Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
İslâmiyete ait bir terim olan 'tasavvuf'un, batı dillerindeki karşılığı 'mysticism'dir. Ayrıca 'sufism' de tasavvuf karşılığı olarak batı dillerinde son zamanlarda yer almaya başlamıştır. Mistisizm kelimesiyle İngilizce'deki mysterious (esrarengiz) , mystery (gizli şey, sır, esrar) , mystic (gizli, gizemli, gizemci) , mystification (şaşırtma, aldatma) , mystify (şaşırtmak) , mystique (gizemci, mistik) kelimeleri arasında anlam ve kelimenin etimolojik yapısı bakımından yakın bir ilişki vardır. Mistisizm; kelâm, felsefe ve tasavvuf konularında beşinci yüzyıl sonlarında yazılmış pek çok eserin müellifi olarak kabul edilen Dionysius ile de yakından ilgilidir. Orta Çağ başlarında ise mistisizm yerine daha ziyade 'contemplatio' kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime 'contemplation' (murakaba, müşahede) kelimesinden türemiş olup, halk tabakalarından daha yüksek seviyede ruhsal boyutlarla temasa geçmek manasında kullanılmıştır.
Mistisizm ve mistik kelimelerinin kökeni, Orta Çağ 'myster'lerine dayanmaktadır. Mistisizm (gizemcilik) kelimesini ilk kullanan kişi Atina'da bir piskopos olan Denys I'Areopagite'dir. Bu kişi Hz. İsa'nın havârîlerinden Saint Paul tarafından Hristiyanlığa alınmış ve Milâdî 1. Yüzyılda yaşamıştır. 'Noms Divins' (Tanrı'nın güzel isimleri) adlı bir kitabı da vardır. Mysticism kelimesi eski Yunanca'da “dilsiz olmak, ağzını ve gözlerini kapamak” anlamındaki Mu-o sözünden türediği de ileri sürülmektedir. Ayrıca bu dönem tiyatrosunda müzik ve edebiyatın iç içe kullanılarak Hz. İsa'nın hayatını konu alan dramlara da 'myster' denmesi kelimenin Hristiyanlıktaki kökeni hakkındaki fikri güçlendirmekteyse de bu, sadece terminolojinin kökenlerine yönelik bir yaklaşımdır.
Mistisizm (tasavvuf) fonksiyon olarak çok daha eski zamanlara dayanan bir hayat biçimi, bir düşünce ve inanış tarzıdır. Mistiklerin rolü insana, eşyanın içine ait (bâtınî) bilgiyi, bir başka ifadeyle ilâhî bilgiyi kazandırmak ve insanı yeniden ezeliyete kavuşturmaktı. Bu sebeple mistiğin amacı zamana ait dünyadan zaman dışı dünyaya, ezeliyete geçmek; yani Allah'ı doğrudan doğruya kavrayıp O'na ulaşmak, kavuşmaktı. Bunun yolu ise sülûk merasimleriydi; sâlik de bu sayede kutsal zekâya kavuşmuş sayılırdı. Bundan dolayı, mürşîdini yol ehlinden olmayanlara yani haricî kimselere söylemek kesinlikle yasaktı. Bu uygulama “Yeni Eflâtunculuk” adıyla 'akıl' yerine 'sezgi' anlayışını, kavrayışı ön plana geçiren bir ekol olarak Hristiyanlığın ilk yıllarında Hırıstiyan akîdesiyle birleşerek, Hristiyan mistisizminin de temellerini oluşturmuştur.
İslâm vadisinde gelişen ve çok yaygın olarak kullanılan 'tasavvuf' teriminin Arapça'daki 's', 'f' ve 'v' harflerinden kaynaklandığı hususunda geniş bir mutabakat vardır ve tasavvuf kelimesinin bu harflerden kaynaklanmasına sebep olarak bir çok görüş ortaya atılmıştır. Kelimenin saflık anlamına gelen 'safa'dan türediği yolundaki bir yaklaşımın yanısıra 'seçilmiş, seçkin' manasına gelen 'safve'den kaynaklandığı görüşü tasavvufi edebiyatta oldukça yaygındır. Bazı bilim adamları ise kelimenin 'çizgi' veya 'sıra' anlamına gelen 'saf ' kelimesinden türetildiği görüşünü savunmaktadır. Bu görüşe göre kelime; dua, namaz veya kutsal savaşlarda ilk sırada duran müslümanları îmâ etmektedir. Ayrıca Hz. Muhammed'in Medine'deki camiinin dış kısmında toplanan müslümanlarla sohbet ettiği kilden yapılma ve hasırların yayıldığı kapalı yere 'sofa' denmesi de bu kelimenin sufi ile ilgili olduğu fikrini doğurmuştur. Bir başka görüş ise sufi kelimesinin 'yün' anlamına gelen 'suf ' kelimesiyle ilgili olduğu görüşüdür. Bu görüşü savunanlara göre bâtınî bilgilere sahip kişiler daha ziyade basit, yünden yapılma bir elbise giymişlerdir. Sufi kelimesi ile suf yani yün'ün bu şekilde bir ilgisi olduğu düşünülmüştür. Ayrıca İran'da da dervişlere 'yün elbise giyen' anlamına gelen'Peşminepûş' denmesi, bu görüşü güçlü kılmaktadır.
Sufi kelimesi hangi kökten gelirse gelsin, fonksiyonu itibariyle bâtınî bilgilerle yakından ilgilidir. Bu terimin Hz. Peygamber zamanında ve İslâmın ilk iki yüz yıllık döneminde yaygın olarak kullanılmamış olması da çok ilginçtir.
Mutasavvıflar ve onlara karşı olanlar tarafından kabul edilen bir başka görüş; bu terimin Hz. Muhammed, onun ashabı ve onlardan sonraki kuşak tarafından kullanılmamış olmasıdır. Her nasılsa 622 yılından sonra ikinci ve üçüncü yüzyılda bazı kimseler kendilerini tasavvuf ehli manasındaki sofi veya aynı manaya gelen bir takım kelimelerle nitelemişlerdir. Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmeyi ve Allah'a ulaşmayı kendilerine amaç edinen sofiler dünya varlığının Allah'a perde olduğu bilincine erip dünyada iken dünyayı terk eden yani 'tarîk' olan kimselerdir. Bunlar Hz. Muhammed'in “Ölmeden önce ölünüz (Mutu kabl-e ente mutu) ” hadîsinin, buna işaret ettiğine inananmaktadırlar. İslâm gerçeği içinde tasavvuf kelimesinin anlamı genelde budur. Büyük mutasavvıflardan İmam Cüneyd Bağdadî'ye göre tasavvuf; 'Bayağı davranışları terk etmek ve ulvi, kaliteli davranışlara yönelmek'tir. Ünlü Afrika'lı mutasavvıf Şeyh Abu'l Hasan Eş Şadhili'ye göre tasavvuf; 'Yaratanın sıfatlarını elde edebilecek biçimde onun yolunda yapılan ibadetler ve kendini eğitme çabalarının bütünü'dür. Fas'lı mutasavvıf Şeyh Ahmad Zorruk'a göre tasavvuf: 'Kalbi Allah'a yaklaştıran ve Allah'a ait gerçekleri de kalbe yerleştiren özel bir bilimdir ve özellikle İslâm hukuku ile bilgilenmek, olumlu hareketleri geliştirmek ve kolay anlaşılır olmak için sırayla İslâm'a ait kanunun sınırları içinde aklın kullanılması ve geliştirilmesi sistemidir. Onun altyapısı, birlik bilgisidir. Bundan sonra ilâhi güven ve emniyete ihtiyaç duyarsınız. Daha sonra ise kalb için gerekli şifa zaten beraberinde gelecektir.' Şeyh ibn Acıba'ya göre ise tasavvuf; 'Sayesinde nasıl davranmak gerektiğini öğrendiğimiz ve iç alemimizi Rabbin şimdiye kadar sunmadığı, iyi hareketler ile güzelleştirip tatlandırarak olgunlaştırdığımız bir bilimdir. Tasavvuf yolunun başı bilim, ortası davranışlar ve sonu da ödüllerin sezilmesidir. Şeyh Suyuti bu hususta 'Bir tasavvuf ehli, saflıkta Allah gibi olup; yaratılışta ise iyi karakterde ısrar eden biridir.' demektedir.
Bunlara benzer birçok tanımı yapılan tasavvuf, temelde kalp temizliğidir. Tasavvufta kalbin kirlerden korunması, sonunda onunla doğru ve ahenkli bir ilişki kurulması ve Hz. Muhammed'in örnek gösterdiği doğru yolda yürünerek Allah'a ulaşılması esastır. İslâm terminolojisinde ise tasavvuf, 'yüksek bir nezaket ve gönül gözü' olarak tabir edilen şuur açıklığına dayanır ve nezaket, dış temizlik ile başlar. Gerçek bir mutasavvıf şeriat ya da İslâm Hukuku tâbir edilen ve teslimiyetin bir ifadesi olarak Allah'ın gönderdiği buyrukları yerine getirerek bâtınî şuurunu geliştirmek ve canlandırmak amacıyla dış pratik bilgileri elde ederek işe başlar.
Bir mutasavvıfın iç alemin ışığı olan tasavvufun nimetlerinden yararlandığını düşünmek yanlıştır. Allah'ın varlığının ve birliğinin şüphe edilmeden bilinmesi, dış alem nimetlerinin hepsinden vaz geçmeye dayanması sebebiyle ehl-i tasavvufun varlığı, yokluktur. Fiziki davranışlara dayalı hareketleri ise daha ziyade yalvarma ve dua ile Hz. Muhammed'in öğretilerinden 'namaz' esasına dayanan, kalbi arıtmaya ve ruh disiplinine yönelik ibadetlerdir. Asıl amacı kendini tanımak ve Allah'a ulaşmak olan tasavvuf düşüncesinde en önemli hedef kâmil insan olmaktır. Yunus'un
İLİM İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSİN
BU NİCE OKUMAKTIR
dizeleri bu gerçekten haber verir. Mutasavvıflara göre kâmil insan olmanın yolu bir mürşîde teslim olmaktan geçmektedir. Mürşîde ise ancak bir 'rehber' vasıtasıyla varılır:
PÎR SULTANIM'A VARILMAZ
VARSAK DA GERİ DÖNÜLMEZ
REHBERSİZ YOLLAR BULUNMAZ
BULDUM DİYEN YALAN SÖYLER

Aksaray'daki 'Oğlanlar Tekkesi' post-nişîni İbrahim Efendi tasavvufun tanımını aşağıdaki şiirinde şöyle açıklar:

BİDÂYETTE TASAVVUF, SOFÎ BÎ-CAN OLMAĞA DERLER,
NİHAYETTE GÖNÜL TAHTINDA SULTAN OLMAĞA DERLER.
TARÎKATTE İBÂRETTİR TASAVVUF, MAHV-I SÛRETTEN,
HAKÎKATTE SARAY-I SIRR'DA MİHMÂN OLMAĞA DERLER.
BU ÂB -U KÜLL LİBÂSINDAN, TASAVVUF ARÎ OLMAKTIR,
TASAVVUF, CİSM-İ SÂFİ, NUR-U YEZDÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, LEM'A-YI ENVÂR-I MUTLAK'TAN UYANMAKTIR,
TASAVVUF, ATEŞ-İ ÂŞK İLE SÛZÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUFTA ŞERAİT, NÂME-İ HESTÎ'Yİ DÜRMEKTİR,
TASAVVUF, EHL-İ ŞER'-Ü EHL-İ İMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, TEN TILSIMIN İSM MİFTÂHIYLE AÇMAKTIR,
TASAVVUF, BU İMÂRET KÜLL-İ VÎRÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, ÂRİF OLMAKTIR HÜKÜMLE ÂDET-ULLÂHA
TASAVVUF, CÜMLE EHL-İ DERDE DERMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, SOFİ KAALE HÂLİ TEBDÎL EYLEMEKTİR BİL,
DAHÎ HER SÖZ Kİ SÖYLER ÂB-I HAYVÂN OLMAĞA DERLER
TASAVVUF, İLM-İ TA'BÎRÂT-Ü TE'VÎLÂTI BİLMEKTİR,
TASAVVUF, CÂN İLİNDEN SIRR-I SÜBHÂN OLMAĞA DERLER
TASAVVUF, HAYRET-İ KÜBRÂDA MEST-Ü VÂLİH OLMAKTIR,
TASAVVUF, HAKK'IN ESRÂRINDA HAYRÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, KALB EVİNDEN MASİVÂLLÂHI GİDERMEKTİR,
TASAVVUF, KALB-İ MÜ'MİN ARŞ-I RAHMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, HER NEFESTE ŞARKA GARBA İRİŞMEKTİR,
TASAVVUF, BU KAMÛ HALKA NİGEHBÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, CÜMLE ZERRÂT-I CİHÂNDA HAKK'I GÖRMEKTİR,
TASAVVUF, GÜN GİBİ KEVN'E NÜMÂYÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, GÜNDE YÜZBİN SÛRETE GİRMEK, GÖRÜNMEKTİR,
TASAVVUF, HER KİŞİYE İŞİ İHSÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, ANLAMAKTIR YETMİŞİKİ MİLLETİN DİLİN
TASAVVUF, ÂLEM-İ AKLA SÜLEYMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, URVE-TÜL VUSKAA YÜKÜN CÂN İLE ÇEKMEKTİR,
TASAVVUF, MAZHAR-I ÂYÂT-I GUFRÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, İSM-İ A'ZÂMLA TASARRUFTUR BUGÜN KEVN'E,
TASAVVUF, CAMİ-İ AHKÂM-I KUR'ÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, VÂSIL OLMAKTIR CEMÎAN TÂLİB-İ HAKK'A,
TASAVVUF, VASL-I DÎDÂR İLE HANDÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, HER NAZARDA ZÂT-I HAKK'A NÂZIR OLMAKTIR,
TASAVVUF, SOFÎYE HER MÜŞKİL ÂSÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, İLM-İ HAKK'A SÎNESİNİ MAHZEN ETMEKTİR,
TASAVVUF, SOFÎ BİR KATREYKEN UMMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, KÜLLİ YAKMAKTIR VÜCÛDU NÛR-U 'LÂ' İLE,
TASAVVUF, NÛR-U İLLÂ İLE İNSÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, ONSEKİZBİN ÂLEMLE DOPDOLU OLMAKTIR,
TASAVVUF, NÜH FELEK EMRİNE FERMÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, ' KUL KEFÂ BİLLÂH ' İLE DAVETDÜRÜR HALKI,
TASAVVUF, ' İRCİÎ ' NUTKUYLA MESTÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, GÜNDE BİN KERRE ÖLÜP YİNE DİRİLMEKTİR,
TASAVVUF, CÜMLE ÂLEM CİSMİNE CÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, SOFİNİN HER BİR KILINDA BİR GÖZ OLMAKTIR,
TASAVVUF, EHL-İ SOFTE EHL-İ MÎZÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, ZÂT-I İNSÂN ZÂT-I HAKK'TA FÂNİ OLMAKTIR,
TASAVVUF, 'KURB-U EV EDNÂ'DA PİNHÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, CÂNI CÂNÂNA VERİP ÂZÂDE OLMAKTIR,
TASAVVUF, CÂNI CÂNÂN'A KURBÂN OLMAĞA DERLER.
TASAVVUF, SENDE OLMAKTIR HAKİKAT HAKK EY İBRÂHÎM,
TASAVVUF, ŞER'İ AHMED DİLDE BURHÂN OLMAĞA DERLER.
 
1. Yalan söylememek


İslam dininde en büyük ve çirkin günah, yalancı olmak ve yalan söylemektir. İslâmiyet, iki durumun dışında yalanı şiddetle reddetmiştir. Çün­­ kü yalan, her kötülüğün kaynağıdır. Ayrıca kişiyi ve toplumu alçaltan en çirkin bir niceliktir.

Yalan, ahlâksızlığa sebep olur. Kişiyi çirkin ve dolayısıyla toplumu, öncelikle kişiliğinden uzaklaştırır, alçaltır.

Kişiyi ve toplumu sahtekâr eder.

Sahtekâr bir toplum ise dünyada iken ölmüş, varlığını yitirmiş demektir. En kötüsü de yalanı ihtiyat (alışkanlık) haline getirmektedir.

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar”. Bir insanın adı bir kere yalancıya çıkarsa, artık ona hiç kimse inanmaz onu sevmez. Doğru sözünden de şüphe edilir. Kimsenin ona itimadı kalmaz. Dolayısıyla o kişi, toplum dışı kalır. Hiçbir yerde saygı ve sevgi görmez.

Tanrı Kur’an’da;

“Lime tekulune mâlâ tef’alun – Yapmadığınızı söylemeyin”.(Saf-2).



buyurmak suretiyle yalan söz söylemeyi kesin olarak men (yasak) etmiştir.

Demek ki Tanrı, insanın yapmadığını söylemesini; yani olmamış bir şeyi olmuş gibi göstermeyi reddetmektedir.

Yalan bütün kötülüklerin kaynağıdır. İslâmiyet, yalancılıkla bağ- daşmaz. Tanrı,

“Ülâikehümüssadikûn – Doğrular onlardır.” (Hucurat-15)

Buyurmaktadır.

Yalana, iki durumda müsâde edilmiştir. Birincisi Harp’te. Bir de aile arasında-yuvanın bozulmaması için müsâde edilmiştir. Basit yalanlar vardır. Bir de kasıtlı ve menfaat için veya korkudan dolayı yalanlar vardır. Kasıtlı ve menfaat (çıkar) icabı söylenen yalanların affı yoktur. Hele yalancı şahitlik doğrudan doğruya mel’unluktur. Tanrı ona, lanet eder. (1)

Yalan yere yemin etmek, çok tehlikelidir. Tanrı’nın gazabını üstüne çeker. En büyük yemin “Vallah” demektir. Çünkü Vallah, “Tanrı adına yemin ederim” demektir.

Bir de kur’an’da Tanrı kâziplere (yalanlayalanlara) lânet etmiştir Bu, yalan söz söyleyenlere ait değildir.

Tanrı’nın lânet ettiği yalancı kimseler; Peygamberleri, Tanrı’nın Dinini, Vahyi (Tanrı sözünü), Kutsal Kitapları yalanlayanlara aittir. Yani “Din yalan, Peygamberler yalan söylemektedirler; Tanrı’dan kendilerine Vahiy-Melek gelmemektedir” Diyen, Hak’kı (gerçeği) yalan sayanlardır.

“Fema yükezzibüke ba’dü biddin – Din geldikten sonra, Seni ya Muhammed! Seni nasıl yalanlayabilirler?!...” (Tin-7).

Âyeti ile de Tanrı’nın lânet ettiği kâzipler yalan söz söyleyenler değil; Dini yalanlayanlar olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

------------------------------------------------------------------------------------

(1)Bkz. Kur’an-ı Kerim:Furkan-72,Bakara-283,Nisa-135,Maide-8






2-3-Nefisle Mücadele



Tanrı ve Elçisi (a.s.v.) nefisle mücadeleyi emretmiştir.

“Vema öberriö nefsi innennefse leemmaretün bissui – Nefsinizi kötülüklerden uzak bilmeyin.Muhakkak nefis kötülükleri emredicidir”.(Yusuf –53)

Âyeti ile nefsin, kötü şey olduğunu açıklamaktadır.

Nefis, Tanrı tarafından insana verilmiş; bütün hayvansal duyguların toplandığı Mânevi ve süfli bir mahluktur.İnsanın sol iki kaburga kemiği arasında durur.Kızgın ve siyah bir duman gibidir.Vahşi hayvanlardan kurtla temsil edilir. Haram-Helal tanımayan, daha ziyade zayıflar üzerine saldıran; aynı zamanda korkak ve hain olan kaba kuvveti temsil eder.

