The Time That Remains

Konu sahibi son olarak 718 gün önce görüldü
rls.jpg
“İsrail’e ve onun temsil ettiği her şeye karşı duruyorum.” (Elia Suleiman)

İsrail’in Filistin’e uyguladığı baskı yönteminin ana arterini oluşturan ivme sandığımız gibi sürekli Filistin halkının kitle imla silahlarıyla, tanklarla, roketlerle öldürülmesi ve ateş altında tutulması değildir.

Onlara uygulanmak istenen asıl yöntem, genlerinde varolan mücadeciliği ve vatanperverliği tetikleyen esas unsur olan umut ve inancı, Filistin’i bir nevi açıkhava hapishanesine çevirerek kırmaktır. Zira Filistin halkı ne kadar inanırsa ve ne kadar geleceğe hayal götürürse, İsrail o kadar korkacak ve sinir nöbetlerine tutulacaktır. Onca katliama, onca bedensel ve ruhsal iğfale rağmen sanki hiçbir şey yokmuş gibi rutin hayatlarına devam eden insan kitleleri görmek, şüphesiz tüm zulüm mekanizmalarının bilinçaltında yer eden en travmatik korkudur. Katastrof (çapraz kesim) cezasına çarptırdığı sihirbazların kesilen organlarına rağmen gözlerindeki inancı muhafaza etmelerinin Firavun’un zihninde oluşturduğu o onulmaz baskıyı örnek gösterebiliriz burada.

Zulme uğrayan halklar öldürüldüklerinde yada vurulduklarında yenilmezler, inançlarını ve umutlarını kaybettikleri an mağluptur onlar. Her daim hüzünle bakmak hayata, sanatta ve sosyal hayatta her daim umutsuzluk tavrı takınmak, şüphesiz zalim kuvvetlerin ellerini ovuşturup ağızlarını şapırdatmasında daha etkilidir, roket düşen bir meydandaki curcunadan. Çünkü bir yazarın kitabını yakmakla, o yazarın düşüncelerini yakmış olmayacaklarını pekala bilirler. Asıl savaş zihinseldir, zihni ârı tutmak için savaşmaktır. Elia Suleiman, dünyanın kanayan coğrafyası olan Filistin üstünden bu gerçeği bağırır daima. Sineması, zihinlere ve gönüllere bu argümanı montelemektir.

Nitekim kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan “Filistinlilerin kimliği yok olma üzerine kurulu. Ülkeniz yok, hükümetiniz yok, kültürünüz yok, eviniz yok deniyor. Yine de İsrail’inkinden daha güçlü bir kimlik.” sorusuna şöyle yanıt verir yönetmen Elia Suleiman:

“Bu; iktidarın ve gücün kendi küstahlığından dolayı asla anlayamadığı bir durum. Özgürlüğün tüm biçimlerini tutuklayamayacağını anlayamıyorlar. Örneğin kendi kafamızda var ettiğimiz özgürlüğün. Direniş yöntemleri sonsuz çeşitte aynı zamanda. Hücredeki bir mahkumu asla ele geçiremezsiniz, rüyalarının ne olduğunu bilmeniz imkansızdır. Eğer hayal kuruyorsa umudu vardır ve bu bile bir direniş biçimidir. İktidar yapıları çok küstahtır ve aynı zamanda anlayamadıkları kültürel yapılar, şiir tarafından destabilize hale getirilirler. Bu, Filistinliler’in başardığı bir yöntemdir. Başlangıçta İsrail çok yoğun bir sansür uygulamaya çalıştı. Örneğin 70’lerde Mahmud Derviş’in kitabıyla yakalanırsanız hapse atılırdınız. İsrail, Filistinliler’i kendi varlığından, köklerinden koparmaya çalıştı. Bugün bile devam ediyor. Birbirimizle ilişkimizi koparmaya çalışıyorlar. Çünkü Filistinliler’in birbirleriyle kurduğu ilişkiler, filmler, festivaller bazen onları bombalardan daha çok korkutuyor. Benim filmlerimin orada ve dünyanın dört bir yanında gösterilmesi son kertede onların iktidar yapısına karşı bir tehdit olarak görülüyor. Bu aynı zamanda bizim de hayatta kalmamızı sağlıyor. Her şeyi kontrol etme çabalarına rağmen, onlar baskıyı arttırdıkça biz de mücadelemizi arttırıyoruz. Onlar için en kolayı gelip ‘sen teröristsin’ demek. Fakat bana nasıl terörist diyecekler? Filmimde bir tankı patlattığım için mi?”

