Tasavvuf olmadan olmaz mı

Konu sahibi son olarak 1661 gün önce görüldü
Bu hususu İmam–ı Rabbânî Hazretleri 'Mektubât' adlı eserinde şöyle açıklar:

"Tasavvuf yoluna girmek, İslâmiyet'in inanılacak şeylerine îmanı kuvvetlendirmek içindir. Böylece kişinin îmanı, düşünerek anlamak zorluğundan kurtularak, görmüş gibi sağlam ve vicdânî olur ve derin bir îman hâsıl olur. Meselâ, Allah–u Teâlâ'nın varlığına ve bir olduğuna önce düşünerek veya başkalarından görerek inanan bir insana, tasavvuf yolunda ilerlemek nasip olunca, düşünerek ve işiterek olan îmanı; şimdi bularak, anlayarak hâsıl olur. ûŽmanı olgunlaşır. İnanılacak şeylerin hepsine de, böyle îman hâsıl olur.

Tasavvuf yoluna girmenin ikinci faydası, fıkıhta bildirilen vazîfeleri yapmakta kolaylık elde etmek ve nefs–i emmâreden ileri gelen güçlükleri yok etmektir. Bu fakir, iyi anladı ki, tasavvuf, İslâmiyet'in yardımcısıdır. İslâmiyet'ten başka bir şey değildir. Böyle olduğunu, mektû»blarımda, kitaplarımda açıkladım.

Sufilere göre insan bir âlem–i sağîr'dir, mikro kozmostur, zübde–i âlemdir. Akıl, bizi gizli güçlerimizi gerçekleştirmeye yönlendirir, hayatın temel amacını belirlememize yardım eder. Ancak varoluşsal sorunumuzu tek başına çözemez. O nedenle insan gerçek benliğe ulaşmalı, İnsan–ı Kâmil olmalıdır.

Ahsen–i Takvîm (yaratılmışların en güzeli) ile Esfel–i Sâfilin (aşağıların en aşağısı) arasında gidip gelen insan, hem bir mükemmellik imgesi barındırır, hem de kopuşla birlikte başlayabilecek bir bozulmaya meyillidir.
İnsan, eğer varoluşsal problemini çözmek için, ebedi olanı arar ve kendini aşmak isterse bilincini kurgu, yalan ve idollerden; kalbini de hırs, kıskançlık ve öfkeden temizlemelidir ki Ahsen–i Takvîm'e ulaşabilsin. (3)
Tasavvufta ruhsal gelişimin ilerleme aşamalarını temsil eden makamlar vardır. Her aşama kişiliğin daha mükemmel bir seviyeye dönüşmesine katkıda bulunur. İnsan gelişiminin yedi aşaması ve eşlik eden kişilik
gelişim düzeyleri şu şekildedir (4 )

Tevbe: Nefs–i Emmâre
Verâ: Nefs–i Levvâme
Zühd: Nefs–i Mülhime
Fakr: Nefs–i Mutmainne
Sabr: Nefs–i Râziyye
Tevekkül: Nefs–i Marziyye
Rızâ: Nefs–i Kâmile...


@
HaSsNicktir:cici:
 
sagol paylasim icin yaren, insanin tasavvuf olmadan nefsinin terbiyesinin cok oldugunuda guzel orneklerle belirtten bir kitap :) mektubat (anilarimi aklima getirdinnnnn)
 
sagol paylasim icin yaren, insanin tasavvuf olmadan nefsinin terbiyesinin cok oldugunuda guzel orneklerle belirtten bir kitap :) mektubat (anilarimi aklima getirdinnnnn)
Rica ederim Elifcim:cici:Mektubat okunması gereken kitaplardan biridir :)

Yorumun için ben teşekkür ederim
 
Tasavvuf Evliyanın Yoludur

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah, iyilik sahipleri ile beraberdir. (Ankebut; 69)

Evliyaullah, Allah-u Zülcelale itaat uğrunda hep mücadele halinde olmuşlardır.

Bu Evliyanın, seçkinlerinin seçtiği yol Nakşibendi yoludur.

Hakka varan yolların en yakını bu yoldur.

Nakşibendi yolu Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı üzerinde bulunmak, bidat ve uydurmalardan kaçınmaktır.

Kötü ve huy ve çirkin alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır.

