Tasavvufun Mahiyeti

Konu sahibi son olarak 2618 gün önce görüldü
Tasavvufta Önemli Ve Hassas Bazı Noktalar

Müslümanların sahip olması gereken en önemli vasıflardan biri de adâlet, yâni adil oluştur.

O kadar ki, isterse kendisinin veya ebeveyninin veya akraba ve ehibbâsının aleyhine bile olsa, haktan, doğruluktan, adâletten aslâ ve kat'â ayrılmayacak, gerçeği acı da olsa söyleyecek, zayıf da olsalar mâsumların, haklıların yanında yer alacak, haksızın ve zâlimin karşısına dikilecektir.

Hattâ cihadın en üstünü, en sevaplısı, zâlim sultanın karşısında hak sözü çatır çatır söylemektir.

Mütekebbirin karşısında ezilip büzülmemek, bil'akis onun haddini bilmesini sağlamak için karşılık ve cezâ olarak tekebbür göstermek, sadakadır.

Alimin en önemli vasfı da, hakkı söylemek, gerçeği ketm etmemek, ilminin gereğini yapmaktır. Söylenecek yer gelmişken susan şeytàn-ı ahras, yâni dilsiz bir şeytandır.

Kıyamet gününde böylelerine cehennem ateşinden gem takılacak ve öyle azablandırılacaktır.

O halde olayların içinde yaşayanlar, iç yüzünü, perde arkasını iyi bilenler susmasın, gerçeklerini söylesin, ilgilileri aydınlatsınlar, vebalde kalmasınlar, hakkı söyleyenlerin yanında yer alsınlar, zâlimleri desteklemesinler ki, Allah'ın gazabına uğramasınlar!..

Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına, ma'rifetullah ve mahabbetullaha ulaşmak isteyen mâneviyat yolcusu mü'min, edebe son derece riayet etmek zorundadır.

Çünkü edeb yoksulu kişi Rabbinin lütfundan mahrum kalır, kapıdan kovulur, esfel-i sâfilîne düşer. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında bu konuya çok geniş yer verilmiş, önemle dikkat çekilmiş, îkaz olunmuştur.

Edeb meallah, Allah'a karşı kulluk âdâbı; edeb mea'r-rasûl, Rasûlüllah'a karşı ümmetlik âdâbı; edeb mea'ş-şeyh, şeyhine karşı müridlik âdâbı; edeb mea'l-ihvân, tarîkat kardeşlerine karşı dostluk ve arkadaşlık âdâbı... gibi güzel, latîf, zarif ve nezih edebleri sizler de bilmeli, öğrenmeli, uygulamalısınız.

Çünkü böylece hayatınız renklenir, ruhunuz rahatlanır, kalbiniz nurlanır, içiniz şenlenir. Bu yeni senenin sayılarında size bunları eskiye nazaran çok daha sık, demet demet sunmak istiyorum.

Çünkü tarîkatlar, yâni irfan yolları tamâmen âdâb ve ahlâktan ibarettir; kuru bir dâvâ boş bir iddia, kılık ve kıyafet, şekil ve merasim sanılmasın!..

Mânevî terbiye yolunun taliblerine en başta lâzım olan ihlâstır. Bu ihlâstan sevgi, saygı, bağlılık, sebat, itâat, aşk, şevk ve gayret doğar. Bunlar olmadan ise mânevî terakki aslâ tahakkuk etmez.

Onun için ihlâsınızı çok dikkatli kontrol ve murakabe ediniz, ihlâsınız herhangi bir sebeple zedelenmesin; niyetiniz fâsid bir duyguyla bozulmasın; nefsin ve şeytanın bir oyununa gelmeyin!..

İhlâs ve niyetin değişmesi ve bozulması nefis ve şeytandandır; daha derinlemesine: Haram lokma yemekten, herhangi bir haram ve günahı irtikab etmektendir.

Meselâ: Kişi dairede rüşvet almıştır veya işinde hile yapmıştır; kafası ve kalbi hemen kapkara kararır.

Gıybet, iftira, sû-i zan ve dedikodu etmiştir; derhal kötü bir hâle düşer, sevgisi, saygısı, feyzi hemen kesilir. Harama bakmıştır; cezâya ve mahrumiyete der'âkab ve derhal mâruz kalır...

