TAŞIDIKLARI ŞEYLER-TİM O’BRİEN

Çenesi gırtlağının içindeydi, üst dudağı ve dişleri gitmişti, tek gözü kapalıydı, öteki gözü yıldız biçiminde bir delikten ibaretti, ince kaşları bir kadınınki gibi yay biçimindeydi, burnu zarar görmemişti, bir kulağının memesinde hafif bir yırtık vardı, temiz siyah saçları kafatasının arkasına doğru inek yalamış gibi uzanıyordu, alnı hafif çilliydi, tırnakları temizdi, sol yanağının derisi üç şerit halinde geriye doğru sıyrılmıştı, sağ yanağı pürüzsüz ve kılsızdı, çenesine bir kelebek konmuştu, boynu omuriliğine kadar yarılmıştı ve oradaki kan yoğun ve parlaktı, ölümüne o yara neden olmuştu. Sırtüstü yatıyordu patikanın ortasında; zayıf, ölü, neredeyse zarif bir genç adam. Bacakları kemikli, beli ince, parmakları uzun ve biçimliydi. Göğsü göçük ve kassızdı - bir öğrenci, belki. Bilekleri bir çocuğun bilekleriydi..
*
Savaşın savaşan öznelerde yarattığı tahribatın ‘Taşıdıkları Şeyler’deki kadar yetkin biçimde anlatıldığı çok az kitap mevcut. Üstüne üstlük genel geçer, alışıldık savaş anılarına özgü anlatım yapısını bizzat kendi yazarının söküme tabi tuttuğu, gerçeklerin ve kurgunun, yaşamanın ve yazmanın da anlatıya dâhil edildiği çağdaş edebiyatın ihmale gelmez eserlerinden biri ‘Taşıdıkları Şeyler’.
Vietnam Savaşı’nın Amerikan halkının kolektif bilinçaltında açtığı yaralar malum. İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, Vietnam’daki savaş, sıradan Amerikalılar nezdinde mitlerden, kahramanlık sosuyla süslenmiş ajitasyonlardan bağımsız olarak algı dünyasında yer bulur. Vietnam, Batı’nın sıradan insanları için tüm dehşetiyle savaşın neye tekabül ettiğini anlaşılır kılan bir semboldür. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki, dünya demokrasi cephesinin liderliği efsanesi, Vietnam’daki savaşla ağır yaralar almış, söz konusu savaşın kamuoyu tarafından zaman geçtikçe artan oranda haksız addedilmesi ve akabinde Vietnam’dan dönen evlatlarının yaşadıklarına dair aktarımları, Vietnam Savaşı’nı yakın geçmişin en lanetli savaşlarının birincil örneği kılmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi, savaşın bir tarafı konumunda olan ABD’de de Vietnam, şu veya bu şekilde, savaşın yarattığı korkunç sonuçların teritoryal laboratuvarı olarak simgesel bir anlam kazanmıştır. Kısacası, politik angajmanlardan bağımsız olarak ABD yurttaşlarının çoğunun yakın tarihe dair hislerinin ortak paydasında, kuşaklar boyu aktarılarak genetik kodlarda yer edinmiş travmalarından biri durumundadır Vietnam Savaşı.
Popüler kültür alanında da Vietnam Savaşı, siyasal/kültürel etkisine paralel olarak çeşit çeşit ürünlerin teması olagelmiştir ABD’de. Sinema ve müzik bu mevzuyu işleyen yüzlerce örnekle açık ara önde olsa da, Vietnam’ı asal konusu olarak seçen romanların ve otobiyografik derlemelerin de hatırı sayılır bir ağırlığı var. İşte, yayımlandığı tarihte Pulitzer Ödülü’ne aday gösterilmiş, Chicago Tribune Heartland Ödülü’ne layık görülmüş, ABD’de yayımlanan çeşitli yayın organlarından aldığı övgülere ek olarak Fransa’da En İyi Yabancı Kitap olarak takdir görmüş olan “Taşıdıkları Şeyler” de söz konusu literatürün en önemli kitaplarından biri. Hatta “Taşıdıkları Şeyler”in Vietnam’ın, Vietnam’daki savaşın ileri cephelerinde görev alan sıradan insanların hislerinin, öylesine çıldırtıcı bir atmosferin içinde süren gündelik yaşamlarının - politik tarafgirlikten uzak durmasına rağmen- en gerçekçi resmini nakleden eser konumunda olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.