Nakşibendi yolunda temel esas; Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetle amel etmek, Murakabeye devam etmek daima Hakka yönelik bulunmak, dünya pisliklerinden uzak kalmak, Allahtan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, Allahı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allahtan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek, en büyük ahlakın sahibi olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakı ile ahlaklanmak gibi şeylerdir.

Bu yolda ilerleyen her kemale sahip olur.

Gizli hal ve neşeli gönülle huzuru bulur.

Korku, sapıtma ve tehlikelerden emin olur.

Hakka kavuşmanın sevinci ile her daim huzurlu olur.

Minhacul-Abidin kitabında, şöyle denilmektedir: Nakşibendi yolu, uzunluk ve kısalığı diğer yolların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez.

Bu yol ruh ayağı ile yürüyen bir yoldur.


Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir yoldur.

İlahi nurlara mazhar olan bir mürid, bu yolda daha erken ermektedir.

Kimi bir saat, kimi bir hafta, kimi bir yıl, kimi ise altmış yılda erer.

Bazıları da yüzyıl ağlayıp, sızlanmaktadır.

Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır.

Samimiyet ve ihlas her işin başında gelmektedir.

Bu yolun erkanı üçtür. Az yemek, az uyumak, az konuşmak&

Az yemek az uyumaya; az uyumak az konuşmaya; az konuşmak ise, kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır.

Yolun üç esası

Nakşibendi yolunun hakikati de üçtür:

Hatıraları, düşünceleri gidermeye, kalp zikrine ve murakabeye devam etmektir.

Bunlar da birbirine yardımcı birer kuvvettir.

Murakabe ise, Allah-u Zülcelalin kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu bir an bile kalbinden çıkarmamaktır.

Bu yolun sonu ise, huzura varmaktır.

O halde talep ve arzunun zuhur ettiği kalbi, büyük nimet bilmelidir.

Gece ve gündüz, muhabbetin çoğalması için çalışmak lazımdır.

Zira o ezeli sevgi olup, gönül aynasına aksetmekte ve parlamaktadır.

Mevlâyı isteyen kimse, murad olunmuş velidir.

Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:


Allah onları sever ve onlar da Allahı severler. (Maide; 54)

Tasavvufun aslı ve özü

Şah-ı Nakşibend ve bazı sadat-ı kiram şöyle demiştir:

İtikadı düzeltip, emirleri yapıp ve yasaklardan sakındıktan sonra bu yolun neticesi, Allah-u Zülcelal ile daimi huzurdur.

Her an Onu bilip Onunla olunca, Ondan gafil olunmaz.

Bu huzur, nefiste meleke haline gelip, kalp de kuvvetlenince, ismi ile huzur bulur.

Tasavvufun aslı; Kuran ve sünnet yolunda yürümektir.

Tasavvuf üstadlarının tarif ettiği yoldan, ne olursa olsun ayrılmamaktır.

Bidatleri, boş arzuları ve nefsani istekleri terk etmektir.

Hürmet gösterilmesi gereken büyük zatlara ve diğer mahlukata karşı saygı da kusur etmemektir.

İşte tasavvufun aslı ve özü budur.

Kim bu yoldan saparsa, muhakkak o Hak erleri makamından düşmüş olur.

Nitekim bu yolun büyükleri şöyle buyurmuşlardır :

Hz. Ömer radıyallahu andan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:


Allahın bazı kulları vardır ki; onlar ne Peygamber ne de şehittirler.

Fakat Peygamberler ve şehitler onlara verilen makama gıpta edip imrenirler.

Ashab-ı kiram: Onlar kimlerdir? diye sordular. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle devam etti:

Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alışverişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir.

Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler.

İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur.

İnsanların hüzünlendikleri günde onlar mahzun da olmazlar. (Ebu Davud)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: Dikkat edin! Allahın veli kulları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. (Yunus; 62)

Allah-u Zülcelal sevdiği ve seçtiği kullar olan Evliyaullahı sevmeyi ve onlar ile beraber olmayı nasip etsin& (Amin)

( Alıntı)
 
Mürşid Imana Nasil Kefil Olur ?

Bir mürşidin müridlerinin imanını kurtarma meselesi, çok tartışılan konulardan biridir.

Gerçekten de bu konuyla ilgili cevaplanması gereken birçok soru var.

