A
aXi
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Her çeşit tedavinin gayesi, insan hayatının korunması, intizama sokulması ve mükemmelleştirilmesidir. Bu gayenin iki değişmez cephesi vardır: fizik (maddi) cephe ve hissi (manevi) cephe, ya da “iç dünya.” Fizik sağlığın hissi faktörlere ne kadar bağlı olduğu, modern tıpta gittikçe daha çok kabul edilmektedir. Dolayısıyla, yalnızca psikoterapistler değil, tedaviyle alakalı herkes bu iki durumu bir bütün olarak beraberce dikkate almalıdırlar.
Bir insanın “bütünlüğü”, hiç duygusu olmayan, cansız bir nesnenin bütünlüğünden çok farklıdır. İnsan, kendisinin ve hayatının şuurunda olduğu için eşsiz bir varlıktır. İnsanın bütünlüğünün manası, tam bir kişi olması, canlı bir varlık olarak kendisini gerçekleştirebilmesi ve mükemmelleştirebilmesidir. Her çeşit tedavi; iyileştirmeye, yani yeniden bütünleştirmeye ya da belki bu durumu ilk olarak gerçekleştirmeye yönelerek insanı acıdan kurtarmayı gaye edinir.
İki çeşit acı vardır: Fonksiyonel bozukluktan ileri gelen ve dünyevi nitelikte olan acı ve “benlikten kopma” dan, yani insanın aslında olması gerektiği gibi olmamasından ileri gelen acı. Birinci çeşit acıda, insanın dünyevi ihtiyaçları yerine getirilmesini ve imkânlardan faydalanmasını sağlayan bir şeyin eksikliği söz konusudur; yani insanın sahip olduğu, bildiği ya da yapabildiği ise, insanın varlığı ile ilgili birşeyin eksikliğidir. İnsan, kendi esas varlığının derindiği birşey eksiktir. İkinci çeşit acının özelliğinde, gerçekten olduğu gibi olamamaktadır.
Yapılan tedaviler, gaye ve metod bakımından, birbirinden farklıdır. Bu tedaviler, acının ve iyileşme isteğinin, dünyevi başarı arayan bir kişide veya kendisini gerçekleştirme peşinde olan bir kişide olmasına göre değişir. Bu iki çeşit acı için, iki ayrı tedavi biçimi vardır: Bunlardan biri, şimdiye kadar hemen hemen rakipsiz bir yer tutan pragmatik tedavi, öbürü ise yavaş yavaş yerleşmeye başlayan manevi tedavidir.
Bu ikinci şekil bir bakıma, kapının “sır”lara açılmasıdır. Sır ise, ruhunun derinliklerinde insana kendisini hissettiren fizik ötesi Varlıktır. Bu Varlık, değişik vasıtalarla kendini dünyada bize açık bir şekilde gösterir. İşte insanın temel varlığının umudu ve esas vazifesi bunu bilip bulabilmesidir. İnsanın gerçek mutluluğu ve sağlığı, bunun başarılmasıyla yakından ilgilidir.
Pragmatik iyileşme, neticede bir “kabiliyet” kazanmaktadır; bu da tartışma, mücadele etme, meydana getirme ve çalışma kapasitesi olabileceği gibi etrafa uyum sağlama için gerekli bir kapasite de olabilir. Oysa manevi tedavi, insanın dünyevi performans sınırının ötesiyle, kendi varlığında bir bütünlüğe kavuşma arzusu duyan insanla, başka bir deyimle değişik hadiseleri lâyıkiyle değerlendirebilme kabiliyetiyle ilgilidir.