Her fennin bir ustası, her ilmin bir profesörü, her konunun bir mütehassısı, her karışık yolun bir klavuzu vardır. Tasavvuf yolunda böyle kimseye mürşid-i kâmil denilir.

Görülüyor ki insanoğlu, canı tehlikeye girince hemen en iyi doktoru arıyor, Avrupalara, Amerikalara kadar gidiyor.

Aynen bunun gibi mâneviyat yolunun da bilgili, görgülü, tecrübeli, alim, fâzıl, kâmil, olgun bir klavuzu mutlaka aranmalıdır. Şairin dediği gibi: "Delilsiz gidilmez, yollar yamandır."

Hattâ böyle birini bulmak için mağribden maşrıka dolaşmak şarttır ve gereklidir. Onu bulunca da ona tam teslim olmak icab eder; aksi halde menzil-i maksûda vüsûl aslâ mümkün olmaz.

Bir arif mürşid, tarikatte müridleri üçe ayırmış:

1. Mürîd-i mutlak:
Bu, şeyhinin terbiyesine tam bağlanmış, iyi niyetli, temiz kalbli, gayretli, gerçek müriddir ki ihlâsı ve kabiliyeti derecesinde terakkî eder ve maksada ulaşır.

2. Mürîd-i mecâzî: Bu, gerçekte kendi aklının doğrultusunda ve nefsinin hevesi peşinde giden, ama zâhirde şeyhe tâbî imiş gibi görünen kimsedir.

İşi sadece lafta olduğu için, yol dervişi diye de adlandırılır. Yıllarca tekkede bekler, fakat ilerleyemez, yerinde sayar durur; belki gittikçe daha fazla ziyâna ve hüsrâna uğrar.

3. Mürîd-i mürted:
Bu, dönek derviş demektir. Önce gelip mürşide bağlanıyor; ama sonra üstadından hoşuna gitmeyen bir muamele görünce veya canını sıkan bir söz işitince, ya da kendisine ağır gelen bir görev veya hikmetini anlayamadığı bir emir yüklenince sebatsızlık ve vefasızlık gösterip, hattâ ileri geri konuşup, küstahlık ederek dönüp gidiyor.

Böyle bir dervişe bütün mâneviyat kapıları kapanır, her nereye gitse dergâh-ı ilâhiye yol bulamaz! Allah korusun, sû-i hâtime ile göçmesinden korkulur.

Allah-u Teâlâ cümlemizi sevdiği yollardan, sevdiği huylardan, sevdiği kullardan --bir göz yumup açıncaya kadar bile-- ayrı düşürmesin... Rızâsı yolunda, Habîbibinin sünneti izinde kàim, zikrinde, şükründe ve hüsn-i ibâdetinde dâim eylesin... Hüsn-i hâtime ile ahirete göçmeyi, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasib buyursun!..

Âmîn, bihürmeti seyyidil mürselîne ve âlihî ecmaîn.
 
Tasavvufta 11 Düstur

İslam tasavvufunda çok derin, çok faydalı, çok hikmetli prensipler vardır. Bunlar Nakşibendîliğin 11 esası olarak bilinir.

Bu esas ve prensipler nakşî tarikatının büyüklerinden Abdulhâlık-ı Gucdüvânî efendimizin kısaca formüle ettiği kelimelerdir.

Bu esasları Şah-ı Nakşibend hazretleri ihya etmiş, tarikate yerleştirmiştir.

Bu prensipleri kısaca ifade etmek gerekirse :