Son nefesin nasıl verileceğini Allah’tan başkası bilebilir mi?

O’ndan başka kim cennet garantisi verebilir?

Bir mürşidin kendi imanı garanti altında mı ki, başkalarına kefil olsun?

İnsanoğlunun böyle bir yetkisi var mı?

Ölüm anında yanında olmadığı birine mürşid uzaklardan nasıl yardımcı olabilir?

Mürşid eli tutan herkesin imanı garanti altında olabilir mi?

Cevaplanması gereken sorulardan sadece birkaçı bunlar...


Hepimiz inanıyoruz ki, sonumuzun ne olacağını ancak Allahu Tealâ bilir. Hüküm O’nun elindedir. Cennet ve cehennem O’nun emrindedir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de cehennemi şeytana uyanlarla dolduracağını, insan ve cinlerden pek çoğunun da şeytana uyup bu sonuca gideceğini bildirir (Araf/179; Sad/84-85).

Bununla beraber, hiç bir ayette isim verilerek “falan kimse iman üzere ölüp cennete gidecektir” şeklinde bir haber yoktur. Ancak başta peygamberler olmak üzere, Allah’a iman ve itaat eden bütün müminlerin ebedî saadete erecekleri, cennete girecekleri bildirilir (Bakara/25, 82; Nisa/57, 122, 124).

Kur’an kime cennet garantisi verir?

Demek ki Allahu Tealâ, salih amel işleyen erkek-kadın bütün müminlere cennet garantisi vermiştir. Hatta, Rasulullah A.S. Efendimiz’in müjdesine göre, Allahu Tealâ kalbinde zerre kadar iman taşıyarak huzuruna gelen herkesi, geçici bir süre affedilmeyen günahları sebebiyle cehenneme atsa da sonuçta oradan çıkarıp cennete koyacaktır (Buharî, Müslim, Tirmizî).

Allahu Tealâ, inananları, kalplerine yerleşen kelime-i tevhid üzerinde dünya ve ahirette sabit tutacağını bildirmiştir (İbrahim/27).

Ayrıca, kendisine dost olan müttakilerin, dünyada, ölüm anında ve ölüm ötesinde emniyette olduklarını, hiçbir korku ve hüzün yaşamayacaklarını müjdelemiştir (Yunus/62-64). Yine Kur’an’da, Allah yolunda şehit olanların Cennetteki güzel halleri anlatılmıştır.

Bunların yanı sıra, Rasulullah A.S. Efendimiz de sahabeden bazılarının ismini vererek, onların cennetlik olduklarını bildirmiştir.

Ayrıca, kendisine tabi olup yolundan giden bütün ümmetinin Cennet’e gireceğini de haber vermiştir (Buharî, Ahmed). Dilini ve edep yerini haramdan koruyanların cennete gireceğine kefil olmuştur (Buharî) Buna benzer çok sayıda hadis ve haberler bulunur.

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Kur’an ve hadiste cennetliklerin isim listesi değil, sıfatları yani halleri zikredilmiştir. Kimde o sıfatlar bulunuyorsa, Allah ve Rasulü’nün müjdesine ulaşır.

Bütün peygamberler insanları Allah’ın rahmetiyle buluşturmak için çırpınmışlardır. Kendilerinin Allah yolunda bir davetçi olduklarını söylemişlerdir.

Davetleri, vaadleri, müjdeleri, tehditleri kendilerine ait değildir. Hepsi Alemlerin Rabbi’ne aittir.

Onlar, ilahî emaneti yerine getirmek, rahmet ve nurdan nasibi olanları nasipleri ile buluşturmakla görevlidirler. Peygamber vârisi kâmil mürşidlerin, derecelerine göre yaptıkları da aynıdır.

Mürşid cennetin yolunu tarif eder.

Kâmil mürşid, kimseye cennet bileti dağıtmaz. Sadece herkesi cennete giden yola davet eder. Elinden tutanın artık bütün tehlikelerden kurtulduğunu söylemez; “elimden sıkı tut!” der ve onu Allah rızasına giden yolda koşturur.

Onlar, Allah’ın hükmünü ve hukukunu, iyi bilir. Allah rasulü’nün yolunu başına taç, gönlüne ilaç yapar.

