Tasavvuf nedir Tasavvuf hakkında bilgi, Tasavvuf ne demek, Tasavvuf anlamı, Tasavvuf açıklaması, Tasavvuf ne demek açıklayınız
Tasavvuf, vicdani ve zevki olduğundan, yani tatmakla anlaşıldığından, layık olduğu şekilde yazılıp anlatılamaz. Tasavvufu anlatmakla onu hal olarak yaşamak arasındaki fark, şekeri anlatmakla, bizzat onu tatmak arasındaki fark gibidir. Bununla beraber tasavvuf büyükleri bu ilmi, esasta aynı olmakla beraber, değişik şartlara ve durumlara göre farklı şekillerde tarif etmişlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir:
İbrahim bin Muhammed Nasrabadi rahmetullahi aleyh; "Tasavvuf, Kitap ve Sünnet'e tam bağlanmak, bid'atleri (dinde sonradan ortaya çıkarılan şeyleri) nefsin arzu ve isteklerini terk etmek, güzel ahlakla süslenmek, dostlarla iyi geçinip, onlara hizmette bulunmaktır."
İmam-ı Gazali rahmetullahi aleyh; "Kalbi yalnız Allahü tealaya bağlayıp, masivaya (Allahü tealadan başkasına) gönül bağlamamaktır."
İmam-ı Rabbani rahmetullahi aleyh; "Tasavvuf, Allahü tealanın emir ve yasaklarını yerine getirmekte yardımcı olarak, dindeki ihlas mertebesini elde etmeye yarar."
Ebu Sa'd ibni Arabi; "Tasavvuf, fuzuli, boş işleri terk etmektir."
Yine tasavvuf büyüklerinden biri; "Tasavvuf, vaktin kıymetini bilmektir." Bir diğeri de; "Tasavvuf, edeb demektir. Edebleri gözetmeyen Rabbinin rızasına kavuşamaz." buyurmuşlardır.
Çeşitli tarifleri yapılan "tasavvuf" ve "sufi" kelimelerinin hangi kökten geldiği hakkında farklı şeyler söylenmiştir. Bunlardan bazıları: Eshab-ı Suffa, saff-ı evvel, suf (yün), safa ve safvet (duru ve temiz) kelimeleridir. "Dünyanın safası gitti, kederi kaldı." hadis-i şerifinde safvet kökünden geldiğine işaret vardır, denilmiştir. Ayrıca bu lafızların tasavvuf kelimesiyle mana yönünden münasebetleri de zikredilmiştir. Tasavvuf ve sufi kelimelerinin bu köklerden geldiği mana bakımından doğruysa da, suf müstesna, diğerlerinden sufi şeklinde bir nisbetin yapılması Arabide nispet kaidesine uymamaktadır. Bunlardan başka Yunanca'daki sophia (sofia/hikmet) kelimesinden geldiği iddia ediliyorsa da, tasavvufun bu kelimeyle hiç alakası yoktur. Böyle olduğu hem Arabi lisanı, hem de tarih ilmi bakımından ispat edilmiştir.
Netice olarak; hangi asıldan geldiği aranmadan; kalplerini gafletten ve masivaya bağlanmaktan koruyan, nefislerini Allahü tealaya itaate kavuşturan, pak ve temiz bir kalbe sahip olanların bu haline özel bir isim olarak tasavvuf; kendilerine de sufi ve mutasavvıf denmiştir.
Esasen, tasavvuf ve sufi kelimelerinin nereden geldiği, tasavvufun temel meselelerinden değildir. Ancak sonradan tasavvufun İslama başka milletlerden geldiğini iddia eden müsteşrik (Avrupalı şarkiyatçı, doğu bilimci) ler, tasavvuf ve sufi kelimelerinin aslı meselesini kurcaladıklarından, kelimenin aslını bilmekte bu bakımdan fayda vardır.
Tasavvuf şu iki gayeyi gerçekleştirmeye çalışır:
Birincisi; Ehl-i sünnet itikadının yakini ve vicdani olmasını, yani sağlamlaşmasını, kalbe yerleşip sinmesini, şüphe getiren tesirlerle sarsılmamasını temin içindir. Akıl ve delille kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Imanın yakini ve vicdani olması da Allahü tealayı anıp, hatırlamak şeklinde Zikir ile olur. Ra'd suresi otuzuncu ayet-i kerimesinde mealen; "Kalplere imanın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikirle olur." buyrulmuştur. Zikir, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü tealayı unutmaktır. Zikir, sadece, kelime-i tevhidi söylemek ve tekrar tekrar "Allah" demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak zikir olur. Buna göre, dinin emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak hep zikirdir. Dinin emrettiği şekilde alış-veriş yapmak zikirdir. Dine uygun olarak yapılan her iş zikirdir. Çünkü bunları yaparken bu emir ve yasakların sahibi, yani Allahü teala hep hatırlanmakta ve gaflete yer verilmemektedir. Ancak Allahü tealanın ism-i şerifleri ve sıfatlarıyla yapılan zikir çabuk tesirini gösterir ve O'nun sevgisini hasıl eder. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, Kelime-i tevhidle zikrin pek kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Hadis-i şerifte; "Bir şeyi çok seven, onu çok anar." buyruldu.
