Tarikat ve tarikatçılık

Konu sahibi son olarak 2618 gün önce görüldü

Nakşi, Kadiri, Çeştiyye, Sehreverdiyye, Kübreviyye, Rufaiyye, Mevleviyye, Şazeliyye gibi isimlerle anılan tasavvuf üniversitesinin akademileri tarikatler, şeriatin batini cephesidir.

Tarikat; manevi yol usul, tarzdır.Bediüzzaman (rh.a.)'in buyurduğu gibi gayesi imanın gelişmesidir.Kalbi dünya sevgisinden ayırıp, Allah sevgisi ile dopdolu olmaktır.Tasavvuf, emir ve yasaklar altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutmaktır.[1]

Önce insan olmanın, ardından kulluğu, müslümanlığı, mü'minliği ve eşyanın hakikat bilgisine ulaşmak; bu bilgi ile hallenmektir.Zahiren ve batınen şeriatin edepleri ile bulunmaktır.

Yada vaktini en iyi olana harcamaktır, diye de tanımlanmıştır.Bu da şu hadis-i şerifin tanımıdır."Kişinin lüzumsuz işlerle uğraşması, Allah Tealanın o kişiyi sevmediğinin alametidir."[2]

Tasavvufun, tarikatın her edebi, adabı, rüknü ayet, hadis, sahabe sözü ve Allah dostu kemal derecesine ermiş, mürşid, kamil insanlara dayanır..

Tasavvuf, Allahresulünün sohbet halkasında olan şeydi. Adı konulmamıştı.Bu ad hicri iki yüz senesinden evvel meşhur olmuştur.[3]

Istılahlar, olayları adlandırmak için çıkmıştır.Fakat insanlar ıstılahları, tanımlamaları yeni duyduklarından, olayları da yeni uydurulmuş zannettiler.Şayet biz ilk asırdaki selefin kullandıkları tabirleri kullanırsak iş kolaylaşmış olur ve insanlar barışmış olurlar.Tasavvuf terimi yüzünden çok münakaşalar olmuş, husumetler artmıştır.

Fakat biz bu ıstılahtan dönüp, Kitap ve Sünnete müracaat ettiğimizde; dinin şubelerinin birisinden ve nübüvvetin mühim yönünden özellikle bahsettiğini görürüz.Onun dinin rükünlerinden bir rükün olduğunu görüveririz.

Onun bazen tezkiye, bazen ihsan, bazen de kalbin ıslahı ile tabir ederler.Dolayısıyla Müslümanlar, nefsin terbiye ve tezkiyesini üstlenen ilme "ilm-i tezkiye" veya "ihsan" veyahut da "Fıkh-ı Batın" adını verdiklerinde münakaşa ortadan kalkar..

Hiç şüphe yok ki, tezkiye edilmiş, arınmış nefisler olmasaydı, İslam toplumu iman ve ruhaniyet bakımından yıkılacaktı.Azgın maddeciliğin dalgası da ümmetin geri kalanını yutacaktı.

Allah (cc)'ın yoluna ve kalbin ıslahına çağıranların az olduğu beldelerde, öyle korkunç bir boşluğa vakıf olacaksın ki; o boşluğu ne ilmin, ne filozofça derin düşünmenin, nede zeka çokluğunun dolduramadığını göreceksin.

Maddeye bağlılık, ruhi bir çöküntü, ilacı çok zor bulunan en mühim cemiyet hastalıklarındandır..[4]

Tasavvuf ilminin konusu nefsin tezkiyesi, temizlenmesi, kalbin ıslahı, ahlakın güzelleştirilmesi, hırs, kendini beğenme, riya, kibir, haset, şöhret gibi kötü huylardan kurtulmak; niyeti iyi ve halis kılmak, Allah'a yaklaşmak ve rızasını tahsil etmek, her halinde Allah'ın kontrolünde bulunduğunu düşünüp, ona göre hareket etmektir.[5] Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Resul’e uymak vacip yada farz olduğundan, tasavvufun hedefi de bu vacipleri yapmayı kolaylaştırmaktır.

Büyükler altmış kadar batıni günah olduğunu ve bu günahların zahirdeki günahlardan daha tehlikeli olduğunu haber vermektedir. Efendimiz Aleyhisselatü vesselam :"Uyanık olunuz, cesette bir et parçası vardır ki, o parça iyi olursa, bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün vücut bozuk olur.

Biliniz ki o et parçası kalptir" [6] buyurmuştur.Şayet biz tasavvufun delillerini Kitap ve Sünnetten saymaya kalkarsak, Kur'an-ı Kerimin ve Peygamber Efendimiz'den (sav) rivayet edilen hadislerin yarısını saymamız gerekir. [7]

İmam Gazali (ra) ."İlk asırda, fakih diye; ahiret yolunu, nefislerin ince ve gizli afetlerini, amelleri ifsat eden şeyleri ve kalplere korkunun galip olma yollarını bilenlere denilirdi." buyurarak günümüzdeki sapmayı bulmamızı kolaylaştırmaktadır.

"İlim ikidir. Biri, dilde olup (ki bu zahiri ilimdir) Allah-u Teala'nın kulları üzerine hücceti (delili)dir. Biri de kalpte olan ( marifetullah ilmi ) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur."[8] Allah'ın ilimlerini bilmek, şeriat, Allah Tealayı bilmek, bilmede yakini elde etmek marifetullahtır.