Bu acı çeşitleri insanın iki temel vazifesi ne tekabül eder. Bu vazifelerden biri, dünyanın gerektirdiği şeylere uyarak ve dünyaya kendini kabul ettirerek, hayatın dünyevi yönünü biçimlendirerek, dünyaya karşı doğru bir tutum göstermektir. Öbür vazife ise, ruhun manevi yolda olgunlaşmasını, asıl benliği gerçekleştirmek için iç âleme yönelmeyi gerektirir. Ancak bu iki vazifenin şartları kabul edildiği takdirde, insan bir bütünlüğe kavuşabilir ve bu iki vazifeyi layıkıyla yerine getirebilir. İnsan kişiliğinin bütünlüğü, her iki kutbun birleştirilmesini gerektirir. Bu vazife ve imkanlar, birbirleriyle zıt düşer gibi görünmektedir.
Sanki biri öbürünü hükümsüz kılar gibidir. Batıda ruhi vasıfların yerini dünyevi vasıflar almıştır. Mana tarafına ya hiç ya da çok az yer verilmiştir. Ama neticede her iki vazifenin birbirlerine yönelik olduğu bellidir. Uzun süreli olarak ele alındığında, bu dünyadaki hiçbir çalışma, belli bir olgunluğa erişmiş kişiler tarafından yapılıp yürütülmediği takdirde, sürekli ve yararlı bir tesir gösterememektedir. Sonunda da, dünyayı anlayabilen kişiler, yalnızca kendilerini anlayabilen yani bu iki yöne de sahip kişiler olmaktadırlar.
Bugün batı, ruhu, ciddiye alınması gerekli bir gerçeklik, insanın iç varlığının gerçekliği olarak yeniden keşfetme gayreti içindedir. Bu keşfin neticesinde, insanı dünyevi imtihanlara hazırlamak için gösterilen çapaların yanısıra, insanın iç benliğini araştırmak ve geliştirmek için de çalışmalar yapılmaktadır. Bugün tedavide manevi tarafın dikkate alınması işte bu noktadan doğmaktadır. İnsana, hayatın zorluklarını yenme gücünü kazandırma işleminin başlıca üç yönü vardır: Tehdit edici bir dünyaya karşı, insanın kendini kabul ettirmeyi öğrenmesi, manalı bir hayat sürmesi, toplumun içinde yaşayarak, sevmeyi ve sevilmeyi başararak, başka insanlarla temas kurmasıyla olur.
İnsanın, kendi benliğiyle birlik kurmayı başarmasını sağlamanın da, aynı şekilde üç yönü vardır: Esas Varlıkla temas kurması, kendini Esas Varlığa zincirlemesi ve bunu dünyada devamlı tatbik edebilmeyi öğrenmesi. lnsan, Esas Varlık yani Yaratıcısıyla temas halindeyken, benliğinin derinliklerinde iki ayrı durum gelişir: Bunlardan biri dünyevi ihtiyaçlardan müstaği olan, tedaviyi bozucu vasıftaki can sıkıntısı ‘anksiyete” gerilimlerini gideren, mutlak bir güven duygusudur. Bu duruma yakından bağlı olarak, biçimleyici bir gücü oluşturan ve depressif, kişisel bir “uyuşukluk’ durumunun yerini alan, iyimser bir tutum daha gelişir.
Nasıl fiziki ve hissi hastalığın en büyük sebebi, insanın EsasVarlıkla olan bağının engellenmesi ise, Esas Varlıkla temas kurmasının kolaylaştırılması da, hem fiziki hem de hissi yani manevi iyileşme ve sağlığın korunması için temel bir faktördür.
İnsanın kendi varlığıyla bütünleşmemesi, ama bunu arzu etmesi iki açıdan ele alınacak bir meseledir. Birincisi, ‘‘insanın var oluşu”, yani tabii bir kişi olarak nasıl olduğu ve nasıl olmak isteğidir. İkincisi ise esas Varlık açısından nasıl olması gerektiğidir. Asıl benliğin gerçekleştirilmesi için gerekli iki şart, EsasVarlığa doğru yapılacak bir ”hamle”dir. Bu da hekim için güç bir iştir, çünkü hekim, insanlarla değil, canlı kadavralarla ilgili bir eğitimin etkisi altında kalmıştır.