Tanrı, Kur’an’ın birçok Âyetlerinde nefisle mücadeleyi emreder:

“vecahidu biemvaliküm veenfüsiküm – Nefislerinizle ve mallarınızla mücadele edin!” (Tevbe-41)

“Vemen cahede feinnema yücahidu linefsihi – Cihad etmek isteyen nefsi ile cihad etsin (savaşsın)!”( Ankebut- 6) (2)

buyurmaktadır.

Yunus Emre, nefis için; “Bin başlı bir canavar,/ Her başta bin

ağzı var,/ Her lokması Âdem’dir!..Mısraları ile nefsin ne kadar zalim ve kuvvetli olduğunu anlatmak istemiştir.

Nefsini kıran, ona uymayan; sonunda Mevlâ’sına kavuşur! İç Âlem’de “Nefis kurdu” ile “İbadet koçu” sürekli dövüşürler!..

Kuvvetli ibadet yapan insanın Ruhu, kuvvetli bir koyun-koç şeklinde nefis kurduna karşı direnir. Ve kurdu yere yıkar. Hatta öldürür. Çünkü çok kuvvetli bir koç olur.Boynuzları büyür. Nefis kurduna vurunca onu parçalar.

Ayrıca iç Âlem’de “Nefis oğlanı” ve “Zikir oğlanı” denilen güç vardır.Nefisle zikir oğlanı dövüşür. Zikir oğlanı, nefis oğlanını yere vurur.Nefis oğlanı küçülür, çocuk gibi olur.

Salik (Tanrı yolcusu), zikre biraz ara verdiğinde; birden tekrar nefis oğlanı canlanır! Eski durumuna geçer. Yine saldırmaya başlar...

Tanrı yolcusu, zikrullah ile neticede nefsi mağlup eder!..Bu mücadele devam eder...

Sonuçta Tecelli-i İlâhiye’ye mazhar olur!..

“Ölmeden evvel ölmek” budur!..(3)

(2) Veya “Kim savaşırsa ancak kendi faydası için savaşır”.

(3) Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur:

“Ölmeden evvel ölünüz”.(Acluni, keşfü’l hafa C.2,S.402,Beyrut-1932)
 
"Rûhumdan (kudretimden bir sır) üfledim"1 buyurarak, kendi katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini lutfetmiştir. Buna mukabil olarak da onun, Zât-ı Ulûhiyyet'ine muhabbet sûretiyle kullukta bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak, vuslata ermesini murâd etmiştir.
Hak Teâlâ, kullarını hidâyete ulaştırmak için, insana birtakım üstün vasıflar lutfetmiştir. Buna ilaveten bir de, aralarından müstesna yaratılışlı, vahye mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu lutfunu devâm ettirmiştir.
Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur peygamberle te'yîd ve takviye edile edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nûruyla Hazret-i Âdem'den önce, cismâniyetiyle bütün peygamberlerden sonra zuhur etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Yâni risâlet takvimi, varlığın ilki olan Nûr-i Muhammedî ile başlamış, son yaprağı da "Cismâniyet-i Muhammedî" ile nihâyet bulmuştur. Dolayısıyla O, zaman itibariyle son, yaradılış itibariyle ilk peygamberdir.
Bütün mevcudâtın varlık sâikı, nûr-i Muhammedî olduğundan , Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber'i "Habîbim" hitabına mazhar olacak bir liyâkatte yaşatmıştır. Rabbimiz, O'nun müstesna ve mûtenâ hayatını zâhiren ve bâtınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, bütün insanlığa bir armağan olarak lutfetmiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sîreti ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezahürleri ile dahî, beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû- O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir "Üsve-i Hasene" yâni en mükemmel bir ahlâk numûnesi kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, O'nu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocukluk"tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni devlet reisliği ve peygamberliğe kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan herkes, O'ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp, kendi iktidar ve istîdâdı nisbetinde bunları gerçekleştirmeye meyledebilsin.
Esâsen Cenâb-ı Hak, O'nun, bi'setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır:
"Andolsun ki, sizin için; Allâh'a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh'ı çok zikreden (mümin)'ler için Rasûlullâh'ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır." (el-Ahzâb, 21)
Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir. Öğrendiklerini kendi istîdâdı nisbetinde taklîde yönelmeli ve zamanla tahkîke ulaşmayı hedeflemelidir. Bu ise, O'na duyulan muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. O'nunla duygulanıp feyz-yâb olmada sayısız rûhânî nasip ve tecellîler vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in örnek şahsiyet ve kalbî hayatından tâkatimiz kadar nasib alabilmek, O'nun ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve âhiretteki şereflerin en yücesidir.
Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp terbiye etmiştir ki O, bu ilâhî terbiyesini:
"Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı." (Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 12) sözleriyle ifâde buyurmuştur.
 
Allah ve Resûlünün ahlakı
Peygamber Efendimiz: "Allah'ın ahlakıyla ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlaklanınız" buyurmuştur.
Bu, Allah'ın ve Resûlünün evsafıyla muttasıf olmak demektir. İmdi, bütün esma-i hüsna ve evâmir-i ilahiyye Hakk'ın evsafının tecellîsidir. Sîret-i nebeviyye ve sünnet-i resûl kezâ, Peygamber Efendimizin evsaf-ı seniyyelerindendir. Bunlara uymayı nefsinde kabul eden kimse Hakk'ın sıfatını iktisab etmiş olur. "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" sırrı tecellî eder. Sîrete ittiba ile sünnetin ifası da yine evsaf-ı peygamberi ile muttasıf olmaktır. Bununla da: "Ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlâklamnız" hükmü zahir olur.
Bunların, kabul ve imanı, sıfat-ı Hak'la tehallî etmektir; icrası da merasimdir, halka aittir.
Erbab-ı tasavvuftan biri bu hususu ne güzel hülasa etmiştir:
"Hayatın öyle geçsin ki, öldükten sonra bir yolun toprağı olursan; senin üstünden geçenlerin yolun tozundan bile müteessir olduklarım işitmeyesin."
Pertev Paşa bu manayı şu şekilde tafsil ve izah eder:

Ne semmet bülbülün verdin, ne de hârden incin
Ne gayrın yarine meyl et, ne sen ağyârden incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh ü zârden incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin.

"Zahir ile amel et, sana yeter"
Cüneyd'e gelerek tasavvufun ne olduğunu sordular. O da: "Zahir ile amel et, sakın onun hakikatlerinden bir şey sorma, onu ifsad edersin" diye cevap verdi.27
Yine Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğu sorulduğu zaman: "Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakikatini araştırmaya kalkma, zahir ile amel et, bu sana yeter" buyurmuştur ki, herkes kendine göre mana vermeye kalkıp te'villere sapmasın ve günaha girmesin diye bu tavsiyede bulunmuştur.
Şîrazlı Hafız bir kabasofuya şöyle demiştir:
"Ey kabasofu, yoluna git, bana hakikati anlatmaya kalkma, çünkü bu kainatın esrarı senin ve benim gözüme kapalıdır ve öyle kalacaktır".


MÎMŞÂD ED-DÎNEVERî:
"Tasavvuf, serâire ıttılâın verdiği safâ ve Hakk'ın razı olacağı amelleri işlemek halk ile ancak zarurî hususlarda temas etmektir".28
Bu tariften de anlaşılıyor ki tedricen hakaik-i ilahiyye anlaşıldıkça kalbte husûle gelen itminan insana en büyük huzuru verir. Bütün efal ü muamelatında Hakk'ın rızasını düşünmek, halk ile rastgele münasebetler kurmayıp, onlarla teması zarurî hususlara hasretmek, seyr ü sülükün icabıdır.

Bilinmemek, faydasızdan sakınmak
"Tasavvuf, mâsivallahdan müstağni olmak, bilinmemeyi ihtiyar etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır".29
Tasavvuf, ihtiyaç içinde bulunulmasına rağmen müstağni görünmek, masivaya rağbet etmemek, bilinmemeyi tercih ve ihtiyar etmek, hayır ve faydası olmayan şeylerden sakınmaktır ki, ihtiyacı izhar eden kimse züll-i suale (dilenme alçaklığına) kapı açıyor demektir. Bu izzet-i İslam'a iras-ı halelde bulunmak gibi bir günaha vesile olabilir. Şeref ve haysiyyeti muhildir.
İkincisi, hüviyetini, şahsiyetini, kıymet ve meziyetini meydana koymamak, ahad-ı nasdan biri gibi hareket etmek, adab-ı sofîyyeden olan bir tevazu'dur. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktan maksat da efal-i mübâhada bile hayrı gözetmektir.


ALÎ BİN EL-ISFAHANî:
"Tasavvuf, Hakk'ın gayrından uzak ve masivallahdan halî olmaktır".30


EBÛ MUHAMMED EL-CÜVEYNî:
"Tasavvuf ahvâli kontrol etmek ve güzel olan şeyleri iltizam etmektir"31
Daima iyiyi ve hayrı aramak, insanın içinde bulunduğu ve maruz kaldığı ahvalin tetkikiyle zararları def ve faydaları celp için çalışmaktır.


EBÛ AMR ED-DIMIŞKî:
"Tasavvuf alemi noksan gözle görmektir, yahut bütün noksanlardan münezzeh olanı müşahede etmek için her noksandan gözü yummaktır".32
Kemal-i mutlakı Hak'da müşahede edebilen kimse her şeyde bir noksan görür. Kemal-i mutlak Allah'a mahsustur. Her varlığın kendine göre bir ayb, kusur ve noksanı vardır. Bir şeyde kemal tecellî ettiği sanılınca, derhal zeval yüz gösterir. "Her şey tamam olunca noksanlık başlar" buyurulmuştur.
Ahmed Paşa "Yârsız kalmış cihanda aybsız yâr isteyen" der ki, her güzelin istenmeyen bir tarafı olur. İşte noksan denen şey budur. Fakat erbab-ı tasavvuf hiçbir şeyde noksan aramıyacaktır. Noksandan göz yumacak, yani noksanı görmeyecek, noksan gördüğü zaman kemal-i mutlakı tahattur ve zikredecektir.
"Senin vücudun bir ayıptır. Bunun üzerine, bir başka ayıp aramanın manası yoktur" sözü insanın baştan aşağı kusur olduğunu gösterir.
"Küsûf güneşin, husûf da ayın kusurudur" demişlerdir. O halde cihanda aslolan noksandır. Kemal nisbî ve izafîdir.
Şu manayı veren kıt'a da güzel bir ders-i ibrettir:
"Diline dikkat et, kimsenin kusurunu söyliyeyim deme; çünkü sen baştan aşağı kusurlarla mahmulsün; halkın ise binbir dili vardır. Gözlerin sana, başkalarının ayıplarını gösterirse, ona: Ey nûr-i didem, halkın binbir gözü sana bakıyor, de".


EBÛ'L-HASAN EL-MÜZEYYEN:
"Tasavvuf, Hakk'a inkıyattır".33
Burada Hakk'a inkıyat, mertebe-i rızadır ki; rıza, tarikatte müntehayı meratiptir; sabırla tev'emdir. Rızanın, mertebelerin sonu olması, sabrın emir, tavsiye ve telkin neticesi nüfûsa te'siriyle tecellîsine mukabil, rızanın her musîbetine bir hikmet düşünülerek tabiî karşılanmasıdır. Hele kendini aradan çıkarıp, yalnız Hakk'ın rızasını düşünecek olanlar, Peygamberler ve vasılîndir. Merhum Osman Şems Efendi'nin:

Vasıl-ı vuslat-saray-ı mutlakım na'leyn-vâr
Saff-ı na'le terk kıldım küfrü de imânı da.

Beytinden de anlaşılacağı üzere, iki zıt vasıf, beşeriyette hayır ve şerri tefrîka medârdır. İman itaat, küfür isyandır. Hakk'a vasıl olan hakka'l yakîne ulaştığından küfür mefhumu zihne tebadür etmiyeceği için lafz-ı bî-mana kalıyor.
Hakikat-ı vûcudu idrak etmiş olduğundan: "Onlar gaybe inanırlar"34 vasf-ı sübhanîsine mazhar, silsile-i beşeriyetten ayrılarak, mertebe-i melekiyete intikal ediyor ki, alem-i melekût için küfür mefhumu mutasavver olmadığından, bir şuhûd-i tam içinde âyat-i ilahiye ile sermest oluyorlar. İmana inkardan geçilir, inkarı imha eden imandır. İman, şuhûd-i hakayık-ı ilahiyye haline intikal edince, gayb perdesi ortadan kalkıyor. Bu, insan için bir salah-ı küllî mertebesidir ki, her kula müyesser olamıyor. Fakat, her salikin gayesi olmakta devam ediyor. Bu mertebe, imanı hakka'l-yakîne çıkarmakla mümkün olabiliyor.

Halka rehber olmak
İmdi, süllem-i rızadan, arş-ı hakikate yükselebilmek, daima Hakk'ın yolunda bulunmakla, yani: "Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, Allah'ı anarlar..."35 ayet-i celîlesini bir an hatırdan çıkarmayarak, evamire mülâzemet, nevâhiden mücânebet, Allah ve Resülüne ve onlara tabi olanlara sırf muhabbet beslemekle, halkın içinde onlara rehber olarak çalışmakla mümkündür. Bu bir hususiyettir. Bu hali herkesin görüp idrak etmesi mümkün değildir.
Kişinin hüviyet ve derecesi, ef'aliyle anlaşılır. Fakat bu, umum içindir. Havâss-ı mümtaze ancak kendilerini tanırlar. Arapça bir beyit şöyle der ki: "Kişi işiyle kendini göstermedikçe, derece ve hüviyeti anlaşılamaz".
Vasılîn me'mur olmadıkça ipucu vermezler. Temkinli sofiler nezdinde vusul, ale'd-derecât, esrar-ı Hakk'a aşinalıktır. Tafsili vahdet-i vücûd bahsinde gelecektir.


EBÛ YA'KÛB:
"Tasavvuf, beşeriyete ait evsafın kaybolmasıdır".36
Tasavvuf yolu, insanın kemale ulaşmasına mâtuf bulunduğu için, beşerî noksanlardan nefsini temizlemesi gerekir. Bu tasfiye ne kadar etraflı olursa, sofînin ruhu o kadar yükselir. Fakat bu keyfiyet daha çok teslîke muktedir ki bir mürşid-i kamilin himmetiyle vücûd bulur.


EBÛ ABDÎLLAH BİN HAFÎF:
"Tasavvuf, kadere sabır, Hakk'ın atâsına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır".37
Sabır ve rıza yukarıda geçti. Seyahate gelince, onun maddî ve manevî değerleri pek çoktur. Bir Arap şairi şöyle der:
"Durgun su bulanık ve bozuktur. Akan su ise berraktır ve pislik tutmaz. Altın kendi ma'deninde bulunurken bir kıymet ifade etmez. Ud ağacı da ormanda odundan farksızdır; işlenir ve ellere geçerse kıymetini bulur".
Yolcu, iyi niyetle yaptığı seyahatte izzet ve şeref kazanır. Hak, fazilet ve hayır için yapılan muhaceretler de böyledir.


EBÛ SAÎD BÎN EL-ARABÎ:
"Tasavvuf, fuzuli şeyleri tamamen terketmektir".38
Lüzumsuz şeyleri terketmek demek, dinin, aklın, kanunun, örfün, an'anenin, adetin ve zaruretlerin gerektirdiği işler dışında abes ile meşgul olmamak demektir. İşte bu suretle insan, faydalı şeylerle meşgul bulunmuş ve hiç bir faydası olmayan şeyleri terketmiş olur. Bu yalnız sofî için değil, medenî her insan için lüzumlu bir vasıftır.


EBÛ'L-HASAN EL-BÜŞENCÎ:
"Tasavvuf, emeli ihmal ve amele devam etmektir".39
Emel ve amel mes'elesi: Emelin sonu yoktur. Beşere şuur lâhik olduktan sonra, ölüme kadar devam eder.
Bağlıdır dâman-ı haşre rişte-i tûl-i emel
Hay ü hûy-i ehl-i dünya bitmeden dünya biter.
Yavuz Sultan Selim'in bir mısra'ını tazmin yollu yazdığı "Ümid" adlı manzûmede, Namık Kemalzade Ali Ekrem Bey şöyle söyler:

Ümmid cihandan da büyük, zevk ise mahdûd
Her saati ömrü emel-efzâ elem-efzûd
Mâzi mütevâli ezelî sâye-i memdûd
Müstakbel ebedle dolu bir makber-i mesdûd
Hal ise saadet gibi rahat gibi mefkûd
Feryad ez in nev vücûd-i adem-âlûd.

Sonu gelmeyen emeller
Evet, insanın ümitleri ve amelleri cihandan da büyük, yani sonsuzdur. Ömrün her anı bir taraftan emelleri, bir taraftan da elemleri artırır. Maziye dönüp baksan, uzayıp gitmiş bir gölge, hakikat zannettiklerimiz silinmiş, istikbal kapalı bir kabir, kim olduğu, ne olduğu belli değil. Hâl denen zaman ise, izafî bir varlık. Bu dünyada rahat ve huzur nasıl izafî ve muvakkat ise, hâl de her an maziye intikal etmekte olduğundan ma'dûmdur. Binâenaleyh böyle yokluğa müncer olan varlıktan feryad!
İşte insana düşen, bu sonu gelmeyen emelleri ihmal edip, ubûdiyyetinin icaplarını yerine getirmek ve intizam içinde çalışmaktır. Saatleri ayarlamak, hayatı ayarlamak demektir.


EBÛ AMR BİN EN-NECÎD:
"Tasavvuf, emir ve nehiy hayatında sabretmektir, yani Cenab-ı Hakk'ın emirlerine râm olmak, nehyettiği şeylerden de kaçınmaktır".40
Emir ve nehiyleri gönülden hüsn-i telakki etmek, bunların icrasında veya sakınmasında güçlük varsa, onlara tam bir inkıyad ile sabretmek, tasavvuf ve sülûk icabıdır.


ŞEYH EBÛ ÎSHAK İBRAHİM EL-KARZÛNÎ:
"Tasavvuf, iddiaları terk ve manaları gizlemektir."41
Tasavvuf erbabı, bir iddia sahibi olmayacaktır. Bildiği hakikatleri muhatabının seviyesine göre açıklayacak, muhatabının umumî bilgisinin kavrayamayacağı hakayıkı tafsil etmeyecektir. Ne, ben bilirim bu böyledir, diyecek, ne de anlaşılmayan ve işitilmemiş mefhumları rastgele açıklayacaktır.
"Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır"42 ayet-i kerimesi onun düstür-i reşâdeti, "İnsanlara, akıllarının aldığı derecede hitap ediniz" vecizesi sözlerinin rehberi olacaktır.