Her satırına, cümlesine Vietnam’da savaşan genç Amerikan askerlerinin ruh hâlinin sindiği “Taşıdıkları Şeyler”de, Boston Globe gazetesinde kitabın tanıtım metninde yazıldığı gibi, “Helikopter seslerini duymamak” elde değil. “Taşıdıkları Şeyler”, kendisi bizzat Vietnam Savaşı’nın en sıcak bölgelerinde çarpışmış bir Amerikan askeri olan Tim O’Brien’in o günlere dair biriktirdiği gözlemleri, anıları, anekdotları ve hikâyelerinden oluşuyor. Tim O’Brien, inanılmaz bir yaratıcılık ve canlılıkla kendi tecrübeleri düzleminde Vietnam’ı, ağırlığının olanca eziciliğiyle savaşı gözler önüne seriyor “Taşıdıkları Şeyler”de. Kitabın her satırına sinen savaş kokusu, savaş alanı denen cehennemin insanı insan olmaktan çıkaran reel tasviri vasıtasıyla, savaşların kavramsal açıdan bireysel planda mahkûm edilmesi doğrultusunda, politik sloganlardan kat be kat daha işlevli oluyor aynı zamanda.
“Taşıdıkları Şeyler”i özet olarak tanımlamak gerekirse, Tim O’Brien’in Vietnam’daki yarı gerçek, yarı kurgu anılarının sarsıcı bir toplamı olduğunu söyleyebiliriz. Kitap adını, cephedeki Amerikan askerlerinin sırt çantalarında taşıdıkları çeşit çeşit mühimmat ve kişisel eşyanın dökümünden alıyor. Farklı farklı toplumsal gruplara mensup olan bu askerler, tıpkı kendilerince önem verdikleri eşyaları sırt çantalarında taşıdıkları gibi, savaşın sıcak ve yakıcı gerçeği karşısında da birbirinin zıddı ruh hâllerine kapılıp, değişik karakter özelliklerine bürünebiliyorlar. Kimi uyuşturuculara sığınıp vurdumduymazlığı vahşetten korunmanın yegâne yolu olarak seçerken, kimi kendi kişiliğini, özgürlüğünü, varoluşunun gizemini Vietnam cangıllarında keşfedebiliyor. “Taşıdıkları Şeyler”de, bir yandan savaşın insanın ruhunda açtığı onulmaz yaraları olağanüstü sadelikte anlatırken, bir yandan da insan bireyinin kendi bedensel bütünlüğünün tehdit altında olduğu koşullarda ortama ruhsal/fiziksel uyum sağlama yeteneğini, idare etme potansiyelini de aynı yetkinlikte hissettirmeyi başarıyor O’Brien.
Kendi keskin gözlemleri ve yorumlarıyla ete kemiğe büründürdüğü karakterler aracılığıyla ait olduğu kuşağın hakiki, elle tutulabilecek denli gerçekçi bir portesini çizen O’Brien, anlattığı hikâyelerin tümünün had safhada kurgusallık barındırdığını üstüne basa basa belirtecek kadar da dürüst. Kitapta, herhangi bir savaşı gerçeklere sadık kalarak anlatmanın, yazmanın imkânsızlığından bahsettiği bölümlerde söz konusu dürüstlük inanılmaz bir edebi güce kavuşuyor: ”Gerçek bir savaş hikâyesini anlatmanın yolu, onu tekrar tekrar anlatmaktır. Ve sonunda, tabii ki, savaş hikâyesi asla savaşa dair olmaz...”, “Gerçek bir savaş hikâyesi asla ahlaki değildir. Öğüt vermez, erdemli olmaya teşvik etmez, doğru insani davranış modelleri önermez...”, “Bir savaş hikâyesinin sonunda kendinizi yükselmiş hissediyor ya da bu büyük israftan küçük bir doğruluk yakalanabildiğini düşünüyorsanız, çok eski ve korkunç bir yalana kandınız demektir.”
O’Brien’in birer birer hikâyesini aktardığı tüm karakterler, isimleri ve kişisel ayrıntılarından sıyrılıp savaşın göbeğine salınmış genç erkeklerin tek bir bedendeki çoklu kimlikleri olarak da okunabilir. Korkuları, bunalımları, varlıklarını koruma içgüdüleri, zorluklarla baş etme ve yaşamla bağlarını sürdürme inatçılıklarıyla kitapta adı geçen tüm askerler esasında bir kuşağın toplu fotoğrafının parçaları. Hem tekil bireyin içinde gelişen gelgitleri hem de bunun kolektif izdüşümlerini tüm çeşitliliği ve çelişkileriyle ustaca naklederken O’Brien’in okuyucularına duyumsattığı temel gerçek bu sanki.
