden Halk Etimolojisi ve Türkçedeki Örnekleri" başlıklı çalışmasıyla doçent (1964), "Anlambilimi ve Türk Anlambilimi" adlı çalışmasıyla profesör (1972) olmuştur.
Doktora çalışmaları öncesinde Alexander von Humbolt bursu ile Bonn Üniversitesi Dilbilim Enstitüsünde (1957-1958) araştırmalar yapan Doğan Aksan, doktora sonrasında (1963) ve doçentlik sonrasında (1967) Frankfurt Üniversitesi Doğu Dilleri Kürsüsünde konuk öğretim üyesi olarak bulunmuş ve Türk dilbilimi dersleri vermiştir.
O yıllarda Türkiye'de dilbilim bölümleri bulunmadığı için Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdikten sonra dilbilime yönelen Doğan Aksan, akademik yaşamında Türkoloji ile dilbilimi buluşturmaya çalışmış, böylece dilbilimin Türkiye'de kendi kimliğini kazanmasını sağlamıştır.
Doğan Aksan bir yandan dilbilimin Türkiye'de kurulmasını sağlarken bir yandan da yurtdışında Türk dilbiliminin tanınması için çaba harcamıştır.
Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyesi ve
dilbilgisi kolu başkanı olarak çeşitli yayınların ve etkinliklerin ortaya konmasında görev almıştır. Ayrıca Ankara Üniversitesi’nde dilbilimin, önce anabilim dalı (1982), sonra da bölüm olarak düzenlenmesinde (1991) Doğan Aksan'ın payı büyüktür. Ayrıca her yıl yapılması gelenekselleşmiş olan ulusal dilbilim kurultaylarının toplanması düşüncesini de 1987'de Doğan Aksan ortaya atmış ve bu yolla o tarihten bu yana Türkiye'de dilbilim alanında azımsanmayacak gelişmelere katkıda bulunmuştur.
Yurtdışında ise Sürekli Altaistik Konferansı (Permanent International Altaistic Conference), Uluslararası Onomastik bilimleri Merkezi ve Uluslararası Anadili Eğitimi Örgütü (International Mother Tongue Education Network) kongrelerine katılarak Türk dilbiliminin uluslararası düzeyde tanınmasına katkıda bulunmuştur.
Doğan Aksan, gençlik yıllarından bu yana yazın dünyasının da içinde olmuş; şiir, öykü, makale, fıkra ve denemeler yazmıştır. Türkçenin anlatım gücünden yazın ve dilbilimin iç içe oluşundan duyduğu "hazzı" ve coşkuyu yapıtlarına da ustalıkla yansıtmıştır.
1996 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dilbilim Bölüm Başkanı olarak emekli oluncaya değin hem kendi kurumundan olan hem de başka üniversitelerden gelen çok sayıda elemanın bilim uzmanlığı ve doktora çalışmalarında danışmanlık yaparak genç adayların yetişmesine yardımcı olmuştur.
Emekli olduktan sonra da Türkoloji ve dilbilimi buluşturan çalışmalar yapmayı bırakmayan Doğan Aksan bu alandaki boşlukları doldurmayı sürdürmektedir.
KAYNAK: Ankara Üniversitesi Dilbilim Bölümü
FALİH RIFKI ATAY
1894 yılında İstanbul’da doğdu. Öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde gördü. Yazı yaşamına Tanin gazetesinde başladı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, askerlik görevini Suriye’de Cemal Paşa’nın yanında yaparken o bölgenin özellikleri ve yaşadığı olaylar yazılarını da etkiledi. İstanbul’a dönünce memurluk ve yazarlığı bir arada sürdürdü. Kurtuluş Savaşı yıllarında coşkun ve inançlı yazılarıyla, bu ulusal direnişi savundu. Uzun süre milletvekilliği yaptı. Gazete çıkardı, Hakimiyet-i Milliye, Ulus ve Dünya gazetesinin baş yazarlığını yaptı. 1971’de İstanbul’da öldü.
İlk yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan Falih Rıfkı Atay, fıkralar, makaleler, anılar ve gezi eserleri yazmıştır.