1. Hûş der-dem : Allah (c.c)'dan gafil olmamak ve her zaman dikkatli, uyanık ve Allah (c.c) ile beraber bulunmaktır.

2. Nazar ber-kadem :Daima ayak ucuna bakıp yersiz bakışlarla düşünce ve fikri bulandırmamak.

3. Halvet der-encümen :Zahiren halk ile ve bâtınen, ruhen Hakk ile olmaktır.

4. Sefer der-vatan : Kemal ve vuslat için manevi yolculuktur. Yani kötü huylardan iyi huylara hicrettir.

5. Yâd Kerd : Hem kalp ve hem de dil ile zikre devam etmektir.

6. Bâz geşt : "İlahî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî" demektir.

7. Nigâh daşt : Kalbi nefsani duygulardan korumak ve onu imar etmektir.

8. Yâd daşt :Masivayı gönülden atmak ve kainattaki kesrette ilahi vahdeti müşahade etmektir.

9. Vukûf-ı zamânî : Vird ve zikri vaktinde eda etmektir ve vaktin kıymetini bilmektir.

10. Vukûf-ı adedî :Vird ve zikrin adedine dikkat etmek, kalb ve bedeni disipline etmektir.

11. Vukûf-ı kalbî : Daima Hakk'ın huzurunda bulunduğunu düşünmek, zikirde başı sağ tarafa eğmek ve gönle yönelmektir.

 
kbnah7b8.jpg

TASAVVUFUN MEVZUU
İlim, zâhir ilmi ve bâtın ilmi olmak üzere iki kısımdır. Zahiri ilimler de, şeriat ilmi (naklî ilimler) ile ulûm-i tabîa ve tecrübiyye (müsbet ilimler) olmak üzere ikiye ayrılır.
İlm-i batın ise, zevken bilinen ilimdir; yani imanın, İslam'ın ihsanın zevk ile bilinmesidir ki, ileride göreceğimiz son ıstılahlarının medlûlünü ve tasavvufun mevzu'unu teşkil eder.
Tasavvuf Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmak ve ebedî saadete ermek için nefisleri temizleme, ahlakı tasfiye, iç ve dışı tenvir, suret ve sîreti tezkiye hallerinden bahseden bir ilimdir.
Tasavvufun mevzuu, tahallûk (ahlaklanma) ve tahakkuktur. Bunu tasavvufu öğrenmek ve yaşamak olarak da ifade edebiliriz.
Tasavvuf zevken bilinen bir ilimdir. İmanın, İslam'ın ve ihsanın zevken bilinmesidir. Tasavvuf ıstılahlarının hemen hepsi, tasavvufun mevzuunu teşkil eder. Bunlardan başlıcaları:
Nefsini bilmek, kalbini bilmek, nefsini temizlemek, kalbini temizlemek mükâşefe, müşahede, makamlar, kurb, vusûl, fena, bakâ, sekr, sahv, kabz, bast, ilham gibi hâllerdir.

TASAVVUFUN GAYESİ
Tasavvuf, dünyanın süsünden yüz çevirmek, insanların meyl edegeldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile beraber, Hakk'a yönelmektir.
Tasavvufun gayesi Hakk'ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resûlünün ahlakiyle ahlaklanmaktan ibarettir.
Önceleri tasavvufun zuhûrunden maksat, ahlakı güzelleştirmek, nefsi terbiye etmek, yani nefsi dine ram, dini nefs için vicdan kılmak, nefsi dinin hükmü altına sokmak, salih ameller ve güzel ahlak ile süslenmekti.
Hazret-i Peygamber Efendimiz hatemü'l-enbiya olarak gönderilmelerinin sebebini kendileri bizzat şöyle buyurmuşlardır:
"Ben mekârim-i ahlakı tamamlamak için gönderildim."1
Binâenaleyh tasavvufun ulaşmak istediği gaye, ahlakın kemal mertebesine varmak için her hususta Peygamberimizin gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp, iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Fahr-i Kainat'ın hakikî vârisi olmaktır.

Ceset ve ruh
İnsan iki hakikatten müteşekkildir: Ceset ve ruh. Ruh için Kur'ân-ı Kerim'de
"Rabbin meleklere: Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın, demişti"2
"Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbimin buyruğundan ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir. 3 buyurulmuştur.
İnsanın ikinci hakikati olan anâsır ve eczâ için ise:
"Allah'ın katında İsa'nın durumu -kendisini topraktan yaratıp sonra (ol) demesiyle olmuş olan- Adem'in durumu gibidir"4
"Allah, (İblis'e): Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir? (İblis): Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm, cevabını verdi"5 mealindeki ayetler6 varid olmuştur.
Şimdi latîf olan ruh, kesif olan bedene girince anâsırın ruh üzerinde yaptığı te'sirler, ruhun safvet-i asliyyesine halel getirdiğinden ve insanın kemali ancak, ruhun safvetini muhafaza ile mümkün olacağından, ruhun, cismin üzerine galibiyetini te'min için alınan tedbirler, tasavvufun gayesini teşkil etmiştir.