Dolayısıyle seven sevdiğini çok anar. Allahü tealayı çok anan, O'nu sever, Allahü tealayı sevince kalbe iman yerleşip siner, böylece emir ve yasaklara uymak kolaylaşır. Allahü tealayı ve Resulünü tam sevmedikçe, emirlerine uymak çok güç olur.
Tasavvufun ikinci gayesi de; emir ve yasakları yerine getirip ibadetleri yapmakta kolaylık, lezzet almanın, işleri sırf Allah için yapmanın, ihlasın, Allahü tealayı görür gibi ibadet etmenin hasıl olması, nefs-i emmareden (kötülükleri emreden nefisten) doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. Yani İslamiyetin emirlerinin zor ve ağır gelmeden yapılmasına yardımcı olmasıdır. Yoksa tasavvuf herkesin görmediğini görmek, bilmediğini bilmek, gaipten haber vermek, nurları, ruhları ve kıymetli rüyaları görmek, havada uçmak, su üzerinde yürümek, herkesin yapamadığını yapmak için değildir. Çünkü bu haller, günahkar veya Müslüman olmayanlarda da görülebilir. Bunlara istidrac denir. Bu haller onların derece derece azaba ve helakine sebep olur. Bunlar salih Müslümandan görülürse keramet olur. Veli olmak için keramet sahibi olmak şart değildir. En büyük kerametse, Allahü tealanın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmaktır.
Tasavvuf büyükleri, tasavvufun gayelerini gerçekleştirebilmek için "makamat-ı aşere" denen on şeyi esas almışlardır. Bunlar:
Tövbe; günah işledikten sonra pişman olup, Allahü tealadan korkmak ve bir daha yapmamaya azmedip, karar vermek.
Zühd; dinde yasak olan şeylerden (haramlardan ve mekruhlardan) vicdani olarak nefret etmek, onlardan yüz çevirmek ve harama düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmek.
Tevekkül; Bütün sebeplere yapışarak işlerini Hakk'a ısmarlamak.
Kanaat; nafakada yani yeme, içme, giyinme ve barınacak yerde zaruret miktarından çok istememek.
Uzlet; görünüşte insanlarla beraber olup, kalple onlardan ayrılmak, Allahü teala ile beraber olmak.
Zikir; kendini gafletten kurtarmak, yani Allahü tealayı anmak, hatırlamak.
Teveccüh; bütün arzu ve isteklerinden sıyrılarak Allahü tealaya yönelmek.
Sabır; nefsi, ibadetleri, Allahü tealanın beğendiği diğer işleri yapmaya günahlardan sakınmaya zorlamak, başa gelen bela, musibet ve sıkıntıları Allahü tealadan başkasına, kullara şikayet etmemek.
Murakabe; her yapılanı, her düşünüleni Allahü tealanın bildiğini unutmamak, nefsi kontrol etmek, hesaba çekmek.
Rıza ise, Allahü tealadan gelen her şeye boyun eğmek. Bu, tasavvufta son makamdır.
Tasavvuf ilmi, bu hasletlerle bezenmeyi temin eder. Tıp ilmi, nasıl bedeni hastalıklardan korur, hastayı tedavi eder, yani bedenin sıhhatiyle uğraşırsa; tasavvuf ilmi de, kalbin kötü huylardan sıyrılarak, iyi huylar kazanmasını sağlar; fertleri ruhen olgunlaştırır. Ruhen olgunlaşan fertlerden meydana gelen cemiyetler huzurlu ve problemsiz olur. Tasavvuf büyükleri asırlardan beri, insanlara Allahü tealanın ve Resulünün emirlerini ve yasaklarını öğreterek, onları manevi yönden terbiye ettiler. Cemiyete; Allah ve Resulullah sevgisi, güzel Ahlak, yardımlaşma, hareket ve canlılık verdiler. Her türlü sınıf ve imtiyaz farkını reddederek, sultanla çobanı, İslam kardeşliği şuuru içinde erittiler. Bütün müminleri, Allahü tealanın ve sevgili Peygamberimizin emirlerine uyarak; bir tarağın dişleri gibi yanyana getirdiler. İnsanları, nefsani istekleri istikametinde hareket etmekten men ettiler. Cemiyetler, hakiki tasavvuf büyüklerinin sohbet ve nasihatlerinden nasiblerini aldıklarında, en huzurlu zamanlarını yaşadı. İnsanlar kötülüklerden ve bunalımlardan uzak durup, insanlığı ve medeniliği öğrendiler. Bundan mahrum kaldıkları vakitlerde, huzursuzluklar baş gösterdi; öldürme, intihar, geçimsizlik, boşanma, ahlaksızlık ve daha nice kötü haller cemiyetleri içinden kemirdi.