Allah ve Rasulü’nün hükümlerine teslim olur.

Vaatlerine hiç şüphesiz inanır ve güvenir.

Kendisine tabi olanları da bu müjde ve rahmetle buluşturmak için gayret eder.

Talebelerini edeple terbiye edip Allah’a teslim etmek ister. Onlara iman dersi verir. Salih ameli öğretir.

İhlasa yapıştırır. Bu yolda sadık ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Ölene kadar başlarını bekler, önlerinde örnek olur, yolu gösterir, engelleri geçirir. Şeytana karşı uyarır, nefsin hileleri karşısında uyandırır.

Devamlı zikir ve fikir ile meşgul eder, Allah sevgisini kalplere iyice yerleştirir.

Bunu kalbi boş kuruntu ve korkulardan kurtarmak için yapar. Ölürken ve ölümden sonra kula fayda verecek ve ondan istenecek tek şeyin kalb-i selim olduğunu bilir.

Kalb-i selim, Allah ile huzur bulan kalp demektir.

Mürşidin bütün hedefi kalbi bu hale getirmektir.

Bu şekilde Allah’a bağlanan kalbin sahibine Yüce Mevlâmız’ın hediyesi iman selameti, cennet ve Cemalullah nimetidir (İbrahim/27; Kaf/31-33; Yunus/26).

Kâmil mürşidin kendi elinde bir fayda ve zarar verme yetkisi yoktur. Fayda ve zarar Yüce Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olur. Mürşid, ilâhi nimetlerin kula ulaşmasında bir vasıtadır.

Velileri sevmenin asıl meyvesi ahirettedir.

Hemen şunu belirtelim ki, bir velinin Allah için sevilmesi büyük bir saadettir. Onun terbiyesine girilmesi ayrı bir nimettir. Bu nimetin ahirette de fayda vermesi için ilk şart samimiyettir. İkinci şart, ölene kadar bu yolda sabır göstermektir. İhlassız ve sabırsız olanlar hayırlı sonuçtan mahrum olurlar.

Allah yolunda kurulan bir dostluğun fayda vermesi için, onun ölene kadar muhafazası şarttır. Bir önemli şart da, güç yetebildiği nisbette amel etmek ve sevginin hakkını vermektir. Allah yolunda rehber olan kâmil mürşide ve hak yola muhabbetini koruyan, bunda samimi olan, münkirlik yapmayan herkes, bu sevgisinin faydasını mutlaka görür.

Şu hadiseden payımıza düşeni alalım:

Hz. Enes R.A. anlatıyor: Bir adam Hz. Rasulullah A.S.’a yedi sene hizmet eder. Efendimiz A.S. bir gün:

“Onun bizim üzerimizde hakkı vardır; çağırın da bir ihtiyacı varsa bize bildirsin, yerine getirelim.” buyurur. Adamı çağırırlar. Efendimiz A.S.: “İhtiyacını bize söyle yerine getirelim.” buyurur. Adam:

“Ya Rasulallah! Bana sabaha kadar müsaade buyurun; benim için hayırlı olanı nasip etmesi için Allahu Tealâ’ya yalvarayım.” der. Sabah olunca, Efendimiz’in yanına gelir ve:

“Ya Rasulallah! Sizden kıyamet günü bana şefaat etmenizi ve sizinle cennette beraber olmayı istiyorum.” der. Rasulallah A.S., ‘Allah müminleri dünya ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sabit tutar.’ ayetini okur ve peşinden:

“O halde bu isteğinin gerçekleşmesi için çokca secde ederek, kendi adına bana yardımcı ol!” buyurur. (Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İmana kefil olmanın gerçek anlamı

İşte bir mürşidin müridine diyeceği de aynen budur. Önce iman, itaat, hizmet. Sonra istiğfar, peşinden dua ve ümit. Bundan sonrası Alemlerin Rabbi’nin hüküm ve rahmetine kalmıştır. O dilerse kulunu rahmetiyle kuşatır, ölüm halinde onu melekleriyle destekler, güzel ruhlarla şenlendirir; şeytanın hilelerinden kurtarır, hesabını kolaylaştırır.

Bir mürid, mürşidine: “Benim imanıma kefil olur musunuz?” diye sorunca, mürşid şu cevabı vermiştir: “Eğer sen ölene kadar Allah ve Rasulü’nün yolunda gidersen ve bizim tavsiyelerimize uyarsan, senin imanla öleceğine kefil olurum!”