TASAVVUFUN ÖZELLİKLERİ
İnsanların yerine getirmesi gereken dinî hükümleri, zahirî ve batınî ameller olmak üzere iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Bunları fertlerin maddî yapısını ilgilendiren hükümler ile, kalbini alakadar eden ameller olarak da tarif edebiliriz.
Zahirî hükümler, emir ve nehiy olmak üzere iki kısımdır. Emirler: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmektir. Yasaklar da: Adam öldürmek, hırsızlık, içki içmek ve benzerleri olarak zikredilebilir.
Kalb ile ilgili hususlarda da emir ve yasaklar mevcuttur. Emirler: Âmentünün esasları, ihlâs, rıza, doğruluk, huşû', tevekkül ve benzerleri; yasaklar da: Küfür, nifak, kibir, riya, gurur, hased vesairleridir.

İbadet ihtiyacı
İbadetler ümanımızın kemale ermesini te'min eden vasıtalardır. İnsanların yaratılış sebebi, Rabbini tanımak ve O'na ibadet etmektir. İbadet mübtedî için bir sabır işidir. Ancak ubudiyet makamına ulaşmış insanlar bunu bir zaruret olarak benimserler. Bu hal onlarda yemek, içmek, uyumak ve hatta onlardan da öte ihtiyaç duyulan bir durum arzeder.
İnsanların mezmum sıfatlardan kurtulup, güzel ahlak sahibi olmaları, kalb temizliğine bağlıdır. Allah Teala bu hususta şöyle buyurur:
"O gün ne mal, ne evlat, fayda verir. Ancak Allah'a temiz bir kalble gelenler (kurtulurlar)"7
Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde:
"Allah sizin maddî varlığınıza ve sûretlerinize değil, kalblerinize bakar."8 buyurmuştur.
Tasavvufî esasların hemen hepsi (sohbet, zikir, halvet ve diğerleri) tasavvuf erbabının Kitab ve Sünnet'ten iktibas ettiği hükümleri içine alır. Bu esaslar şekil ve yer bakımından bedenî, ruh ve cevher cihetiyle de kalbidirler.

Kalbin hastalıklardan temizlenmesi
Tasavvufta aslolan, kalbin çeşitli hastalıklardan temizlenerek şifa bulmasını te'min etmek, onu güzel sıfatlarla süslemektir.
Allah Teala'ya ulaşmanın yolları, tevbe, muhasebe, havf ve recâ gibi kalbî makamlarla; sıdk, ihlâs, sabır gibi güzel hasletlerdir. Salik bu vasıflarıyla Hakk'a yaklaşır, ma'rifet ehlinden olur ve bu suretle en yüce manevî derecelere ulaşır.
Allah Teala'ya ulaşan yollarda seyretmek, salih mü'minlerin sıfatıdır. Bu yolu Peygamberler gösterdi, onların varisleri olan alim ve mürşidler de insanları bu yola kılavuzladı.
İslam'da esas olan tebliğ vazifesinin büyük bir kısmı tarikat uluları tarafından yerine getirilmiştir. Bütün tarikatlerin amacı, insanları tek olan "Tarikat-i Muhammediyye"ye ulaştırmaktır. Her tarikatin bu yola yöneltme vasıtalarında bazı değişikliklerin olması da tabiîdir.

Ulvî ve süflî insanlar
Dünya yüzünde insanlar umumiyetle ulvî ve süflî olmak üzere iki kısımdır. Ulvî olanlar Allah'a giden yolu bilen ve bulan kimselerdir. Süflî insanlar ise bu yolları bilmezler. Bu gibi kimseler için Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:
"Hak Teala, kimi hor kılarsa, onu yükseltecek bir kimse bulunmaz. Şüphe yok ki Allah dilediğini yapar."9
Allah'a giden yolun gerçekte tek olduğunu belirtmiştik. Bazı alimlerin ileri sürdükleri çeşitli yollardan murat, insanların istidatlarının muhtelif oluşundandır. Bu söz tarikatlerin tek hedefe yöneldiklerini ifade eder. Zira bütün tarikatler Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmayı gaye kabul etmiştir. Fakat bu rıza zaman ve mekan, şahıs ve ahval cihetinden çeşitli olabilir.
Allah Teala insanları çeşitli mizaç ve kabiliyette yaratmıştır. Her müslüman kendi istidat ve durumuna göre sorumluluk taşır. Mesela ashab arasında çeşitli meziyetlere sahip pekçok kimse vardı. Herbiri kendi istidat ve karakterine göre İslam'ı temsil etmiştir. Hazret-i Ebûbekr, Ömer, Osman ve Ali radıyallühü anhümde birbirlerinden farklı özellikler göze çarpmaktadır.