İnsanların dünya ve ahirette huzur ve saadete kavuşmalarında ilk mürşitleri (yol göstericileri) ve rehberleri peygamberlerdir (aleyhimüsselam). Bu itibarla tasavvuf ilmi, peygamberlikle başlar. Her peygamber, ümmeti arasında Allahü tealanın emir ve yasaklarını tatbik ettiği gibi, sahip oldukları yüksek vasıflarından ve hallerinden ümmetlerinin seçkinlerini de faydalandırmışlar, feyzlerini onların kalplerine akıtmışlardır. Böylece imanın kalplere iyice yerleşip sinmesine, zahirlerinin, bedenlerininse, Allahü tealanın emirlerine uymakla süslenmesine vesile olmuşlardır.
Görülüyor ki, ne Yunandan, ne Hind'den, ne muharref olan Yahudilikten, ne Budizmden gelmediği aşikar olan tasavvufi hakikatlerin, beşer aklına dayanan başka bir yabancı kaynaktan gelmediği de bir hakikattir. Bu yöndeki kanaat ve yorumların çürüklüğüyse gayet açıktır. Tasavvufun bir parçası olan Vahdet-i vücud marifetleri, bilgileriyle filozofların, Budistlerin ve Yahudilerin akıl ve riyazetle anladıkları (vahdet) birbirinden tamamen ayrı şeylerdir. Yoksa Vahdet-i vücud bu bozuk yollardan alınmış değildir. Bilakis filozofların, ahlaka, tıbba ve hukuka dair söyledikleri doğru bilgileri peygamberlerden çaldıklarını İslam alimleri bildirmişlerdir. Bu bilgileri insanlara ilk olarak, peygamberler aleyhimüsselam öğretmişler, üstün ahlak ve yaşayışları, sözleri ve halleriyle ümmetlerine mürşid ve rehber olmuşlardır.
"Rabbim beni edeblendirdi; edebimi de en güzel yaptı." ve "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." buyuran Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vazifelerinden birisi de, mürşid olarak insanları terbiye edip, kemale erdirmekti. Eshab-ı kiramın (radıyallahü anhüm) kalpleri Resulullah'ın sohbetindeki mübarek kalbinden saçılan nübüvvet (peygamberlik) nurlarıyla tertemiz oldu. Peygamberlerden aleyhimüsselam sonra insanların en üstünleri oldular. Bu üstünlüğe, Peygamber efendimizin mübarek sohbetlerinde bulunmakla kavuştular. Resulullah'ın sohbetinde bulunmaktan daha şerefli ve daha kıymetli bir üstünlük olmadığı için, bu şerefe kavuşanlara Sahabe denildi. Bunun içindir ki, hiç bir veli bir sahabinin derecesine ulaşamaz. Veysel Karani, Tabiinin en üstünlerinden olduğu halde, Resulullah efendimizin sohbetine kavuşamadığı için, Eshab-ı kiramdan en aşağı mertebede olanın derecesine erişemedi. Yüzbinlerce sahabi ve onların ardından bu günlere kadar gelen milyarlarca mümin, Peygamber efendimizin sevgisiyle kurtuluşun yolunu bulup hidayetin lezzetini tattı. Bir an için bu sevgi yok farz edilirse İslam, iman, aşk ve vecd adına hiçbir şeyin kalmadığı görülür.
Resulullah'ın cemaline hasret duyulmadan, onun sevgisini kalbe doldurmadan, cemal-i ilahiye, Allah sevgisine ulaşılamaz. Eshab-ı kiram; "Beni kendinizden daha çok sevmedikçe, tam iman etmiş olmazsınız." hadis-i şerifinin sırrına Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sohbetinde kavuştular. Bu sevgiyle bütün işlerinde ve sözlerinde Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin emir ve tavsiyelerine sımsıkı sarıldılar, onun izinden kıl ucu kadar ayrılmadılar. Hazret-i Ebu Bekr; "Biz harama düşmek korkusundan, yetmiş helali terk ederdik." buyurmuştur. Büyüklerden birisi de; "Kişi günahlardan sakındığı kadar Rabbini tanır." demiştir.