DİPNOTLAR
1_ Kuşeyrî.
2_ Kuşeyri, s. 12; Tezkire, c. 1, s. 282.
3_ Fâtır sûresi, ayet: 28.
4_ "Gizli bir hazine idim".
5_ Kenzül Mahfî, s. 2-3.
6_ Tezkire, c. I, s. 331.
7_ Mü'min sûresi, âyet: 60.
8_ Hicr sûresi ayet: 99.
9_ Âl-i İmran süresi, ayet: 7.
10_ Tezkire.
11_ Meşhur hadis.
12_ Yûnus Emre.
13_ Tezkire.
14_ İbrahim sûresi, ayet; 7.
15_ Türk Ahlakçıları, c. I, s. 39.
16_ İnsan sûresi, ayet: 8.
17_ Bakara sûresi, ayet: 22.
18- Tezkire, c. I, s. 164.
19_ Sülemî. s.21.
20_ Kuşeyrî, s. 148.
21_ İnşirah sûresi, ayet: 6.
22_ Kuşeyrî, s. 148.
23_ Aynı eser, s. 149.
24_ Bakara sûresi, ayet: 219.
25_ Kuşeyrî; s. 149.
26_ Tezkire.
27_ Aynı eser.
28_ Aynı eser.
29_ Tabakat.
30_ Nefehat Terc., s. 156.
31_ Kuşeyri s,127.
32_ Nefehat Terc., s. 207.
33_ Kuşeyri, s. 127.
34_ Bakara sûresi, âyet: 3.
35_ Âl-i İmran süresi, âyet: 191.
36_ Nefehat Terc., s. 181.
37_ Tezkire.
38_ Nefehat Terc., s. 248.
39_ Tezkire.
40_ Aynı yer.
41_ Nefahât Terc.
42_ Yûsuf sûresi, âyet: 76. KAYNAK: Mâhir İZ; "Tasavvuf", KİTABEVİ, s.47-68 (KİTABEVİ 2; Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ)
 
Keşf ve mükâşefe ne demektir?
- Keşf, perdenin açılması ve yükselmesi suretiyle bazı şeylere muttali' olmak, gizli olan bir takım hususların zahir ve açık hale gelmesi, gayb olan şeylerin meşhûd olmasıdır. Yani karanlık bir gecede çakan bir şimşeğin ortalığı aydınlatması gibi, keşf de anî bir aydınlanma ile bazı örtülü ve karanlık şeyleri ortaya çıkarır. Keşf, genellikle belli riyazat ve mücahede sonucu bir takım kabiliyet ve melekelerin iyice geliştirilmesi ve ruhî bazı güçlerin meydana çıkarılmasıdır. Bugüninsanlanmızın çoğu, mücahede ve riyazat sonucu ruhanî lezzetlere, keşf ve kerametlere ermeyi umar. Halbuki mücahede ve riyazat, vecd ve keşf, asla gaye değil, belki vasıtadır. Halk, Allah'a yakınlıkta hiçbir anlam ifade etmediği halde keşf ve mükaşefeyi kemal alameti olarak görür. Halbuki keşf, bir isti'dad işidir.

- Hz. Ali "Görmediğim Allah'a inanmam" diyor. Başkaları da buna benzer şeyler söylüyorlar. Bu konuda bilgi verir misiniz?
- Hz. Ali ve diğer İslam büyüklerinden sadır olan bu tür sözler,İmanda ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerini ve ihsan kıvamını göstermektedir: "Allah'ı görürmüşçesine kulluk." Bir bakıma "vahdet-i şühûd" da diyebileceğimiz bu makam, Allah'a îmanın şühûda dönüştüğü makamdır. Burada görmekten kasdedilen illa basar gözüyle Allah'ın zatını görmek değildir. Bu görme basiretle Allah'ınkudretini, yüceliğini ve bir oluşunu, sıfat ve isimlerinin tecellîlerini görmektir. Sıfattan mevsûfa geçip Hakk'ı idrak etmektir.

- Tasavvufta gizlilik ilkesi ve sırrı ifşa mes'elesi nedir?İslam'da herşey açık ve net değil midir? İslam muammalar dini olmadığı halde tasavvuftaki bu bilinmezler neyin nesidir? Ayet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle îzah eder misiniz?
- Tasavvufta Allah'ın velî kullarına bahşettiği; şahıslarına münhasır bilgileri gizlemeleri esası vardır. Nitekim ilk sûfî müfessir ve müelliflerden sayılan Kuşeyrî bu konuda şunları söylemektedir: "Alimler ilmi yaymak borcundadırlar. Velîler ise sırları gizlemek durumundadır. Eğer bilginler ilmindelillerini gizleyecek olurlarsa kendilerine cehennem ateşinden yular takılır. Veliler ise kendilerine verilen sırları ifşa edecek olurlarsa bu sırlar kendilerinden alınır.(bk. Letaifu'l-işarat, I, 160)
İslam'ın ahkam boyutunda, günlük hayat ve sistem planında getirdiği bütün ilkeler net ve açıktır. Ancak bu ilkelerin özellikle gönül aleminde yorumlanması ve Hakk'ın tecellîlerinin algılanması herkes için farklıdır. Herkesin görmediğinigörebilecek bir göz, herkesten farklı şeyler duyabilecek bir kulak, elbette başkaları tarafından yadırganacaktır. Bu durumda farklı şeyler duyan bir kimsenin bunu duymayanların yanında ifşa etmemesi kendisi için daha sağlıklı bir yoldur.
Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayalım. Bugün radyo ve televizyon aracılığı ile atmosferdeki radyo-aktif dalgalarının yansıttığı ses ve görüntüleri algılayabiliyoruz. Radyo ve televizyonun icad olmadığı bir zamanda havanın içinde bu dalgalar yok muydu? Elbette vardı. Ama onları alacak cihazlar yoktu. Bu cihazın olmadığı zamanlarda bu sesleri duyabilecek bir kulağa sahip birisi bunlardan haber verse, insanlar kendisine karşı çıkarak "bu adam deli" diyebilirdi. Çünkü insanlar için ölçükendileridir. İnsanın ibadet ve taat sonucu hissettiği bir takım hazlarla, gördüğü bir takım vakıalar ancak kendini ilgilendiren ve bağlayan şeylerdir. Nitekim müfessirÂlûsî: "Hayır, o (Kur' an) kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde (yer eden) apaçıkayetlerdir." (el-Ankebüt, 29/49)ayetini velîlerin ve sofilerin gönlüne doğan bir takım sırları gizleme konusunda delil olarak göstermekte ve bu tür hakikatların rabbani alimlerden başkasına açıklanmaması gerektiğinibelirtmektedir.(bk. Rûhu'l-Meanî, XXI, 16)Ayrıca herkese anlayabileceği dilden konuşmak esastır. Nitekim hadiste: "İnsanlara anlayabilecekleribiçimde konuşun. İyi anlatılamadığı için Allah ve Rasulu'nün sözlerinin yalanlanmasını istermisiniz?"
 
Tasavvufun en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen diğer tarifleri :

Cömertliktir, zariflik ve temizliktir.
Uyanık ve muteyakkız olmaktır.
Kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır.
Şehvet ve arzuyu terk etmektir.
Mütevazi olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır.
Bilmektir. Sadakattir, cömertliktir, ahlaktır.
Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir.
Cömertlik ve vefadır.
Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir.
Tasavvuf gönül bilgisidir.
Tasavvuf hikmetleşmektir.
Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir.
Tasavvuf zıtları birleştirmektir.
 
İslam dininin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır. O, insanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem ruhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünya işlerini düzenler, hem ahiret saadetini sağlar; hem ferdi korur,
hem aileyi kurtarır, hem de cemiyete, devlete dirlik ve düzenlik kazandırır; güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür, kadını himaye eder, erkeği yüceltir; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır...

Ne kusursuz, ne tam, ne harika, ne şahane nizamdır, İslam! İslam, her çağın, özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddî ve manevî, ferdî ve ictimaî dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin sefası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın âb-ı hayatıdır.
Fakat, bir de tasavvuf denilen çok sevimli ve çok önemli bir şer'î ilim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak; İslamın özünü, iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için hemen hemen imkansız gibidir.
Çünkü tasavvuf Kur'an ahlakıdır, Resulullah'ın derûnî ahvâl ve hâlâtı, şeriatın ince adabıdır. Tasavvuf bencillik değil, diğerbinliktir, merhamettir, hizmettir; laf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samimiyet, ihlas ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i salih üretiliciğidir; kıyl u kâl değil, güzel haldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nur, gönüllere sürûrdur.
Tasavvuf deliyi veli yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalpliyi gözü yaşlı eder; şaşkını, gafili zulümattan nura çıkarır; deryada çırpınanı sahil-i selamete ulaştırır; cahili eğitir, marifet hazinesi eder; çöllü çorağı irfan pınarlarıyla sular, yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır; kişiyi halka mahbub ve mergup, Hak'ka mahbub eder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahman'ın huzuruna layık eyler, iltifatına ulaştırır.
Tasavvufla samanlık seyran, daracık yerler adeta meydan olur, tasavvufla gaflet ve körlük izale edilir, müminin basiret gözü açılır; dünya sevgisiyle harabe haline gelen kalpler, Allah aşkıyla mamur olur; manevi zulmetler dağılır, insanların içi dışı pürnûr olur; mümine bir zindan olan şu köhne cihan gerçek bir gülistan haline gelir.
Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan "İnsanı Kamil" olmanın yolu ve yöntemidir.
Özetle tasavvuf tüm devirlerde olduğu gibi hatta onlardan da fazla, 20. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da; "nerede" diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilahi yolu ve anahtarıdır.
O halde sen de bu önemli ve hayâtî konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilâhî yola gir, iki cihan saadetini bul!
Ramazan rahmet ayıdır, ibadet ayıdır, Kur'an ayıdır, itikaf ayıdır, hayrât u hasenât ayıdır, yani kısaca TASAVVUF ayıdır.(YU,20-21)
Tasavvuf nefsi terbiyedir, sağlam iradedir, güzel ahlaktır, salih ameldir; a'mâl-i salihayı zahirî ve batınî şartlarına uygun olarak usulünce eda etmektir, İslamın özüdür, inancın icabıdır, sonucudur, tezahürüdür, İslamın görünen halidir; tembellik, miskinlik ve âtıllık değildir; çünkü İslam aleminde en büyük liderler, aksiyonerler ve mücahitler bu mutasavvuflar içinden çıkmıştır. Emperyalistler hala en çok mutasavvıflardan korkmaktadırlar. (TG,118; BİTÖ,53)
Tasavvuf, şeyhe bağlılıktır, zikirdir, dünyaya meyletmemektir, zühd sahibi olmaktır, günahlardan şiddetle sakınmaktır, takvadır... Biz mutasavvıf olmaktan önce müslümanız , ehl-i Kur'an'ız , ehl-i sünnet vel cemaatiz, Rasûlullah'ın ümmetiyiz. Bizi Kur'an'a bağlı olmak ve bizi Rasûlullah'a ittibâ etmek arzusu bir hale getiriyor; o halin adına tasavvuf demişler; tarikat demişler; yolumuz bu . (TG,139)
Ben Allah'ın rızasına uygun hayat tarzını hedef alıyorum. Ben illa mutasavvıf olacağım diye yola çıkmış da değilim. Ben Allah'ın rızasını kazanmak için yola çıkmışım. O yol beni nereye götürürse ben oyum: Mutasavvıfsam mutasavvıfım, fakihsem fakihim, softaysam softayım, yobazsam yobazım; kim ne derse desin. İster softa desinler, ister yobaz desinler, isterse gerici desinler bana ne! Ben Allah'ın rızasının nerede olduğunu anlayabilirsem, sezebilirsem ona uymaya çalışırım; gerisi vız gelir. Benim çıktığım hedef, vardığım nokta, görüntüm eğer tasavvufsa, tasavvuf o işte. Tasavvufsa tasavvuf, ama, tasavvuf öyle değil de başka bir şey ise, o zaman ben de mutasavvıf değilim. O zaman ben buyum, o değilim. Hepimizin böyle olması lazım. Çünkü bize düşen Allah'ın emrettiği Kur'an'a uymaktır, Allah'ın emrettiklerine, Rasûlullah'a uymaktır.(TG.138)


GERÇEK TASAVVUF
Bunca yıllık tecrübeden sonra vardığım sonuç şu:
İki cihan saadetimizin anahtarı TASAVVUF'tur. İslâmî ve Kur'ân'î; şeriate tam tamına bağlı bir tasavvuf.
Tasavvufun çeşitleri çok; yerlisi-yabancısı; İslam öncesi-İslam sonrası; sahihi-sakatı; şer'îsi-râfizîsi; şeriate uygunu-aykırısı; doğrusu-eğrisi; hakîkisi-taklîdisi; tatlısı-acısı; sevimlisi-sevimsizi; nurlusu-nursuzu; gelenekseli-moderni; huşûlusu-fantâzisi; takvalısı-lâubâlisi; klâsiği-folkloriği; tarihîsi-sosyetiği; ihlaslısı-göstermeliği... Onun için "İslam'a ve Kur'an'a, şerîate tam bağlı" bir tasavvuf diyorum. İşte o GERÇEK TASAVVUF'tur.
Gerçek tasavvuf Rasûlullah Efendimizin -salallahu aleyhi ve âlihî ve sellem- nurlu ve zâhidâne olan hayatıdır. Çok güzel ve pek şahane olan ahlakıdır. Onun emsalsiz ahvali ve fevkalade hakîmâne hâlâtıdır, en iyi mümin, en kamil müslüman, en olgun, en yetkin insan olmak, ona en güzel ittiba etmekle ve tam yolundan gitmekle, onun sünnet-i seniyyesine eksiksiz uymakla mümkündür. (YU,23)
Gerçek tasavvuf, semere olarak insanı muhabbet-i Rasûlullah'a, hatta müşâhade-i Rasûlullah'a ulaştırır. İmam Sûyûtî (rh. aleyh), uyku dışında, uyanıkken Rasûlullah'ı elli (50)den fazla gördüğünü beyan ediyor. Muhammediyye'nin yazarı, o kitabı Rasûlullah'tan aldığı talimat üzere yazdığını söylüyor. Hatta büyük mutasavvıflar büyük eserlerini böyle emir olmadıkça kat'iyyen yazmamışlar. (TG,81)
İslam tasavvufu, Peygamber s.a.s. Efendimizin hayatını yaşama çabası, şeriatın hayata uygulanma özlemidir; dînî vecibelerin samimiyetle edası, iman esaslarının sîneye sindirilmesidir; İslam'ın aslı, ruhu ve özüdür; ibadette ihsan makamıdır; laf değil iş, kâl değil haldir; gaflet, cehalet ve hurafe değil, ilim-irfan ve âgâhlıktır. Çünkü büyük din alimlerimizin ekseriyeti aynı zamanda bir veli ve tasavvuf lideriydiler. Tasavvuf da, Tefsir, Hadis, Kelam, Akaid ve Fıkıh gibi "şer'î" bir ilimdir, Kur'an'dan ve hadisten alınmıştır, "fıkh-ı zâhir"e mukâbil "fıkh-ı bâtın" ve "ilm-i ahvâli kalb ve tezkiye-i nefs" tir. (TG,117)
Ehl-i sünnet tasavvufu, bazı yol ve sapık tarikatlardaki zındıklık ve safsatalardan âlî, berî ve paktır; bu sapıklıklar islam aleminin ilimden uzak geri yörelerine sonradan girmiş, komşu yabancı kültürlerden sokulmuştur. Papaza kızıp oruç bozmağa, sapıklara bakıp asil tasavvufa kızmağa lüzum yoktur. Zaten zındıklarla, sapıklarla en güzel mücadeleyi gene mutasavvıflar vermiş ve vermektedir.(TG,118)
Bugün bizler, yirminci yüzyılın insanları, iyi ve doğru bir tasavvuf terbiyesi görürsek, hem ferd ve hem toplum olarak, hem dünya hem de ahirette mutlu ve bahtiyar oluruz. Çünkü tasavvuf, hem gerçek iman ve irfan ve hem de güzel ahlakı öğretir ve en güzel nizamı sağlar.
Tasavvuf insanı taklîdî imandan, sathî ve şeklî müslümanlıktan kurtarır, "Marifetullah"a erdirir. Allah'ın sevgili kulu derecesine çıkarır.
Tasavvuf insana iç terbiyesini, vicdan eğitimini kalp temizliğini bahşeder, başa bela olan Nefsi Emmâreyi ıslah eyler, Nefsi Mutmainne, Nefsi Râziye, Nefsi Merzıyye haline yükselir.
Tasavvuf, yeryüzünde mevcut ahlakların en ilerisi ve en güzeli olan Hz Peygamberimizin yüce ahlakını, asil Kur'anı Kerim ahlakını, necip islam adabını; karşılıksız, hesapsız, yapmacıksız, hasbî ve aslî, sıcak ve halis, gerçek ve öz güzel ahlakı kazandırır.
Tasavvuf insana samimi duygular tattırır, içten sevgi ve saygıyı öğretir.
Bilin ki Allah celle celâlühû'yu sevmek, Rasûlullah aleyhisselât ü vesselâm'a uymak tüm hayırların ve iyiliklerin asıl kaynağıdır ve insanı muhabbetli, merhametli, şefkatli, dikkatli, rikkatli, asâletli, çalışkan, olumlu, verimli, kaliteli bir kimse haline getirir.
Dünyada ve ukbâda hakikaten mutluluk istiyorsanız, bu sözlerimi ve hayat tecrübemi yabana atmayın, kendinizi ve çoluk çucuğunuzu edîb ve zarîf, kâmil ve sâlih dervişler ve ârifler olarak yetiştirmeye çalışın.
Bu dünyadan manevî yönde a'mâ olarak göçmemeğe çok dikkat edin ki sonra pişman olmayasınız. (YU, 23-25)
Tasavvuf olağanüstü yükseklikte bir yoldur, fevkalade bir yoldur ve insanı çok olağanüstü yapar. Tarikatta olağanüstülük vardır, keşif vardır, keramet vardır, harika haller vardır, ama, bunlar gaye değildir, bunlar iyi bir insanın halinin sonuçlarıdır, yan ürünüdür. (TG,140)
Tasavvuf hayattır, tasavvuf dışı ölümdür. Rasûlullah s.a.s. "Zikrullah kalbi diriltir, suyun bir kuru araziyi yeşillendirdiği gibi" diyor. İnsanın gönlü katı olduktan sonra, ondan bir hayır gelmesi mümkün değildir. Türkiye'nin, dünyanın, insanoğlunun problemleri incelenecek olursa, iş, sonunda, o insanın iç alemine, psokolojik yapısına, yani "gönül diriliği"ne gelir. Gönlü diri olan insanlar dinamiktir, başkalarına müsbet bir tavır ile yönelmiştir.
Gönlü ölü olan insanlar, her yerde her zaman problemdir, çıban başıdır, dikendir; takılır, yırtar, koparır durumdadır. Onun için ben tasavvufu ihtiyari bir zevk meşrebi olarak görmüyorum. İnsanın gerçek yaşayışa erebilmesi, gafletten kurtulması, bir nevi ölümden kurtulup hayata dönmesi için, gerçek hayatı tatması için zaruri bir faaliyet olarak görüyorum; ve Allahü Teala'nın insana işaret ettiği hayat gayesi olarak görüyorum. Allah Teala: "Hanginiz daha güzel amel edecek diye sizi dünyaya getirdim" (Tebareke,2) buyuruyor. O en güzel ameli yapmaktır gaye. Tasavvufu, "Allah'tan hakkıyla korkun da müslüman olarak ölün" (Al-i İmran 3/102) tavsiyesinin zarûrî gereği olarak görüyorum. (TG,83)
Onun için herkesin muhakkak tasavvufun şu iki gayesini (madem Kur'an ve hadis-i şeriflerin emridir.) kendi içinde tahakkuk ettirmesi lazımdır:
1- Allahu Teala Hazretlerini tanımak ve O'nunla beraberleği, ünsiyeti tatmaktır.
2- Nefsini tezkiye, ahlakını terbiye etmektir.
Bir insanın bu iki gayeyi tahakkuk ettirmeden insan olması mümkün değildir. (TG,85)
Bir bakıma tasavvuf, insanın rûhî boşluğunu doldurma meselesidir. Onun için tasavvuf, zengin için de, fakir için de, Amerika için de, Avrupa, Türkiye için de, Kuveyt, Hindistan, Japonya, Çin için de aynı derece ihtiyaçtır. Dün olduğu gibi bugün de ihtiyaçtır. Çünkü insan ruhunun tatmine ihtiyacı olan, doldurulmasını temenni ettiği boşluğu vardır. (TG,92)
Tasavvuf ve tarikatlar tarihî bir vâkıa olarak fetihlere yol açmış, fetihlerin kaynağı olmuştur. (TG,86) Siyasi başarıda da tasavvufun verdiği gücün büyük etkisi vardır. (TG,88) Osmanlı kültüründe tasavvufun sanata, edebiyata, musıkîye, mimariye kaynaklık ettiğini görmek mümkündür. Diğer sahalardaki tesirlerinin hepsi de ispat edilebilir. (TG,89)
Tasavvuf gerçek olduğuna ve faydalı olduğuna göre, insanları dirilttiğine göre, dolayısıyla bu surette cemiyeti dirilttiğine göre, Cenab-ı Hakk'ın üzerimizdeki sayısız nimetlerinden birisi de modern cemiyette tasavvufun kadrinin anlaşılması diyebiliriz. (TG,95)