Tasavvufun ve tekkelerin te'siri
Tarikatler kuruluş gayeleri itibariyle cemiyete karışmış, devletlerin içtimaî, siyasî ve iktisadî hayatlarında büyük rol oynamış, insanları tek yolda (Kur'an yolu) birleştirmek istemiştir.
Müslümanların imanlarını güçlendirmek, olgunlaştırmak hedefine yürüyen bu teşekküller, bütün irşad vasıtalarından faydalanmayı bilmişlerdir. Bugün haberleşme vasıtalarının çoğalması, teknik imkanların artması, irşad için büyük kolaylıklar getirmiştir.
Nefsi dine ram, dini nefis için vicdan kılmak hal ile mümkündür. Tasavvufun "kâl"den ziyade "hâl" e ait bir ilim olduğunu söyleyebiliriz. Tatmak ve sevmek, seyr ü sülûk neticesinde hissedilir. "Tatmayan bilmez" sözü bu hususu belirtmek içindir. Yunus'un "Ballar balını bulması" da bu demektir.
Felsefî düşünce aklî delillere dayanır. Tasavvuf aklın ötesinde keşifle ma'rifetullaha ulaştırır. Kalb gözüyle Hakk'ı hisseden, ilme'l-yakînden, hakka'l-yakîne ulaşır.
Tasavvufta gaye ma'rifetullahtır. Allah Teala'ya yakın olmak müslümanın miracıdır. Peygamber aleyhisselam: "Namaz mü'minin miracıdır" buyurmakla, Allah'a yakınlığın bu ibadet sayesinde tamamlanacağını ifade etmiştir. Çünkü namaz, herşeyi bir kenara iterek, bütün varlığımızla Hakk'ın huzurunda olmanın zevkine varmak, gerçek sevgiye ulaşmanın arzusuyla yanmaktır. Bu sevgi, ruhu o büyük varlığa yüceltir. Bu sevginin, bütün benliğimizi sardığı, damarlarımızda dolaştığı, kalblerimizi titrettiği, tüylerimizi ürperttiği zaman varlığı hissedilir. İlahî aşk secdeye varan başımız ve ezan sesleriyle dolan gönlümüzde yaşar ve artar.
Tasavvufta ayrıca, şeyhlik makamının manevî bir silsile ile Hazret-i Peygamber'e ulaştığını, mürid, salik ve vasıl gibi dereceleri, sohbet ve halvet gibi özellikleri, şeyh, velâyet, abdal gibi makamları, keşif ve kerameti zikredebiliriz.

TASAVVUFUN MENŞEİ
Tasavvuf mesleğinin menşei hakkında, iştikâkında olduğu gibi çeşitli görüşler mevcuttur.
Tasavvufun müslümanlar arasında zuhûru, hicrî ikinci asrın ortalarına doğrudur.
Bugün elimizde mevcut eski tasavvuf kitaplarından sayılan "Nefehâtü'l-Üns"ün beyanına göre, sofî ismi verilen ilk zat hicrî 150 tarihlerinde vefat etmiş olan Ebû Haşim isminde bir zahiddir."10 Bu zatın Suriye'de Remle şehrinde bir zaviye meydana getirdiği ve saliklerine sofî ismi verdiği rivayet edilmektedir.11
Süfyân Sevrî, Ebû Haşim hakkında:
"Ben Ebû Haşim'i görmeden önce sofinin ne olduğunu bilmiyordum"12 demiştir.
Sofî ismi Peygamber Efendimiz zamanında yoktur. Bu kelime "Tabiîn" devrinde söylenmeye başladı.