Savaşın savaşan öznelerde yarattığı tahribatın “Taşıdıkları Şeyler”deki kadar yetkin biçimde anlatıldığı çok az kitap mevcut. Üstüne üstlük genel geçer, alışıldık savaş anılarına özgü anlatım yapısını bizzat kendi yazarının söküme tabi tuttuğu, gerçeklerin ve kurgunun, yaşamanın ve yazmanın da anlatıya dâhil edildiği çağdaş edebiyatın ihmale gelmez eserlerinden biri “Taşıdıkları Şeyler”. Dolayısıyla, bu sarcısı klasikle hemhâl olmak, soluklarını hissettiğimiz, ayak seslerini işittiğimiz karakterlerin dünyasına nefes nefese dalmak için hiç vakit kaybetmemek gerek.
Kitap: Taşıdıkları Şeyler
Yazar: Tim O’Brien
Yayınevi: Siren Yayınları
*
“Savaşta olumlu hiçbir şey yoktu, ne düş, ne görkem, ne onur; onursuzluğun yüz kızarıklığı olmasın yeter ki. Utançtan ölmemek için ölürlerdi. Sürünerek tünellere girerler, ateş altında ilerlemeye devam ederlerdi. Her sabah, bütün belirsizliğe rağmen, bacaklarını harekete zorlarlardı. Dayanırlardı. Sırtlamayı sürdürürlerdi.
O kadar kolaydı, gerçekten. Kendini yere bırak, kaslarının gevşemesine izin ver, konuşma ve kankaların seni, yerden kalkıp havalandıktan sonra burnunu indirip ileri atılarak uzağa, dünyaya götürecek helikoptere yükleyinceye kadar hiç kımıldama. Kendini yere atmaya bakardı, ama kimse yere atmazdı kendini. Cesaret değildi tam olarak; amaç kahramanlık değildi.
*
Savaş artığı hikayeler

Çenesi gırtlağının içindeydi, üst dudağı ve dişleri gitmişti, tek gözü kapalıydı, öteki gözü yıldız biçiminde bir delikten ibaretti, ince kaşları bir kadınınki gibi yay biçimindeydi, burnu zarar görmemişti, bir kulağının memesinde hafif bir yırtık vardı, temiz siyah saçları kafatasının arkasına doğru inek yalamış gibi uzanıyordu, alnı hafif çilliydi, tırnakları temizdi, sol yanağının derisi üç şerit halinde geriye doğru sıyrılmıştı, sağ yanağı pürüzsüz ve kılsızdı, çenesine bir kelebek konmuştu, boynu omuriliğine kadar yarılmıştı ve oradaki kan yoğun ve parlaktı, ölümüne o yara neden olmuştu. Sırtüstü yatıyordu patikanın ortasında; zayıf, ölü, neredeyse zarif bir genç adam. Bacakları kemikli, beli ince, parmakları uzun ve biçimliydi. Göğsü göçük ve kassızdı - bir öğrenci, belki. Bilekleri bir çocuğun bilekleriydi..
*
Savaşın savaşan öznelerde yarattığı tahribatın ‘Taşıdıkları Şeyler’deki kadar yetkin biçimde anlatıldığı çok az kitap mevcut. Üstüne üstlük genel geçer, alışıldık savaş anılarına özgü anlatım yapısını bizzat kendi yazarının söküme tabi tuttuğu, gerçeklerin ve kurgunun, yaşamanın ve yazmanın da anlatıya dâhil edildiği çağdaş edebiyatın ihmale gelmez eserlerinden biri ‘Taşıdıkları Şeyler’.