“İlim kıyl-u kaal imiş, cihanda ne varsa yalnız aşk imiş" beyitleri; ilimsiz olmaz, ilimle de olmaz hakikatine işaret eder..Zira çoğu zaman alim için bir şeyh önünde diz çökmeye ilmi engel olur..Bu yüzden hadisi şerifte : "Kim ki ben alimim derse, bilin ki o cahildir." buyrulmuştur.Tasavvuf, insandaki "ene" yani "ben" i atmak, silmek için vardır."Bir insanın kendini beğenmesi yetmiş senelik ibadetini mahveder"[9]
 
İbn-i Abbas -radiyallahü anh- hazretleri Talak suresi 12 için :"Eğer bu ayeti kerimelerin size tefsirini yapacak olsam, beni mutlaka taş yağmuruna tutarsınız" buyurmuştur.

Yine Ebu Hureyre -radiyallahü anh- efendimiz şöyle buyurmuştur: "Rasulullah -sallahü aleyhi vesellem- efendimizden iki ilim dolu kab aldım.

Onun birini dağıttım. Öbürünü de dağıtacak olsam bu boğaz kesilir"[10]

"Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir.Onu ancak arif-i billah olanlar bilirler.

Bu ilimden konuştukları zaman, Allah'dan gafil olan kimseler anlamazlar.(Binaenaleyh) Allah-u Teala'nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği alimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin.

Çünkü Cenab-ı Hak onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti." [11]

" Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik."[12] müfessirler bu ayet-i kerimeye ."Ey kullarım ! Sizin her birinize iki şeyi vacip ettim.

Evvela şeriat, sonra tarikat." manasını vermişlerdir.

"Batın ilme Allah-u Teala'nın sırlarından bir sır, hikmetlerinden bir hikmettir.Onu ancak dilediği kulunun kalbine atar." [13]

Bu mealini verdiğimiz düşünme noktaları, Müslüman kişinin dikkatini, merakını çekmelidir.

Bu bahsedilenleri insanların çoğu; perde ardında kaldığı, kalpteki gözleri açılmadığı için bilmiyor, bilenlerse sır etmiş, ancak küçük işaretlerle o yola çağırıyor.

Biz kabukta kalsak da, büyük bir manevi oluş, özel bir hayat ve bu hayatın derinliğinde olan ilim ve insanlar var...!

"Kalplerin itminanı ( huzur bulması ) ancak Allah'ın zikriyle olur"[14] İbn-i Kesir bu ayeti :

"Allah'ın tarafına meyledip O'nunla kalpleri hoş olmuş, O'nu zikretme sırasında huzur bulmuş, Mevla ve yardım edici olarak O'na bağlanmışlardır.

İbn Abbas'dan rivayetle Ali İbn Talha :'Böyle olanlara sevinç ve göz aydınlığı vardır.' demiştir. İkrime .'Onların gelecekleri ne kadar güzeldir' demiştir.Dahhak da:'Onlar için gıpta, hallerine imrenme vardır' der.İbrahim en-Nehai ise .'En hayırlı şeyler onlarındır' demiştir." şeklinde tefsir ederken; bazılarının inatla dillerinde geveledikleri salt namaz olarak sınırlama getirmemiştir.

Çünkü zikir, tarikat usulü ile sistemleştirildiği zaman kalbde beklenen meyvesini vererek, kulluktan beklenen; Allah celle celalühten gafil olmama, ihsan makamına eriştirir.

Zikir sahibi olmayı, ayetlerle yalnız namaz olarak te'vil edenlere Rasulullah aleyhisselatü vesselamın şu mübarek sözleri uyarıcı olmalıdır:"Allah'ın zikri kalblere şifadır". [15]

Bilindiği gibi, Efendimiz (sav)'ın namaz için ayrı ve pek çok, zikir için ayrı pek çok hadislerinin olduğu, kalbinde maraz olmayanların meçhulü değildir..

Kalbi zikrin fazileti, "Onlar öyle erkeklerdir ki, ne ticaret ve nede alış-veriş onları Allah'ın zikrinden alıkoymaz"[16] ayeti ile de sabittir.

Zikrin geniş manada namaza, hususi olarak da tarikatların hedeflerinden olarak zikir usulü ve adapları ile Allah celle celalah'ü anmak, kalbe "Allah" dedirtmek olduğunu tefsirlerini verdiğimiz ayetlerle Yaratıcımız (CC) bizlerden istemektedir.

Peki tarikattaki düstur ne : İlahi ente Maksudi ve Rizake matlubi..Yarabbi maksadım, menzilim, istediğim, arzum Sensin, ancak Senin rızandır.

Bu düsturun İbn-i Kesir hazretlerinin tefsirinden farklı bir yanı var mı ?

Burada bir parantez açalım. Allah inancı bahsinde, genç balıklar, yaşlı balığa sormuşlar:"Kuzum su diye bir şeyden bahsediliyor.

Göstersene şunu bize !.."İhtiyar balık cevap vermiş :"Siz ondan başka bir şey gösterin ki, ben de size O'nu göstereyim".[17]

Tasavvufu, İslam şeriatının batınını reddedenlere, hangi ayet, hadis, şekil, renk, desen ve olay varsa, onda tasavvuftan gayrı bir şey gösterin ki, bizde size tasavvufu gösterelim diyoruz..evet bir ayet bir hadis, yolumuza devam edelim:

"Hafaza meleklerinin işitmediği zikir, işittikleri zikre göre 70 kat daha efdaldir".[18] hadisi şerifi yine onların salt namaz zikirdir iddialarına cevaptır.