Kendisine, bu yoldaki vasıtalardan sadece biri olan mikroskop altına gelebilen durumların teşhis ve tedavi prensipleri öğretilmiştir. Ancak, kendisi de bir bütün olan veya olmak isteyen ve dolayısıyla hastasını da bir bütün olarak ele alan hekim Esas Varlık açısından sağlıklı bir kişi olmak ve bunu dünyada uygulamak için gerekli şartları hastasında nasıl meydana getireceğini bilmelidir.
Zamanımızda, en derin acıyı tedavi etmek isteyen tedavicilerin de, kendilerini bu çalışmaya hazırlamaktan başka çareleri yoktur. Artık, Doğu ve Batıda bu işi bilen kişilerin her zaman, gayeleri, insan ruhunun dünya üstü Varlığın bilincine varması olmuştur. O zaman acı, olgunluğa kavuşmak için bir vesile, ölüm ise yeri bir hayatın başlangıcı olur. Bu olgunluğun mahsulü, varlığında mevcut yücelikle ‘saydamlaşarak”, kelimenin tam manasıyla bir- kişi olan insandır. Manaya inanma, bu olgunluğa erişmenin değişmez bir yolu olmuştur.
Durum, böyle olunca, değişik sahalardaki çeşitli uygulamalar, ancak Esas Varlıkla hissi bağları engellemediği sürece doğrudur ve ancak insanın hayatındaki sonsuzluk ve mutlaklığın bir kriter olarak gelişebileceği şartları meydana getirdiği zaman, doğru bin fonksiyon görmüş olur. İnsan, bu iyileştirici fonksiyon sayesinde kendi dünyasının ve ihtiyaçlarının bir kölesi olmaktan kurtulur, artık ölümden ve toplumun yanlış hükümlerinden korkmaz. Hayatını bir kere esas Varlığa dayandırdıktan sonra, artık Yüce Hayata hizmet eder ve bunun şahidi olarak, daha önemsiz olan dünya hayatında güç kazanır.
Pragmatik tedaviden manevi tedaviye geçiş, tedavi edenin ve hastanın bu ikisi arasındaki farkı anlamasına bağlıdır. Bunun için burada basit bir misal verilebilir. Bir insanın soyadı, dünya gerekleriyle şartlanmış, belli bir evde doğmuş ve belli bir çocukluk döneminden geçmiş kişiyi yansıtır. Bu kişinin bir takım çocukluk ihtiyaçları olmuş, belli bir öğrenimden geçmiş, belli bir başarıya veya başarısızlığa uğramıştır. Kısacası, bugün tanındığı duruma gelinceye kadar, dünyada belli bir yol izlemiştir. Profesör falanca, veya bir kütüphaneci, bakkal, v.s olabilir.
Bu, dış dünyanın tanıdığı insandır. Dünya onu şartlandırmıştır ve kendi yerini arayıp bunu koruyarak dünya gerekleriyle çarpışır. Oysa ilk adıyla değinilen kişi başkadır. Şartlanmış değildir. Bir dünya adamı değil, bir esas Varlığa inanan ve dünyadaki bütün şartlar altında Yaratıcısını ispatlamayı isteyen bir kişidir. Böylece içimizdeki temel gerilimi görüyoruz. Sürekli olarak, dünyanın yüklediği uzay ve zaman şartlarını yenmeye uğraşan şartlı kişilik ile, ne dünyada bir yer yapma kaygılarıyla, ne de yalnızca dünyevi vazifelerini yerine getirmeyle ilgilenmeyip, benliğini esas Varlığın istediği biçimde tutan kişilik arasındaki gerilim, yani bir bakıma gösteriş içinde bulunma veya tabii “fıtri” olma arasındaki fark gibi.