Vietnam Savaşı’nın Amerikan halkının kolektif bilinçaltında açtığı yaralar malum. İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, Vietnam’daki savaş, sıradan Amerikalılar nezdinde mitlerden, kahramanlık sosuyla süslenmiş ajitasyonlardan bağımsız olarak algı dünyasında yer bulur. Vietnam, Batı’nın sıradan insanları için tüm dehşetiyle savaşın neye tekabül ettiğini anlaşılır kılan bir semboldür. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki, dünya demokrasi cephesinin liderliği efsanesi, Vietnam’daki savaşla ağır yaralar almış, söz konusu savaşın kamuoyu tarafından zaman geçtikçe artan oranda haksız addedilmesi ve akabinde Vietnam’dan dönen evlatlarının yaşadıklarına dair aktarımları, Vietnam Savaşı’nı yakın geçmişin en lanetli savaşlarının birincil örneği kılmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi, savaşın bir tarafı konumunda olan ABD’de de Vietnam, şu veya bu şekilde, savaşın yarattığı korkunç sonuçların teritoryal laboratuvarı olarak simgesel bir anlam kazanmıştır. Kısacası, politik angajmanlardan bağımsız olarak ABD yurttaşlarının çoğunun yakın tarihe dair hislerinin ortak paydasında, kuşaklar boyu aktarılarak genetik kodlarda yer edinmiş travmalarından biri durumundadır Vietnam Savaşı.
Popüler kültür alanında da Vietnam Savaşı, siyasal/kültürel etkisine paralel olarak çeşit çeşit ürünlerin teması olagelmiştir ABD’de. Sinema ve müzik bu mevzuyu işleyen yüzlerce örnekle açık ara önde olsa da, Vietnam’ı asal konusu olarak seçen romanların ve otobiyografik derlemelerin de hatırı sayılır bir ağırlığı var. İşte, yayımlandığı tarihte Pulitzer Ödülü’ne aday gösterilmiş, Chicago Tribune Heartland Ödülü’ne layık görülmüş, ABD’de yayımlanan çeşitli yayın organlarından aldığı övgülere ek olarak Fransa’da En İyi Yabancı Kitap olarak takdir görmüş olan “Taşıdıkları Şeyler” de söz konusu literatürün en önemli kitaplarından biri. Hatta “Taşıdıkları Şeyler”in Vietnam’ın, Vietnam’daki savaşın ileri cephelerinde görev alan sıradan insanların hislerinin, öylesine çıldırtıcı bir atmosferin içinde süren gündelik yaşamlarının - politik tarafgirlikten uzak durmasına rağmen- en gerçekçi resmini nakleden eser konumunda olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.
Her satırına, cümlesine Vietnam’da savaşan genç Amerikan askerlerinin ruh hâlinin sindiği “Taşıdıkları Şeyler”de, Boston Globe gazetesinde kitabın tanıtım metninde yazıldığı gibi, “Helikopter seslerini duymamak” elde değil. “Taşıdıkları Şeyler”, kendisi bizzat Vietnam Savaşı’nın en sıcak bölgelerinde çarpışmış bir Amerikan askeri olan Tim O’Brien’in o günlere dair biriktirdiği gözlemleri, anıları, anekdotları ve hikâyelerinden oluşuyor. Tim O’Brien, inanılmaz bir yaratıcılık ve canlılıkla kendi tecrübeleri düzleminde Vietnam’ı, ağırlığının olanca eziciliğiyle savaşı gözler önüne seriyor “Taşıdıkları Şeyler”de. Kitabın her satırına sinen savaş kokusu, savaş alanı denen cehennemin insanı insan olmaktan çıkaran reel tasviri vasıtasıyla, savaşların kavramsal açıdan bireysel planda mahkûm edilmesi doğrultusunda, politik sloganlardan kat be kat daha işlevli oluyor aynı zamanda.
“Taşıdıkları Şeyler”i özet olarak tanımlamak gerekirse, Tim O’Brien’in Vietnam’daki yarı gerçek, yarı kurgu anılarının sarsıcı bir toplamı olduğunu söyleyebiliriz. Kitap adını, cephedeki Amerikan askerlerinin sırt çantalarında taşıdıkları çeşit çeşit mühimmat ve kişisel eşyanın dökümünden alıyor. Farklı farklı toplumsal gruplara mensup olan bu askerler, tıpkı kendilerince önem verdikleri eşyaları sırt çantalarında taşıdıkları gibi, savaşın sıcak ve yakıcı gerçeği karşısında da birbirinin zıddı ruh hâllerine kapılıp, değişik karakter özelliklerine bürünebiliyorlar. Kimi uyuşturuculara sığınıp vurdumduymazlığı vahşetten korunmanın yegâne yolu olarak seçerken, kimi kendi kişiliğini, özgürlüğünü, varoluşunun gizemini Vietnam cangıllarında keşfedebiliyor. “Taşıdıkları Şeyler”de, bir yandan savaşın insanın ruhunda açtığı onulmaz yaraları olağanüstü sadelikte anlatırken, bir yandan da insan bireyinin kendi bedensel bütünlüğünün tehdit altında olduğu koşullarda ortama ruhsal/fiziksel uyum sağlama yeteneğini, idare etme potansiyelini de aynı yetkinlikte hissettirmeyi başarıyor O’Brien.