İlk yazıları süslü ve özentili iken git gide, özellikle Milli Edebiyat akımının etkisiyle, duru, canlı ve etkili bir üslupla yazarak dilimizi ustalıkla kullandı. Kendisini anlatırken: “İlk Türkçülük akımıyla birlikte Türkçülüğüm, ilk Türkçecilik akımıyla da Türkçeciliğim başlamıştır” deyişiyle de bu sürekli gelişimini açıklamaktadır.
Anlatımını, rahatlık, güzellik ve zengin bir tarih kültürü daha güçlü yapmıştır. Atatürk devrimlerini ve Batı uygarlığını savunan Türkçü bir yazar olarak toplumumuzun düşüncelerine yön verdi.
“Yazmak ve taze kalabilmek için de okumak şarttır” diyen Falih Rıfkı Atay’ın yazılarında kültür ve görgü zenginliği dikkati çeker.
Özellikle gezi ve anı türlerinde, cumhuriyet döneminin en bol ve başarılı eserlerini verdi. Anılarında Atatürk sevgisi ve hayranlığı, gezi yazılarında ise gidilip görülen yerlerin ilginç görünümleriyle ülkemiz arasındaki kıyaslamalar göze çarpar.
İSMAİL GASPIRALI
1851’de Osmanlı’dan çoktan kopmuş bulunan ve Rus hakimiyetindeki Kırım’ın Bahçesaray şehrinde doğan babası Mustafa Ağa’nın köyünden dolayı lakabı GASPIRALI olarak kalacaktır.
İlk derslerini Hacı İsmail Efendi’den alır. Bu dersler onda büyük izler bırakacaktır. Öyle ki sonradan devam ettiği Vrorej ve Moskova askeri okullarında kendi kültüründen kopuk olmaktan dolayı mutsuz olabilecek bir durumdadır. Askeri lisenin son sınıfından bir arkadaşıyla beraber, Girit’teki Osmanlı Ordusu’na, gönüllü savaşmak için kaçtıysa da yakalanıp geri gönderilmiştir.
Hayattaki en büyük hayali milletine faydalı olmaktır.Bu ideali onu 1868’de, 17 yaşında eski okulu Zınar Medresesi’ne öğretmenlik yapmaya sürükler. Burada dört yıl kalmıştır. Bu dört yılda kendini tamamen okumaya, eğitim-öğretime vermiştir. Özellikle Rusya’daki batılılaşma hareketlerini ve sosyo-ekonomik sonuçlarını merakla takip etmiştir.
1872’de batıyı daha yakından takip etmek için Paris’e gitmiştir. Dönüşte İstanbul’da yayımladığı “Avrupa Medeniyetine Bir Nazar’ı Muvazene” adlı yayınında batı medeniyetinden alınabilecek dersleri göstermek istemiştir.
1875’de Kırım’a dönmüştür. Kendini tamamen Türk milli hayatını araştırmaya vermiştir.
Osmanlı Türklerinin tüm aksaklıklara rağmen kendi meselelerini çözebilecek tecrübede olduklarına inanıyordu ama Kırım, Kazan, Kafkasya ve Türkistan’daki Rus idaresinin kötülüğü ve Türk illerinin geri kalış sebepleri onu çok rahatsız ediyordu.
1878’de Bahçeşehir Belediye Reisliği’ne seçildi. Bu görevi dört yıl sürdü. Bu dönemde, halkın cehaletten kurtulması için çağdaş okullar açarak ve yayın yaparak halkı aydınlatmanın önünü açmaya çalıştı.
Rusya’nın büyük Müslüman merkezleri olan Kazan, Ufa, Astrahan, Orenburg, Bakü, Bahçesaray, Semerkant ve Taşkent gibi şehirlerde 8-10 medresede bazı düzenlemeler yapmaya çalıştı.
1883’den sonraki parolası “Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik” idi. Bunu yaymak amacıyla Tercüman gazetesini çıkarmaya başladı. Onun özellikle eğitim alanında ileri sürdüğü fikirler aydın kesimde büyük heyecan uyandırdı.
