Tragedyalar

Konu sahibi son olarak 3236 gün önce görüldü
Ankarada öğrenciliğimin ikinci senesiydi böyle güç bela bir ev bulmuştuk annemin de emekli maaşının yardımıyla.Zemin katta hatta zemin katın da bir altı.Ev çukurdaydı yani yoldan gelip geçenlerin ayakları görülebiliyordu.Bir de evin önüne araba parkedince salonun ışıklarını yakmak gerekiyordu öyle bir evdi.Ben o evde Behzat Ç. romanlarını yazmaya başladım , yazarken sürekli Neşet Ertaş dinliyordum.Zahidem , hata benim , ayaş yolları yani sonu yok ve orda beni o çukurdan biraz çekip çıkaran bir sesti Neşet Ertaş'ın sesi.

Emrah Serbes
 
sen gittin ve herkes ölmeye başladı

önce saniye teyze öldü, sonra dedem, sonra babaannem, sonra yengem, sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar, eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü, sonra babam, sonra öbür dedem, bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen, hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş, yeni anladım.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından, kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan, daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun, arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin, hâlâ soğuk biralar oluyor, güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii, o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner, dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan, her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi, metin altıok mu yoksa? hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı?

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün; perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz, çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin, unutuşa karşı mücadelesi mi sadece? ne münasebet, bu benim senkronize yalnızlığım.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için, sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti, susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim, bunu da biliyorsun.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

Emrah Serbes
 
1827 yılında Almanyanın Magdeburg kentinde bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir (Karl Detroit). Anne ve baba sürekli kavga ettiklerinden dolayı çocuk akrabaları tarafından yetimhaneye götürülür. Çocuk 12 yaşına geldiğinde bir gece yarısı bütün arkadaşları uyurken çarşafları birbirine dolayarak yetimhaneden kaçar ve Hamburg’a gider. Büyük bir liman kenti olan Hamburgda bir gemide işe başlayan Karl Detroit, bütün akdenizi dolaşıp, Marmara denizinden boğaza giren gemisinden Kız Kulesini görünce denize atlar ve Kız Kulesine doğru yüzmeye başlar. Çocuk yakalanır ve Sadrazam Âli paşanın yanına götürülür. Sadrazam sorar; ‘Neden kaçtın Almanyadan?’ Karl Detroit cevap verir: ‘Dayak vardı orada, bıktım kaçtım’‘ Peki ya neden Akdenizin onca yeri değil de İstanbulda atladın denize evladım?’ Diye sorar Sadrazam. Kız kulesini gösterir Karl Detroit ve ‘ben o kuleyi çok sevdim’ der. Almanlar çocuğu geri ister, fakat Sadrazam Âli paşa ‘hayır alamazsınız, o artık benim oğlum’ der ve o gün Karl Detroit adı değişerek Mehmet Ali adını alır ve askeri okula başlar. Aldığı eğitimin ardından Kırım harbine katılır ve paşa ünvanı alır. O artık sığındığı ülkenin bir Paşasıdır! 1878 Berlin anlaşmasına giden heyetin içinde yer alan Mehmet Ali paşa, doğduğu ülkeye geri dönmüştür ancak artık o bir Osmanlı Paşasıdır. Almanya dönüşünde Arnavutlukta yolunu kesen eşkiyalar tarafından öldürülen Karl Detroit, arkasında 4 kız çocuk bırakır. Bunlardan biri, Leyla hanım, Leyla hanımın da bir kızı olur, Celile hanım. İlk Türk ressamlardan olan Celile hanımın da bir oğlu olur ve bu kişi Türk edebiyat tarihine adını Nazım Hikmet olarak yazdırır.
 
Kocaman bir ateş yakacağız;
kağıt paralardan,
tahvillerden,
vasiyetnamelerden,
vergi dosyalarından,
kira kontratlarından,
borç senetlerinden.
Ve herkes
kendi cüzdanını da bu ateşin içine atacak.

Wilhelm Weitling
 
Kalk ayağa
Dağlara bak!
Rüzgarın, güneşin ve suyun kaynağına...
Sen ey işçi
Sen ki;
Nehirlerin yatağını değiştiren
Sen ki;
Direncin, buğdayını eken, biçen
Kalk ayağa
Ellerine bak!
Tut ki, kardeşlerinin elini
Güçlenesiniz...

Victor Jara
 
" Bin cümleden daha çok şey anlatan fotoğraf..! "


Bir gün köle: " Hayır ayakkabılarını boyamıyorum!" dediği anda, fırça kullanmasını beceremeyen efendi çaresiz kalacaktır...

İsmet Özel

]
ldGXar.jpg
[
 
Uzaktan da sevilirdi yar. Mümkündü. Hem mümkün hem imkansızdı aşk. Hayatın bir parçasıydı dokunmadan sevmek. Yaklaşmadan. Aşk bugün var, yarın kaçtı kaçacak bir ada tavşanıydı sanki. Öylesine ürkek. Kimse yüzde yüz emin olamazdı aşka “ sahip ” olduğundan. Mülkü yok, tapusu yoktu.

Elif ŞAFAK.
 
Zaten herkes seni bırakır gider. Ve ne zaman birine karşı bir yakınlık hissetsen daha da yalnız kalırsın.