Eshab-ı kiramın hepsi kendi kabiliyeti ve derecesi kadar Resulullah'tan feyz aldı. Peygamber efendimiz marifetleri ve gizli bilgileri Eshabına başka başka sunardı. Nitekim bir hadis-i şerifinde; "Herkese anlayabileceği kadar söyleyiniz." buyurmuştur. Ebu Hüreyre'nin (radıyallahü anh); "Resulullah'tan iki kap doldurdum. Birisini sizlere açıkladım. İkincisini açıklamış olsam beni öldürürsünüz." buyurduğu Sahih-i Buhari'de yazılıdır. Yine Sahih-i Buhari'de bildiriyor ki: Hazret-i Ömer vefat edince, oğlu Abdullah; "İlmin onda dokuzu öldü." dedi. Yanında bulunan Eshab-ı kiramın bu söze şaşırdıklarını görünce; "Marifetullah'ı, Allah'ı tanımak ilmini söyledim. Fıkıh bilgilerini söylemek istemedim." dedi.
Peygamber efendimiz bir gün hazret-i Ebu Bekr ile ince bilgileri konuşuyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince sözü değiştirdi. Hazret-i Ömer'in yanında daha başka konuştu. Çünkü daha önce hazret-i Ebu Bekr'in derecesine göre konuşuyordu. Hazret-i Ebu Bekr'in kavuştuğu dereceye hiçbir Sahabi kavuşamadı.
Eshab-ı kiramın hepsi Resulullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) kavuştukları feyz ve marifetleri kendilerinden sonrakilere, Tabiinin büyüklerine ulaştırıp, onların kalplerini temizlediler. Hazret-i Ebu Bekr ile hazret-i Ali müstesna, diğer sahabilerden gelen feyz ve marifetler, birkaç asırdan sonraya ulaşmadı. Bin dört yüz seneden beri hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ali'den alınan feyzler ve marifetler, iki silsile halinde geldi.
Sevr Mağarasında, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemden gizli zikri öğrenen hazret-i Ebu Bekr vasıtasıyla gelen feyz ve marifetlere kavuşturan yola, nübüvvet yolu denildi.
Selman-ı Farisi radıyallahü anh, Resulullah'tan sonra hazret-i Ebu Bekr'in sohbetinde ve hizmetinde bulunarak, onun, Peygamber efendimizden almış olduğu kemalattan bazılarına kavuştu. Resulullah'a kendi kalbiyle bağlanmış olduğu gibi, hazret-i Ebu Bekr ile de bağlanarak, daha çok feyzlere ve marifetlere kavuştu.
Hazret-i Ebu Bekr vasıtasiyle gelen feyz ve marifetler, torunu ve Tabiinin büyüklerinden olan Kasım bin Muhammed'e; Selman-ı Farisi vasıtasıyla ulaştı. Kasım bin Muhammed, Medine-i münevverenin yedi büyük fıkıh aliminden biriydi. Selman-ı Farisi'nin sohbetlerinde kemale geldi. Vera ve takvada eşsizdi. İmam-ı Cafer-i Sadık on iki imamdan olan babası Muhammed Bakır'dan, hazret-i Ali yoluyla gelen feyzi aldığı gibi Kasım bin Muhammed'den de feyz aldı.
Resulullah'tan sesli zikri öğrenen hazret-i Ali vasıtasiyle gelen feyz ve marifetlere kavuşturan diğer yola, vilayet yolu denildi. Bütün evliya bu yoldan kemale gelmiştir. Vilayet yolu hazret-i Ali'den iki şekilde geldi. Birisi, hazret-i Ali'nin sohbetinde bulunan Tabiin'den Hasan-ı Basri vasıtasiyle geldi. Onun vasıtasiyle feyz Alan İbrahim bin Edhem'e (v.161/M.777) nispetle Edhemiyye, ondan gelen silsileden Mu'inüddin-i Çeşti'ye (v.634/m.1236) nispetle Çeştiyye yolu meydana geldi. Diğer silsile, hazret-i Ali'den sonra hazret-i Hasan ve Hüseyin ve Tabiin devrinde on iki imamdan olan hazret-i Hüseyin'in oğlu Zeynelabidin, onun oğlu Muhammed Bakır ve Cafer-i Sadık ile devam etmiştir.
Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ali'den gelen silsileler, Cafer-i Sadık'ta birleşti. Fakat bu iki feyz ve marifet yolu, İmam-ı Cafer-i Sadık'ta birbirine karışmış değildi.