Zira hafaza melekleri namazımızı, farz, vacip, mekruh, müfsid ve sehivlerine varıncaya kadar gözlem altında tutar, kaydeder.

Namaz nasıl hafaza meleklerinin işitmediği zikir olabilir? Yukarıda İbn-i Kesir tefsiri mucibince zikir usulünün apayrı bir yeri olduğu böylece anlaşılmış oldu.

"Ey iman edenler ! Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam tespih edin"[19] İbn Kesir bu ayeti tefsire hemen bir hadis-i şerifle başlayarak: "İmam Ahmed Bin Hanbel'in nakliyle Rasulullah aleyhisselatü vesselamın şöyle buyurduğunu nakleder :'Dikkat edin, Ben sizin amellerinizin en hayırlısını ve hükümdarınızın katında en arınmışını ve sizin derecenizi en çok yülseterek sizin için altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlı olan, düşmanlarınızla karşılaşıp onların boynunu vurmanızdan veya onların sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlı olan şeyi haber vereyim mi ?'Onlar nedir ey Allah'ın Resulü dediklerinde, Rasulullah (sav); 'Allah azze ve Celle'yi zikirdir' buyurdu.Tirmizi ve İbn Mace'de bu hadisi şerifi nakleder.

Bir defasında da iki bedeviden birine Efendimiz (sav) :'Allah'ı zikretmekten dolayı dilin devamlı yaş olsun.'buyurmuştur."

Yine günümüze ışık tutan bir hadisi şerifi tefsirden okuyalım :"O kadar çok Allah'ı zikredin ki, en sonunda size deli densin".Açık (cehri) zikir yapanları televizyonlarda görenler, ne biçim adam bunlar, sapıtmışlar, deliler gibi ne o demiyorlar mı?

Yine tefsire devam edelim : Hadis-i şerif :"Hangi bir topluluk bir mecliste oturup da orada Allah'ı anmazlarsa, mutlaka kıyamet gününde ona yanarlar."Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbas (ra)'dan nakleder ki :"Allah'ı çokça zikredin" kavli hakkında o, şöyle demiştir:'Allah kullarına hangi farizayı farz kılmışsa, onun için mutlaka bir sınır koymuştur.(Mesela namaz beş vakit farzdır)Sonra o farizayı yapmayanları-mazeret durumunda- mazur saymıştır.

Yalnız zikir bunun dışındadır.Allah Teala zikre son verilebilecek bir sınır koymadığı gibi, terki içinde hiç kimseyi mazur saymamıştır.Ancak terk etme zorunda kalanlar müstesna."

Allah Teala "..ayakta iken, otururken ve yanınız üzerine yatarken de Allah'ı zikredin"[20] buyuruyor.

Gece-gündüz, karada ve denizde, seferde ve hazarda, zengin ve fakir, sağlıklı ve hastalıklı, gizli ve açık; her halükarda Allah'ı zikredin."Ve O'nu sabah-akşam tespih edin".

Bunu yaptığınız taktirde Allah ve melekleri size rahmet ve dua indirirler..Allah'ı zikre teşvik konusunda pek çok hadis, ayet ve haberler vardır.Bu ayeti kerime çokça zikir yapmayı teşvik etmektedir.

Nesei, Ma'meri ve başkaları gece gündüz yapılacak zikirlere dair eserler derlemişlerdir.

Bu konuda yazılmış eserlerin en güzellerinden birisi de Muhyiddin Nevevi'nin El Ezkar isimli eseridir" (tefsir burada tamam oldu).

Bilmem ki bu tefsiri tefsir etmeye hacet kaldı mı..Zikre dair nakiller, hepsini sayamayacağımız kadar kitaplık mevzudur. Tasavvufi olmayan rivayet tefsiri zaten gereken cevabı verdi.

Ve şu ayet-i celileleri de iyi tefekkür etmemiz gerekir :

"Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme."[21] " ..beni zikretmekte gevşek davranmayın." [22] " Kim Rahmanı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz." [23]

Zikre yönelmek, bir mümin için kendisini değiştirmeye yönelmektir. Oturup İslam'ın cephelerinden zafer haberleri bekleyen mümin şunu bilmelidir ki, kendisi de cephelerden bir cephedir.

Kendinde ne gibi gelişmeler varsa diğer cephelerde de aynı gelişmeler var demektir.

Eğer İslam adına kendisinde hiçbir gelişme ve değişiklik yoksa, bütün cepheler aynıdır.

Kendisini gözetleyenlerin farkına varacakları şekilde şahsında İslam adına değişiklikler olmayan, gelişmeler görülmeyen, İslami vasıflarla vasıflanmayan, küfrün oluşturduğu cehennemi çevre ile tezat teşkil edecek bir yaşantıya girmeyen mümin kendisini yok bilmelidir.

Mümin kendisini böyle bir dünyada var kılacak, diri kılacak vasıflarla vasıflanmanın yollarına bir an evvel girmelidir. [24]

Tasavvufi derinliğe, terbiyeye, erişmeden; bunun, şu küfür karanlığında ne kadar mümkün olduğunu görmekteyiz.
 