Gaspıralı İsmail, açmayı amaç edindiği Yeni Method Medrese’sini ancak 1894’de Kazan’da açabilmiştir. Daha sonra dokuz yeni medrese, aydın ve zenginlerin desteğiyle Ufa, Orenburg, Bahçesaray, Trosski ve Bubi gibi şehirlerde açılır. Gaspıralı’nın çevresinde gayretli bir aydın topluluğu ve ciddi bir kamuoyu desteği oluşmuştur.
Gaspıralı İsmail Bey 63 senelik ömrünün son 7-8 senesinde eğitimde hedefine vardığı için daha çok “Dil Birliği” ve “İslam Birliği” üzerine yoğunlaşmıştır.
1912’de uzun yıllardır davet edildiği halde gidemediği Hint Müslümanlarını ziyarete gitmiş ve burada da Usul-u Cedit mekteplerinin açılmasına önayak olmuştur.
Ölümünden iki ay önce Ruslar, Tercüman gazetesinin bürosunu, arama bahanesiyle tahrip etmişlerdir. Bu, Gaspıralı’nın yatağa düşmesine neden olmuştur.
11 Eylül 1914’de ölmüştür.
Gaspıralı İsmail Bey’in eserlerinden bazıları arasında Salname-i Türki (1882), İki Bahadır (1886), Medeniyet-i İslamiye (1889), Türkistan Uteması (1900), Asya’da Komşularımız (1903) sayılabilir. Ayrıca Kadınlar Ülkesi, Arslan Kız, Danyal Bey ve Güneydoğu gibi öykü kitapları da vardır.
KARAMANOĞLU MEHMET BEY
Selçuklu döneminde, medreselerde Arapça ve Farsça öğretilmekte, bilim dili olarak Arapça kullanılmaktaydı. Edebiyat dili olarak ta Farsça hakimdi. Anadolu'da XII. yüzyılın sonuna kadar devlet dili Arapça olmuştur. Daha sonra bunun yerini Farsça almıştır. Türkçe ancak beylikler döneminde önem kazanır. Bu dönemde, XIII.yüzyılın sonunda Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya'yı alınca devlet dili olarak Türkçeyi hakim kılmıştır. “Bugünden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
KAŞGARLI MAHMUT
Kaşgarlı Mahmut (1008-1075), İslamiyet'in kabulünden sonraki Türk milliyetçiliğinin ilk temsilcisidir. Türk dilinin, Türk milliyetçiliğinin en büyük sözcüsü, Kâşgar'da doğdu.
Saciye ve Hamidiye Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili incelemelerine adamıştır. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya kat ederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiştir. 1072-1073 yılları arasında hazırladığı meşhur kitabını (Divan-ı Lügat-it Türk) Abbasi halifesine armağan etmiştir. Kitabın asıl nüshası bugün Ayasofya Müzesi'nde muhafaza ediliyor. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978'de yapılabilmiştir.
Kaşgarlı Mahmut'un "Türk Dillerinin Gramatik İncelemesi" başlıklı başka bir kitabının daha olduğu söylenir. Divan-ı Lügat-it Türk'ün 3. cildinde bu kitabına atıfta bulunurmuş. Ne yazık ki, bu kitabın ne aslı ne de kopyaları bugüne dek bulunamamış. Türklerin yaşadığı şehirleri, köyleri, obaları bir bir dolaşarak hazırladığı sözlük, İslâmiyet'ten önceki sözlü edebiyatımızı aydınlatan dev bir eserdir. Yazılış amacı, Araplara Türkçeyi öğretmekten çok, Türkçenin Arapça ile koşu atları gibi yarış edebileceğini, Türk dilinin zenginliğini, her duygu ve düşünceyi anlatmaya elverişli olduğunu ispat etmektir.
Kâşgarlı Mahmut, iyi silâh kullanan bir asker olmakla beraber, dilimizi, ulusal kültürümüzü, yurt sevgisini her şeyin üstünde gören ilk büyük dil bilginimizdir. Kitabının önsözünde şu ilgi çekici tümceleri okumaktayız :
"Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çigil'in, Yagma'ın, Kırgız'ın lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."