Tabiinin büyüklerinden olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife, iki sene İmam-ı Cafer-i Sadık'ın sohbetinde bulunup kemale geldi. Mürşid-i kamil oldu. "O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu." buyurdu. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve diğer mezheb imamları da mana ilminde pek derindiler. Fakat meşgul oldukları fıkıh ilmiyle meşhur oldular. Diğer taraftan Hasan-ı Basri, İbrahim bin Edhem, Malik bin Dinar (rahmetullahi aleyhim) gibi büyükler de, fıkıh ilminde derin olmakla beraber, ince bilgiler ve marifetlerde yani mana ilminde meşhur oldular.
Tabiin ve onların sohbetlerinde yetişen Tebe-i tabiinden sonra insanlar arasında dinin emirlerine uymakta gevşeklik meydana geldi, dünyaya düşkünlük arttı. Bu sırada Allahü tealanın ve Resulullah'ın emirlerine sımsıkı sarılmakla beraber, zikrullaha devamla, Müslümanları irşad etmekteki üstün himmet ve gayretleriyle meşhur ve bu bakımlardan başkalarından ayrılan büyüklere Ubbad (abidler) ve Zünhad (zahidler) denildi.
Bid'atler çoğalıp zamanla nefsin arzu ve isteklerine kapılıp, bid'at ve dalalet fırkaları ortaya çıktı (Bkz. Kelam İlmi). Her fırka kendi önderlerine zahid ve abid dedi. Bunun üzerine Ehl-i sünnet ve cemaatten olup, kalplerini gafletten koruyan, nefslerini Allahü tealaya itaate kavuşturanları, bunlardan ayırmak için onların bu hallerine tasavvuf, kendilerine mutasavvıf, sufi denildi. Bugün de sufi kelimesi, "sofu" şeklinde dine çok bağlı kimseler için kullanılmaktadır.
İlk defa kendisine sufi denilen Ebu Haşim Sufi'dir (Bkz. Tekke). "Dağları iğneyle oyarak toz etmek, kalplerden kibri çıkarmaktan kolaydır." sözü onundur. "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım." sözünü çok söylerdi. Süfyan-ı Sevri'nin hocasıydı. Süfyan-ı Sevri; "Ebu Haşim Sufi olmasaydı, Rabbani hakikatleri bilemezdim. Onu görmeden önce tasavvufun ne olduğunu bilmiyordum." demiştir.
Ebu Haşim-i Sufi'nin yaşadığı sırada bu isim henüz meşhur olmamıştı. Yaygın bir surette Hicri ikinci (Miladi sekizinci) asrın sonlarından itibaren işitilmeye başlanmıştır.
Tasavvuf ve sufi isimleri gibi tasavvufi hallere ait fena, beka, cezbe, süluk, seyr-i ilallah gibi isimler de tasavvuf büyükleri tarafından sonradan konmuştur. Mesela; fena ve beka kelimelerini ilk söyleyen Ebu Said el-Harraz'dır (rahmetullahi aleyh) (v.277/m.890).
Fakat tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemden gelmiştir. Bu isimler Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem zamanında işitilmediyse de, mana ve mahiyetleri ayet-i kerimelerde, Peygamber efendimizin, Sahabe-i kiramın, Tabiin ve Tebe-i tabiinin yaşayışlarında mevcuttu. Nitekim Kur'an-ı kerimde A'raf suresinin 54. ayet-i kerimesinde mealen; "Rabbinizi, yalvararak, gizli ve sessiz çağırınız." ve aynı surenin 204. ayet-i kerimesinde mealen; "Rabbini, içinden zikret!"; Tövbe suresinin 20. ayet-i kerimesinde mealen; "Hep sadıklarla beraber bulunun." ve En'am suresinin 52. ayet-i kerimesinde mealen; "Rabbini istiyenlerle beraber olmaya çalış." buyrulmaktadır. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de; "Allahü tealanın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebep olur." ve "Biraz tefekkür, bin sene ibadetten daha hayırlıdır." buyurmuştur. Tefekkür, batıl ve boş düşünceleri bırakıp, kainata bakıp hakkı düşünmektir. Resulullah efendimizin peygamberliği bildirilmeden önce kalple zikrettiği ve murakabede bulunduğunu kaynaklar haber vermektedir.
Eshab-ı kiram, Tabiin ve Tebe-i tabiinin büyükleri de Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yolunda gittiler.
Hicri ikinci asrın sonuna kadar tasavvufi hallere ve ince bilgilere ve marifetlere hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ali'den gelen silsiledeki büyükler vasıtasıyla kavuşuldu.