Buraya kadar, gördük ki, zikir emrediliyor. Zikri kalbe sokup, " ihsan " makamına geçiş emrediliyor. Peki bunun yolu ne, nasıl ve ne şekilde yaparsak istenilen hedefe varabiliriz ?

Başta saydığımız nefsin hastalıklarını iyi etmek için neye ihtiyacımız vardır? "Huşu içinde namaz" nasıl kılacağız, halis kulluk basamağına, İslam ahlakına nasıl erişeceğiz? İşte tarikat bu ermenin yollarını öğreten mübarek bir sistemdir.

Zaten ayette geçen"tebettül" kelimesinde karşılığını bulan, "Rabbinin ismini an ve ihlas ile O'na teveccüh eyle." insanı Allah Teala'dan alıkoyan her şeyi terketmektir.[25]

Peygamberimizden (sav) sonra ikinci asırda aşk, idrak, heyecan pörsümeye, dünyaya meyil başlayınca; taat ve ahirete yönelenler sufi adıyla anıldılar.

Suf, Arapça yün demektir.Sufiler yünlü elbiseler giydiklerinden onlara bu ad verildi. Allah adamların meclislerine, derslerine tarikat denildi.[26]

İmam-ı Gazali -rahmetüllahi aleyh- hazretleri:Tasavvuf büyüklerinin tuttuğu yoldan, usulden güzel, hayırlı bir yol bulunmaz.Bu yol öyle bir yoldur ki, ilk şartı kalbini tamamen Allah-ü Teala'nın gayrinden boşaltmaktır.

Bu da yolun taharetidir.Anahtarı ise kalbini tamamen Allah(cc)'ün zikri ile kaplamak, her zaman onunla meşgul olmaktır ki, bu da tarikat için namazın başındaki tekbir mesabesindedir.

Sonu ise Allah (cc)'da fena olmaktır..Bilmiş ol ki, Allah yolunun salikine güzel terbiye ile, kendisinden kötü huyları çıkarıp atmak ve iyi huyları yerleştirmek için terbiye edici bir mürşid lazımdır.

Terbiye, mahsulün iyi yetişmesi ve olgun olması için diktiği bitkilerin arasında bitmiş olan yabancı ve zararlı otlar ile dikenleri söküp atan çiftçinin işine benzer..[27] Sonsuzun başlangıcı..Bu "..Allah dilediğini nur'una kavuşturur.."[28] buyurduğu makamdır.

"Onların kalplerinde hastalık vardır" [29] başta saydığımız nefsi hastalıklar tedavi edilmezse, sonsuz hayatı tehlikeye sokar.Tertemiz gelen insan, hastalıklı, marazalı, günahkâr ve perdeli bir hal ile ölüme gider.

Peygamber ahireti şereflendirip, bizleri garip bırakınca; Mevla’mız rahmet ve acıması ile bizi, O resulün aynası velilerinden mahrum bırakmadı. Böyle olacağını da haber verdi.Bu haberler daha sonra gelecektir.

"Nefsini temizleyen kurtulmuştur"[30] buyuruluyor.

İşte tarikat bu emrin gereği nefisleri masiva denilen Allah'ın dışındaki şeylerden temizlemeyi hedef alır."Zikrullah kalplerin şifasıdır" [31] hadisi ile yukarıdaki ayetlerde bildirilen hastalıklar temizlenir.

Yalnız başına evinde de zikir yapsan olur amma, meyve vermez.Aşılanmış ağaçla, aşılanmayan bir olur mu?Tarikat erdirici metotlarla bir mürşid, bir kalp doktoru elinde insanı tedavi eder.

Tarikat "Takva üzerinde olursanız.."[32]diye gösterilen yoldur.Tarikata İslam ahlakına sahip olmak için girilir."Ogün Allah'a temiz bir kalple varanın dışında, ne oğullar nede mal fayda vermez."[33] Temiz kalp, önce şirkten, sonra masivadan, Allah'ın dışındaki her şeyden, düşünceden arınmış, zikirle kaplanmış bir kalptir.

Büyük fıkıhçı İbn-i Abidin (rh.a.):Tarikat, şeriat yolunu tutmaktır.Şeriat mahdut bir takım şer'i amellerdir.Tarikat, şeriat ve hakikat birbirinden ayrılmayan üç şeydir.

Çünkü Allah-u Tealaya götüren yolun zahir ve batını vardır.

Zahiri tarikatla şeriat; batını da, hakikattir.Hakikatin şeriat ve tarikat içindeki gizliliği, sütün içindeki kaymağın gizliliği gibidir.Süt çalkalanmadan kaymağı çıkmaz.

Bu üç şeyden beklenen kuldan beklenen kulluk vazifesinin beklendiği gibi yapılmasıdır.[34] hükmünü zikreder.

Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl müşfik bir doktora ihtiyaç duyarsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü sırat-ı müstakim'de yürüyemeyen insanın, bir mürşide bağlanması zaruri, mecburidir[35].

Sahabe-i Kiram içerisinde Mürşid-i Kamil sayısı oldukça fazlaydı.Nitekim her tarikat son tahlilde Sahabe-i Kiram'dan birisine kadar çıkar..[36]

İmam-ı Azam Ebu Hanife rahmetullahi aleyh efendimizin, tasavvufa girip intisap ettiği iki senesi olmasaydı, (Levla's-senetan leheleke'n- Nu'man) "iki sene olmasaydı Numan helak olurdu" buyurduğunu birileri ne kadar asılsız diye inkar etmeye çalışsalar da İmam-ı Rabbani hazretleri kuddise sirruh'un Mektubat adlı eserinin kaynak olarak vermemiz yeterli delildir. Mektubat’ın Kur'an, Kütüb-ü Sitte'den sonra üçüncü derece muteber mükemmel bir eser olduğu bilinen şeydir.

