BirDevrinSonu
Üye
-
- Katılım
- Ocak 10, 2010
-
- Mesajlar
- 38,605
-
- Tepkime puanı
- 3,185
-
- Puanları
- 354
-
- Konum
- Napıcan ?
- Star Wars: Episode VI – Return of the Jedi (Yıldız Savaşları: Bölüm VI – Jedi’ın Dönüşü, 1983)
Kabul edin “The Empire Strikes Back” ne kadar iyi bir filmse “Return of the Jedi” da o derece ciddiyetten ve özgünlükten yoksun bir film. Dağınık konusu affedilse bile Ewok denilen cüce yaratıklar filmin atmosferinden kendinizi tecrit etmenize ve bir çocuk filmi izliyormuş hissine kapılmanıza fazlasıyla yetecektir. Karanlık bir serinin kalitesini yitirmeye başladığı yer olan bu filmden sonra Jar Jar Binks’le tanışmak zaten pek de sürpriz olmamıştı. Tüm bunlara rağmen iyi bir seyirlik olan Star Wars: Episode VI – Return of the Jedi, yalnızca ilk iki filmle aynı derecede itibar görmeyi hak etmiyor.- Grease (1978)
Eski moda müzikallerdeki tiplemeler her zaman sevilmesi zor olmuştur. Ama daha da zor olan bir şey var ki o da 50’lerin stereotip ergenlerinin başrolde olduğu bir müzikale tahammül etmek! Gerçekten o dönemde genç olup, filmdeki karakterlerin yaşam tarzını tecrübe etmediyseniz muhtemelen hiçbir anlam ifade etmeyecektir size Grease. Neredeyse konusuz olan bu filmin şarkıları tahammül edilebilir olsa da koreografileri tam bir tembel işi. Bunun üzerine bir de tanıdık bir aşk hikayesi ekleyin… Kulağa ne kadar kötü geliyorsa o kadar kötü bir müzikal Grease.- Top Gun (1986)
Top Gun’ın müziği kadar önemli başka bir özelliği daha var: Zamana karşı meydan okuyamayışı. Çekildiği dönemde genel anlamda seyirciler tarafından kabul görmüş olsa da filmi yirmi – otuz yıl sonra izleyenlerin aynı hisleri paylaşabilmesi oldukça zordur. Belki Top Gun, arkadaşlarınızla oturup saçma yönlerini bulup kendi aranızda eğlenebileceğiniz bir film olabilir. Fakat buna rağmen eğlenme kısmının garantisini vermek halen pek mümkün değil.- Broken Flowers (Kırık Çiçekler, 2005)
Jim Jarmusch’un kendine sadık hayran kitlesi muhtemelen onu daha özensiz filmler yapmaya itiyor. Baksanıza, Bill Murray’in oradan buraya gidişini, sıradan eylemlerini, amacı ya da anlamı olmayan diyaloglarını bile bağrına basacak çok sayıda insan var. Fakat daha önce varlığından bihaber olduğu çocuğunu arayan bir babanın iç karartıcı ve ruhsuz öyküsü zaten beklendiği üzere hiçbir şekilde ilerlemiyor. Geriye kalan ise günlük eylemlerle dolu neredeyse rastgele kameraya alınmış görüntülerin kolajından farklı değil.- Scarface (Yaralı Yüz, 1983)
Kötü diyalogları olan, buram buram maçoluk kokan, estetik anlayışı zayıf bir filmin en iyi ihtimalle kalbur üstü bir yapım olmasını bekleyebilirsiniz. Normal olan budur. Böyle bir filmin, kült ve hatta klasik mertebesine ulaşabilmesi ise ortada yanlış olan bir şeylerin olduğunu gösterir. Biz tam olarak bu yanlışın ne olduğunu bulup çıkartamasak da filmin dokunulmazlık özelliği kazanmasında Al Pacino ve Brian de Palma isimlerinin parmağının olduğunu tahmin etmek zor değil. Her ne kadar kötü bir film olmasa da basmakalıp ve sığ bir gangster öyküsü olarak tanımlamak da yanlış olmayacaktır Scarface’i!- Friday the 13th (13. Cuma, 1980)