"Türk Sözlüğünün Divanı" anlamına gelen Kâşgarlı'nın bu eseri, yalnız bir sözlük değil; İslâmiyet öncesi Türk edebiyatını, tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan ansiklopedik bir eserdir. Bilindiği üzere, XI. yüzyıl hemen bütün İslâm ülkelerinde Türklerin egemen olduğu bir dönemdir. Karahanlılar devletinin, özellikle Büyük Selçuk İmparatorluğu'nun askerlikçe ve uygarlıkça en parlak zamanı bu dönem içerisindedir. O tarihlerde Türklerin egemenliğindeki uluslar Türk dilini öğrenmek ihtiyacını duyuyorlardı. Divan-ı Lügat-it-Türk işte bu maksatla, yani yabancılara Türkçeyi öğretmek amacıyla 1073 -1077 tarihleri arasında Bağdat'ta yazılmış bir sözlüktür. Eser, Türk dilini Araplara tanıtmak maksadıyla yazıldığından, Arapça olarak kaleme alınmıştır. İçinde pek çok Türkçe deyim, şiir, atasözü yer almaktadır. Türk sözcüğünün kuvvet, güç, kudret anlamı taşıdığını bize ilk bildiren Kaşgârlı Mahmut'tur .
Divan-ı Lügat-it-Türk'teki sözcüklerin anlamları Arapça olarak yazılmıştır. Türkçe 7500 sözcüğün Arapça karşılığı verilirken, sav denilen âtasözlerine, sagu denilen ağıtlara, koşuk denilen şiirlere ve destan parçalarına yer verilmiştir. Sözcüklerle ilgili bol bol seci, mesel, hikmet, şiir, efsane; tarih, coğrafya; halk edebiyatı folklor bilgi ve örnekleri verilmiş;
dilbilgisi kuralları ortaya konulmuş; Türkoloji'nin sağlam temelleri atılmıştır. Türkologların görüşü : "Göktürk Yazıtları ile Divan-ı Lügat-it-Türk'ün bulunuşu Türklük için tasavvur edilemeyecek kadar büyük kazanç olmuştur."
Divân-ı Lügat-it Türk, Türkçenin neden öğrenilmesi gerektiğini şöyle anlatır:
"Ant içerek söylüyorum, ben Buhara'nın, sözüne güvenilir imamlarının birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı, Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerine ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır."
Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmut, vatansever, Türklere hayran, yaptığı işe yürekten inanan bir bilim adamıdır. Divân daha sonraları pek çok bilim adamı tarafından kullanılmıştı. Antepli Aynî diye bilinen Bedreddin Mahmud, İkdü'l-Cumân fî Tarihi Ehli'z-Zamân'da ve Katip Çelebi Keşfü'z-Zûnun'da Divân'dan söz ederler. Ancak sonradan yıllarca unutulmuş, neden sonra İstanbul'da Ali Emiri'nin (1857-1923) eline geçen Sâvî'nin nüshası Sadrazam Talat Paşa'nın (1874-1921) aracılığı ile Kilisli Rıfat Bilge'nin (1873-1953) gözetiminde basılmış hemen bütün dünya Türkologlarının ilgisini çekmiştir.
Divân Batıda ilgi uyandırmış, 1928 yılında C. Brochkelmann Kaşgarlı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Dankoff 'un Divân-ı Lügât-it Türk çevirisi ile James Kelly'nin makaleleri de son çalışmalar olarak söz konusu edilmesi gerekir.
Divan-ı Lügat-it Türk'ün bilinen tek nüshası İstanbul'dadır.
Divandan (Türkiye Türkçesiyle)
Atasözleri:
Beş parmak düz olmaz.
Arpasız at koşamaz/ Arkasız kahraman çeriyi bozamaz
Alplarla vuruşma/Beylerle duruşma.
Şiir:
Türlü çiçekler açıldı
Sanki ipekten döşeğim serildi
Cennet yeri belirdi
Soğuk tekrar gelecek değildir.
Kuş, kurt hepsi canlandı
Dişi, erkek hep toplandı
Bölük olup dağıldılar
Artık ine girecek değiller.