Reformcu burada da şüphe tohumunu ekiyor ve diyor ki: Demek ki o iki senesine kadar, İmam-ı Azam'ın (Rh.a.) söyledikleri geçersiz.Bu saygısız itham sahibi şunları bilmiyor mu ?

İmam-ı Azam efendimiz, içtihatlarını kastetmiyor, öyle olsa, sağlığında bunu belirtirdi. Ayrıca, imam-ı Yusuf efendimizin buyurduğu gibi, daha önce bir içtihadını bırakıp, başka bir içtihada geçtiği bilinen bir şey.

Mezhep imamımızın burada kast ettiği şey, şahsıyla alakalı.Zira tekrar edelim ki, Allah'ın ilimlerini (şeriat, mezhep) bilmek başka şeydir.

İmamımız bunu yapmıştır.Allah Teala'yı bilmek, O'na dost olmak, Onunla hemhal olmak başka şeydir.Yani şeriatin zahirini tamam etmişti de, batınını az kalsın ihmal ediyordu. Allah-u alem, bunu belirtmek istemişti.

Yine İmam-ı Şafi hazretlerinin, Şeyban-i Rai (ks)'un huzurunda diz çökerek saygıyla oturduğu, İmam Hanbel'in bu zatı imtihan etmeğe kalkıp, şaşkın ve hayranlıkla, hatta huzurunda cezbelenip bayıldığı bilinen şeylerdendir.[37]

Başka kaynak olmasaydı da sadece kitabın anası Fatiha suresindeki ayet-i celile yeterdi, tasavvufa delil olarak.:"Bizi dosdoğru yola ilet " ayeti kerimesinde Cenabı Hak sadece "Siratal müstekıym " ile iktifa etmemiş, peşinden "Kendilerine nimet lütfettiğin kimselerin doğru yoluna ilet " ibaresini ilave etmiştir.

Bu durum, müridi, vuslata hidayet makamlarına ve mükaşefeye götürecek bir yolun bulunmadığına, ancak kendisini doğru yola sevk edecek, yanlışlık ve sapıklıktan koruyacak bir ŞEYH ve MÜRŞİD'e uyması halinde hidayetin gerçekleşebileceğine delalet etmektedir..

Bu sebeple eksik ve kendi kendilerine yeterli olmayan kimselere, kendisine uyulan ve yol gösterici olan kâmil bir mürşid gereklidir.Ki, böylece onun eksik aklı, mürşidin kamil aklı ve doğru tavsiyeleri ile takviye edilsin..O'da böylece saadetlerin yoluna ve kerametler basamağına ulaşabilsin."buyurarak meselenin önemine işaret etmiştir.[38]

Ne gariptir ki, her gün namazlarımızda okuduğumuz Fatihanın dahi bize ilettiği mesajdan mana derinliğinden habersiz, nimet içinde nimetin kadrini bilmez bir halde gafletle okuruz.Biz bizdeki delillere, mucizelere kör kalıveririz.
 
"Ey iman edenler ! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın.O'nun yolunda mücahede edin ki, kurtuluşa eresiniz ."Ezan duası, takva, yaklaşmadır. [39]

Vesile gereklidir, Allah'a kavuşma ve yaklaşma bir vesile ve vasıta ile olmaktadır.Bunun için en güzel vasıta, hakikat alimleri ve tarikat şeyhleridir..

Salihlerin sohbetinde büyük bir şeref ve saadet vardır. "Bana yönelen kimseye uy " (Lokman suresi:15 )Bu ayette de kâfir ve fasıklardan (sohbetten) uzaklaşmak; salihlere uyma, yakınlaşma ve sohbetlerine erişmek vardır.[40]

" Ey İman edenler ! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun "[41] Cenab-ı Hak bu ayette sadık olun buyurmuyor, sadıklarla beraber olun buyuruyor.

Öyleyse sadık kim sualine cevap gerekiyor. Sadık, kalbi bir an bile Allah Teala'adan gaflette olmayan, her an Allah Teala ile olan sevgili, veli, mürşid kuludur.

Büyük günahları işlemeyen, küçüklerinden de kaçınan, şeriata ve sünnet-i seniyeye sımsıkı sarılan insan-ı kamildir.O halde "sadık" olmak çok zor bir iş..

Mevlamız da bu yüzden gücümüzün üstünde bir emirle bize "sadık olun" buyurmayarak, merhametiyle, sadıklarla beraber olun buyurmuştur.."Bu emr-i şerife uyarak bir mürşid-i kamil aramak vaciptir" Bu ayeti bütün mutasavvıflar böylece tefsir etmişlerdir.

Yemin ederim ki, her asırda Allah (cc)'a itaat ve ibadetle meşgul olan, başka şeylerden yüz çeviren bir cemaat vardır.

Hiçbir zaman dünya bunlardan boş kalmaz.

Çünkü onlar yeryüzünün temel direkleridirler.