ŞERİAT - TASAVVUF AYIRIMI Bu son derece önemli bir konudur. Tasavvufu şeriattan ayırmak, insanın derisini yüzerek etinden ayırmak gibi bir şeydir. Çünkü şeriatsız olarak tasavvufun gayelerine ermek mümkün değildir. Kainatın sahibi var ve her şey O'ndan gelmektedir. Kainatın sahibinin rızası olmadan birşeyi elde etmek mümkün değildir. Onun için şeriat hükümlerdir, işin sözleridir; tarikat onun "hâl"e intikalidir. Hüküm olmazsa "hâl"i olmaz; zarf olmazsa mazruf (zarfın içindeki) durmaz. Su ile bardağı nasıl düşünmek gerekirse, Şer'i şerif ile tarikatı da öyle düşünmek, aralarındaki ilgiyi böyle bilmek gerekir. (TG,90) Şeriatın sıkıcı ve dar, tasavvufun ona reaksiyon mahiyetinde ve müsamahakar olduğunu mukallitler ve gafiller söylüyorlar. Gerçek mutasavvıf erişmiştir, çünkü gerçek müslümandır, Allah'ın tecellisine mazhardır, onlar o zevki tatmış kimselerdir. Onun için bu kimselerin şeriatı bir külfet olarak kabul etmeleri, şer'i şerifin ahkamını dar kalıplar olarak görmeleri mümkün ve mutasavver değildir. Bu sözü söyleyenlerin sözleri cehaletlerine işaretten başka birşey değildir. (TG,82) Tasavvuf ahlak ilmidir, nefsi terbiye ilmidir. Allahu Teala'yı dosdoğru bilip (ki buna marifetullah denir) O'na, rızasına uygun, halisane kulluk etme ilmidir. Binaenalehy ilimlerin en şereflisi ve İslamın özü, hakikatıdır. Yayılmış ve günümüze kadar dipdiri gelmiştir. Bugün işte ve dışta birçok tasavvuf muhibbi, derviş ve sûfî görüyor, çeşit çeşit tarikat ve meşrepler tanıyoruz. Avrupa ve Amerika'da da tasavvufa karşı büyük ilgi duyuluyor. Müslüman olan bazı garplıların bir tarikata bağlanmayı da ihmal etmediğini, hatta ismine "sûfî" lakabını eklediğini ve bununla iftihar eylediğini duyuyoruz. (TG, 101) Şeriat ve tarikatın birbirleri karşısında durumları üzerinde tarih boyunca çok sözler söylenmiştir. Bir kısım ulema, şeriat namına ve onu bid'atlardan koruma niyetiyle, tarikat ve tasavvufa muhalefet etmiş, aleyhte konuşmuştur. Bunlar içinde İmam Gazali'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn'ini bile zararlı görüp, bulunduğu yerde alınıp yakılmasına fetva veren müftüler çıkmıştır. Günümüzde dahi "Vallahi İslam'da tarikat, tasavvuf yoktur" diye kürsülerden yemin eden vaizler duyuyoruz. Yalnız şurasını da belirtmek gerekir ki tarikat ve tasavvuf da tek tip değildir. "Tarikat ehliyim" diyen bazı cahillerin, küfre kadar varan safsataları ve münker halleri her zaman, her yerde görülegelmektedir. (TG,111) Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkit ediyorsa, tarikatı tenkit ediyorsa, onunla terminolojimizi eşitlememiz lazım; neyi kastettiğini beraber düşünmemiz lazım. "Sen hangisini kastediyordun? Neye düşmansın, neye dostsun?" diye kavramdan, kelimeden anladığımız mana üzerine bir ortak zemin bulmamız lazım ki, ondan sonra haklısın veya haksızsın denilebilsin. Çünkü belki aynı şeyi söylüyoruz; belki onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruzdur. Biz hiçbir zaman şeriatın dışında, Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Sünnet-i Seniyye'ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz. (YDYG, 210) İmamı Gazali, Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin, Mevlana Celaladdin-i Rûmî vb. gibi alimler gösteriyor ki, ulûm-u şer'iyye'de rusuh peydah edince , insanın varacağı zirve, son durak " İslamî Tasavvuf " oluyor. (YDYG,213) Bu konuda meşhur bir sözü de nakledelim : "Tasavvufsuz tefakkuh eden (yani, tasavvufa bağlanarak içini terbiye etmeden; takva ve ihlası, irfanı elde etmeden fakihlik taslayan, dinde ahkam kesen, ilmi hazmetmeyen kimse) fâsık olur; tefakkuhsuz tasavvuf isteyen (yani dini ilimlerini, Kur'an-ı, hadisi, fıkhı öğrenmeden, ahkam-ı şeriate vakıf olmadan tasavvufa dalan, mânevî hayatın inceliklerinden dem vuran) zındık olur; tasavvufla tefekkuhu cem eden ise (yani, zahiri de batını da mamur, ergin ve olgun, arif ve kamil kimse) muhakkik olur. (TG,112) Tasavvuf sahasının meşhur ve maruf simalarından biri olan Ebu'l-Kasım İbrahim en Nasr Âbâdî (v.367h/978) tasavvufun aslı ile ilgili şunları söyler;

Tasavvufun aslı :
1. Kur'an-ı Kerim'e ve Resûlullah (sas) 'in sünnetine sımsıkı sarılmak, 2. Nefsânî arzuları ve bid'atleri terketmek , 3. Mürşid ve mürebbi olan şeyhlere hürmet, itina etmek... (Bu sevgi ve saygının manevi ilerlemede taşıdığı ehemmiyeti kavramak; edepsizliğe düşüp feyz ve terakkiden mahrum kalmamağa büyük önem vermek), 4. Halkın cahilliğini mazur görüp; kusurlarına bakmamak, (hatalarını bağışlamak, onlara acıyıp şefkatli davranmak), 5. Dostlar ve ihvan ile hoşça geçinmek (usûlünce, edeb dairesinde, fedakarlıkla, sabırla, dostluk ve muaşeret eylemek) 6. O dostların hizmetini görmek ( onlara her hususta, malca, bedence yardımda gayretli olmak) 7. Güzel huylulukla, iyi ahlakla amil olmağa çalışmak (huylarını düzeltmek, kötüleri bırakmak, iyileri tatbik etmek) 8. Tarikatının günlük evradına müdavim olmak... (virdlerini, zikir ve tesbihlerini çekmeğe devam etmek, ihmal ve tembellik yapmamak ) 9. Ruhsatlarla amel etmeyi, dini ahkamı tevillerle çığırından çıkarmayı bırakmaktır. Çünkü dindeki ruhsatlar zayıf müslümanlara gösterilen kolaylık ve hafifletmelerdir, yüksek himmetli olması şart koşulan dervişlere o gibi kolaylıklara temayül yakışmaz; dinin ahkamını sabır ve tevekkülle yerine getirmek, himmetli ve gayretli kimselerin şiarı olmak gerek. (TG,103-105) Tarihî, dînî, aklî delil ve vesikalardan anlıyoruz ki Muhammed aleyhisselam, Allah Teala'nın son peygamberidir. O'nun her sözü ve işi, en ince detayı ile ve en titiz bilimsel metodlarla tespit edilmiş, kendi zamanından itibaren dikkat, îtinâ ve ihtimamla muhafaza olunmuştur. Böylece onun sosyal ve özel hayatını, çevresini, hiç bir beşere nasip olmayan incelikle biliyoruz. Saçının, sakalının telleri, hırka-i şerifleri birçok camide yadigar olarak saklanmaktadır. Kabr-i şerifi, hadis-i şerifleri yüzlerce ciltlik kolleksiyonlar halinde toplanmış, okunmakta, uygulanmaktadır. En güzeli kendisine vahyolunan ilahî kitap Kur'an-ı Kerim, bir harfi bile kaybolmadan, eksiksiz ve anında tespit edilmiş, her yere yayılmış, ilgili herkesin eline ulaştırılmış bulunuyor... Bu eşsiz malzemenin artık, tüm insanlıkça nazar-ı dikkate alınması zamanı gelmiştir. Çünkü onun mahiyetinin, özünün, amacının, etkisinin, yararının, sonucunun iyi incelenmesi çağımızın birçok derdine deva olacak, çarelerin bulunmasına vesile olacaktır. (YU,79) İslam alemi parça parçadır, Araplar parça parçadır, Türkler parça parçadır, halklar parça parçadır, parti parti, bölük bölük, grup grup, hasım hasımdır. Sebeb, cahillik, takvasızlık, dünyaperestlik, menfaatperestlik, enâniyet, nefsâniyet, şeytâniyettir. Bunların tek ilacı tasavvuf terbiyesi ve marifetullah tahsilidir ama kim okur, kim dinler.(YU.,28) Maddi ve manevi benliğimizi kaybetmeden, haklarımızı çiğnetmeden, yurt zenginliklerimizi, ekonomik ve kültürel zenginliklerimizi yağmalatmadan, hürriyet ve istiklalimizi elden kaçırmadan, vatanı böldürtmeden her türlü varlığımızı daha da geliştirmeğe, genişletmeğe, yükseltmeğe çalışmalıyız; çok dikkatli, çok müteyakkız, çok olumlu, çok sevimli, çok bilgili, çok çalışkan, çok verimli, çok vefakar, çok fedakar, çok vatansever... (yani özetle "çok derviş") olmalıyız. Bir taraftan çok dürüst ve idealist, diğer yönden de fevkalade pratik ve pragmatik olmamız gerekiyor. (YU.,31) Tasavvuf olmayınca islâmî kalkınma olmaz. Tavavvuf olmayınca insan, insan-ı kamil olmaz. Kamil olmayan insanlardan kamil iş çıkmaz; daima nâkıs işler çıkar, yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Bu, benim kanaatim ve hayatımın tecrübesindir. Aynı kanaate rahmetli Mevdudi de varmıştır. İş sayı üstünlüğünde değildir. Ordu ârif olmazsa başarı olmaz. (YHÇ.,44-45) Şeriatın, tarikatın, maneviyatın, tasavvufun en yüksek makamı, insanın kalbine Rasûlullah sevgilisinin, Allah sevgisinin yerleşmesidir. Gaye budur. İnsan bu gayeye ulaştı mı, Allah'ın evliyası olur. Allah c.c. onun gören gözü olur; görünmeyecek şeyleri görür. İşiten kulağı olur; işitmeyecek şeyleri işitir. (YHÇ.,81) Envar'ul-Kulub'den...
 
Tasavvuf ile tarik (yol) ilişkisi bakımından şu iki ayet ilişkilidir:
“Sizden her biriniz için bir ŞERİAT ve bir MİNHAC tayin ettik” (Maide: 48) . Fahrüddin-i Râzi ve diğer bazı müfessirler bu Ayet-i Kerime için “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şey vacip ettim: Evvelâ şeriat, daha sonra da tarikat” manasını vermişlerdir. Yukarıdaki ayetten (Maide 48) başka, Taha Suresi 14. Ayette de: Allah “Ekimissalate=Dua et (Namaz kıl) ” diye emrettiği gibi “Üzkurullahe zikran kesirâ =Allah’ı çok zikredin” diye de emretmiştir (Azhab: 41) . Ayrıca, “Allah’ı unutmalarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların ta kendileridir” (Haşr:19): “İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklar” (Yunus: 62): “Habibim! Onlara söyle. Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran: 31) . Bu ayetlerden başka bazı hadisler de zikre işaret eder: “Cenab-ı Allah’a muhabbetin alameti zikrullah’ı sevmek, buğzun alameti zikrullah’ı sevmemektir.” (C. Sağir

İlm-el Yakin, Ayn-el Yakin, Hakk-el Yakin

Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yaklaşmada mertebeler olarak bu üç mertebe ifadesi ard arda geçer. Tasavvuf ehli bu üç mertebeyi yorumlarken, çeşitli örnekler kullanmışlardır. Örnek: Göz üç türlüdür. 1-Kör göz: Karanlığa düşmüş, karanlıktan başka hiç bir şeyi göremez (Yani sadece tabiata bakıyor) 2- Şaşı göz: Farklı iki yere bakıyor (Yani hem kendini görüyor hem de Yaratana bakıyor, biri iki görüyor.) 3- Görür Göz: Kendisini görmüyor, halk edeni görüyor (Hakk-el Yakîn) .

Bilgi genel olarak dış bilgi (zahir ilmi) ve iç bilgi (bâtın ilmi) olarak ikiye ayrılmıştır. Bütün nazari bilgiler, dinde de şeriat, Kur’an hükümleri ve söze dayanan bilgiler (kelâmî ilimler) birinci bölümdedirler. Bunlar dış yollarla, okumakla öğrenilirler.
İç bilgisi ise gerçekler bilgisidir. bu bilgi iç temizliğiyle içten duyularak edinilir. Bu yöntemlerle içten doğup gelen gerçekler tasavvuf bilgisi olarak kabul görür.
Dış bilgisi olan kimse iyi insan olur, fakat yalnızca kendisi için... İç bilgisi olan kimse iyi insan olur fakat bütün insanlık için. Çünkü o bütün insanlık için iyi ve faydalı şeyleri amaçlar. Öyle düşünür ve öyle olmayı hedefler. Bu olunca da kendisini değil başkalarını düşündüğü için iç bilgisi, sezgisel bilgi kendisine akmaya başlar. Çünkü bu amacın gerçekleşmesi özveri duygusuyla olur ki bu duygu muhabbeti ve sevgiyi arttırır. Dış bilgide benlik ve taassub, iç bilgide aşk ve özveri ön plandadır.
Şeriat adamı “Bu senindir, bu benim”, tarikat (yol) adamı “hem senindir hem benim”, hakikat adamı ise “ne senindir, ne benim” der. Anadolu özellikle 12. YY4da tasavvuf düşüncesinin adeta beşiği olmuştur. Başta Mevlana ve Hacı Bektaş Veli, büyük tasavvuf şairi Yunus Emre bu yüzyıla damgasını vuran en önemli şahsiyetlerdir. “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” ifadesiyle en yalın en has anlatımıyla ve günümüzde bile Türk Dili ve tasavvuf açısından çok önemli olan Yunus Emre,
İLİM İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSİN
BU NİCE OKUMAKTIR

diyerek adeta ARİSTO’yu bir kez daha konuşturur. Çünkü Aristo’da “Kendini Tanı” dilyerek öğretide bulunmuştu. Bu da tasavvufun, iç öğretinin kökenlerinin insanlık tarihine uzanan ve bütün dinlerde, inançlarda mistisizm ya da tasavvuf olarak adlandırılan bir iç bilgisinin varlığını ortaya koyar. Kabala’da Musevi mistiklerinin yolu, Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevî’ye, Anadolu’da Mevlana’ya, Hacı Bektaş Veli’ye uğrar. Tasavvuf hakkında konuşulur, okunur ve yazılır; fakat asavvuf öğrenilmez, öğretilemez; ancak yaşanır... Çünkü tasavvuf kalpten kalbe, gönülden gönüle açılan pencere, ruhtan ruha bir dildir. Bu yüzden Yunus:

SÜLEYMAN KUŞ DİLİN BİLÜR DEDİLER,
SÜLEYMAN VAR SÜLEYMAN’DAN İÇERÛ
UNUTTUM DİN, DİYANET KALDI BENDEN
BU NE MEZHEP iMİŞ DİNDEN İÇERÛ!
diyerek bu gerçeği işaret eder.
 
Bilindiği gibi her bilgin dini kendine göre yorumlamıştır. Mesele, bu yorumların dinin özüne en uygun olanını seçebilmektir.Tasavvufi Din yorumu İslâma en uygun olanıdır. Çünkü Tasavvuf: Dinin özünün öğretisidir.Kabukla- dışla, şartla- şeriatla yani teferruatla uğraşmaz. Tasavvuf; Allah, Doğa ve İnsanı ve bunların gerçeğini öğretmeye çalışır.

Doğadaki güzellikler, düzen ve hikmet Allah’ın doğaya yansımasıdır.Doğa, Tanrının eseridir. İnsan ise en büyük eseridir. Çünkü insan ten ve ruhtan (Akıldan) oluşmuştur. Dış ve iç Âlemin bileşimi (sentezi) olduğundan tüm âlemlerden üstündür. Tasavvufçu, işte bu doğadaki bilgiyi, düzeni, hikmeti ve güzelliği yaşamaya, insandaki fiziki ve ruhi güzelliği görmeye ve insanın hakikatini öğrenmeye çalışır. “Kendini bilen Tanrıyı bilir”. Kısaca, Tasavvuf Marifet, Hikmet (Bilgi) ve Aşktan, Sevgiden ibarettir.

Tasavvuf: Allah’ı, insanın ve doğanın özü bilir. Bu ise; sonsuz İlim ve Hikmet (Bilgi) ve sonsuz Sevgi ve Aşktır. Vücud-u Mutlak’ı bilmek, Hüsn-ü Mutlak’a aşık olmaktır. Tasavvuf, bunun dışındaki dini Şeriat ve Fıkıh bilgileri ile uğraşmaz. İbadet edecek kadar ilmihal bilgisinden ötesi Tasavvufçuyu alakadar etmez. Şeriat, Tarikat onun için amaç değil ayrıntılardır.Tali araçlardır. Asıl olan değil, Füru’dur. (teferruattır,simgelerdir, şekildir) “Yere göğe sığmayan, sonsuz bilgi ve güç (enerji) olan Allah’ı insanda ve kendi kalbinde arar Tasavvufçu”.

Yine tasavvufcu; Tefekkür (Düşünce) ile marifet-hikmet ve hakikatı öğrenmeye, insandaki ve doğadaki güzellikler ile de İlahi Cemali -Hüsn-ü Mutlakı sevmeye, yani mecazi sevgiden, hakiki sevgiye kavuşmak ister. Bunun sonucu ise: Güzel ahlâk ve dürüstlüktür. Toplumun çıkarını kendi çıkarından üstün tutmak ve riyadan tamamen soyutlanıp gerçekçi olmaktır. Kavgayı, tartışmayı, fitneyi, fesadı terk edip, başkaları ile değil kendi nefsi, heva ve hevesi ile cihad yapmaktır. Merhametli ve cömert olup, dünya yaşamında az ile mutlu olmaktır. Şiddete karşı olmaktır.

Gerçek Tasavvufçu şekil ve kisve Müslümanlığına karşıdır. Medrese, tekke ve mescide önem vermez. Hakikati kendinde bulur, Allah’ı kalbinde arar. Onun medresesi, tekkesi ve mescidi kendi kalbidir. Önemi her zaman kalbe verir. Çünkü gerçek tekke ve mescid kalptir. Kalp içinse en önemli olan Allah’ın Zikri ve sevgisidir. (Kalbin Zikri ve Kalbin Sevgisidir) Zahiri bir zikir ve cismani bir sevgi değildir. Tefekkür(düşünce) , Tezekkür (Rabbi hatırda tutmak ve asla unutmamak, en önemlisi de Tanrı’yı ve O’nun büyük ve gizemli olan eseri İnsan-ı Kâmil’i, Ademi ve çocuklarını ve doğayı sevmektir. Ham iken pişkin insan olmak ve Kemale ulaşmaktır. Bütün Tasavvufçular bunu böyle izah etmiştir.