On birinci Yüzyılda Kaşgarlı Mahmut'un Çizdiği Dünya Haritası
Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İtil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan'a , Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya'ya işaret edilmiştir. Ortada Yarkent, Kaşgar, Barsgan, Balasagun, Yifruç, İkiöküz, Asbuâli, Kumri, Talas v.s. gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır. Yukarda görüldüğü gibi, ilk Japon haritası bir Türk tarafından 14.yüzyılda çizilmiş, bir Dünya haritasında yer alması ise,15.yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında, bir plan biçiminde de olsa ,yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının 11.yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından çizildiği bir gerçektir. (Cengiz Aslan, Ahmet Yesevi Üniversitesi Araştırma Merkezi)
ÖMER SEYFETTİN
11 Mart 1884 tarihinde Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğar. Dört yaşındayken kağıt ve kalemle oynamaya başlayınca annesi onu Mahalle Mektebi’nin hanım hocasına okutmak üzere verir. Ayancık’taki Reşit Efendi’nin Mahalle Mektebi’ni 7 yaşına kadar okuyan Ömer’in eğitimini yetersiz bulan ailesi, onu İstanbul’a getirtir ve Aksaray Yusufpaşa Yokuşu’ndaki “Mekteb-i Osmaniye”ye kaydettirir. Yaramazlıklarından dolayı babası onu Eyüp Sultan’daki “Askeri Baytar Rüştiyesi”ne verir. Burayı 1896 yılında bitirdikten sonra Edirne Askeri Lisesi’ne girer. 1900 yılında buradan mezun olur. İstanbul’a dönen hikayecimiz hayatının şekillenmeye başlayacağı “Mekteb-i Harbiye-i Şahane”ye kaydolur. Okulunu piyade ast teğmeni ünvanıyla bitirir. Selanik’te bulunan 3.Ordu’nun İzmir Redif Fırkası’na tayin edilir. Yazarın Kuşadası’ndaki bu görevi beş yıl sürer. Daha sonra İzmir’deki “Jandarma Zabitan Etrak Mektebi”ne tayini çıkar. Burada ki görevi iki yıl sürer. İzmir’de Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Baha Tevfik, Şehabettin Süleyman, Türkçü Necip gibi yazarlarla tanışır. “Serbest İzmir”, “Sedat” ve “Muktebes” gibi gazete ve dergilerde yazar. Jandarma okulunda teğmenliğe yükseldikten sonra 23 Temmuz 1908 tarihinde 3.Ordu’nun Selanik’teki nizamiye taburlarına nakledilir. 1909’da Köprülü’deki Askeri Rüştiye’de üst teğmen rütbesiyle beden eğitimi öğretmenliği yapar. “Genç Kalemler” de birlikte çalışacağı arkadaşı Mustafa Nermi Bey’le burada tanışır. Sınır boylarında yaşadığı yıllarda milli görüşü filizlenir. Milliyetçilik ideali, istiklal düşüncesi ve vatan sevgisi gönlünde ve kafasında yer eder.
28 Ocak 1910 tarihinde Ali Canib’le meşhur mektubu yazar. Bu mektubunda “edebiyat ve lisana bir ihtilal” yapmaktan söz eder. Bu sırada kendini büsbütün edebiyata vermek için askerlik görevinden ayrılır. Tamamen kalemiyle geçinmeyi düşünür. Genç Kalemler dergisinin ilk sayısına ünlü “Yeni Lisan” adlı makaleyi yollar. Yazı, derginin 11 Nisan 1911 tarihli ilk sayısında yayımlanır. Ziya Gökalp’le bu sırada tanışır. Ömer, Gökalp’ten etkilenir. ”Genç Kalemler”, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organıdır. Trablusgarb ve ardından gelen Balkan Savaşları, Ömer Seyfettin’in orduya dönmesine yol açar. Sırplara karşı savaşır. Daha sonra kendisine Yanya Kalesi’nin savunması görevi verilir. Kale, Yunanlıların eline geçince Ömer esir düşer (18 Ocak 1913). 17 Aralık 1915’de esirlikten kurtularak İstanbul’a döner.
İstanbul’da bulunduğu sırada Ziya Gökalp ve Ali Canib ile buluşur. Bu sırada annesi ölür, babası da bir kadınla evlenerek İstanbul’dan ayrılır.Daha sonra Ömer, “Türk Yurdu”nun çevresinde çıkarılan “Türk Sözü” dergisinin başyazarlığına getirilir.