Onların bereketiyle yeryüzünde yaşayanlara rahmet iner.Bir hadis-i şerifte :

"Benim ümmetimde abdal denilen veliler otuz tanedir. Bunlar sayesinde ümmetime yağmur yağar, rızık ihsan edilir. Ashab-ı Kehf de bunlardan bir cemaat idi." buyurulmuştur.[42]

Hazreti Mevlana kuddise sirruh :"Evliyaullah ile bir an birlikte bulunmak, yüz sene takva üzere yaşamaktan hayırlıdır" buyurmuştur.

Yine "der nazar rev, der nazar rev, der nazar ." beyitlerinde "evliyaullahın nazarına iliş, nazarına iliş, nazarına iliş." diye tekrar tekrar bu çok mühim hayati meseleye bir satırla işaretle, şöyle buyurmuştur:"O insan-ı kamilin eteğini gecikmeksizin yakala ki, ahir zaman fitnelerinden kurtulasın..

Agah (uyanık) ol ki, Veliler zamanın İsrafilidirler, ölüler onlardan can bulur gelişirler" Bu ölülerden kasıt mezarlardakiler değil, veliden habersiz olan canlı cenazelerdir.

Yine Mesnevi'de :"Velilerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen külli olmayan bir cüz'sün."Yani küll'den uzak, kül'ü bilememiş; gaflette, tehlikedesin buyrulmuştur

Takva sahibi olmak için tarikat şart olduğuna göre, takva'yı da kısaca tarif etmekte fayda var:

Takvanın esası şirkten sakınmak, günah ve kötü şeylerden sakınmak, şüpheli şeylerden sakınmak ve daha sonra ihtiyaçtan fazla olandan uzaklaşmaktır.

Takvanın son derecesi, kalben Allah Celle'den başka her şeyden beri olmaktır.[43] Yakın tarifler İbn Abidin'de de vardır.

İnsanı şirk ve günahtan koruyan tasavvuf için şirk diyenler, tasavvuf erbabını şirkle itham edenler, azıcık insaflı olmalı ve kendilerine acımalıdırlar.

Çünkü şirk kelimesi, itham edilen tarafta yerini bulamayacağı için sahibine döner!

[1] Es Sülemi, Tabakatüs'Sufiyye,Mısır:1953, sh:454

[2] İmam-ı Gazali, Eyyühel Veled sh.47

[3] İmam-ı Kuşeyri

[4] Şeyh Ebu'l Hasan en Nedvi Beyne't-Tasavvufi Vel-Hayat

[5] Tarihçi İbn-i Haldun

[6] Buhari

[7] Allame İbni Hacer el Heytemi el Mekki, Zevacir

[8] Münavi, Tirmizi

[9] C.Sağir , Münavi

[10] Mektubat-ı Rabbani, 267. Mektub; c.1,sh: 664

[11] Erbain, Ebu Hureyre (RA)'dan.

[12] Maide:48 Tefsiri Kebir, Razi

[13] Camiü’sağir

[14] Rad suresi:28

[15] İmam Münavi, Feyzül Kadir

[16] Nur suresi : 37

[17] Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Mü’min ile Kâfir

[18] Feyzül Kadir

[19] Ahzap suresi, 41

[20] Nisa suresi : 103

[21] Kehf suresi : 18

[22] Ta-ha suresi : 42

[23] Zuhruf suresi: 36

[24] Cihad-Zikir ayrılmazlığı, Mehmed Göktaş, istişare yay.

[25] Y.Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, Kitap 3/232, Müzemmil: 8

[26] Mektubat-ı Mevlana Halid, sh: 43

[27] İmam Gazali, eyyühel veled sh:67, ayrıca ihya, el münkizu mine'd-dalal

[28] Nur suresi : 35

[29] Bakara suresi :10

[30] Şems suresi : 9 (Bu ayetler tefsirlerine bakılarak nakledilmiştir.)

[31] Münavi

[32] Bakara suresi :282

[33] Şuara suresi :88-89

[34] İbn-i Abidin c.1/71

[35] Er Risaletül-Ledüniyye İmam-ı Gazali sh.34

[36] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler; 5. kitap, sayfa 238/1984

[37] Ömer Ziyaüddin Dağıstani, Fetvalar

[38] Tefsiri Kebir, Rahreddin-i Razi (rh.a.)

[39] Maide suresi : 35 İbni Kesir Tefsirinden

[40] Ruhul Beyan Tefsiri, ilgili ayet

[41] Tevbe suresi : 119

[42] El Munkızu Mine’D Dalal, İmam-ı Gazali hz.sh: 57-58 umran yay.

[43] Ebu Hamid bin Merzuk, Ehl-i Sünnetin Müdafaası
 

TARÎKAT, ŞEYHE TESLİMİYETTİR!

İşte bu sebepledir ki, bu incelikleri kavramış olan geçmişteki pekçok hakikata ermiş zâtlar, "Tasavvuf" denilen öğretiyi oluşturmuşlardır.

"Eğer, varsayımın olan varlığından, benliğinden tümüyle kurtularak "nefs"ini tanımak istiyorsan, tes-lim ol; kendinden kurtul, Allah`a er!."
demişlerdir..

"Ölmeden evvel ölmek" olayının gerçekleşmesi, mutlak mânâda Allah`a teslim olmana bağlıdır!.

Daha doğrusu, Allah`a teslim olduğunu fark etmene bağlıdır.

Hakiki mânâda tarikata girmekten murad, "teslim" olmaktır!..