İlahi mesaj Kur’an-ı Kerim, ilahi Mesajcımız Hz. Muhammed’in Sünnet ve Hadisleri, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’in ve onları izleyen tüm Tasavvufçuların öğretisi üzere bu fakir, Tasavvuf konusunda Varlık, İslâm’da Mezhepler ve Yükseliş, Muhammed-İsa-Adem isimli ve diğer yazmış olduğumuz kitaplarda Tasavvufu çok ayrıntılı bir şekilde işlemiştir. Yunus Emre ve Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri ise bir deniz olan Tasavvufu şu şekilde özetlemişlerdir. Yunus:



“Şeriat, Tarikat yoldur varana,

Marifet, Hakikat ondan içeru”



Seyyid Ahmed er Rufai ise:



“Tasavvufçunun kalbi sevgi ve aşkla nurludur,

Gönlü ise Marifet nuru ile geniştir (Göğsü dar değildir) ” demişlerdir.



Biz bu iki görüşe inanıyoruz ve bulmaya çalışıyoruz.

Mutasavvıf Şair Neyzen Tevfik bakın bu konuda ne söylüyor:

‘’Müslümanlıkta tasavvuf geriyor cehle göğüs

Rafizi, alevi, Sünni bunları unut, hepsine küs.

Mekke, Medine, Kerbela, Kudüs

Bunların sureti zahirdeki alayişi süs.(*)

Mescid, medrese, manastır, kilise VATİKANDAN bana ne.’’

(*) Şair Neyzen Tevfik ’’Sureti zahirdeki alayişi süs’’ demekle, bu ritüellerin-bu gösterilerin zahiri anlamı süstür, diyor Ama bu mekânların batini-gerçek anlamına saygılı olduğunu belirtiyor.

 
Tasavvuf, ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.

MA'RÛF EL-KERHî:
"Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye çalışmaktır.
"Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir."
Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.


SERİYY-Î SAKATî:
"Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera'ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, Allah'ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2

Tarikatte ilim
Bu üç maddeyi açıklayalım:
1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.
"Allah, cahili asla velî edinmez" buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlinde, mealen:
"Kulları arasında ancak alim ve arif olanlar Allah'ı haşyetle ta'zim ederler"3 buyurmuştur.

Tarikatte irfan
İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.
Kıymetli profesörlerimizden merhum Necati Logal'in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana'sı olan, büyük mutasavvıf alim, "Rûhu'l Beyan" tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri "Kenz-i Mahfî" adıyla te'lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan "Küntü kenzen mahfiyyen"4 vedzesi için.
"...Hadis-i menkûl gerçi inde'l-huffâz sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti "Dürer-i Münteşire" nam kitabında "la asle lehu" demiştir. Feemmâ inde'l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî'den bizzat ahzedip söylerler ve bir nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi'l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez; belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz, belki iyan-ı tam ve hakka'l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu'tekidlere göre hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne'l-yakîn nedir bilmez. Pes bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu'teberede gelir ki:
"Davud aleyhisselam şöyle söyledi:
"Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?"
"Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim."
"Yani Hazret-i Davud aleyhisselam münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı Kibriya'dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi'l-asl ehadis-i kudsiyye-i Davudiyye'den olmuş olur..."5 deyip, vecizeyi tefsir ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.

Kitab ve sünnetten ayrılmamak
2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar kat'î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.
3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.

EBÛ HAFS EL-HADÂD:
"Tasavvuf tamamen edebden ibarettir".6
Tasavvuf edeb-i Muhammedi'dir ki, sîret-i nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef'ali de, ahvali de câmi'dir.
"Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin".
Edebin gerek tarifi, gerek izahı babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .
Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:
"Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir."
Bu babda Hafız Şirâzî'nin beyti çok ârifânedir:
"İhtiyaç içindeyiz ve birşey istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var".
Hind'in meşhur şairi Feyzi Hindî de:
"Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!" diyerek hayretini izhar ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.
Fakat bununla beraber, acaba neden: "Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme gireceklerdir"7 buyurulmuştur.
Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban olalım:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.

Ölünceye kadar kulluk et
Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda "duaya ve ibadete hacet yoktur" diye manalandırırlar. Biz kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî manada hatimlerin: "Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine kulluk et"8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te'vil etmelerine benzer. Yani "Ölünceye kadar Rabbine ibadet et" manasını, "Hakk'a yakîn peyda edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et" yollu te'vil ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak yoludur.
Bunlar: "O'nda, kitabın temeli olan kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar..."9 ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.


EBÛ'L-HÜSEYİN EN-NURİ:
"Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk'ın ahlakıyla mütehallî olmaktır."10

"Biz dahi alırdık, otuza kırka"
Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: "Allah'ın ahlakı ve Resülüllah'ın ahlakı ile ahlaklanınız"11 hadis-i şerifi mantûkunca Allah'ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.

Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.12

"Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi terk ve cömertliktir."13
Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini düşünen adamdır. Şeyh Sa'di:
"insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk'a şükretmesiyle, yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır".
"Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hak'tan nasibini istemektir".

Emeller ve elemler
Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk'ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak'tan cüdâ kalır. Bundan dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.
Her emel tahakkukuna kadar insana elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk'a bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan buyuruyor:
"Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir, diye bildirmişti".14

Şükür nasıl yapılır?
Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra "Ya Rabbi şükür el-hamdülillah" demekle şükür ifa edilmiş olmaz. "Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona sarfetmektir".15
Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa "Ya Rabbi şükür" dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını Hakk'ın lütfuyla te'min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.
Bunu, Hakk'ın rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: "Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire yedirirler"16 ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve: "Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir"17 saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil olanlardır.
 
SEHL BİN ABDİLLAH ET-TÜSTERî:
"Tasavvuf, az yemek, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda rahata kavuşmak ve insanlardan kalben uzaklaşmaktır".18
Çünkü tokluk insanı gaflete ve şehvete sevkettiği gibi, verdiği rehavetten dolayı hakkıyla ibadet-i bedeniyyeye de mani olur. Onun için kanaatkarlık ve perhizkarlık yapan, yani eline geçenle yetinen ve fazlasını muhtaca veren, ancak Cenab-ı Hakk'ın huzurunda rahata kavuşabilir; bu hususta sorumluluğu kalmaz.
Yani helalinden çok kazanmak için fazla çalışacak, yeteri kadarını kendisine ayırdıktan sonra, kalanını muhtaca verecektir. Bundan maksat, "fakir ilallah" dedikleri yalnız Hakk'a arz-ı ihtiyaç edip, halkın elindekilerden müstağni olmaktır. Müstağni olan sofînin nazarında,
"Müstağni o kimsedir ki, ona göre bir başakla, bir harman arasında fark yoktur". Elinde hangisi bulunursa fark etmez, başkalarının elindekini de öyle görür.
"Tasavvufun aslı, Kitab ve sünnete yapışmak; hevâ, heves ve bid'atleri terk etmektir".19
Tasavvuf, ahkâm-ı dine ve sünnet-i Resûl'e sarılmaktan ibarettir.


AMR BİN OSMAN EL-MEKKî:
"Tasavvuf, zamanın en uygun vaktinde, kulun her an Hak ile meşgul olmasıdır".20
Uyku ve hacatın kazası gibi zamanlar haricinde, kalbin her an Hak ile meşgul olmasını da tasavvufun tarifi içine almıştır ki, bu da bir zikirdir.


SÜMMÜN EL-MUHİB:
"Tasavvuf, hiçbir şeye malik olmamak ve bir malın esiri bulunmamaktır".
Hiçbir şeye malik olmamak, mal ve mülkünü nefsine mal etmemek, o malda başkalarının hakkı bulunduğunu, asıl sahibinin Malikü'l-Mülk olduğunu, kendisinin onu yerli yerinde sarfedecek küçük bir haznedar olduğunu bilecek ve ona göre davranacak, sûret-i sarfı Kur'an'dan öğrenecektir. Hiçbir zaman kendini mal ü menâl sevgisine kaptırmayacaktır. İşte o zaman masivadan ilgisini kesmiş olur.
"Eğer sende dünya ile kıl kadar iç rabıtası bulunursa, senin Hakk'ın manevî nimetlerinden mahrum kalmaklığın tabiîdir. O kıl kadar alaka bir zünnar, yani alamet-i küfürdür ki, insanı şirk-i hafiye götürür, harem-i İlahî'de de namahremdir, yabancıdır".

Kıl kadar kalsa vücudundan eser,
Alamazsın kıl kadar andan haber.

Kelim Hemedanî bir beytinde bu mazmûnu ne güzel beyan eder:
"Hak'tan başkasına olan rabıtanı kesmedikçe, bütün ibadetlerin boşunadır. Bu alakadan başını koparıp kurtarmadıkça, başını secdeye koymaya müstahak değilsin".
Yine Kelim başka bir beytinde şöyle tasvir yapar:
"Alakalar, bu dünyanın levazımındandır, yalnız neş'esi değil, hem de zînetidir, süsüdür. Hükümdarların zindanlarında mahkumlara vurulan zincir şakırtıları, hapishanenin ihtişamını gösterir".
Yani, demek istiyor ki, alakadan zahiren kurtulmak mümkün değildir. Evlat muhabbeti, torun sevgisi, onları memnun etmek için sarfedilen gayretleri ve a'mal-i hayriyye, bu dünya neş'esinin zaruretleridir. Nasıl olsa insan bunlara mahkumdur. Bunlar ise birer esaret alameti olan zincirdir. İşte, zincire kıymet vermemek, zindan hayatının serbest, kayıtsız, zincirsiz hayattan farklı bir yaşayış olmadığını nefsine telkin edip, kabul ve hazm etmek, zincir vurandaki hizmeti düşünmek, eğer bu hal seni üzüyorsa, "Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır"21 ile müekkeb tebşirat-ı sübhâniyyeyi düşünerek, bütün kayıtlardan ruhun selameti için sabra sarılmayı bilmek lazımdır.


CÜNEYD-İ BAĞDADÎ:
"Tasavvuf, Hakk'ın seni senden gidermesi ve kendisiyle ihya etmesidir".
"Tasavvuf, mâsivâ ile alakayı keserek, Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır".22
Masiva ile alakayı kesmek demek, Hak'tan gayrı olan herşeyi terketmek demektir.

Masiva şâibesinden dili tathîre çalış
Pertev-i hikmet ü irfan ile tenvire alış.

Evet, masiva ilgisi kalbte bir lekedir; Hakk'ın kalbe tecellisine manidir. Bu leke ancak hikmet ve irfan güneşiyle giderilebilir. Hikmet, ilmin mahiyyetini araştırmaktır; irfan ise bir nevi' sezerek anlayıştır, ayrı bir mevhibedir.

Mâsivâ nasıl terk edilir?
Acaba bu masiva nasıl terk edilecektir? Bunun için ashab-ı tarik birtakım yollar göstermiştir. Bunların arasında üzerinde en çok durulan zikir yoludur. Zikir yolu, en kestirme bir tarik ise de, zikrin ne yolda yapılacağını iyi bilmek lazımdır. Yoksa şairin:
"Tesbih elde, tevbe dudakta iken, gönül günaha girilecek bir iş düşünecek olursa, bizzat günahın kendisi, yani onu bize telkin eden şeytan, bu tevbemize gülecektir".
Nâbi de bu manada şöyle söyler:

Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.

"Bizim dudaklanmız zikr-i Hak'la meşgul iken, fikrimiz dünya işleriyle alakalı bulunursa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır".

Maddeye gönül vermemek
Şimdi sâlikin masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini dü-şünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, mehâsine de gönül verecektir. İşte, tarikat dervişe zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Sofî, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak'tan ayrılmayacaktır. Fakat bünün bunlara gönlünü bağlamıyacak, Malikü'l-Mülk'ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk'ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.
Bir mutasavvıf şairin:

Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.

Dediği gibi, Hak'tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı "Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır" demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Mal ve nefisle mücadele
"Tasavvuf, sulh ile değil, cenk ile hasıl olur".23
Tasavvuf, mücadele ile elde edilir. Cenab-ı Hakk'ın emri, önce mal ile, sonra nefisle mücadele etmektir. Mal ile mücahede, zarüriyyat-ı şer'iyye dışında kalan servetini, malını, mülkünü infak etmek suretiyle yapılır. Zarüriyyât-ı şer'iyye, kendisinin ve ailesinin yiyeceği, yiyeceği, yakacağı, yatacağı şeylerden ibarettir. Bunun dışındakini infak etmek Allah'ın emri muktezasıdır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Ne vereceklerini sana sorarlar, de ki: Artanı!"24 buyurulmuştur.
İnfak hakkındaki bütün ayet-i kerimeler bu esasa irca edilir.
Nefis ile mücahedeye gelince: Nefsin meşru olmayan bütün dileklerine karşı gelmektir. Nefsiyle mücadele, vatana saldıran düşmana karşı cihad, sulh zamanında memleket içinde zulme karşı mücahede, hakkı korumak için yapılan çabalar, nefsinin hevesatına kapılmamak için her türlü mehârim ve mekârihten ictinab, nefis ile mücahede medlûlünde mündemiçtir.
"Tasavvuf, toplulukla birlikte zikir, dinleyenlerle birlikte vecd ve işlenmek suretiyle de ameldir".25
Toplum içinde, halk arasındaki derecat-ı mütefâviteyi, mahlûkatın tenevvü'-i bi-nihayesini, sibgatullahın renk renk tecellîlerini görüp zikretmek ve bunu görmeyenlere anlatarak onlann kendisiyle birlikte vecidlerini husûle getirmek ve a'mâl-i sâliha ile örnek olmak tasavvuf ehlinin başlıca şiârıdır.
"Tasavvuf, kulun kendisiyle kaim olduğu bir vasıftır. Cüneyd'e: O Hakk'ın sıfatı mıdır? dediler, O da: Sıfat olarak "Hakk'ın, resim olarak halkındır, diye cevap verdi".26
Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğunu sordukları zaman: "O bir hâldir ki, daima kul ile beraberdir" buyurmuş. "Bu hal Hakk'ın sıfatının tecellîsi midir, yoksa halkın evsâfından mıdır? denilince: "Sıfat olarak Hakk'ındır, merasim ve şekil olarak da halkındır" demiştir.
 
Tasavvufun Lüzumu
Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikatı anlamak için kurulmuş ilâhi bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir.

Tasavvufun asıl gayesi süzülmektir. Tereyağının süzüldüğü gibi süzülmek, haddelerden geçmektir.

“Koca bir adam olarak girdim, zerre hakîr olduğumu bildim.”

Tasavvuftan gaye budur. Bu hale gelebilmek için, “Fenâ”ya varmak için tasavvuf elzemdir.

Tarikat-ı aliye münevver bir yoldur. Nefsi tezkiye, ruhu tâlim ve terbiye için lüzumlu olan bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var’ı bulması için yegâne âmildir.

Hiç şüphesiz ki bu da, Fenâfillâh’a ermiş bir Mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibini aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk’a yaklaşmış olur.

Çünkü ALLAH-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İçinizde... Görmüyor musunuz?” buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21)

O’nu görünceye kadar bir bir perdeleri kaldırmak gerekiyor, ki O’na vâsıl olmuş olsun.

Her yolun çalışması dıştan olur, fakat hiç şüphesiz ki bu yolun çalışması içten olur.

Tarikat kelime mânâsı itibarı ile “Yol” demektir. Tasavvuf dilinde ise; “ALLAH-u Teâlâ’yı bilmek, bulmak ve O’na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu” mânâsına gelir.

“ALLAH’a ulaşan yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.”

Lüzumu ise Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle ispat edilmiştir.

ALLAH-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahrüddin-i Râzi -rahmetullahi aleyh- Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye:

”Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac”ın kelime mânâsı “Münevver bir yol” demektir.

“Minhac” kelimesinden kastedilen münevver yol “Şeriatın güzelliklerinin bütünü” olduğuna göre, şeriat yolun başı, tarikat da devamıdır.

Bilindiği gibi ümmet-i Muhammed -sallALLAHu aleyhi ve sellem-in havassı derecesinde bulunan kâmil zevât-ı kiram’ın en son arzu ve isteği, ALLAH-u Teâlâ ile sevgi zinciri kurabilmektir.

Bu ise;

“Resulüm! Onlara söyle: Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran: 31)

Âyet-i kerime’sine göre, ancak Sünnet-i seniye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hâl-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir.

Ve buna benzer birçok Âyet-i kerime’ler vardır.

Zikrullah Emr-i Şerif’i:

Zikrullah bütün müslümanlara ilâhî bir emir gereğidir.

ALLAH-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:

“Benim zikrim için namaz kıl!” (Tâhâ: 14)

Âyet-i kerime’si ile dinin direği ve temeli, ibadetlerin rehberi olan namazı emretmiş olduğu gibi;

“Ey iman edenler! ALLAH’ı çok çok zikredin!” (Ahzâb: 41)

Âyet-i kerime’sinde de Zât-ı akdes’ini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da ilâhî bir emirdir, zikrullah da ilâhî bir emirdir.

Kur’an-ı kerim’de diğer ibadetler için “Çok çok namaz kılınız!”, “Çok çok oruç tutunuz!” gibi ifadeler olmamasına karşılık “ALLAH’ı çok çok zikrediniz!” gibi ifadelerin bulunması, Zikrullah’ın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu göstermeye yeterlidir.

Bir Âyet-i kerime’de:

“Zikrullah elbette en büyük (ibadet)tir.” buyuruluyor. (Ankebut: 45)

Zikrullahtan daha büyük, daha üstün bir şey yoktur. Amellerin en yücesi, en iyisidir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise:

“Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de ALLAH’ı zikredin.” buyuruluyor. (Nisâ: 103)

Bu emre uyan ve gereğini icrâ edenler Hakk’ın sevgisini kazanırlar.

Zahirde kalanlar Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul ediyorlar. Bilmediklerinden hakikatlara gözü yumuk bakarlar. Halbuki bâtına intikâl edip, iç âlemine döndükleri zaman bunun hakikatını göreceklerdir.

Bunun gibi birçok Âyet-i kerime’ler ile ALLAH-u Teâlâ zikrullahı evvelâ Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimize, sonra da ümmet-i muhteremesine emir buyurmuştur.

ALLAH-u Teâlâ:

“ALLAH’ı unuttuklarından dolayı ALLAH’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19)

Âyet-i celile’si gereğince zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile vasıflandırıyor.

ALLAH-u Teâlâ’nın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigal etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaad ve vaîdinin bir neticesidir.

Kalbî ve Cehrî Zikrullah:

İnsanların mizaçları yaratılış itibarı ile değişik olduğundan, Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu emr-i ilâhî’yi alınca;

“Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es’adiyye. 6. Fasıl)

Hadis-i şerif’inin ifade ettiği mânâ gereğince, Hazret-i Ebu Bekir Sııddık -radiyALLAHu anh- Efendimizi çağırıp “Kalbî” zikri telkin ederek ona öğretmiş ve Ashâb-ı kiram -radiyALLAHu anhüm- Hazerâtına tâlim etmesini kendisine emir buyurmuştur.

Aynı şekilde Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Ali -radiyALLAHu anh- Efendimize de “Cehrî” zikri talim edip, diğer Ashâb-ı kiram -radiyALLAHu anhüm- Hazerâtına telkin etmesini emretmiştir. Yani “Hafî” ve “Cehrî” zikirler bu noktada ayrılıyor.

Ashâb-ı kiram -radiyALLAHu anhüm- Hazerâtı da öğrendikleri usûl üzere kalbî ve cehrî zikirleri icra etmişlerdir.

Hazret-i Ali -radiyALLAHu anh- Efendimiz Ashâb-ı kiram -radiyALLAHu anhüm- Hazerâtını vasfederken:

“Onlar ALLAH-u Teâlâ’yı zikrederken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaç gibi sallanırlardı. Gözleri yaşarırdı, gözyaşları elbiseleri üzerine sel gibi akardı.” buyuruyor. (Ebu Nuaym. Hilye)

Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış, birincisine “Sıddıkiye”, ikincisine “Aleviye” adı verilmiştir.