İşte herkese vaad edilen iman emniyeti budur.

Mürşidin kefil olması da böyledir. Mürşid-i kâmilin elinden tutup hak yolunda yürüyen insan, aslında bir cemaat desteğinde imanını ve edebini korumaya çalışıyor. Çünkü, kendisiyle aynı hedefi paylaşan müminlerin en mühim işi, iyilik ve takva yoluyla birbirlerine yardımcı olmaktır.

Ölüm anına kadar bu niyetini koruyan, Allah için sevdiği mürşidinden ve kardeşlerinden ayrılmayan, bu şevk ve sevgi desteği ile ibadete devam eden, hizmeti terketmeyen, zikir, şükür, sabır ve ilâhi takdire rıza içinde ömrünü tamamlayan bir insan, inşaallah iman selametiyle ahirete göçecektir. Bu bizim tahminimiz değil, Yüce Rabbimiz’in vaadi ve müjdesidir.

Temiz ruhlara verilen yetkiler


Ruhlar, Allahu Tealâ’nın emrinde ve hükmündedirler.

Ruhlar, melekler aleminin özelliklerine sahiptirler.

Allah’ın nuru ile nurlanmış, boyası ile süslenmiş ruhlar, özel yetkilerle donatılmışlardır. Allah onları sevmiş, meleklerine sevdirmiş, kendilerine bizim bilemediğimiz nice kerametler vermiştir.

Allahu Tealâ bir kudsi hadiste, sevdiği salih kullarının özel bir nur ve destekle gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olacağını; onların gözüne, kulağına, diline, eline, ayağına başkalarına vermediği özellikler ve tasarruf gücü vereceğini müjdelemiştir (Buharî, İbnu Mace, Beğavî).

İşte Allah dostlarının, Allah’ın izniyle insanlar ve eşya üzerindeki tasarrufu, uzaktaki insanlara yardım etmesi, bu hadiste belirtilen yetkiye girmektedir. Bu bir keramettir; Allahu Tealâ’nın kuluna verdiği özel bir nimettir.

Büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî K.S., velilerin, ölüm halindeki müridlerine yardımlarının ruh vasıtası ile olduğunu belirtmiştir. Ruhlar nurla hareket ettiklerinden, Allah’ın izniyle bir anda gökleri ve yerleri dolaşma ve görme imkanları vardır.

İkinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbanî K.S. Mektubat isimle eserinde, Allahu Tealâ’nın, bu üstün kabiliyetli ruha sahip irşad kutbu dostu vasıtasıyla, dilediği kullarına pek çok yardımlarda bulunacağını, bazen bu yardımdan o ruhun sahibi velinin haberinin olmadığını, olmasının da gerekmediğini bildirir.

Ölene kadar delil olan, ölürken kefil olur.


Kâmil mürşid, yeryüzünde Allah’ın şahididir; insanların haline şahitlik yapar. Hidayet yolunun rehberidir, kendisine tabi olanları hak üzere terbiye eder, kalpleri dünyadan çözüp Allah’a bağlar. Onların iyiliğine sevinir, kusurlarına üzülür. Sevgisi ve kızması Allah içindir. Gülmesi ve ağlaması Allah içindir.

Kâmil veli, iman, ihlas, takva ve edeb yolunun imamıdır. Kim onları ölene kadar bu yolda kılavuz yaparsa, onlar da o kişinin imanına şahitlik yaparlar.

Allahu Tealâ bu şahitliği kabul eder. Bir ömür süren bu dostluk ölümle bitmez, ölümden sonra daha tatlı, daha menfaatli olur. Allah için yapılan dostluğun asıl faydası ölümden sonra ortaya çıkar.

Mümin vefat ederken, ölüm meleği canını almaya geldiğnde yalnız gelmez. Yanında yardımcıları vardır.

Ayrıca vefat eden müminin ruhunu karşılamak, onu sevindirmek, yeni yurdunda rahat ettirmek, endişe ve korkusunu gidermek için Allahu Tealâ bir çok meleğini gönderir.