Hazret-i Ebu Bekr'den gelen silsile, İmam-ı Cafer-i Sadık'tan sonra, hicri ikinci asrın sonu, üçüncü asrın başında Bayezid-i Bistami rahmetullahi aleyhle devam etti. Bayezid-i Bistami, Cafer-i Sadık'ın vefatından kırk yıl sonra doğdu. Oniki imamdan Ali Rıza'nın sohbetinde bulundu. Bu sohbetin bereketiyle İmam-ı Cafer-i Sadık'ın ruhaniyetinden istifade etti. Ondan feyz almakla meşhur oldu. Vefat etmiş olan bir büyüğün ruhaniyetinden feyz aldığı için üveysi oldu. Hicri 231 veya 261'de vefat etti.Talebeleri hocalarının yoluna, ismi Tayfur olduğu için, Tayfuriyye dediler. Silsile içerisinde zaman zaman talebeler hocalarının yollarına böyle isimler vermişlerdir.
Bayezid-i Bistami'den sonra silsile, Ebü'l-Hasan Harkani, Ebu Ali Farmedi ve Yusuf-ı Hemedani ile gelmiş, Yusuf-ı Hemedani'nin üçüncü halifesi Ahmed Yesevi ile Yeseviyye hasıl olmuştur (H.6. asır). Hicri 7. asırda Ahmed Yesevi'nin talebelerinden Şeyh Lokmani Horasani'nin halifesi Hacı Bektaş-ı Veli'den (v.680/m.1281) Bektaşiyye yolu ortaya çıktı. Hacı Bektaş-ı Veli Nişabur'da doğdu. Anadolu'da Kırşehir'de vefat etti. Ondan feyz alanlara Bektaşi denildi. Bu temiz Bektaşiler zamanla azalıp, hurufi denilen bozuk kimseler bu kıymetli ismi kendilerine mal ettiler.
Hicri sekizinci asırda hazret-i Ebu Bekr'den gelen silsilenin on beşinci sırasında Behaeddin-i Buhari rahmetullahi aleyh bulunuyordu. (v.791/m.1388). Ondan Nakşibendiyye doğdu. Behaeddin-i Buhari'den iki halka sonra Ubeydullah-ı Ahrar (v.895/m.1489) ile 9. asırda Ahrariyye yolu meydana geldi. Bu yolun büyükleriyle devam eden silsile 10. ve 11. asırlarda İmam-ı Rabbani hazretlerine ulaştı. Ondan Müceddidiyye yolu hasıl oldu. On ikinci asırda gelenlerle 13. asra geçen silsile Abdullah-ı Dehlevi'nin talebesi Mevlana Halid-i Bağdadi ile Halidiyye yolunu ortaya çıkardı.
Hazret-i Ali'ye ait silsileye gelince; İmam-ı Cafer-i Sadık'tan sonra on iki imamdan olan büyüklerle devam etmiş, bunların sekizincisi olan İmam-ı Ali Rıza'dan (v.203/m.818) Ma'ruf-i Kerhi, ondan Sırri-i Sekati (v. 200/m.815), ondan da Cüneyd-i Bağdadi (v.298/m.911) almış olup, halifelerinin silsilelerinde bulunan mürşitlerin adı verilerek kollara ayrıldı.
Cüneyd-i Bağdadi'nin talebelerinden Ebu Bekr-i Şibli (v.334/m.945) yolundan Abdülkadir-i Geylani'ye (v.561/m.1165) nispetle Kadiri, Ebü'l-Hasan Şazili'ye (v.654/m.1256) nispetle Şazili, Ahmed Rıfai'ye (v.578/m.1183) nispetle Rıfai yolu meydana geldi.
Ebu Ali Rodbari (v.312/m.933) yolundan Ahmed Gazali (v.520/m.1126) ve Ziyauddin Ebu Necib Sühreverdi (v.563/m.1168) vasıtasiyle Necmeddin-i Kübra'ya (v.618/m.1247) nispetle Kübreviyye meydana geldi. Ebu Necib Sühreverdi, Şihabüddin Ömer Sühreverdi'nin (v.632/m.1234) mürşidi ve amcasıydı. (563/m.1167'de Bağdat'ta vefat etti.) Şihabüddin-i Sühreverdi'den, Sühreverdiyye yolu meydana geldi. Ebu Necib Sühreverdi'den iki kol ayrıldı:
Birincisi Rükneddin Muhammed Sencari'ye geldi. Bundan Şems-i Tebrizi (v.645/m.1247) ile Rükneddin İbrahim Zahid feyz almışlardır. Şems-i Tebrizi yoluyla feyz alan Mevlana Celaleddin-i Rumi'den (v.672/m.1273) sonra Sultan Veled'den Mevleviyye meydana geldi. Rükneddin İbrahim Zahid'den iki kol ortaya çıktı. Safiyyeddin Erdebili yoluyla feyz alan Hacı Bayram-ı Veli'den (v.833/m.1429) nispetle Bayramiyye meydana geldi. Hacı Bayram-ı Veli'nin bir halifesi de Ömer Sekini, onun da halifesi Hızır Dede Üftade Efendiye hilafet verdi. Bunun da halifesi Aziz Mahmud Hüdayi'dir (v.1038/m.1628). Bunlardan meydana gelen kol da Celvetiyye'dir. İkincisinden Muhammed bin Nur Halveti yoluyla Halvetiyye ve Zeyniyye meydana geldi. Halvetilerden