Manevi düşünce ve uygulamanın esas gayesi, insan kişiliğinin, varlığı gerçek olan zatla temas sağlamak ve bütünleşmeyi kolaylaştırmaktır. Bu, aynı zamanda insan vazifelerinin en yükseği ve en gerçeğine tekabül eden bir hayat için hazırlıktır. Bunun için elverişli bir vasat hazırlamak mümkündür. Bu ameliye, bir bahçıvanın işine benzemektedir. Bahçıvan, bir bitkiyi çekerek uzatamaz yahut daha çabuk büyümesini sağlayamaz.
Ancak büyümesi için elverişli olan şartları hazırlayabilir. Bitkinin yeterince ışık görmesine, toprağın verimli olmasına ve sulanmasına dikkat edebilir. Aynı şekilde, maddi ihtiyaçlarını karşılayıp manevi ihtiyaçlarını da gidermek isteyen hekim, hasta ve geri kalan herkes bunu sağlayacak şartları da hazırlamak zorundadır.
Hastalarına manevi yolla da yardım edebilecek olan hekim, sürekli olarak bu yolda çalışan ve her yönüyle bu tarz bir hayatı gaye edinen, kendisi de bunu uygulayan bir hekimdir. Bunu yalnızca pragmatik ve pragmatik olmayan tesirleri sağlamak için değil, asıl benliğini gerçekleştirmek için de yapmalıdır. Ancak kendisi de bunu yapan bir hekim hastasının ihtiyaçlarını karşılar ve ona göre bir reçete verebilir. Hastasındaki temel güveni güçlendirmek için ne telkin, ne de ilaç yoluna başvurmayan hekim, sürekli tatbikatla, kurduğu temas neticesi kazandığı hissiyatı neşreden hekimdir.
Yalnızca esas varlıkla kurulan, uzay ve zamanın ötesindeki bu temas, hekimin doğru ve tedavi edici bir tesir göstermesini sağlar. Oysa birçok hekim, esas varlıkla yetersiz bir temas neticesinde şahsi olgunluğa erişememe yüzünden başarılı olamaz. Bu hususiyetle ölmek üzere olan hastalarına karşı gösterdikleri tutumda belirir. Yalnızca, Esas Varlıkla kurduğu temas neticesi gerçekliği, hayatın ve ölümün ötesindeki daha yüce bir hayatı bilen, ölümü bir son olarak değil, yeni bir hayatın eşiği olarak gören hekim, ölmek üzere olan bir hastayla bir “birlik” kurabilir. “Herşey düzelecek” yalanı durur ve gerçek ortaya çıkar.
Hem ölüm gerçeği, hem de ölümde bizi karanlığın ortasındaki bir ışık gibi bekleyen Yüce ve sonsuz hayat gerçeği. 0 zaman hekim çok kere, olayların bambaşka bir biçim aldığını görür: Artık ölümü bir gerçek olarak kabul eden hasta, sözgelimi spazmlardan kurtulur. Hatta ansızın iyileşebilir.
Bu Yüce Varlık, dünyada tezahür ederek kendini bize açık bir şekilde göstermektedir. Zira bir hekim gözüyle insan incelenecek olunsa kâinattaki diğer canlılardan apayrı yapı ve fonksiyonda olduğu halde yine diğer canlıların yapılarındaki esas maddeler insanın ihtiyaçlarını karşılamak için-tıpkı bir motorun parçaları gibi yaratılmıştır. Bu iş, bu kadar ince teferruatına kadar planlandığına göre, insanı hastalıklardan koruyan ve tedavi eden bir hekim için hastanın sadece fiziki (maddi) yönünü tedavi edip manevi tarafını boş bırakması - tabip önce kendi bilip yaşamak şartıyla-düşünülebilir mi?
Çünkü insanda madde ve mana bütünlüğü mevcuttur. Tabii ki sadece hekim-hasta açısından değil bütün insanlarca bu Yüce Varlığın yani Yaratıcının bizden ne istediğinin bilinmesi yine bizler için herhalde en faydalı bilgi olacaktır.