Leyla İle Mecnun
 
Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Daha önce dökülmesi yaprakların
Doğrudur
Yoksa neye benzer gül dönemi kiraz zamanı

Umutsuzluk bile ne güzel bilir misin
İkide bir umudu getirir karşımıza
Ölüm büyük bir saçmalık olurdu
Işık yüzlü bebekler doğmasa

Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Sen bilirsin
Ne ben senden iyice başka biriyim
Ne bu kuşlar göklerden başka bir şey

Afşar Timuçin
 
Sen gideceksin…
Ve aslında gitmelisin de
Hem de bir eylül ayında gitmelisin.
Şehrin gece lambalarında dans etmeli veda bakışların.
Korkularımla yüzüstü kalakalmalıyım öylece basık bir kenar mahalle kahvehanesinde. Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim. Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
Alışamamalıyım…
 
Aristo’nun, “Gülmek insanın özüdür”;
Moliere’in, “İnsan, güldüğü kadar insandır”;
Scott Adams’ın, “Gülümseyiş, insanların aklını karıştırır”;
Bertolt Brecht’in, “Mizahın olmadığı bir ülkede yaşamak kötüdür. Fakat çok daha kötü olan, mizahsız yaşayamayacağın bir ülkede yaşamaktır”;
Aziz Nesin’in, “Gülümsemek; adaleti bozuk düzene, sessiz bir küfürdür… Gülümseyin!”;
Hayrettin Ökçesiz’in, “Güç gösterenin gülünçlüğü gülenin cüretine bakar”;
F. Nietzsche’nin, “İnsan o kadar acı çekti ki, gülmeyi yaratmak zorunda kaldı”;
Aleksandr Puşkin’in, “Yüksek nitelikli komedya yalnız gülmeye dayanmaz ve çoğu tragedyaya yaklaşır”
;
Charlie Chaplin’in, “Felsefem özgürlüğe inanmaktır, silahım gülmektir, lisanım ise kalbimin sesidir,” uyarıları boşa değil elbette...
 
Elimde olsa bu dünyayı küçümserdim
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim
Daha doğrusu bu aşağılık yere
Ne gelirdim ne yaşardım ne ölürdüm..

Ömer Hayyam
 
Kedi mağrur
şehir zalim
nar küskün
kağıt paslı
hayat makara olmuş
 
Sensiz bensiz bir sorudur
temmuzlar kedi yavruları gibi sokulurken ağustosa
ve ağustoslar eylüle
bir yol alış duygusudur ki biliriz
insanlar zamanlardan önce boğulur.

Edip Cansever
 
"Hay! Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da çiçekler açsın ruhunuz.”

Didem Madak
 
Bir insanı 'kötü' olarak yaftalamadan önce, onun hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya çalışın.
Büyüdüğü çevreyi, arkadaş ortamını az çok anlamaya çalışın.
Ki aslında şöyle de bir durum var, neye göre iyi ya da neye göre kötü?
Bir insanın sana karşı iyi olması, aslında onun iyi biri olduğuna mı işarettir?
Peki ömrü boyunca eline hiç kötülük yapma fırsatı geçmemiş bir insan, ben iyi biriyim diye övünebilir mi?
Kötünün iyisi olmaya devam.
 
Şimdi herkes ayrı ayrı şeylere kederleniyor ya hani.O ' ayrı' şeyleri tutup ayrı yerlerde, ayrı insanlarla tecrübe ediyor ya birde;aynı sorunun tam ortasındayız aslında farkettiniz mi?
İnsanın çok karmaşıklığı,sadeliğindendi...
Derin gibi gözüken,basit çok basit bir paragraftan ibaretti insan.Kendinden çalmadığında bunu anlayacaktı aslında...
 
KÖY ENSTİTÜLERİ'NDE İLK GÜN

"Yemekhaneye yürüdüm. Masamı gösterdiler, oturdum. Masa başkanı yemeği dağıttı. Önüme de bir de o "sarı" toptan koydu. Yemeği yedim. Gözüm masadaki arkadaşlardaydı. O "sarı"yı nasıl yiyeceklerdi? Soyulan şeye, kabuklara ilgiyle bakıyordum.

Dayanamayıp sordum:
- Bunun adı ne?

Arkadaşların kimisi gülüştü:
-Hiç mi yemedin? Portakal bunun adı portakal ! dediler."

Kaynak: Mehmet Cimi, O Yıllar Dile Gelse
 
-Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi. Kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor.
İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarımda ve hayallerimde tutsak kaldım.
+Yine de ölmek istemiyorsun.
-Hayır istiyorum.
+Neyi bekliyorsun?
-Bilgi istiyorum.
+Garanti istiyorsun.
-Her neyse.
-İnsanın duyularıyla Tanrı'yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki Tanrı'yı neden öldüremiyorum? O'nu kalbimden atmak istememe rağmen...
...neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum?
-Dinliyor musunuz?
+Dinliyorum.
-Ben bilgi istiyorum! İnanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrı'nın kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum. Ama o suskun. Karanlıkta Ona sesleniyorum. Ama sanki hiç kimse yok.
+Belki de kimse yoktur.
-O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.
+Çoğu insan ne ölüm'ü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.
-- Ama bir gün yaşamın o son ânına varıp karanlığa doğru bakmak zorunda kalacaklar.
+ O gün geldiğinde...
- Korku içindeyken, bir görüntü yaratırız, sonra da Tanrı deriz o görüntüye.
/ Ingmar Bergman-Yedinci Mühür/
 
Geri