Bu nurun, bu ilâhî feyzin kaynağı Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem- Efendimizdir. “Hafî” olanı Hazret-i Ebu Bekir Sıddık -radiyALLAHu anh- Efendimizden, “Cehrî” olanı ise Hazret-i Ali -radiyALLAHu anh- Efendimizden intişar etmiştir.

Daha sonra ikiden onikiye ayrılmıştır. Her ne kadar oniki imam vasıtasıyla oniki kola ayrılmışsa da aslı birdir. Her biri kendi hâlâtı üzerine içtihatta bulunmuştur. Bu husus da aynı mezheplerin intişârı gibidir. İçtihad derecesine varmış olan Evliyâ-i kiram’ın içtihadı neticesinde olmuştur.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyALLAHu anh- Efendimizden Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretlerinin zamanına gelinceye kadar bu hafî yol “Tarikat-ı Sıddıkiye” adı ile anılıyordu. Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerinin zamanına geldiğinde ise “Tarikat-ı Nakşibendiye” adı ile anılmaya başlamıştır.

Ve bu yol o günden bu güne, Pirân-ı izam -kaddesALLAHu esrârehüm- Hazerâtının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Bu silsile-i celile-i âliye tevatür ile sabit olmuştur. Her devirde büyük bir İslâm cemaati tarafından doğruluğu tasdik edilmiştir.

İmâm-ı Rabbâni -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Tevatür ile dinde sabit olanı inkâr etmek küfürdür.” buyururlar.

Tasavvufun Önemi:

Tarikat-ı aliye’ye dahil olan bir sâlik:

“Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems: 9)

Âyet-i kerime’sinde buyurulduğu üzere kalbini, mâsivânın bataklık ve bulanıklıklarından temizleyerek mârifet evi ve muhabbet yurdu hâline getirir.

Tarikat, şeriat-ı mutahharanın hâdimidir, yardımcısıdır. Abdest, temizlik, taharet, namaza hazırlık olduğu gibi; tarikat da kalbi temizleyip huzura hazırlar.

Kalb temiz olursa, kişiyi ibâdet ve taate sevkeder. Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, mâsivâ bataklığına dönen bir kalb de ibadet ve taatın lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır.

Yeryüzünde mevcut bu kadar sular vardır, menbaı birdir. Kimisi çok güzel, gayet tatlıdır. Kimi ise acı ve bulanık olur.

Kalplerinde nur olanlar hikmetli, feyizli ve tesirli olur. Masivâ bataklığına dönen kalpte ise ne olur?

Bir insan zâhirini süslemek için Resulullah -sallALLAHu aleyhi ve sellem-Efendimizin şeriatına; bâtınını ziynetlendirmek, iç dünyasını nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir.

İç âleme intikal etmek ancak farz ve nafile ibadetlerle kazanılır. Çünkü farzların edâsı ile mükellef olan beden olduğu gibi, nafilelerle memur olan da ruhâniyettir.

Bir insan söz ve davranışlarına ilâhî hükümler çerçevesinde yön vermezse onun tarikattan feyz alamayacağı açık bir gerçektir. O kimse doktorun verdiği ilaçları kullanıp, perhize riayet etmeyen bir hasta gibi olur.

Şurası çok iyi bilinmelidir ki, tarikatların hepsine ALLAH-u Teâlâ’nın emr-i şerif’i ile sülûk edilmiştir. Bütün tarikatların hangisi olursa olsun hepsinin de esası ve değeri Şeriat-ı mutahhara’dır. İslâm’a muhalif olan bir tarikat, zaten tarikat da değildir.

Tasavvuf sadece kâl değil, bir hâl ilmidir, bir tatbikattır. Yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe nazari bilgilerle anlaşılmaz ve anlatılmaz.

Tarikat-ı aliye’ye dehalet etmekten maksat, şeriatte inanılması gereken şeylere karşı yakîn hâsıl olmasıdır. Hakiki iman da budur.

Mesela ALLAH’ın varlığını önce işiterek inanan insan; bularak, anlayarak inanmaya başlar, imanı kemâle erer.
.

Ben kısa konuşayım siz uzun anlayın. Hep Avrupa'nın ahlâktan mahrum gençlerine benzemeye çalışıyorsunuz. Eğer bilseydiniz kimlere benzemeye çalıştığınızı kendinizden nefret ederdiniz. Bu ayette büyük mana vardır. Dostumuzu düşmanımızı iyi bilelim.
 
Olanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim Efendi (k.s.) tasavvufun tanımını aşağıdaki dizelerde ifade etmiştir:

Bidayette tasavvuf sofi bican olmaya derler
Nihayette gönül tahtında sultan olmaya derler
Tarikatte ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
Hakikatte saray-ı sırda mihman olmaya derler
Bu abu kil libasından tasavvuf ari olmaktır
Tasavvuf cismi safi nur-ı Yezdan olmaya derler
Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmaya derler
Tasavvuf şerait name-i hestiyi dürmektir
Tasavvuf ehli iman olmaya derler
Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
Tasavvuf cümle ehli derde derman olmaya derler
Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
Tasavvuf bu imaret külli viran olmaya derler
Tasavvuf sofi kali tebdil eylemektir bil
Tasavvuf her söz ki söyler ab-ı hayat olmaya derler
Tasavvuf ilm-i tabirat-ü tevilatı bilmektir
Tasavvuf can evinde sırrı sübhan olmaya derler
Tasavvuf hayret-i kübrada mestü valih olmaktır
Tasavvuf Hakkın esrarında hayran olmaya derler
Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir
Tasavvuf kalbi mümin arşı Rahman olmaya derler
Tasavvuf her nefeste şarka vü Garba erişmektir
Tasavvuf bu kamu halka nigehban omaya derler
Tasavvuf cümle zerratı cihanda Hakk’ı görmektir
Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmaya derler
Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf alem-i akla Süleyman olmaya derler
Tasavvuf uryet-i vüska yükün can ile çekmektir
Tasavvuf mahzar-ı ayat-ı gufran olmaya derler
Tasavvuf ismi azamla tasarruftur bütün kevne
Tasavvuf camii ahkamı Kuran olmaya derler
Tasavvuf her nazarda zatı Hakka nazır olmaktır
Tasavvuf sofiye her müşkil asan olmaya derler
Tasavvuf ilmi Hakka sinesini mahzen etmektir
Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmaya derler
Tasavvuf küllü yakmaktır vücudun nar-ı la ile
Tasavvuf nur-ı “illa” ile insan olmaya derler
Tasavvuf on sekiz bin aleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler
Tasavvuf “kul kefa billah” ile davet dürür halkı
Tasavvuf irci’i lafzıyla mestan olmaya derler
Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle alem cismine can olmaya derler
Tasavvuf zat-ı insan zat-ı Hakk’da fani olmaktır
Tasavvuf “kurbu ev edna”da pinhan olmaya derler
Tasavvuf canı canane verip azade olmaktır
Tasavvuf can-ı canan can-ı canan olmaya derler
Tasavvuf bende olmaktır hakikat Hak ey İbrahim
Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmaya derler
 
Ayin ve sema nedir?

- Tarikatlarda topluca yapılan zikre genellikle ayin veya sema adı verilir. Ayin merasim, adet, tören ve şölen anlamlarına Farsça bir kelimedir. Sema ise işitmek, işittirmek ve dinlemek anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Daha sonraları, önce musiki ve ilahî dinlemek anlamına, ardından da musiki ve musiki ile birlikte yapılan ritmik hareketler anlamına kullanılmıştır.İlk devir sûfileri, meclislerinde Kur'an'dan sonra güzel sesli kimselerden Allah ve Peygamber sevgisini anlatan ahiret ve ölüm konularını işleyen manzum ve mensur parçalar dinlerdi. Güzel sesle okunan Kur'an ve ilahîleri dinlerken de "Elest bezmi" hatırlanıp "Elestü bi-rabbiküm" hitabıfiilen duyulmak istenirdi. Bu amaçla başlayan bu zikir toplantıları, her tarikata göre ayrı adlar alarak kendi usul ve yöntemlerine göre şekillenmiş oldu. Mesela Mevlevîlerin zikrine sema, Kadîrilerinkinedevrân, Sa'dîlerinkine kıyâm, Nakşîlerinkine hatm-i hâcegân gibi adlar verildi.

- Hatm-i hâcegân nedir? Peygamberimiz ve hulefa-i raşidînden örneklendirir misiniz?

- Hatm-i hâcegân Nakşbendiyye tarikatında toplu zikre verilen addır. Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde böyle bir uygulamanın olup olmadığını soruyorsunuz. Asr-ı saadette bizzat Hz. Peygamberin toplu zikir yaptırdığını gösteren rivayetler vardır.Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir: "Şeddad b. Evs anlatıyor:
Hz. Peygamberle beraber bir evde idik. Bize sordu: "İçinizdegarib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik. Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi."Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilahe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve la ilahe illallah dedik. Sonra Hz. Peygamber:"Allah'a hamdolsun. Ya Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi. Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti" (Müsned,IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilahî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Allah Raslü'nün "İçinizde yabancı (garib) var mı?" buyurarak aralarında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunup bulunmadığını kontrol etmesi, Hatm-i hacegana ehl-i tarik olmayan yabancıların alınmamasının dayanağıdır. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen bir rivayette anlatılmaktadır. Bu rivayete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğununyanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine baştaİslam olmak üzere pekçok nimetler veren Allah'ı zikretmek için bir arayageldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah' ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla soruncasahabîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:"Israrla sormam sizi itham ettiğim için değildi. Cebrail bana: "Allah'ın sizlerle meleklerine karşı iftihar ettiğini haber verince ben de sizin tam olarak ne ile meşgulolduğunuzu anlamak istedim." buyurdu.
 
KUR'AN VE TASAVVUF
1
Hepimizin bildigi ve inandigi gibi Kur'an-i Kerim, yaraticimiz, rezzakimiz, sahibimiz, malikimiz, efendimiz olan Allah Teâlâ'nin, biz insanlara ve cinlere fermanidir. Ferman bizim gibi bir insan olan padisahtan gelirse ve isimize gelmezse, "Ferman padisahin ise daglar bizimdir" deyip, onun elinin, gözünün ve gücünün ulasamayacagi bir yere kaçip kurtulunuz. Ama Rabbu'l-Alemîn'den kaçmak ve saklanmak mümkün degil. O zaman, Allah'in göge ve yere "Isteyerek veya istemeyerek (buyruguma-fermanima) gelin." dediginde, o ikisinin, "Isteyerek geldik." (Fussilet, 11) dedigi gibi, "Rabbimin fermanina boynum kildan incedir" deyip itaat etmek; eskiya gibi, yahut Nuh (a.s.)'un oglu gibi daglara siginmanin fayda vermeyecegini (Hud, 43) bilmek gerek. Kur'an, insanin ne oldugunu, nereden geldigini bildirdigi gibi, niçin geldigini de açik bir sekilde bildirir: O, Allah'in sözüdür; O'nun katindan gelmektedir; insanlara ve cinlere bir açiklama ve uyaridir: Onlara ne olduklarini ve niçin yaratildiklarini açiklamasinin yanisira, yaratilis maksadlarina uygun davranmadiklari takdirde, yüzyüze gelecekleri felaket ve tehlikeler hususunda onlari uyarir.


Kur'an'a göre, insanin yaratilis maksadi "ibadet", yani "Allah'a güzel bir sekilde kul olmak"tir. Bunun yolu da, Allah'a tek ve kamil ilah olarak inanmak (mü'min olmak); emir ve yasaklarina boyun egip, teslim olmak (müslüman olmak); bu iman ve teslimiyette samimi olmak, nifaka ve riyaya sapmamak (muhlis olmak); bu ihlasi ve samimiyeti zedeleyip de Rabbisinin gazabini haketmekten korktugu gibi, sevgisini kaybedecegim endisesi ile müthis bir endise ve buna paralel bir dikkat bir gayret içinde olma (muttaki olmak); dolayisiyla imanina, Islâm'ina, ihlasina, takvasina, bir diger ifadesiyle Rabbinin sanina uygun islerde ve hallerde olmak (salih olmak)tir. Kur'an bütün bunlari "ibadet" kelimesi ile anlatir ve cinlerin ve insanlarin ibadet için, yani Allah'a iyi kul olmalari için yaratildiklarini bildirir (Zariyat, 55). Bunun yolu da öncelikle Allah'i bilmek ve tanimak oldugu için, Kur'an, çogu ayetinde Allah'i insana tanitir.

Kur'an, Allah Teâlâ'nin yanisira insandan, hayattan ve kainattan bahseder insana, yaraticisini, kendisini ve içinde yasadigi dünyayi tanitir, fitratina uygun insan modelini sunar Ne yapacaklarini, nasil yapacaklarini, nelerden sakinmasi gerektigini bildirdigi gibi, bütün bu hususlarda en güzel bir örnek de sunarak, isini kolaylastirir ve "Andolsun ki Allah'in Peygamberi'nde sizin için, (yani) Allah'a ve ahiret gününe kavusmaya inanan ve Allah'i çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardir." (Ahzab, 21) buyurur.

Binaenaleyh insandan, örnegi olmayan bir sey istenmez ve o Peygamber gibi olmasi tavsiye edilir. Ayrica Kur'an seçkin ve örnek bir nesil olarak Hz. Peygamber (a.s.)'in ashabindan bahseder; Allah'a kullukta Resulullah'i örnek gösterirken, Resululah'a ümmet olusta da, ashabi örnek gösterir. Direkt olarak degilse de dolayli olarak bize Resulullah gibi kul; ashab gibi ümmet olmamiz tavsiye edilir; onlar Peygamberlerine nasil ittiba etmis, nasil saygi ve sevgi göstermis ise, bizim de onlar gibi uyumamamiz, saygi ve sevgi göstermemiz, ilmi, irfani, ahlâki, samimiyeti ile Peygamber varisi olan büyüklerimize ve alimlerimize onlar gibi saygili olmamiz istenir. Tasavvuf kendini, "cami-i ahkâm-i Kur'an olmak", "Kitab ve sünnete dört elle sarilmak", "Seriatin zahir ve batinini, ahkâm ve adabini iyi bilip yasamak." gibi sekillerde tarif ederken, Kur'an ve Sünnet dairesinde oldugunu, gayesinin bu ikisini, yani Islâm'i samimi bir tarzda hayata geçirmek oldugunu vurgulamaktadir. Kur'an'in ve onun vasitasiyla Rabbimiz'in istedigi de budur.
Kur'an'daki emir ve yasaklarda, insanin zahiren bunlari yerine getirmesi hiçbir zaman yeterli ve makbul sayilmamakta, mutlaka yapilan islerin içinin ihlasla doldurulmasi istenmektedir. Batininda ihlas, samimiyet, iyi niyet bulunmayan isler, sahibi için vebalden baska bir mana tasimamakta ve "riya" diye isimlendirilerek, agir bir ilahî tehdit konusu olmaktadir. Rabbimiz Kur'an'inda, bir taraftan fermanlarini bildirirken bir taraftan da bunlarin sirf kendi rizasi için yerine getirilmesi gerektigini sIk sIk vurgular. Binaenaleyh her emrin içinde, her seferinde söylenmese bile, o isin sirf Allah rizasi için ve dolayisiyla Allah'a yakisir sekilde yapilmasi geregi vardir. "Namaz kilin!", "Zekat ve sadaka verin!", "Adil olun!", "Hacca gidin!", "Kötülügün açik olanindan da, gizli olanindan da sakinin, uzak durun!", "Ölçü ve tartida hile yapmayin, insanlari aldatmayin!", "Faiz yemeyin, zinaya yaklasmayin, bekarlarinizi evlendirin!" gibi görünen dünya hayatimiza ilgili emir ve yasaklarin istisnasiz herbirinin, distan bakildiginda mükemmel olarak yerine getiriliyor görünmesi yeterli degildir ve ihlasla yapilmadiklari takdirde, o isler kendilerinden beklenen kemali saglamamaktadirlar. Bu yüzden de Allah katinda makbul sayilmiyorlar.

Insanin, iman ahkâm ve adabi ile Islâm'i bir bütün olarak yasamasina Kur'an, "ibadet" yani kulluk diyor. Bu kullugun gayesi ve yarari da elbette insana yönelik. Kur'an'in açik ifadesi ile, Rabbimiz'in bizim kullugumuza ihtiyaci olmadigi gibi, isyanimizdan da bir zarari yoktur. Kullugun insana yönelik faydasi "tekamül" , yani "kemale ermek, kamil insan olmak"tir. Hak Teâlâ her insani "kemal" potansiyeli ile yaratir. Insanin bu potansiyelini harekete geçirip, kemal mertebelerinde yükselmesini saglayacak olan sey, Rabbisinin ona bildirdigi reçetedir. O da Kur'an'daki kulluktur. Bu reçete ancak ciddi ve samimi sekilde uygulanirsa fayda verir, insan için yükselme saglar. Zahiren reçeteyi uygular görünmek, bosuna gayretten baska birsey degildir.
 
MODERN FİZİK VE TASAVVUFUN BULUŞMASI




AHMET BAKİ


Tasavvuf eserlerine göz atmış olanlarımız bilirler: Değişik alemlerden, farklı evrenlerden ve o boyutların farklı fizik yasalarından sözedilir. Bunlar, çoğu zaman bizim alıştığımız ve şartlandığımız fiziksel yasalardan çok, çok farklıdır. Onun için de kimimiz bunları sadece inanç meselesi kabul etmiş, kimimiz ise bu açıklamaların sırlarını araştırıp, onları keşfetmeye çalışmıştır. Günümüzde ise, artık konu bir inanç sorunu olmanın ötesinde, açıklanabilir bir bilimsel gerçekliğe dönüşmüştür.

Önce, yaklaşık 7 yüzyıl önce yazılmış, El-İbriz isimli eserden buraya örnek olarak aldığım, şu paragrafı okuyalım:

"Bir gün henüz fetih yapılmadan önce bir yere uğradım. Yolumun üzerinde ancak gemiyle geçilebilecek ölçüde bir deniz beliriverdi. İyice baktım ona. Yeryüzündeki denizlerden biri idi. Zatımda bu denizin üzerinde yürüme azmi (şüphesiz dileği) ve cezmi (kesin kararlılığı) doğdu, boğulmayacağım hakkında içimde kesin bir bilgi meydana geldi. Bir şey dokunamayacağını da aynı kesinlik içinde düşündüm. Derken ayağımı bu kesin bilgi havası içinde suyun üzerine koydum. Batmadım. Azmim ve cezmim arttı. Yürümeye devam ettim, neticede öbür sahile ulaştım...

Başka bir defa ise yine o denize uğradım, ama bendeki eski azim ve cezim yoktu. Yürümekte şüphe ettim. Bir ara denemek için ayağımı bastım, derhal suyun dibine indi, hemen çekip çıkardım. Anladım ki bu durumda suyun üzerinde yaya yürümem mümkün değildir. Yani buna güç getiremeyeceğim...

"Asırlar önce yazılmış bir Tasavvuf eserinde yeralan bu satırlara yakın geçmişe kadar bir anlam vermek çok zordu. Onun için de kolayca gözardı edilebilirdi. Oysa şimdi Quantum Fiziğinin bulguları ışığında artık bunların ne masal, ne de bilim-kurgu hikayeler olmadığı anlaşılıyor!..

Sonuna yaklaştığımız bu yüzyılın başında Einstein'in açıkladığı izafiyet kuramı ile "madde" hakkındaki klasik görüş tamamen alt üst olmuş ve 70'lerden sonra iyice yaygınlaşan Quantum Kuramıyla da "maddenin varlığının kabulü" bilim dünyasında geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Maddenin varlığının, ancak onu algılayan gözlemci için geçerli bir varsayımdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır.