Hayatını bir süre kalemiyle kazanan Ömer Seyfettin, 1914 yılında Kabataş Sultanisi edebiyat öğretmenliği teklifini kabul eder ve hayatının sonuna kadar bu görevde kalır.
1915’te daha iyi çalışmak ve düzenli bir hayat için evlenmek ister. İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım’la evlenir. Çiftin bu evlilikten Fahire Güner adlı bir kızları olur. Ancak evlilikleri yürümez ve ayrılırlar.
Eşinden ayrıldıktan sonra yalnız kalan Ömer Seyfettin, Kalamış Koyu’nda “Münferit Yalı” adını verdiği küçük bir köşke kapanır.Daha sonra zatürreye yakalanır. Arkadaşları, başta Ali Canib olmak üzere, onu yalnız bırakmazlar. Hastalığının başladığı 1917 ile 1920 yılları arası onun düzenli olarak yazdığı ve en verimli olduğu yıllardır. Yazdığı hikayeler, “Yeni Mecmua” ile “Vakit” gazetelerinde yayımlanır. 6 Mart 1920 günü saat 13.30’da hastanede hayatını kaybeder.
Ömer Seyfettin’in sanatkar oluşunu ve iyi bir hikayeci olarak edebiyatımızda sağlam bir yer edinmesini, yaradılışındaki kabiliyete vermek mümkündür. Onun hassas kişiliği ve zekası muhakkak ki yazar olmasında önemli bir etkendir.
Edebiyata ilk ilgisi çocuk yaşta evde okuduğu şiir kitapları ile başlar. Bunlar Osmanlı şairlerinin büyük divanlarıdır. Gençliğinde Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatına daha yakınlık duymuştur. Namık Kemal’den etkilenmiştir. Recaizade Ekrem’in duygulu şiirlerine hayrandır.
Ömer Seyfettin yine de Servet-i Fünun döneminden daha fazla etkilendiğini saklayamaz. Tevfik Fikret’i kendisine “mükemmel şevk ve isteğini” verdiği için takdir eder. Bu yüzden lise yıllarında hep Fikret’in şiir kitabı Rübab-ı Şikeste’yi okuduğunu ifade eder.
Ömer Seyfettin sadece bir hikayeci değildir. Edebiyatımızın şiir, roman, makale gibi diğer türlerinde de eserler vermiş bir edebiyatçıdır. Çok yazan biri olarak, Ömer Seyfettin’in dilimiz ve edebiyatımız hakkındaki görüşleri oldukça önemlidir. Çünkü batılılaşma akımının yoğunlaştığı bir dönemde arkadaşlarıyla yerli ve milli kalmaya özen göstermiş, bunun için büyük çaba harcamışlardır.
Ömer Seyfettin’in 1911 yılında arkadaşlarıyla birlikte Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisinin ilk sayısında yazarımızın imzasız olarak yayımladığı “Yeni Lisan” adlı baş makale “Milli Edebiyat”ın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil eder. Bu dergi ve bu makale, bu bakımdan edebiyatımızın dönüm noktalarından biridir. Makalede, Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine dikkat çekilir. “Milli Bir Edebiyat”ın meydana gelebilmesi için öncelikle “Milli Bir Dil”in var olması gerektiği ifade edilir.
Ömer Seyfettin, “Yeni Lisan” makalesinde “Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela milli bir lisan ister.” der. Türkçede Arapça ve Farsça tamlamaların kullanılmaması gerektiğine inanan yazar, dilimize yerleşmiş ve artık Türkçeleşmiş yabancı kelimelerin dışlanmaması gerektiğini düşünür. Milli bir dilin olmaması halinde edebiyatın bilmeceye dönüşeceği düşüncesini savunur.
O, edebi eserlerin geniş halk kesimlerine ulaşması, yayılması ve bu insanlarca okunması gerektiğine inanır ve halk için sanat anlayışını savunur. “Edebi eserler okunmak için yazılır ve halka ulaşmayan edebiyat milli olamaz.” inancında olan yazar, hikayelerini açık, sade, yalın, ve süssüz bir şekilde kaleme alır.