Sofîyyenin zuhuru
Peygamber Efendimiz zamanında bütün müslümanlar o'nun sohbetlerinde feyz aldıklarından, kendilerine "sahabe" ismi verilmişti. Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin irtihallerini müteakip, sahabe-i kiramdan bu feyzi ahzedenlere "tabiîn" denmeye başlandı. Bu sırada müslümanlar arasında vahdet zayıflamaya birtakım batıl fikirler İslam camiası içerisine sokulup, salih ameller işlemekte, doğrulukta dinlerine olan samimi bağlılıklarında, zühdü takvada ileri giderek uzlet ve vahdeti ihtiyar ettiler. Kendi nefisleri için birtakım zaviye ve hücreler meydana getirdiler. Bu şekilde hareket eden kimselere "sofîyye" denmeye başlandı.
İslamiyetin ilk zamanlarında nefislerini riyazat ve zahidliğe vakfedenlere "zâhid, abid" gibi isimler verilirdi. Daha sonraları zâhidâne hayata sülûk etmiş kimselere "sofi" denmeye başlandı.13
Kuşeyrî, Sühreverdî ve İmam Gazalî, sahte sofilerden bahsettiklerinden, bir aralık "sofî" kelimesinin de "mütekellim" kelimesi gibi fena manaya çekildiği istidlâl olunabilir. Fakat bu büyük zatların eserlerinden sonra sofî kelimesi hakikî saliklere tahsis olunmuştur.14
Sofîyyenin zuhûru ile şeriat ilmi iki kısma ayrılmıştır:
a) Fukaha ve ehl-i fetvaya mahsus olan ahkam-ı âmmedir ki, ibadât ve muamelattan ibarettir.
b) Tasavvuf ehline ait mücâhede, muhasebe-i nefs, bunlardan hasıl olan zevk, vecd hâletleri, bunları ifade için kullanılan ıstılâhat ve izahattır. Daha ziyade zevken anlaşılabilen bu haller için "Men lem yezuk lem ya'rif" yani "Tatmayan bilmez" derler. Hazret-i Mevlana'ya "Âşıklık nedir?" diye sordukları vakit: "Benim gibi ol da öğrenirsin" demiştir.




_____________________
1_ Hadisi İmam Malik, Ebû Hûreyre'den rivayet etmektedir.
2_ Hicr sûresi, ayet: 29.
3_ İsra sûresi, ayet: 85.
4_ Âl-i İmran süresi, ayet: 59.
5_ A'raf sûresi, ayet: 12.
6_ Ayrıca 2 numaralı dipnottaki ayet.
7_ Şuarâ sûresi, ayet: 89.
8_ Hadisi Müslim rivayet etmiştir.
9_ Hac sûresi, ayet: 18.
10_ NefehatTerc.,s.86.
11_ Aynı yer.
12- Aynı yer.
13_ Hüccetü'l-İslam, s. 185.
14_ Aynı yer.
 
Muhakkiklere göre sırrın tarifi şudur: Sır, şuurda gizli olan mânâya denir. Diğer yandan havastan olan kimselerin inzivaya çekilip kendilerini tecrîd ederek safâ-yı kalbe ulaşmalarına da sır denir. Zira kalp, bu durumda sırra mahal olmuştur. Ve hâlin ismini mecazî olarak ifade eden mekan mahiyetinde olduğundan, bu isimle isimlendirilmiştir.

Şeyh hazretleri Fütûhat'ında, Abdullah Tüsterî'den naklederek şöyle buyuruyor:

"Sehl bin Abdullah et-Tüsterî şöyle dedi: Muhakkak ki rubûbiyyet bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı nübüvvet ortadan kalkardı. Nübüvvet bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı ilim ortadan kalkardı, ilim bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı ahkâm ortadan kalkardı."

Ey kardeşim! Cenab-ı Hak, bir hadîs-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: "İnsan, benim sırlarımdan bir sırdır."

Rububiyyetin sırrını bilenler, Hakk'ın sırrı olanlardır. Bunun izhârı aynen setretmek gibidir. Onun için "Rubûbiyyetin izharı (açığa vurulması) küfürdür, yani kapatmak, setretmektir gerekir" demişlerdir. Bir kimse bu sırrı öğrenmek ve bu sırra ulaşmak isterse, talib-i hâzinedar-ı esrâr-ı Hak olan bir mürşide varması icâbeder. Şimdi bu bâbdan olmak üzere sâhib-i esrar (sırların sahipleri) kimlerdir ve hususiyetleri nelerdir; ona gelelim: Şu hâdis-i şerif, sır sahibi olan kimselerin hakkında vârid olmuştur. Resûlullah efendimiz(sav) şöyle buyurdular: "Allah'a en sevgili olan kullar, Allah'tan korkan ve Allah'ın kendilerini insanlardan gizlediği kimselerdir. Onlar var olduklarında bilinmezler. Ortadan kaybolduklarında ise anılmazlar."