Jason, kült bir korku filmi kahramanı. Her ne kadar Freddy ile rakip olamasa da hakkını vermek gerekiyor, ancak bu kült karakterin neredeyse kendisiyle hiç alakasız bir filmden ortaya çıkması ilgi çekici. Sadece ihmal sonucu ölmüş bir çocuk olarak Jason’ın bahsi geçer filmde. Ki zaten teknik olarak Jason ile ilişkilendirilmesi bile yanlıştır filmin. Friday the 13th; tekdüze, yaratıcılıktan yoksun cinayetlerin işlendiği sıkıcı bir film olarak nasıl uzun soluklu bir seriye dönüşebildi anlamak güç. Zira devam filmleri çoğu zaman çıkış noktasından daha başarılıydı. Belki de bunun sebebi o filmlerde Jason mitinin vücut olarak bulunmasıydı. Psycho’dan yoğun biçimde etkilenmiş Friday the 13th, ilgi çekici ve popüler bir katil yaratan, görece başarılı filmlerin başarısız öncüsü olarak sinema tarihinde gerçekten de ilginç bir yerde duruyor.- Mary Poppins (1964)
Mary Poppins’i sevebilmek için ya iflah olmaz derecede müzikal tutkunu olmanız ya da yaşınızın çok küçük olması gerekiyor. Bu iki kategoriden birine giriyor olsanız bile, son derece uzun olan şarkı ve dans sekansları sevimli görünmesine karşın bezdirici gelebilir. Peri masallarından fırlamışçasına iyimser ve iyilik konusunda birbirleriyle yarışan karakterler bir yana filmdeki neşe unsuru o kadar yoğun ki bir yetişkin olarak dengenizi bozacak kadar etkili. Genel bir kanının aksine Mary Poppins, herkesin beğenme konusunda hemfikir olduğu bir film değil. Adını duyunca kaçan insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil inanın. Ve bunun nedenini anlamak o kadar da zor olmasa gerek.- The Blair Witch Project (Blair Cadısı, 1999)
Bu şehir efsanesi halini alan filmi, günümüzde izleyip de tek bir etkileyici yanını söyleyebilecek olan var mı? Belki evet doruk sahnesi bir nebze ürkütücü kabul edilebilir ancak geri kalan film, işkence çektirerek öldürmek isteyeceğiniz üç karakterin aptallıklarına şahit olmak ve tahammül etmekten başka bir şey değil. Ormanda kaybolan insanların hayatta kalma mücadelerinden ziyade Biri Bizi Gözetliyor tarzı sataşmalarla dolu olan The Blair Witch Project, sadece bu sebeple bile sinir bozucu olarak anılmayı hak ediyor! Kaldı ki buna ancak “tavuklar diyarında” korku filmi denilebilir.- Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan (Borat: Şanlı Kazakistan Milletinin Çıkarlarını Arttırmak İçin Amerikan Kültürünün İncelenmesi, 2006)
Borat, gerçekten de ilginç bir örnek. Çünkü genelde filmler, seyirci kitlesi tarafından abartılırlar. Elimizdeki örnekte durum tam tersi. Seyircinin pek sevmeyip, eleştirmenlerin övgüye boğduğu bir film Borat. “Ne var bunda?” diye sorabilirsiniz. Çoğu zaman eleştirmenler ve seyirciler ortak noktada buluşamazlar ne de olsa. Sorun şu ki, Recep İvedik’ten mide bulandırıcılık konusunda fazlası olup eksiği olmayan, tuvalet mizahından başka bir şey yapamayan ve dibine kadar ırkçı olan bu filmin takdir edilmesi en başta sanata olan büyük bir saygısızlıktır. Demek ki Recep İvedik de uluslararası arenada boy göstermiş olsa o da büyük övgüler alacak.- The Notebook (Not Defteri, 2004)
Birbirine aşık olan iki genç. Kız, üst sınıfa ait bir aileden gelirken, oğlan fakir bir aileden gelmektedir. Kızın ailesi bu ilişkiden haberdar olunca derhal karşı çıkar ve hatta kızı uzak bir yerde okumaya göndermek suretiyle iki sevgiliyi ayırır. Açıkçası The Notebook’un buraya kadar olan hikayesi göz önüne alındığında neden kötü bir film olduğunu açıklamaya gerek bile kalmıyor. Kutsal kitapların hikayelerinden bile daha eski olan bu konu demek ki bir not defterinden okununca ortaya güzel bir film çıkabiliyormuş(!).