Sufilerin ifade ettiklerine göre, evrenin gerçek yüzü, gözün şartlandığı gibi, maddelerden oluşmuş, cansız bir dünya değildir. Gerçekte evren, herşeyin canlı olduğu bilinçli bir yapıdır. Ve Evrenin gerçek yüzünün tecrübe edilişi, insanın algı biçimini alt üst eden, muazzam, ani bir yaşayıştır. Yer ve gök algısı başka bir hale dönüşmekte, eşya hakkındaki tüm değerler geçerliliğini yitirmekte ve keskinleşen bir görüşle, tümel bir can ve bilincin, her an, her yerde kendini ifade edişine şahit olunmaktadır...

Yüzyıllar boyunca, klasik fizikte, madde, onu meydana getiren yapı taşlarının bileşimi olarak kabul edilmiştir. Yani, daha küçük parçacıkların biraraya gelerek, gördüğümüz, dokunduğumuz nesneleri meydana getirdiği varsayılmıştır.

1900'lü yılların ilk çeyreğinde, Einstein tarafından, gördüğümüz nesnelerin, onları meydana getiren enerjinin birer yoğunlaşması olduğunun açıklanması yerleşik klasik varsayımı ilk kez yerinden sarstı. Çünkü, gördüğümüz nesnelerin, gerçekte "maddi kütleler" olarak var olmadığı anlaşılmaya başlanmıştı. İzafiyet kuramı, kütlelerin daha küçük kütlelerden meydana gelmediğini, sadece enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durumda, Einstein, bir nesnenin kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması sonucunu ortaya çıkarmıştı. Bunu, E=mxc2 ile formüle etti. Bir kütlenin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, o kütlenin, zannedildiği gibi durağan bir nesne olmadığı gerçeğinin de ıspatıydı. O halde aslında maddeler değil, onları meydana getiren evrensel bir enerjinin varlığı sözkonusuydu. Enerji kütlesinin madde diye gözlenmesi, sadece bizim algı biçimimizin bir ürünüydü...

Şimdi sıra, maddeyi meydana çıkaran bu enerji yapının incelenmesine ve onun aslının açıklığa kavuşturulmasına gelmişti.

Evrende gözlemlediğimiz ve madde adını verdiğimiz nesneleri, atomaltı düzeyde inceleyen fizikçiler, içinde bulunduğumuz şu evrene atomaltı düzeyden bakıldığında, herşeyin karşılıklı bir ilişkiler dokusu olarak gözlendiğini ortaya çıkardı. Hatta, o boyutta gözlenen evren, içinde boşluğun olmadığı, her noktasının birbiriyle ilintili olduğu, sınırsız ve bütünsel tek bir enerji yapı olarak gözlenmektedir. Bu tek ve homojen bütünsel yapı, parçalardan meydana gelmiş değildir. Bizim şu anda gördüğümüz nesnelerin veya boşluk diye algıladığımız alanların, atomaltı düzeyde birbirinden hiçbir farklılığı yoktur. Aralarında onları ayıran, farklı kılan bir sınır sözkonusu değildir. Artık o düzeyde ayrı ayrı birimsel yapıların, parçaların varlığı tükendiğinden, ayrı ayrı parçalara bölünemeyen, parçalardan meydana gelmemiş, Tümel ve sınırsız bir BÜTÜNLÜĞÜN sözsahibi olduğu kanıtlanmıştır.

Klasik inanışta "madde" diye isimlendirilen "yapılar", Quantum Fiziğinde, atomaltı boyutlarına inildiğinde, tamamen karmaşık bir ilişkiler dokusuna dönüşmektedir. Gözlediğimiz Evrendeki hiçbir nesnenin, atomaltı boyutta kesin bir şekli yoktur. Hiçbir şey o boyutta belirli bir sınır ve kesinlik kazanmış değildir, ancak herşey 'olabilir' görünmektedir. Yani, madde diye kabul ettiğimiz "ayrı ayrı şeylerin" atomaltı düzeyde ne ismi, ne de bir işareti henüz hiç yoktur. Oysa bu gerçeğin gözlemlendiği evren, işte şu anda içinde bulunduğumuz evrenin ta kendisidir. Burada insan bedeniyle, bir duvar veya bir su birikimi arsında bir sınır, bir ayrılık gözlense bile, atomaltı düzeyde böyle bir ayrım kaybolmaktadır.

Bu tesbitlerden sonra, fizikçileri düşündüren yeni bir soru ortaya çıkıyordu. O halde, nasıl oluyor da insan, gerçekte sınırsız bir BÜTÜN olan TEK'i, ayrı, ayrı parçalar şeklinde gözlemliyor? Evet, nasıl oluyor da TEK'i, çokluk görüntüsünde yaşıyoruz?..

İşte bu sorunun cevabını QUANTUM TEORİSİ açıklığa kavuşturdu...

Quantum fiziği, yüzyıllardır devam edegelen inanışa göre, maddeyi oluşturduğu kabul edilen parçacıkların, "temel yapı taşları" olmadıklarını, hatta bu parçacıkların "temel" olma özelliğine dahi sahip olmadıklarını tesbit etti... Nasıl mı?..

Şöyle ki: Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyası, daha alt, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma gelmiştir. İş tamamen insan düşüncesine kalmıştır. Bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar gibidirler, hatta birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır...

Çünkü, atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir BÜTÜN olarak var olduğundan dolayı, sözü edilen parçacıkların, BÜTÜN'den ayrı olarak, kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur. Bunun sebebi, o düzeyde parçacık diye bir şeyin gözlemlenmemesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından, aslında o haldeyken, "parçacık" olarak henüz bir varlıkları da yoktur! Bu düzeyde herşey, sadece "olasılık dalgalarından" ibaret gibi görünür... Peki, çokluk görüntüsü ve parçacıklar ne zaman var olmaktadır?.. İşte işin, üzerinde durulması gereken en ilgi çekici yanı burasıdır...

Bu parçacıklar, ancak gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak KAVRANINCA bir ÖZELLİK kazanmaktadırlar. Ne zaman ki yapılan gözlemler arasında bir karşılaştırma sözkonusu olur, o zaman her bir özellik belirmeye başlar. Her özellik, gözlemcinin kavramasıyla bir anlam kazanmakta ve buradan sonra da o özelliğin atfedildiği parçacığın varlığından söz edilmektedir...

Dolayısıyla, nesnelerin, gözlemcinin düşünceleriyle, gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünü olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda ortaya çıkan bir gerçek şudur: Gözlemcinin kendisi de bu gözlem zincirinin bir ögesidir ve ondan ayrı değildir. Eğer gözlemcinin KAVRAYIŞI olmasa, gözlenen yapının bir ANLAMI olamayacak ve parçacığın varlığından da söz edilemeyecektir. Her bir nesnenin yapısı ve özellikleri, gözlemcinin kavrayış biçiminin ürünüdür.

İşte 2000'li yılların eşiğinde, Atom fiziğinin ortaya çıkardığı net gerçek şudur: İşin içine insanı koymadan bu evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Fizik evren, ancak insanın kavrayışıyla birlikte var kabul edilmektedir. Her bir nesnenin var olması, bir özellik ve anlam taşıması, bilinç tarafından KAVRANMASINA bağlıdır. Gözlenen bu evren ve onun fiziksel yasaları, bilincin kavramasıyla anlam kazanmakta ve böylece de "var" kabul edilmektedir. Açıkçası, herşeyi ve kendinizi ne olarak kavrıyorsanız, şu anda öylesiniz. Ve bu da tamamen size göre öyle!

Evrenin meydana gelişinde, "temel yapı taşlarının" varlığı söz konusu olmadığı için, içinde yaşadığımız evren, nesneler ve fiziksel yasalar, tamamen gözlemi yapan bilince GÖRE'dir. Herşey tamamen düşünsel bir kavrayıştan ibarettir. "Maddenin" varlığını belirleyen esas faktör, gözlemcinin algı kapasitesi ve kavrayış biçimidir. Başka bir ifadeyle, bulguların ne şekilde olacağı, yani nesnelerin varlığı ve onların özelikleri, olayın dışında olmayan, onunla birlikte olan, insanın kavrayış biçiminin ürünüdür. Gözlemci NASIL kavrarsa ve ne anlam verirse, evren, onun yasaları, nesneler ve özellikleri ÖYLE görünmektedir.

Bu bulgular ışığında düşündüğümüzde, şu an içinde bulunduğumuz fiziksel yasaların, bilincimizin kavrayış biçiminin KARŞILIĞI olduğu anlaşılmaktadır. Yani, içinde bulunduğumuz ortam ve onun yasaları, aslında bilincimizde ortaya çıkan anlamların bir sonucudur... Fizik nesnelerin özelliklerini ve evrensel yasaları tayin eden bir BİLİNÇ ile bakmakta, Onun ile görmekte, Onun ile dokunmakta, kısacası Onun ile varolmaktayız. Gözlemci ve algı araçları neyi tesbit edebilecek düzeydeyse, sonuç olarak o tecrübe edilmektedir.

Evrende gördüğümüz tüm bu fiziksel nesnelerin meydana çıkışında, bizim düşünsel tesbitlerimiz, yani bilincin varsayımı sözsahibidir. Biz NASIL bakarsak, evren bize ÖYLE görünür ve şu anda öyle görünmektedir. Tasavvufi ifadesiyle, biz ne isek, dünyamız da ona göre olmaktadır. Ve içinde bulunduğumuz bu evreni, bu fiziksel nesneleri, tamamen bizim algılama ve kavrayış biçimimizden dolayı bu şekilde gözlemlemekteyiz.

O halde, bunları kavrayan bilincin VARSAYIMI değiştikçe, yani evrenin atomaltı boyutlarına inildikçe, veya üstmadde boyutlarına çıkıldıkça, maddenin kabulünden doğan fiziksel yasalar geçerliliğini yitirecektir ve yitirmektedir.Fiziksel yasalarla kayıtlanmamış bir "varsayım duvarın" veya "düşünsel duvarın" içinden geçilebilecek, "düşünsel suyun" üzerinde yürünebilecektir. Ancak tabi bunları başaranın, kendi özbilinci yanında, maddeden ibaret bireysel varlığının da bir varsayımdan fazla birşey ifade etmemesi halinde... Atomaltı boyutta sınırlı yapısı olmayan bir duvarın ötesine düşünsel bir bedenin geçememesi, tamamen bilincin bir varsayımı ve insanın öyle şartlanmasıdir. Fizik dünyaya ait şartlanmalar kayboldukça, bilincin evrensel değerleri ortaya çıkacak; şüphesiz bir dilek ve kesin kararlılık, kendiliğinden ortamını bulacak ve her dilenen gerçekleşecektir...Evet... Artık bilimin ışığında inkar edilecek hiçbir yanı kalmamıştır ki, Sufilerin eserlerinde rastladığımız, "şöyle bir aleme ve zamana gittim, şöyle şöyle işlerle karşılaştım", gibi, önceleri kabul etmekte güçlük çekilen ifadeleri, kendimizde mevcut Evrensel Bilincin ve gizli kalmış güçlerin müjdeleridir...
 
İBRAHİM TENNURİ [Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'den BİR İLAHİ

Cana cefâ kıl ya vefâ,
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş,
Ya derd gönder ya ya devâ,
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Hoştur bana senden gelen:
Ya hil’at ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken...
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Gelse celâlinden cefâ,
Yahut cemâlinden vefâ,
İkiside cana safa:
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Ger buğ u ger bostan ola,
Ger bendü ger zindan ola,
Ger vasl ü ger hicrân ola,
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Ey Padişah-ı Lemyezel!
Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!
Ey lûtfu bol kahrı güzel!
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Ağlatırsın zâri zâri,
Verirsen cennet ü hûri,
Lâyık görür isen nâri,
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
Gerek ağlat, gerek güldür,
Gerek dirgür, gerek öldür,
Bu Âşık hem sana kuldur,
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
İbrahim Tennuri
 
Besmele ile edelim feth-i kelâm,
Feth oluna tâ bu muammâ-yı enâm

diyerek söze başlayalım. Mevlevîlerin toplantılarına başlarken çok sık tekrar ettikleri, benim de rahmetli Halil Can Hoca'dan çok sık duyduğum bir söz var; onlar hadis derler: "Salih kişilerin anıldığı yere rahmet yağar."
Rahmet-i Rahmânı niyaz ederek, ben de sözlerime bir hatıra ile başlayacağım. Bu hatıranın bir mukaddimesi olarak bunu söyledim. Her ne kadar hatıra nakledecek yaşta değilsem de, rahmete vesîle olur ümidiyle... Dünden beri devam eden bütün konuşmalarda olduğu gibi, bu hatıramı naklatemek içinden geldi. Ben çok küçük yaşlarda Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi'nin camiine, yakınına babamla beraber pek çok gidip geldim. Ve babam zaman zaman bize Hocaefendi'nin huzurunda aşırlar okuturdu. Biz gitmesek, Hocaefendi de "Nerede çocuklar?" diye sorarmış. Çünkü, evimiz çok yakındı Zeyrek'e... Bu sebeple devamlı giderdik. Her gittiğimizde de hem okurduk, hem de durumuna göre mükâfaatımızı alırdık.
Sonra babamın bir arkadaşı var idi. Pastacı Tevfik Dede ismiyle bizim o zamanki tanıdığımız bu zat, okumuş, yazmış bir derviş adamdı. Kelimenin tam mânâsıyla dervişti. Ahir ömründe, her gün öğleye kadar pasta yapar, öğleden sonra o yaptıklarını satardı. Bunu kendi nefsinde tatbik eder idi. Babamla bunlar bir araya geldikleri zaman bizim evde; şöyle kafa kafaya verip, kulak kulağa verip, ilahiler okurlar idi. Ben de onlardan duya duya bazı ilahiler öğrenmiştim.
Bir gün Hocaefendi, böyle çok taltif edince:
"--Dede, bir de ben ilâhi okuyayım mı?.." dedim.
"--Oku bakalım!" dedi, her zaman ki yumuşak tonton babacan sesiyle...
Bizim için şeklen de, fiilen de, ses sedâ itibarıyla da öyle idi. Bir ilâhi okudum. Babama dedi ki:
"--Hâfız! Buna başka ilâhiler de öğret!.."
İşte biz o gün bu gündür, ilâhilerle haşır neşir oluyuruz. Şimdi Allah'tan Hocaefendi'ye rahmet, babama rahmet ve benim ilk hocam sayılabilecek Pastacı Tevfik Dede'ye de rahmet niyâzıyla hatıra kısımını bitiriyorum.

Mûsikî nedir?.. Mûsikînin pek çok tarifi var... Bizim son devrimizin nadide simalarından, nev'-i şahsına mahsus tiplerinden İbnül Emin Mahmud Kemâl diye bir zat var; son devir fuzelâsından, zurefâsından, ehl-i kemâlden... Adı da zaten Mahmud Kemâl İmer... Onun "Hoş Sedâ" diye, bizim mûsikîmizin son devrinde yetişmiş üstadlarının hayatına dair bir kitabı var... Bu kitabın baş tarafında mûsikî hakkında, mûsikînin dinle, diyanetle, ruhi hayatımızla ilgili yorumunu çok güzel yapan birkaç satırı var. Bir nadide tarif ve duruma uygun bir tarif olarak onu sizlere nakletmek istiyorum. Bu İbnül Emin için Yahya Kemal bir beyit söylemiş, onu şöyle tanıtıyor:

Hezar gıpta o devr-i kadîm efendisine,
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!..

Böyle nadide bir zat idi. Allah rahmet eylesin ona da... Diyor ki:
"Et'ime cesedin gıdası olduğu gibi, gınâ da ruhun gıdasıdır." Yâni, yemekler cesedin gıdası olduğu gibi, mûsikî de ruhun gıdasıdır. Bunu araştırıcılar, ehl-i tedkik, tahkik böyle tesbit etmiş.
"Gınâ fehme saffet verir." Yâni, anlayışa berrraklık kazandırır. Zihne rikkat, yâni keskinlik verir. "Cebîne cesaret aşılar, korkağa cesaret verir. Bahile sehavet bağışlar, cimriye cömertlik ikram eder."
Demişlerdir ki diyor; "Bütün tecrübeler bu hakikati isbat etmektedir." Devam ediyor; "Mûsikî aşkın lisanıdır. Konuştukça, ruhumuzu geldiği kudsî aleme yüceltir ve ezeli güzellikleri seyretmişcesine can u cânânımızı ihyâ eyler. Bu sebeple eski eserlerde mûsikîye, ilm-i şerif denmiştir. İlm-i şerif-i mûsikî tabiri kullanılmıştır.
Buraya ufak bir not koymuş, çok calib-i dikkat... Diyor ki; "Şerâfetini muhafaza için nasıl hareket etmek gerekeceğini, iz'an sahipleri tâyin eder." O ölçüler işte bu iz'an sahiplerinin tespit edeceği ölçülerdeir. Bir farsça beyit söylüyor, zaman bakımından onun mânâsını söyleyeyim size: "Hubb-u ezelî, yâni aşk-ı ilâhi, yani aşk-ı hakiki, bütün eşyaya sârî olmasa ve mahlûkatı cûş u hurûşa getirmese; ne bülbül feryad eder, ne gül güler, ne rengârenk çiçekler açılır, ne etrafa binbir güzel koku saçılır, ne rüzgar inler ne sular çağlar, ne denizler çoşar, ne aşık niyaz, ne mâşuk naz eder... Ne nayin enini, ne tamburun tağini işitilir, kavranır. Şüphe yok ki bütün mahlûkatı name söz ettiren, dillendiren ilahi aşktır. İlahi güzelkileri de bize aksettiren ruhlara nüfûz ettiren ilahi nağmelerdir." Bir şiirle bu kanaati te'yid ediyor:

Bezm-i ezelîde guş-u câne aksetmiş idi nevâ-yı dîdâr,
Feryad-ı keman, tağin-i tambur eyler bize ol nevâyı ihtar.

Yani, "Ezel aleminde can kulağına didârın, sevgilinin, yâni Allah-u Teâlâ'nın nevâsı aksetmiş idi. Kemanın feryadı, tamburun tınlaması, tağini, bize daima o bezm-i ilâhîde kulağımıza akseden nağmeleri ihtar eder, ihtar etmelidir."

"İnsanda basar u basiret lazımdır ki hakîkatı görsün. Gören göz lâzım... Hassas bir kulak lâzımdır ki, Hakkın sedâsını işitsin. Mûsikînin tesiri, dinleyenin istidadına göre tezahür eder."
Hocam buna işaret etmişti. "Dinleyici vardır ki, bir nağmeden mebdeini düşünür. İlahi aşk ile gaşyolur. Biri vardır ki sonunu düşünmez, beşerî aşk içinde yuvarlanır gider." Bu mânâda Gazâlî'nin İhyâ'daki şu sözünü de söyüyor. Gazâlî İhyâ'da buyuruyor ki: "Baharın, çiçeklerin, udun nağmelerinin tesir etmediği kimsenin mizacı o kadar bozuktur ki, ilâcı yoktur."
Mûsikî, söz anlamayan bebeğe ve yaratılıştan aptal olan hayvana bile, bir hayvan olan deveye bile tesir eder. O kadar müessirdir ki, mûsikî dinleyen çocuk susar, uyur. Ninni, bunun en güzel misâlidir. Deve, taşıdığı ağır yüke aldırmayarak sürücünün söylediği nağmelere uyup, uzun mesafeleri kolayca kateder, aşar. Hattâ ecdad, mûsikiyle delileri bile tedavi etmiş. Demek ki, delilere bile tesiri var...

İşte, bizim bahsettiğimiz mûsikî Türk mûsikîsi ki, onun esasını tasavvuf ve tasavvuf mûsikîsi meydana getirir. Bu özelliklere sahip bir mûsikî idi. Öyle olmaya da devam etmek mecburiyetindedir. Bizim bu mûsikîmizi Yahya Kemal birkaç beyitinde, mısralarında çok güzel anlatıyor. Onları da size arzetmek istiyorum. Diyor ki;

Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden,
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden!..