Kendi keskin gözlemleri ve yorumlarıyla ete kemiğe büründürdüğü karakterler aracılığıyla ait olduğu kuşağın hakiki, elle tutulabilecek denli gerçekçi bir portesini çizen O’Brien, anlattığı hikâyelerin tümünün had safhada kurgusallık barındırdığını üstüne basa basa belirtecek kadar da dürüst. Kitapta, herhangi bir savaşı gerçeklere sadık kalarak anlatmanın, yazmanın imkânsızlığından bahsettiği bölümlerde söz konusu dürüstlük inanılmaz bir edebi güce kavuşuyor: ”Gerçek bir savaş hikâyesini anlatmanın yolu, onu tekrar tekrar anlatmaktır. Ve sonunda, tabii ki, savaş hikâyesi asla savaşa dair olmaz...”, “Gerçek bir savaş hikâyesi asla ahlaki değildir. Öğüt vermez, erdemli olmaya teşvik etmez, doğru insani davranış modelleri önermez...”, “Bir savaş hikâyesinin sonunda kendinizi yükselmiş hissediyor ya da bu büyük israftan küçük bir doğruluk yakalanabildiğini düşünüyorsanız, çok eski ve korkunç bir yalana kandınız demektir.”
O’Brien’in birer birer hikâyesini aktardığı tüm karakterler, isimleri ve kişisel ayrıntılarından sıyrılıp savaşın göbeğine salınmış genç erkeklerin tek bir bedendeki çoklu kimlikleri olarak da okunabilir. Korkuları, bunalımları, varlıklarını koruma içgüdüleri, zorluklarla baş etme ve yaşamla bağlarını sürdürme inatçılıklarıyla kitapta adı geçen tüm askerler esasında bir kuşağın toplu fotoğrafının parçaları. Hem tekil bireyin içinde gelişen gelgitleri hem de bunun kolektif izdüşümlerini tüm çeşitliliği ve çelişkileriyle ustaca naklederken O’Brien’in okuyucularına duyumsattığı temel gerçek bu sanki.
Savaşın savaşan öznelerde yarattığı tahribatın “Taşıdıkları Şeyler”deki kadar yetkin biçimde anlatıldığı çok az kitap mevcut. Üstüne üstlük genel geçer, alışıldık savaş anılarına özgü anlatım yapısını bizzat kendi yazarının söküme tabi tuttuğu, gerçeklerin ve kurgunun, yaşamanın ve yazmanın da anlatıya dâhil edildiği çağdaş edebiyatın ihmale gelmez eserlerinden biri “Taşıdıkları Şeyler”. Dolayısıyla, bu sarcısı klasikle hemhâl olmak, soluklarını hissettiğimiz, ayak seslerini işittiğimiz karakterlerin dünyasına nefes nefese dalmak için hiç vakit kaybetmemek gerek.
Kitap: Taşıdıkları Şeyler
Yazar: Tim O’Brien
Yayınevi: Siren Yayınları
*
“Savaşta olumlu hiçbir şey yoktu, ne düş, ne görkem, ne onur; onursuzluğun yüz kızarıklığı olmasın yeter ki. Utançtan ölmemek için ölürlerdi. Sürünerek tünellere girerler, ateş altında ilerlemeye devam ederlerdi. Her sabah, bütün belirsizliğe rağmen, bacaklarını harekete zorlarlardı. Dayanırlardı. Sırtlamayı sürdürürlerdi.
O kadar kolaydı, gerçekten. Kendini yere bırak, kaslarının gevşemesine izin ver, konuşma ve kankaların seni, yerden kalkıp havalandıktan sonra burnunu indirip ileri atılarak uzağa, dünyaya götürecek helikoptere yükleyinceye kadar hiç kımıldama. Kendini yere atmaya bakardı, ama kimse yere atmazdı kendini. Cesaret değildi tam olarak; amaç kahramanlık değildi.
*
Savaş artığı hikayeler