olan Seyyid Yahya Şirvani'nin (v.868/m.1464) bir halifesinden Gülşeniyye meydana geldi. Şirvani'nin diğer bir halifesi Pir Muhammed Erzincani 876/m.1471'de vefat etmiştir. Bundan ayrılan bir koldan Mısriyye, Sinaniyye ve Cerrahi yolları hasıl oldu. Cerrahi piri olan Nureddin Cerrahi, Karagümrük'de Kethüda Camii yanındaki tekke yanında on sekiz sene vazife yaptı. Pir Muhammed'in diğer halifesi Çelebi Halife Muhammed Efendinin bir halifesinden Şa'baniyye hasıl oldu. İkinci halifesi Sünbül Sinan Yusuf Efendidir. Halvetiyye yolunun Sinaniyye kolunun kurucusu, hocası Ümm-i Sinan olup (v.958/m.1551), Eyüp'teki halifesi Nasuh Dede'nin Düğmeciler'deki tekkesine defnedilmiştir. Yerine Kazzaz Muhammed Hariri geçmiştir. Eyüp'teki Ümm-i Sinan tekkesinin son şeyhi Yahya Galib olup, dedelerinin yolundan ayrılmıştır.
Bunlar, tasavvuf yollarının meşhurları olup, bunlardan başkaları da vardır:
Halvetiyye'nin bir kolu da Ticaniyye olup mürşidi Ahmed Ticani Cezayir'de doğdu 1230/m.1815'te Fas'ta vefat etti.
Tasavvuf yollarının hepsi Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemden geldiği halde kollara ayrılmaları, insanların istidad ve kabiliyetlerinin ve bulundukları şartların başka olmasındandır. Bu, aynı ilacı, hastanın ve hastalığın durumuna göre çeşitli kimselere değişik usullerle tatbik etmek gibidir. Hastalığın ilacı bellidir fakat hastalara göre hastalığın seyri ve tedavisi değişmektedir. İşte Tasavvuf bilgileri de tasavvuf büyükleri tarafından herkesin haline uygun olarak, farklı şekillerde sunulmuştur. Bunlardan farklı terbiye yolları (tarikatlar) meydana gelmiştir. Tasavvuf bilgilerini sunan ve bu yolda rehber olan büyüklere mürşid-i kamil; talebelerine de mürid adı verildi. Aynı mürşidin talebeleri birbirlerini tanımak için bulundukları yola mürşitlerinin ismini verdiler. Hocalarının ayrı olması, yetişme metodlarının farklı olması kusur değildir. Çünkü, tasavvuf yollarının herbirine Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin mübarek kalbinden saçılan feyzler ve marifetler gelmiştir.
Bütün tasavvuf yollarında dinin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uymak esastır. Tasavvuf büyükleri fıkıh ilmiyle tasavvufun birbirinden ayrılmaz bir bütün olduklarını sözleri ve yaşayışlarıyle ifade etmişlerdir. Nitekim İmam-ı Malik rahmetullahi aleyh; "Fıkıh (emirleri ve yasakları) öğrenmeyip, tasavvufla uğraşan dinden çıkar, tasavvuftan haberi olmayan bid'at sahibi yani sapık olur. Her ikisini edinen hakikate varır." buyurmuştur. Bunun içindir ki, şeriat ile tasavvuf birbirinden başka değildir. Ehl-i sünnet ve cemaat alimleri böyle bir ayırım yapmamışlardır. Bu ayırımı Ehl-i sünnet çizgisinden ayrılanlar yapmışlardır.
Ebu Mansur Hallac'ın Enel Hak ile Bayezid-i Bistami'nin Sübhani ve bunlara benzer uygun değil gibi görünen sözleri tasavvuf büyükleri tarafından dine uygun olarak izah edilmiştir. Böyle sözler, salikin (tasavvuf yolcusunun) tasavvuf yolunda ilerlerken, Allahü tealayı çok zikretmek (anmak), riyazet yapmak (nefsin istemediklerini yapmak) neticesinde kalbini muhabbet (Allah sevgisinin) kaplamasıyla kendini ve masivayı (Allahü tealadan başka her şeyi) unutup, Allahü tealanın varlığından başka hiçbir şeyin varlığını görmemesi neticesinde söylenmiştir. Bayezid-i Bistami ve Ebu Mansur-ı Hallac (rahmetullahi aleyhima), bulundukları hal içerisinde Allahü tealadan başka hiçbir şey göremeyince, "Allah'tan başka bir şey yok." demek istemişlerdir. "Enel-Hak; ben yokum Allahü teala vardır." demektir. Kendini göremeyince, var olduğunu bilememiştir. Yoksa kendini görüp, "Hak tealayım." dememiştir.