Filistin Sineması üzerine yaptığı eleştirilerle tanınan Hamid Dabashi‘nin ‘hayasızlığa karşı uçarılık’ olarak sinemasını tanımladığı Elia Suleiman’ın son filmi olan The Time That Remains, İsrail’in kuruluşunu realist ve otobiyografik olarak anlatan hüzünlü bir karnaval adeta. Elia Suleiman, babasının gözünden aşama aşama anlattığı bu yapıtla, kendi özgün sinema dilini keskin vurgularla belirliyor. Hüznün ve absürdün içiçe olduğu bir sanat tarzıyla, trajedinin ortasında gelişen fikirsel sürecini mizah bulamacına giydiriyor. Bir nevi intikamını bu yolla alıyor. Kendi ifadesiyle ‘umutsuzlukdan doğan mizah’ olarak tanımlıyor sinemasını, dünyadaki tüm gettolarda olduğu gibi. Bunuel gibi, Gatliff gibi. Ekonomik yetersizlik, sistemle olan uzaklık ve ayrıksılığın insanı ittiği bir kurtuluş adası Suleiman’a göre mizah.

“Bilmem kutsanmış mıyım yoksa lanetli miyim? Ben Nasıralıyım. Nasıra bir getto. İsrailliler öyle görmese bile orası bir Arap kenti, insanlar işsiz ve sistemle bağlantısız. Tabii ki bir umutsuzluk söz konusu, bu umutsuzluktan bir mizah doğuyor, dünyadaki her gettodan doğduğu gibi.”

Elia Suleiman’ın küçüklükten beri yaşadığı trajedi, onu çoğu sanatçının aksine yerel kısırlık tuzağına düşürmemiştir. Zihinsel kuşatmalara rağmen Suleiman, evrensel dili yakalamış ve kendi toprağına kafasını gömüp devekuşunu oynamamıştır. Filistin’in sesini tüm dünyaya duyuran cızırtılı bir hoparlördür o. Cızırtılı; yani komik ve trajikomik. Bu yönüyle Filistin dramını sadece İslam ülkelerine İslami bir söylemle söylemek yerine, evrensel bir dil ile tüm vicdan sahibi insanlara sipariş etmektedir. Nitekim bu durumu Ortadoğu sinemalarını ve görsel sanat eserlerini tanıtma ve destekleme amacıyla kurulan New York merkezli sanat kurumu ArteEast‘in direktörü Rasha Salti şöyle ifade eder: “Elia Suleiman’ın sinemasını hem Cannes’daki elit ve entelektüel seyirci, hem de Filistin mülteci kamplarındaki insanlar seyredebilir.”

Suleiman’ın sinema dilini zirveye taşıyan ve tüm yalınlığıyla anlatan Geride Kalanlar, hiçbir kara komedinin yapamadığı yapar ve insanı boğazına kadar hüzne batırır. Bu derde yegane ecza ise, yine Suleiman’ın elindedir. Öyle dahiyane sahnelerle salvo atar ki; umut dolu bir kahkaha atarsınız. Sırığı eline alır ve duvardan atlar sırıkla atlama şampiyonu olan bir atlet gibi. Bu metaforla adeta ‘ne kadar duvar örürsen ör, zıplayıp geçeceğim’ der birilerine. Komik hikayelerle Filistin’i kurtaracağını anlatan bir ihtiyar gelir sürekli önümüze. Sokağın ortasına konuşlanan tankın, hareket ettiği yöne doğru hedefi doğrulttuğu genç, hiç umursamadan telefonda konuşmaya devam eder. İzlenmenin, gözetleme altında tutulmanın artık bağışıklık haline geldiğinin acı resmidir bu bir yandan, üzer. Bir yandan da umudun ve inancın baruta olan meydan okumasını simgeler, sevindirir. Yaşlı annesiyle her akşam kimyasal silahların meydana getirdiği alevlenmeleri havai fişek gibi seyrederler terastan.

Geniş bir repertuarla bize bir yandan da müzik ziyafeti yaşatır Suleiman. Naghat El Saghiri, Feiruz, Abdel Halim Hafez, Ümmü Gülsüm, Souad Massi gibi isimleri duyarız fonda. Tam işler böyle gidecekken, Suleiman kendinden bekleneni yapar ve muzip bir şekilde Bee Gees’in efsanleşmiş tekno şarkısı Stayin Alive (fragmanın ortasında bir kesit dinleyebilirsiniz) ile eşekten düşmüşe döndürür. Tankların ortasında Ramallah’ta dans eder gençler diskoda. Bu öyle bir danstır ki; sahnenin ekrana geldiği an tüm mazlum halkların direnişini ve umudunu duyarız. Böylesine hareketli bir şarkıyı, böylesine elem bombardımanına dönüştürmek tam da Suleiman’ın kimliğine özgü bir absürdlük.

Trajediden mizah çıkarmak. İşte Elia Suleiman trajedisi tam olarak budur.
 
Geri