"Ben geldim, Şeyhim!.. Ben seni şeyh kabul ettim, sana bağlandım!... Bana dua ver, zikir ver, oruç ver vs... Ben de bunları yapayım" demek, teslim olmak değildir!.

Bir şeyhin sözümona yüzbin dervişi vardır; ama bir tane bile, gerçek anlamıyla bağlısı, yani Allah`a ermeyi kesin kafasına koymuş ve bunun için her şeyi göze almış dervişi yoktur!.

Tam yeri geldi, Hacı Bayram Veli’nin bir hikayesini anlatalım:

Şeyh Hacı Bayram Veli`ye derviş olanlardan vergi alınmıyor...

O devirdeki kural bu!.. Zamanın padişahının Ona olan saygısından koyduğu bir kural..

Önüne gelen de bu nedenle Şeyh Hacı Bayram`dan el alıp, derviş oluyor!..

Gün geliyor, Ankara civarında kırk bin kişi Hacı Bayram Veli`ye derviş oluyor, ki artık o civarlardan vergi alınması diye bir olay söz konusu değil..

Şikâyetler ulaşınca Padişaha, o da haber yollatıyor:

-Efendim, şeyhim, durum böyle böyle!. Hakikaten bunlar dervişleriniz ise hüküm, câridir, vergi alın-mayacak!.

Ancak bunlar gerçekten sizin müridleriniz mi?...

"Ben size bildirirm, neticeyi" diyor Şeyh Hacı Bayram ve ilan ediyor:

-Benim bütün dervişlerim falanca gün Ankara ovasında toplansın!..

Büyük bir çadır kuruluyor, kazanlar kaynıyor, ye-mekler pişiriliyor...ilâhiler, dualar, zikirler...

En sonunda, Hacı Bayram Veli çıkıyor ortaya..

Diyor ki :

-Kim gerçekten bana teslim olmuşsa, dervişimse gelsin, ben onu kesip, kurban edeceğim Allah`a; ve Allah`a ulaşacak!.

Herkes bir şaşkınlık içinde!..

Topluluğun içinden bir kadın fırlıyor, arkasından da bir adam!.

-Alın içeri!. diyor.

Çadıra giriyorlar!..

Derken bir bakıyorlar toplanan dervişler, çadırdan dışarı kanlar akmağa başlıyor!.

Kanların aktığını gören, pırrr!.. Hepsi kaçışıyor-lar..

Meydanda kimseler kalmıyor!..

Daha önceden çadıra gizlenen kurbanların kesilmesiyle kanlarının çadır dışına akması herkesin teslimiyet derecesini ortaya koymuştur!...

Padişaha name yazıyor, Hacı Bayram veli:

-Padişahım, benim bir buçuk dervişim var"...

Gerçek derviş, geçici dünya menfaatini şeyhinden sormaz!. Sorarsa, o daha derviş olmamıştır!.

Çünkü tasavvufa girmenin amacı dünya çıkarları ya da siyaseti değildir!.. Zira Şeyhe teslimiyetin tek bir amacı vardır, o da Allah`a ermek!.

Bu amacın dışında ki her amaç, gerçek gayesine ortak koşmaktır; ki bu da onun yolunu kesmekten başka bir sonuç getirmez.

Tarikata girmiş olmak için, bir mürşide tüm varlığını teslim etmen gerekir!. Nasıl?.. Ölmeden evvel ölmüş, gibi!..

Öyle bir teslimiyet ki, bu beden üzerindeki tüm tasarrufları ona bırakacaksın!.

O, "ye" derse yiyecek, "yeme" derse, yemeye-cek-sin!... "Yat", diyecek, yatacaksın; "kalk", diyecek, kalkacaksın; "çalış", diyecek çalışacak; "çalışma", diyecek,çalışmayacaksın!... Şunları şu kimseye ver, diyecek, vermem demeyeceksin!..

Yani, bir ölü nasıl bu beden üzerinde tasarruf edemezse; bu bedenle olan hiç bir olay o ölüde etki uyandırmazsa; sen de o hale geleceksin!...

Bu konuda seni nasıl uyarıyor dikkat et:

"Ölmeden evvel ölün"!.

Yani, "fiilen-fiziken" ölmeden önce, "ölüm" denen olayı tadacaksın"!... Yaşayacaksın ne olduğunu!...

Bu gün Türkiye`de bunu yapabildiği dillerde dola-şan, maşâallah belki on bin şeyh var, belki de on milyon derviş var!..

Ama, eğer işin gerçek kıstaslarına bakarsan, ne on bin tane şeyh çıkar, ne de on milyon derviş!...

Konunun hakikatını konuşmak gerekirse...

Hasbelkader üçbeş tasavvuf tâbiri ve evliya menkıbesi öğrenmiş kişilerin bunları sergileyerek kendilerini evliyaymış gibi gösterip bir tarikat adı altında yayın yapmalarıdır olay!.

Elli-yüz kişinin bir araya gelip zikir yapmaları ya da tasavvuf hikayeleri dinlemesinin gerçek anlamdaki tasavvuf çalışmalarıyla hiç alâkası yoktur!.

Ama buna rağmen bu çalışmaların da bir faydası vardır elbette..

Kişilerin kendilerini bu dünyaya iyice kaptırıp, mâneviyattan uzaklaşmalarını önler en azından!.