Bayezid-i Bistami'nin Sübhani sözüne gelince, yalnız zahiri bilgileri olup, tasavvuftan haberi olmayanlar, bu sözü; "Mahluklardaki kusur bende yoktur. Benim şanım çok büyüktür." demek sanmışlardır. Halbuki bu söz, Allahü tealayı tenzihtir. Yoksa, Bayezid-i Bistami bu sözüyle kendisini tenzih etmemektedir. Muhyiddin-i Arabi rahmetullahi aleyh; "Bayezid-i Bistami"nin Sübhani sözü, Allahü tealanın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi şekilde bildirmektedir." buyurdu. İmam-ı Rabbani de; "Esrarı (gizli manaları) ortaya dökmek olan böyle sözler herkesin anladığı mana ile söylenmiş değildir." buyurmaktadır.
Müslümanlar asırlarca hakiki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerindeki ve meclislerindeki manevi havayı teneffüs edegelmişlerdir. Fakat zamanla böyle büyüklerin azalıp ehliyetsiz kimselerin ortaya çıktığı, uygun olmayan tavır ve hareketlerinin tasavvuf sanıldığı, bu sebeple tasavvufun yanlış anlaşıldığı da olmuştur. Böyle kimselerin uygunsuz hareketlerini hakiki tasavvuf ehli de tasvip etmemiş ve insanları onlardan sakındırmışlardır.
Görülüyor ki, tasavvuf, Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) izinde yürümektir. Yani, her işte ve sözde Peygamber efendimize uymaktır. Bu sebeple tasavvufta sünnet-i seniyyeye uymayan yollar muteber değildir.
Tasavvuf büyükleri, tasavvufun maksatlarını ve meselelerinin çoğunu sohbetlerinde izah etmekle beraber, imkan dahilinde pekçok eser de yazmışlardır. Tasavvuf büyüklerinin bu kitaplarında hiçbir felsefi fikir yoktur. Kendi akıllarını esas alarak bir şey söylememişlerdir. Sadece Peygamber efendimizden gelen ince bilgileri ve marifetleri insanlara anlayabilecekleri ifadelerle anlatmışlardır. Bunlar felsefe yapmak değildir. İslam alimleri olan tasavvuf büyüklerinin felsefesi diye bir şey olmadığı gibi, onlar filozof da değildir. Zaten bu büyükler, felsefecilere bozuk sözlerinden dolayı reddiyeler yazmışlardır (Bkz. Kelam İlmi). Tasavvuf büyüklerinin yazdıkları eserlerden bazıları şunlardır:
1. Kitab-üz-Zühd: Abdullah bin Mübarek (v.181/m.797).
2. Er-Riaye li Hukukillah: Ebu Abdullah Haris bin Esed el-Muhasibi (v.243/M.857).
3. Et-Tearrüf: Muhammed bin İshak Buhari Gulabadi (v.380/m.990).
4. Kut'ul-Kulub; Ebu Talib-i Mekki (v.386/m.996)
5. Tabakat-üs-Sufiyye: Ebu Abdurrahman Muhammed bin Hüseyin es-Sülemi (v.421/m.1021).
6. Hilyet-ül-Evliya: Ebu Nuaym İsfehani (v.430/m.1039).
7. Risale-i Kuşeyriyye: Ebü'l-Kasım Abdülkerim bin Hevazin el-Kuşeyri (v.465/m.1072).
8. Keşf-ül-Mahcub: Ali bin Osman el-Hucviri (v.465/m.1072).
9. Tabakat-us-Sufiyye: Abdullah-ı Ensari (v.481/m.1087).
10. İhyau Ulumiddin; İmam-ı Gazali (v.505/m.1111).
11. Miftahünnecat, Ünüs-üt-Taibin: Ahmed Namık-ı Cami (v.536/m.1142).
12. Usul-i Aşere; Necmeddin-i Kübra (v.618/m.1221).
13. Avarif-ül-Mearif: Şihabüddin Sühreverdi (v.632/m.1234).
14. Mesnevi: Celaleddin-i Rumi (v.672/m.1273).
15. Mektubat: İmam-ı Rabbani AhmedFaruk-i Serhendi (v.1034/m.1624).
16. Minhac-ül-Fukara: Ankaravi İsmail Rusuhi (v.1041/m.1631).
17. Er-Riyad-ut-Tasavvufiyye: Seyyid Abdülhakim Arvasi (v.1363/m.1943).