Ahfiyâ (gizli olan sevgili kullar) iki kısımdır: Birinci kısım, insanlar arasında şöhret bulmayıp isimleri ve kerametleri duyulmayan kimselerdir. Ki bu hususta Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuştur:

Bir de velîlerden öylelerini tanırım ki ağızları yumulmuştur, hiç dua etmezler.

Peygamberlerden bir başka taife daha vardır ki bunlar pek gizlidirler.

Bu zahir halkına nereden meşhur olacaklar? Bunca kerametleri vardır da yine de ululuklarını kimsenin gözü görmez.

Hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Allah hareminde gizlenmişlerdir.

Onların adlarını abdal bile işitmemiştir.

Şayet bunlardan birisi çıkıp da "ben velîyim" derse halk ona deli gözüyle bakar. Ve velîliği ona asla reva görmezler. Bu kimseleri ancak hâlden anlayabilen fazilet sahibi kimseler bilir.

Bizi, bizden olan bilir.
Başkaları küfür sayar.

İkinci kısım ise; ismi ve şöhreti halk arasında yayılmış olan kimselerdir. Bunların en önemli hususiyetleri; "İnsanların akılları miktarınca konuşunuz" hadîsinin mânâsına binaen, insanlarla akıllarının erdiği miktarda konuşmalarıdır. Bu sayede, herkesin kendilerini anlamasını sağlamışlardır. Fakat onlar bütün mertebeleri geçmişlerdir. Şaşılacak şey bunlar her şeyiyle açık iken, gayret-i Hak bunları serbestleştirmitir. Güneş gibi apaçıklarken, kemal-i zuhurları bunları perdeleyebilmiştir. Nitekim Mevlânâ hazretleri bunların hakkında şöyle buyurmuştur:

Asıl şaşılacak şeye gelince:

O ovalardan, o çöllerden yüzbinlerce adam geçiyor, gölgelik için can veriyorlar.

Başlarını kilimlerle örtüyorlardı da onların gölgesini bile görmüyorlardı.

İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuh!

Allah'ın kahrı, gözleri bağlamış, yoksa gözleri bağlı adam, Ay'ı görmez de Süha'yi görür.

Halk çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve doymaz adamlar bu porsumuş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.

O dallar, meyveler, yapraklarsa an be an "Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu!" diyorlardı.

Her ağaçtan "A bahtsız kişiler!

Bize gelin, bize" diye ses geliyordu.

Fakat Allah'tan da ağaçlara "Onların gözlerini bağladık; onlara sığınacak yer yok" sesi gelmekteydi.

Beyazıd hazretleri şöyle buyuruyor: "Velîler, Allah'ın gelinleri gibidir. O gelinleri muharremâttan olan kimseler görmezler." Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı perde arkasına girer, gizlenir.

Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler yüzlerindeki peçeleri açarlar.

Allah u Teâlâ kemal-i gayretiyle bunları, sahip oldukları mertebenin dışında olanlardan setreder.

Zahir ehlinin idrâk ederek anladıkları evliya ancak ve ancak kerâmet-i sûri (gösteriş icabı keramet) sahibi kimselerdir. Bunlar (yâni halk) evliyâ-yı manevîyi anlayamazlar; idrâk edemezler. Rûy-i yarı göstermeyen, evliyâ-yı manevîyi göremez. Zira bunları bilmek Allah'ı bilmekten daha zordur.

Nitekim ib-nul Atâ hazretleri bu hususta şöyle buyuruyor, "Şeyh ibn-i Abbâs'tan işittiğime göre o, şöyle dedi: "Evliyâ-yı manevîyi bilmek, Allah'ı bilmekten daha zordur. Zira Allah u Teâlâ, kemâl ve cemâliyle müşahede edilebilir. Ancak velî olan kimse, herkes gibi beşeriyyete sahiptir. Yer, içer, oturur ve kalkar v.s. Onun için bunları normal insanlardan ayırt edip velî olduklarını anlamak çok zordur."

Netice itibariyle, Allah u Teâlâ bazı kullarını kerâmet-i sûri ile izhâr eyledi, bazılarını ise, kerâmet-i maneviyye ile gizledi. Bu gizlenenleri avam hiç bir zaman göremedi. Onları ancak hâvâs görebildi. Bazısını bidayetinde zahir, nihâyetinde setreyledi. Bazı velîleri ne avam görebildi ne havas. Bazılarını ise; Hakk'ı irşad eylesin diye, hususiyetle izhâr eyledi. Netice şu ki; bu tip mevzuların çoğu sır olarak kaldı ve öyle de kalmaya devam edecektir.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Alıntı.
 