Mûsikîlerimizden anlamayan, bizden, bizim medeniyetimizden, İslâm medeniyetinden, İslâm kültüründen, Türklerin bu kültür ve medeniyete yaptığı hizmetlerden pek fazla şey anlamaz. Devam ediyor:

Açar bir altın anahtarla grub ufuklarını,
Hemen yayılmaya başlar sedâ ve nur akını...
Ve seslenir büyük Itri, semâyı örten ruh
Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nuh...
O mutlu devrede Itri'ye en yakın bir dost,
Işıklı dantelalar bestekârı Hafız Dost...
Bu neslin ortada dahîcedir başardığı iş,
Vatan nasıl karışır mûsikîyle göstermiş.

Bu sayılan insanlar ki, bizim bestekârlarımızın hemen hemen büyük çoğunluğu ya imamdır, ya müezzindir, ya müderristir, ya kazaskerdir, ya şeyhül İslâmdır. Bunların ortaya koyduğu bu mûsikîyi, vatanın mûsikîyle nasıl karıştığını, birleştiğini gösteren bir ölçü olarak almış, Itri'yi ve bu saydığımız bestekarları düşünürsek, son mısrayı "Din nasıl karışır mûsikîyle, göstermiş." şeklinde söylemekte bir beis yok...

Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiiirinde bizim mûsikîmizin bir başka yönünü şöyle anlatıyor:

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum,
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum
Bir zamanlar hendeseden abide zannettimdi,
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi...
Senelerden beri, rüyada görüp özlediğim,
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını,
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı tekbir, oluyor bir tek ses...
Yüksek bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi...

Yahya Kemal'in bu mısrâlarını, bizim dahi bestekarımız Itrî'nin hatırasına yazdığı, ona ithaf ettiği şiirinden seçilmiş bir iki beyitle tamamlayalım. Itrî biliyorsunuz, bizim tekbirimizin bestekârı... Bu tekbirin nağmelerini dinleyenler, duyanlar --yerli, yabancı-- bunun fevkal beşer bir mûsikîye sahip olduğunu, bir mûsikî değeri bulunduğunu, her yerde her zaman söyleyip yazıyorlar. İşte Yahya Kemal, özellikle bu tekbir bestekârı olması bakımından Itrî'yi şöyle değerlendiriyor:

Mûsikîsinde bir taraftan din, bir taraftan bütün hayat akmış,
Her taraftan boğaz, o şehrayın mavi Tunca'yla gür Fırat akmış
Nice seslerle gök ve yerlerimiz, hüznümüz, şevkimiz zaferimiz,
Bize benzer o kâinat akmış.

İşte mûsikî bir medeniyettir. Hakim vasfını veren unsurlardan biri halinde tezahür ediyor. Mûsikîmizin yapısına bakınca karşımıza şöyle bir şema çıkıyor. Türk mûsikîsi ikiye ayrılıyor. Birinci kol; lâdînî dediğimiz, doğrudan doğruya dini tesirlerle ortaya konmamış, vücud bulmamış eserler; yoksa, dinden uzak, din dışı değil... Bu eserleri üç farklı grupta toplayabiliyoruz: Birisi, klasik mûsikîmiz dediğimiz klasik şairlerimizin eserlerini yine klasik bestekarlarımızın, klasik ölçüler içinde klasik formlar içnde bestelenmesinden meydana geliyor. Bunları malesef açmaya hiç vaktimiz yok.
İkincisi, sanat mûsikîsi dediğimiz, özelliklerini, ana vasıflarını klasik mûsikîmizden almakla beraber, güfte ve nağme yapısında biraz daha orta karar olan, biraz daha geniş kitleleri hedefleyen bir mûsikî ki, "Aziz İstanbul" Yahya Kemal'in bu mûsikînin güzel örneklerinden birisidir.

Yahya Kemal'in bu "Aziz İstanbul" şiirini Münir Nurettin 25 sene önce bestelemiş. Üzerinde çalışmış, çalışmış, çalışmış; ortaya bir türlü çıkarmaya cesâret edemiyor. Ve hep, "Bir şey eksik bu nağmelerde... Bu güfteyi tamalayacak bir takım nağmeler lâzım!" diye düşünüyor. Sonunda, bir sabah Cihangir tepelerinde oturuyormuş. Oradan duyduğu ezan ve o ezana katılan komşu evden gelen bir ninni sesini duyunca, bu ikisini ki ninnilerde "Huuu... Huuu..." diyerek, nakarat böyledir. Hanımlar daha iyi bilirler. Bu çocuklarımızın kulağına Allah adının bir başka şekilde fısıldanması, söylenmesi tekrar edilmesiyle, yine Allah isminin Ezan-ı Muhammedî'deki tecellilerini güftenin başına ilk nağmeler olarak yerleştiriyor. Ve bu nağmelerle eserini tamamlayıp ortaya çıkarıyor ki, bu hakikaten sanat mûsikîmizin zirvelerinde bulunan bir eserdir.

Dinin nasıl mûsikî ile iç içe olduğunu bu basit pek çok misalden de burdan da görmek mümkün. Bir de ladini mûsikînin içine mehter mûsikîsi giriyor. Mehter mûsikîsi de bizim askerimizi çoşturan, cenge teşvik eden, cihada teşvik eden bir mûsikî olarak hâlâ bugün bile dinlediğimizde aynı duyguları hissetmemize sebep olan bir büyük mûsikî...

Dini mûsikîye geliyoruz. O da ikiye ayrılıyor: Cami mûsikîsi ve tekke mûsikîsi... Cami mûsikîsi için müezzinlerin camideki ibadet etme esnâsında yaptıkları bütün mûsikî faaliyetleri... Yani ses mûsikîsi... Camide saz yoktur.
Özetle söyleyebilirsek, bir de ramazanda okunan teravih aralarındaki ramazan ilahileri ve tekbir, Salât-ı Ümmiyye gibi diğer unsurlar, cami mûsikîmizin eserleri olarak ortaya çıkıyor.

Tekke veya tasavvuf mûsikîsi olarak da, karşımıza üç tür mûsikî çıkıyor. Bunlardan bir tanesi Mevlevî mûsikîsi: Klasik formda en üstün sanat gücüne sahip eserlerdir. Mevlevî mûsikîşinasların ortaya koyduğu ve Mevlevî ayininin icrası sırasında tekkelerde okunan mûsikî...
Bunun da iki yönü var: Bir ayin dediğimiz kısmı, o daha çok sazla söz beraberdir. Sema'a eşlik eder. Bir de ayinlerin başında Hazret-i Muhammed SAS'in övgüsüne mahsus olan nât okunması... Mevlevi mûsikîsinin iki önemli unsuru budur. Diğer tasavvuf mûsikîsini de sünni tarikatlar olarak, --Mevlevilik de sünni bir tarikattır-- Türk kültüründe Kadirîlik, Halvetîlik ve Rufâîlik ve bunların alt kolları meydana getirirler. Bunların tekkelerinde, dergâhlarında icrâ edilen mûsikî olarak görebiliyoruz.

Şuul dediğimiz, Arapça güfteli biraz daha hareketli, kıyam zikri esnasında okunan ilahiler...
Durak dediğimiz, zikrin devreleri arasında, yani ayakta yapılan zikirle oturularak yapılan zikir arasındaki devrelerde okunan, serbest bestelenmiş kaside gibi bir form... Mûsikîmizin çok kıymetli formlarından birisi...
Ve nihayet; kasideler.
Kasideler; ve batıni tarikat dediğimiz Bektaşilik ve bunun gibi olan tarikatların mûsikîsi ki, Türk kültüründe bu Alevîlik ve Bektâşîlik birbirinin içinde, birbirine karışmış bir vaziyette. Bektaşilerin mûsikîsine nefes diyoruz. Alevilerin mûsikîsine de, o birtakım hareketlerle beraber icra edidiği için ona da semah deniyor.
........................
Güfteler gerek klasik mûsikîmizde gerek tasavvuf mûsikîmizde hemen büyük bir ekkseriyetle tasavvufi mânâya da yorumlanabilen ve şairleri tarafından bu iki nokta göz önüne alınarak söylenen güftelerden bestelenmiştir. Mesela Fuzûlî'nin şu şiirinden bir beyit size arz ediyorum. Diyor ki;

Canı canan dilemiş, vermemek olmaz ey dil;
Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim.

Burada can-canan, sen-ben meftunları yoruma göre, insanın maddi aşk ile ilgili olursa. Sevdiği kişi ile ile kendisi arasında ve canı arasında olur. Ama ilahi aşk söz konusu olduğu zaman, ilahi aşkın kaynağı olan Allah-u Teâlâ ile kul arasında, bu mânâdaki münasebeti ifade eder. Nitekim bu ve bunun gibi pek çok güftesi, hem beste formunda, hem yörük semâî formunda, hem ilahi formunda, hem de câlibi dikkattir, nefes formunda bestelenmiştir.
Netice olarak bu güfte seçiminde, şairlerimizin hemen pek çoğunun aynı zamanda tasavvuf neşesine sahip olması sebebiyle, tasavvufun mühim tesiri vardır. Bestelerde ise Klasik söz ve saz mûsikî repertuarımızın bütün değişmez form ve ağırbaşlı nağme yapılarının esasına koymada tasavvufun ve bu eserlere derinlik kazandıran mistik ruhun tesiri doğrudan doğruya tasavvuftan gelmiştir. Onlar yani tasavvuf bu eserlerin hem formlarına, hem güftesine hem de nağme yapılarına mühim tesirler icra etmiştir. Cami mûsikîmizde de yine tasavvuf dolayısıyla bazı ilahilerde de aynı şekilde tesiri olmuştur. Tekke mûsikîmizin ve zikir usulünün belirleyici, hakim unsurunu zaten tasavvuf meydana getirmiştir.
Netice olarak tasavvufsuz bir Türk mûsikîsi düşünmek mümkün değildir.

Soru:
--Org çalıyorum; orgla tasavvuf mûsikîsi icra etmek istiyorum, nota bulamıyorum. Ne tavsiye edersiniz?

--Org meselesi bana şunu hatırlattı. Vaktiyle bir Yunus Emre Oratoryosu bestelenmiş, devletin desteği ile... "Biz batı mûsikîsinde de dini eser besteleriz!" iddiasıyla, sahne almak üzere devlet milyonlarını vermiş. Sonra da icra edilmiş. Yahya Kemal'e dinletmişler:
"--Bu Yunus Emre Oratoryosu!.. Nasıl buldunuz bu icrayı efendim?.." demişler.
Şöyle biraz düşünmüş demiş ki:
"--Bir papaz bize teravih namazı kıldırdı(!)"
Şimdi, org kilise mûsikîsinin ana sazıdır. Bugün bazı ufak tefek değişikliklerle, herkesin kullanabileceği bir hale getirdiler. Yâni, "Aletin müslümanı kafiri olmaz!" açısından bakarsak, durum bu... Ancak, bizim mûsikîmiz org aralıklarıyla, ses sistemiyle icrâ edilemez; yâni, tasavvuf mûsikîsi de hakkıyla icra edilemez.
O kardeşimize ben notaları vereceğim, çalışmasını devam ettirsin. Ama uygun bir Türk mûsikîsi sazını da temin etsin!.. Bu hususta da yardımcı oluruz. Benzer arkadaşlara --çünkü artık gitar çalar müslüman kardeşlerimiz de var, bateri çalanlar da, org çalanlar da var-- "Madem ki bizim seslerimizi aksettireceğiz, bizim seslerimizi aksettirme vasıtamız olan sazlarla olsun bu..." diye bir tavsiyede bulunuyorum.
 
İnsanın iyi ve kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikli huylara ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlara Ahlak denilmektedir.

İslam dini her iki cihanda insanı mutlu kılmayı hedeflemiştir. Bunu da Ahlak ve fazilet temeline oturtmuştur. İslam dininin amacı, ahlaklı insan ve bu insanlardan oluşan ahlaklı toplumlar meydana getirmektir. İslam'ın bu bütün emirleri bu amaca yöneliktir. Hem ibadetler, hem de diğer davranışlar bu hedefe hizmet ettiği oranda değer kazanmakta, aksi takdirde ALLAH katında hiçbir önem arz etmemektedir.

İslam ahlakının asıl kaynağı KUR'AN ve onun açıklayıcısı olan sahih sünnettir. Bu iki kaynak, dinin ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizerek ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur. Hz.Aişe, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, Hz. Peygamber'in ahlakının ''KUR'AN AHLAKI'' olduğunu belirtmiştir. İslam dininde yapılması emredilen ibadetlerin gayesi insanı ahlaki olgunluğa eriştirmektir. İmanın olgunluğu ahlakın güzelliği ile ilgilidir. İbadetler bizleri her türlü çirkin işlerden korur. Ahlaki bakımdan geliştirerek şefkat, merhamet duygularını yerleştirir. Cimrilikten kurtarır, başkalarına karşı yardımseverlik duygularıyla süsleyerek topluma karşı faydalı bir insan haline getirir.

İnsan dünyaya temiz olarak gelir. Eğer anne ve babası tarafından iyi terbiye edilir, güzel huylarla süslenirse iyi ahlaklı olarak yetişir. Her konuda olduğu gibi ahlaki konularda da örnek alacağımız ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz.Peygambere KUR'AN-I KERİM'de şöyle buyurulmaktadır: ''Ve elbette sen yüce bir ahlak üzerindesin''(Kalem,4)

KUR'AN-I KERİM, aynı zamanda insanları uymaları gereken kuralları en güzel ve açık bir şekilde ortaya koyan, insanı ebedi kurtuluşa götürecek evrensel prensipleri içeren bir ahlaki kurallar manzumesidir.
 
Nefs nedir?
Sual: Kalb, yürek, gönül, nefs hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Kalb, göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Buna, yürek denir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik cereyanı gibidir. Buna, gönül diyoruz. Ampul yürek ise, ışığı da kalbdir, buna gönül de denir.

Gönül insanlarda bulunur, hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki bütün aza, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İnsanın, inanmak, sevmek, korkmak, kalbindedir. İtikad eden, yani iman eden, kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü olan dinden kaçar. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ dinlerini Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşarlar. Ahirette de, ebedi, sonsuz saadete kavuşurlar.

Yürekli cesur demek iken, kalbi var veya kalbli demek yüreği hasta demektir. Yüreksiz, cesaretsiz, korkak demek iken, kalbsiz, merhametsiz demektir. Gönül kalb demek ise de, gönülsüz demek, kalbsiz demek değildir. Gönülsüz isteksiz demektir. Türkçe�den başka dile tercüme yapılırken, kalb eşittir yürek diye tercüme edilirse tuhaflıklar olur. İşte Arapça�dan veya başka dillerden Türkçe�ye tercüme yapılınca bu incelikler bilinmezse gariplikler ortaya çıkar.

Gönül bir de nefs anlamında kullanılır. Nefs kelimesi, yirmiyi aşkın anlamda kullanılmaktadır. Ruh, can, kan, benlik, iç, kalb, büyüklük, yücelik, irade gibi. Fakat daha çok iki anlamı vardır:

Birincisi, bir şeyin özü, kendisi, kişi. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Her nefs, ölümü tadıcıdır) buyuruluyor.

İkincisi, dine uymayan isteklerin kaynağı olarak kullanılır. Buna nefs-i emmare de denir. Bu nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Mesela hadis-i kudside (Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır) buyurulmuştur.

Sual: Nefsimizin mahiyeti nedir?
CEVAP
Allahü teâlâ insanda üç şey yarattı: Akıl, kalb ve nefs. Bunların hiçbiri görülmez. Varlıklarını eserleri ile, yaptıkları işlerle ve dinimizin bildirmesi ile anlıyoruz. Akıl ve nefs dimağımızda, kalb, yüreğimizdedir. Bunlar, madde değildir, yer kaplamazlar. Buralarda bulunmaları, elektriğin ampulde bulunması gibidir. Peygamberler ve veliler hariç, herkesin nefsi, çok kötüdür. Bu kötü nefse, (nefs-i emmare) denir ki, kötülüklere sürükleyen nefs demektir.

İnsanın en büyük düşmanı nefsidir. Daha sonra kötü arkadaş ve şeytan gelir. Kötü arkadaş ve şeytan de nefse tesir ederek insana zarar vermeye çalışırlar. Onun için nefsin, emmarelikten temizlenmesi gerekir. Çünkü nefs, kâfirdir, daima Allahü teâlâya isyan etmek ister.

Şeytan, verdiği vesveseye insanın uymadığını görünce, bundan vazgeçer, başka bir vesvese verir. Âlimler, şeytanı köpeğe benzetmiştir. Köpek kovalanınca kaçar ise de, başka taraftan yine gelir. Nefs-i emmare ise kaplan gibidir, saldırması ancak öldürmekle biter. Nefsimiz de ölünceye kadar yakamızı bırakmaz. Bunun için nefsi tanımak ve zararlarından korunmak gerekir.

İmam-ı Maverdi hazretleri buyuruyor ki:
(Nefsin terbiyesi zaruridir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir, sonra çoluk çocuğu gelir) buyuruldu. Kur'an-ı kerimde de mealen, (Nefs-i emmare, elbette günahları, kötülükleri emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53)

Nefsini terbiye edemeyen, ona uyan acizdir, ahmaktır. Hadis-i şeriflerde, (Asıl kahraman, nefsini yenendir), (Aklın alameti, nefse galip ve hakim olmak ve öldükten sonra gereken olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah�tan af ve merhamet beklemektir) buyuruldu. Hz. Âişe validemiz, (İnsan Rabbini ne zaman tanır?) diye sual edince, Peygamber efendimiz, (Nefsini tanıdığı zaman) buyurdu.. (Edeb-üd-dünya)

Nefs-i emmare ile cihad, iki yolla olur:
1- Riyazet,
2- Mücahede.

Riyazet, nefsin arzularını yapmamak demektir. Nefs ahmak olduğu için her istediği kendi zararınadır. Nefs daima haramları ister. Mücahede ise, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Nefsimiz, iyilik ve ibadet etmemizi istemez. Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet etmekten daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.

Nefs, dünya zevklerine, lezzetlerine düşkündür. Bunların iyi, fena, faydalı, zararlı olduklarını düşünmez. Arzuları, dinimizin emirlerine uygun olmaz. Dinimizin yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha beterini yaptırmak ister. Fena, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanmaması için, kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak gerekir.

Aklı kuvvetlendirmek, İslam bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, dinimize uymakla olur. Dinimize uymak için, ihlas gerekir. İhlas, işleri, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmaktır. Kalbin zikretmesi ile, yani Allah ismini çok söylemesi ile ihlas hasıl olur.

Dinimize uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zayıflatır. Bu sebeple nefs, kalbin dinimize uymasını istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Aklına uymayıp, nefsine uyan, bunun için dinsiz olmaktadır. Allahü teâlânın, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığı için, kulların işleyeceği günahlar da Ona zarar vermez. Nefslerini terbiye etmeleri, nefsle cihad etmeleri ve böylece Cennete girmeleri için kullarına bunları emrediyor:
(Cenab-ı Haktan korkup, nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranların varacakları yer, muhakkak Cennettir.) [Naziat 40, 41]

Dine uyan, arzusuna kavuşur. Kur'an-ı kerimde mealen, (Nefsine uyanlardan, doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz) buyuruldu. (Ankebut 69 Tefsir-i Azizi)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
İnsanda kötü vasıfları toplayan nefsle cihad etmek, onu kırmak gerekir. Hadis-i şerifte, (Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir) buyuruldu. Peygamber efendimiz bir savaştan dönünce de, (Küçük cihaddan büyük cihada döndük) buyurdu. Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah büyük cihad nedir?) diye sual edince, Peygamber efendimiz, (Nefsle cihaddır) buyurdu. (Deylemi)

Nefsi her zaman aşağılamak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden de dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym]
 
Geri