Melekler vefat eden salih mümine: “Korkma, sana vaad edilen cennetle sevin. Biz senin dünyada dostun idik, ahirette de dostunuz. Sana Allah’ın vaadi ve hediyesi olan cenneti müjdelemeye geldik, gözün aydın olsun!” derler. (Fussilet/30-32)

Melekler Allah’ın ordusudur. Veliler de Allah’ın dostu ve ordusudur. Onlarla dilediği kimselere yardım eder, zayıf anında destekler. Bir mümine yardım edilecek en nazik an ise ölüm anıdır.

Ölümden sonra devam eden vefa


Allah dostları merttir, vefalıdır. Sevdiklerini dünya ve ahirette unutup ihmal etmezler. Onlar, ölene kadar terbiyesi ile meşgul oldukları bir talebesinin ölümden sonra da haklarını en güzel şekilde korurlar. Onu kabirde yalnız, duasız ve hediyesiz bırakmazlar.

Sadık dostlarını dua, istiğfar ve gözyaşı ile desteklerler.

Bu, Yüce Peygamberimiz A.S.’ın ahlâkı ve emridir.

Kabirdeki kimseye, kabrin dışındakilerin yardımı ve faydası olur. Kabrin dışında yapılan dua ve istiğfar, Allah için dökülen gözyaşları, müminin hesabının kolay olmasına, hatta kabir azabının kalkmasına vesile olur. Allah Rasulü A.S. Efendimiz bir mümini kabre koyduktan sonra, oradakileri onun yardımına davet ederek şöyle buyurmuştur:

“Kardeşinizin affı için yakarın. Allahu Tealâ’dan onu imanında sabit kılmasını isteyin. Çünkü şu anda ona sual sorulmaktadır.” (Ebu Davud, Hakim)

Bir mürşid, her gün yapmakta olduğu zikirlerin, hayırların sevabını vefat eden mürid ve sevenlerinin ruhlarına hediye eder. Vefat eden bir mümini anne-babası, çocukları ve eşi unutabilir. Ona dua etmekten, onun için gözyaşı dökmekten usanabilir.

Onu desteksiz ve hediyesiz bırakabilir. Ancak, bu mümini peygamberi unutmaz. Bulunduğu makamda devamlı dua, istiğfar ve şefaatıyla onu destekler. Hepsi cennete girene kadar, kendisini seven ümmetinin derdine düşer.

İşte peygamber vârisi kâmil mürşidler de bu ahlâk üzeredirler. Onları Allah için sevenlerin gözü aydın olsun.
 
Allah dostları kendilerinden isteyen ve samimi davrananlara Allah’a yaklaşma eğitimini verirler. Mürşidin söylediklerini yaparak çalışanlar gün be gün Allah Tealâ’ya yaklaşmaya ve O’nu daha çok sevip O’na derin bir haşyet duymaya başlarlar.

Fethullah Verkanisî k.s. hazretleri tasavvufun gösterişten, dünyaya yönelik çıkar hesabından arınıp ihlâsı elde etmek için olduğunu söylüyor. Bunun elde edilmesinin ise, kişide gerçekleşecek olan Allah sevgisine bağlı olduğunu bildiriyor.

Allah’ı sevmek ibadet etmeyi, O’na itaati kolaylaştırır. Kalbi sevgiyle dolu olan kişi için sevdiğine kulluk etmek, O’nun sözünü dinlemek en büyük zevktir. İbadet ve taat artık o kişinin gıdası gibi olur. Uzaklaşınca kendini kötü hisseder.

Allah Tealâ’ya bu yakınlığı elde etmenin ilk aşaması O’na yakın olanlarla, yani Allah dostlarıyla, salihlerle birlikte olmaktır. Bu salih insanlarla sözlü ya da sözsüz sohbet edilir, yakınlık kurulur. Onların konuşmaları, susmaları akla ve kalbe hitap eder.

Onların ortamında bulunmak diğer işlerin ağırlığından sıyrılmaya, kişinin kendini toparlamasına fırsat verir. Ahireti düşünmeyi ve böylece dünya hayatı hakkında doğru bilginin yenilenmesini sağlar.

Allah dostlarıyla birlikte olmak yalnızca bildiğimiz anlamda insanların bir araya gelmesi şeklinde değildir. Arada ne kadar uzaklık olursa olsun onları düşünmek, yanlarında ve yakınlarında olduğu duygusuyla hareket edip onları model olarak görmek, bir arada olmak gibi faydalıdır. Tasavvufta bu durum rabıta olarak adlandırılır.