Evliya sevgisi
Sual: Evliya menkıbelerine çok yer vermek doğru mudur?
CEVAP
Menkıbeler, masal değildir. Vesikaya dayalı, tarihî olaylardır. Ne kadar çok yer verilse o kadar iyidir, çünkü evliya zatlar, her işinde İslamiyet’e uyarak, Allahü teâlânın rızasını kazanmış kimselerdir. Onların yaşayışı, bizim için en güzel örnektir. Yani onların menkıbelerini, İslamiyet’i nasıl yaşamak gerektiğini anlatmak için nakletmek gerekir. Eshab-ı kiramın ve evliya zatların hayatlarını okumanın iyi huylu olmaya sebep olduğu Berîka’da bildirilmektedir. Hakikat Kitabevi yayınlarında yeterli menkıbe vardır. Şevahid ve Menâkıb kitaplarında Peygamber efendimizin, Eshab-ı kiramın ve evliya zatların menkıbeleri mevcuttur. Diğer kitaplarımızda da vardır.

Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, evliya zatların sözlerini ve hayatlarını öğrenmek müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı arttırır. (Hadîka)

Beden yorulunca salih zatların hayat menkıbelerini okumakla bedeni neşelendirmeli. Nefsi tezkiye, evliya bir zatın sohbetiyle ve kitaplarını, menkıbelerini okumakla olur. (İ. Ahlakı)

Sıbgatullah Arvâsî hazretleri buyuruyor ki: Evliya menkıbelerini okumak, dinlemek Allah sevgisini artırır. Eshab-ı kiramın menkıbeleri, imanı kuvvetlendirir, günahları yok eder. (Evliyalar Ans.)

Evliya zatların menkıbeleri okununca onlar hatırlanır ve günahlara kefaret olur. Onların hatırlanması Allahü teâlânın hatırlanmasına sebep olur. Dört hadis-i meali şöyledir:
(Salihleri [evliya zatları] anmak günahlara kefarettir.) [Deylemî]

(Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]

(Öyle zatlar vardır ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberani]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ben anılınca evliyam hatırlanır. Onlar anılınca da, ben hatırlanırım.”) [İ. Begavî- Mesabih]

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Zikir, hatırlamak demektir. Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun ismini söylemekle veya çok sevdiği evliya bir zatı görmekle olur. Evliyayı severek, inanarak görünce, muhakkak hatırlanacağı müjdelendi. Görmek, gözle olduğu gibi, evliya zatın şeklini, sûretini, kalbine, hayâline getirmekle de, görmüş gibi olup, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. (2/46)

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki: Hasta yanında, evliya, âlim ve salih zatların menkıbeleri ve sözleri konuşulmalı, bunlara sevgisi arttırılmalı. Evliya-yı kiramdan bahsetmek, rahmete sebep olur. (Sefer-i ahiret risalesi)

Bir başka husus da, dinin, imanın esası, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve sevmediklerini sevmemektir. Yani hakiki imana kavuşmak için, bu büyük zatları sevmek şarttır. İnsan, tanımadığı kimseleri sevemez. Evliya menkıbelerini okuyup, Allah dostlarını hatırlamak ve sevmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İmanın temeli, Allah’ın dostlarını sevmek ve kâfirleri yani Allah’ın düşmanlarını, din düşmanlarını sevmemektir.) [İ.Ahmed]

Fıkıh âlimi Muhammed bin Hüseyin Beclî de, Resulullahı rüyada gördü. En iyi amel nedir diye sordu. (Evliyanın yanında bulunmaktır)buyurdu. Yaşayan Evliya bulamazsak deyince, (Diriyken de, ölüyken de onu sevmek, en kıymetli ameldir) buyurdu. (Sefinet-ül Irakıyye)

Evliya zatların, kendilerine mahsus bazı hâlleri vardır. Bulundukları zamanın ihtiyaçlarına göre, o insanların durumlarına göre söyledikleri sözler de oluyor. Bu bakımdan onların menkıbelerinden hüküm çıkarmak yanlış olur.
 
Kalbin ihlası salih olan bu zatlar ile artar.
Paylaşımınıza şükranlar
 
Geri