Allah dostu aklında olan, onu yanındaymış gibi düşünen kişi, yapıp edecekleri hakkında daha hassas olur. Nefsini bu rabıtayla kontrol eder. Başkalarının tepkilerine göre değil, Allah dostu yanındayken nasıl davranacaksa öyle davranır.

Allah dostlarının yazdığı veya onların sözlerinin derlendiği kitaplarda okuduğumuz gibi, böyle bir rabıtayla irtibat kuran kişinin kalbine nur dolmaktadır. Kendisiyle manevi irtibat kurulan Allah dostunun kalbinden gelen bu nur kişinin kalbini temizlemekte, Allah Tealâ’ya yaklaşabilecek bir hale girmesini sağlamaktadır.

Yakınlığı elde etmek için yapılacaklardan biri de zikirdir. Farklı anlamlara gelebilen zikir, tasavvuf eğitiminde Allah Tealâ’nın isminin çokça tekrar edilmesi demektir. Kendisinden eğitim alınan Allah dostunun gözetimindeki bu tekrar, kalbi temizleyip nefsi terbiye eden bir etkiye sahiptir.

Yine tasavvufun yaklaştırıcı, yakınlaştırıcı usullerinden biri hatme-i hacegândır. Hatmede fatihalar, salavatlar, zikir ve dualar okunup din ve tasavvuf büyüklerine hediye edilir.

Allah sevgisi kalbe yerleşsin diye salih insanlarla bir arada bulunmak, onlarla irtibatlı olmanın yanı sıra onların kitaplarını okuyup tasavvuf ilmine dair doğru bilgileri edinmek gerekir. Tasavvufu kendince yorumlamak, mutasavvıfların belirlediği yolun dışına çıkmaya yol açar. Bu durum Allah Tealâ’ya yakınlaşmayı sağlamaz.

Allah dostları, kâmil mürşitler, Rasulullah s.a.v. Efendimizin manen mirasçılarıdır. Dinin hem zahirine büyük önem verirler, hem derin bir bâtınî kavrayışa sahiptirler. Allah yolunun piri, hocası, yol göstericileridir.

Allah sevgisini ve ihlâsı elde etmek isteyenler için, onlarla yakınlık kurup eğitim ve terbiyelerini kabul etmek en güvenilir yoldur.

Alıntı.
 
Bir müctehide tâbi olmak lâzımdır
İftara doğru
Ramazan Ayvallı
[email protected]

Müctehide uymak, Allah ve Resûlüne uymak demektir. Bugün ise, bazı kimseler, müctehide değil, Resûlullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar; “yalnız Kur’âna tâbiyiz” diyorlar.

Eshâb-ı kirâm (aleyhimü’r-rıdvân) gibi bu ümmetin en büyükleri olan zâtlar, “Biz, Resûlullaha değil, yalnız Allah’a tâbiyiz” demediler ve demeleri de mümkün değildir. Sıradan bir Müslüman da, “Müctehide tâbi olmam, ben yalnız Resûlullaha tâbi olurum” diyemez. Müctehid, Allahü teâlânın ve Resûlünün emirlerini bildiriyor. Müctehide uymak, Allah ve Resûlüne uymak demektir. Bugün ise, bazı kimseler, müctehide değil, Resûlullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar; “yalnız Kur’âna tâbiyiz” diyorlar.
Durumu bir misâlle anlatmaya çalışalım: Nasıl ki bir öğretmen müdüre, müdür de Milli Eğitim Bakanına, Milli Eğitim Bakanı da Başbakana bağlı ise; insanlar bir müctehide, müctehidler mutlak müctehide, mutlak müctehidler de Resûlullah Efendimize bağlıdırlar...
Öğretmenler nasıl müdüre bağlı ise, tamâmı müctehid olan Eshâb-ı kirâm da, Resûlullah Efendimize bağlı idiler. Tâbiîn zamanında ise müctehidler ve halk var idi. Halk müctehidlere tâbi oluyordu. Halkın mezhebi, tâbi olduğu müctehidin mezhebi idi; o dönemde mezhepsiz kimse yok idi.
Müctehid âlimler birer öğretmen gibidirler; mutlak müctehidler ise, okul müdürleri gibidirler. İnsanlar da öğrenci gibidirler. Öğretmene, bu hangi okulun müdürü denmeyeceği gibi, öğrenciye de hangi okulun öğretmeni denmez. Öğrenciler öğretmene tâbi olduğu gibi, insanlar da müctehide tâbi olurlar.
Bin küsûr yıldan beri herkes bir mezhebe bağlı iken, maalesef şimdi bazı câhiller, herkesi başıboş, mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar. Dînî delîllerden anlamayanlara iki aklî örnek verelim:
Bütün subayların bir sınıfı olur. Topçu yüzbaşı, piyade albay gibi. Ama general olunca artık sınıf kalmaz. Topçu general olmaz. Artık o bütün sınıfların generalidir. Generaller de, sınıfsız ama, onlar da ya havacı, ya karacı veya denizcidir. Bunlardan birinde olmayan general olmaz. Bunlar da, ordu komutanlıklarına, ordu komutanları da hava, deniz veya kara kuvvetlerine bağlıdırlar. Kuvvet komutanları ise genelkurmaya bağlıdırlar.
Dikkat edilirse, gerek eğitim sisteminde ve gerekse orduda, bağımsız bir kurum yoktur. Herkesin bağlı olduğu, sorumlu olduğu bir yer vardır.
İşte insanlar da, birer er gibidirler. Bağlı oldukları bölükler, taburlar alaylar vardır. “Ben, genelkurmay başkanına bağlıyım, bölük komutanını falan takmam” diyemez. Müctehidler generaller gibidirler. Mutlak müctehidler ise, kuvvet komutanları gibidirler. Resûlullah Efendimiz de genelkurmay başkanı gibidir. “Genelkurmay başkanı, hangi bölüğün eri veya hangi kuvvet komutanlığına bağlı?” denilemeyeceği gibi, “Eshâb-ı kirâmın veya Resûlullahın mezhebi ne idi?” denemez.
14.8.2015
 
Kabir Azabından koruyan kefen satan birine uymak Resulullaha ve ALLAH'a uymak mıdır ?
 
İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez. (Zümer 3)

Ayetin Arapçasını okuyun. Bizzat orada min dûnihî evliyâe ifadesi geçer. Bakın bakalım bu tavır kimlerin tavırına benziyormuş?
 
Peygamber sahih bir hadiste en sevdiğini kızını bile amel konusunda uyarıyor. Orada sana bir faydam olmaz diyor. Allah'tan gelecek bir kötülüğü ben senden engelleyemem diyor.

Bunlar iman kurtarıyorlar? Bu nasıl iştir? Peygamberin bile veremediği güvenceleri bu adamlar nasıl veriyor?

Bir de bunun için çok doğru hadis be ayetleri bir oraya bir buraya çekiyorlar. Kelimelerin anlamını değiştiriyorlar. Yeter artık milleti kendinize kul yapacaksınız diye dini istismar etmeyin. Sapıklıklarınızı kendinize saklayınız.
Bu milleti tasavvuf altında sömüre sömüre zaten mahvettiniz. Yeter artık. Yeter insanlar gerçekleri öğrenecekler.
 
Peki Allah'ın veli kulları kimlerdir? Allah'a inanan tüm müminlerdir. Allah ile aramızda aracılar esinmek ise şirktir. Ayetleri başından sonundan kırparak müşrikliğin önünü açmanın anlamı yok..

İslam'da sevgi esasdır, müminler elbette birbirini sevecek ve incitmeyecekler. Ancak tasavvufun yolunun bundna farklı olduğunu ve kulu kula kul etmek olduğunu biliyoruz.

Allah'ın seçtiği diyorsun? Neye dayanarak Allah nebileri seçer ve onlara vahiy verir.
Senin evliya dediğinin kalbini bilmem ben. Beni bu tarz uydurmalar ile kandıramazsınız.

Delilsiz yazmıyorum yazdıklarımın hepsinin delili var.
 
Peygamberi genelkurmay başkanına benzetme terbiyesizliği..

Sorsan bunlar güya Peygamber'e çok saygılılar..

Tasavvufçuların her yanından ne kadar gizlemeye çalışsalarda oluk oluk kibir akıyor.
 
Geri