Bugün bir kısım şeyhler, sizlere bazı gerçekleri anlatıp, idrak ettirip, kendinizi bir takım zararlı şeylerden korumanıza vesile olmaktadır!

Sizler, işin ne olduğunu öğrenmek, araştırmak is-teyen heveslilersiniz.

Yapılacak iş, bulunduğunuz yerde olabildiğince İslam Dini’nin, tasavvufun ne olduğunu öğrenip, elden geldiğince ilim sahibi olarak benlikten kur-tulmaya gayret etmektir.

Nasibinizde varsa, samimi iseniz, amacınız bireysel çıkarlar değil de gerçekten sadece ALLAH`A ERMEK ise, günün birinde gerçekten konunun ehli olan bir veliyi karşınıza çıkartır Allah!.. Ve o zaman anlarsınız farkı!.

Öyle ise, dışarıdan, başka bir gruptan, bilmem kimlerden hiç farklı görmeyin kendinizi!..

Hangi isim altında olursa olsun, hiç bir tarikat mensubunu kendinizden küçük ya da ayrı gör-meyin!. Kim olursa olsun, öz kardeşiniz gibi ona yardımcı olun!

Kısacası, genelde bugünkü tarikat çalışmaları "tasavvuftan bahseden iyi ahlak derneği çalışmalarından" başka bir şey değildir!.. Ama elbette bunun istisnaları da mevcuttur, çok ender de olsa!.

Olay bunun dışında, üstünde fazla bir şey değil!

Evet...

"Ölmeden evvel ölmek" denen iş kolay değildir!.

Ancak, "Ölmeden önce öldükten" sonra, "nefs"ini tanıyabilirsin!.

"Ölmeden önce ölmek", denilen olayın ilmel ya-kini, daha önceki sohbetlerimizde geçtiği üzere, "Mülhime" denilen "nefs" mertebesinde; "nefs"in, il-ham alır durumda kendini tanımaya başlamasının sonucunda oluşan teslimiyetin getirdiği hâldir.

Ve ondan sonra "ölmeden ölmek" denilen hâlin "il-mel yakîni" oluşur. Ondan sonra "Mutmainne" denilen, tatmine ulaşmış, yani, işin hakikatını yaşa-makla tatmine ulaşmış "nefs" olur ki, onun adı "Veli"dir..

Velâyetin de kemâl dereceleri var:

"Veli-i Mükemmel" var, "Veli-i Kâmil" var, "Veli-i Mukarreb" var!... Yüksek kemâlât dereceleri...

Onla-rdan söz etmiyorum... Bunlar da "Ölmeden önce ölmek" denilen hâlin aynel yakîni ile gerçekleşir!.

"Ölmeden önce ölmek" denen sırrın "hakk-el yak-îni" ise ancak "mardiye nefs" kemâlinde gerçekleşir!. "FETH" hâli de bunun sonucudur!..

Bunun ehli de dünya üzerinde ancak onlarla sayılır!.

Yani, ehline mutlak mânâda teslim olmadan, öl-meden evvel ölme hâli kesinlikle gerçekleşmez.

Teslim olma hâli de, ancak ve ancak, bu işin bütün boyutl-arını anlayıp bildikten sonra, bir milyon kişi içinden çıkabilecek bir kişiye nasip olabilir.

Çünkü, her ne kadar sözde, şartlanmalar atılacak, huylar atılacak, bedene sahip çıkma hâli atılacak vs. diyorsak da, bunları fiiliyatta tatbik edebilecek babayiğit çok azdır!.

Lafını herkese konuşuruz, ama kendimize gelip iğne dokunduğu zaman, cayır cayır bağırırız..

Şimdi kıssadan hisse...

Allah selâmet versin, iyi bilir, Mazhar`ın anlattığı çok güzel bir hikâye var. Mevlâna`dan naklen anlatır;
Adamın biri görmüş sırtına dövme yaptırmışları, heveslenmiş, aslan dövmesi yaptırmağa gitmiş...

-Bana da, demiş, aslan dövmesi yap!..

-Peki, demiş dövmeci; benim mesleğim dövme yapmaktır.. Gel, otur dövmeyi yapayım..

Dövmeci başlamış iğneyi batırmağa..

-Ayy! Ayy! diye başlamış bağırmağa adam...

-Ne yapıyorsun arkadaş; canım çok yanıyor!..

-Aslanın yelesini yapıyorum" demiş.

-Aman, demiş, yelesini yapma, başka yerini yap!..

Dövmeci başlamış bu sefer sırtının başka yerlerine iğneleri batırmağa.. Adam gene bağırmağa başlamış:

-Aman, dur! Yapma, çok acıyor, neresini yapıyorsun?

-Aslanın pençesini yapıyorum...

-Aman pençesini de bırak, başka yerini yap!.

Dövmeci gene başlamış iğneleri batırmaya..

Bu defa gene bağırmış adam:

- Yine neresini yapıyorsun aslanın?.. demiş.

-Kuyruğunu!..

"Ben vazgeçtim kardeşim, katlanamam bu aslanın acısına!.." demiş "Aslandan da vazgeçtim, dövmesinde de..."

Adam çekmiş gitmiş!.

Şİmdi o hesap, Mazhar’ın da dediği gibi, "vahdet" dövmesinin lafını çok eder, sohbetlerini yaparız da; iğneler batmaya başladı mı, kaçımız dövmecide kalır, o meçhuldür!.

Onun için, biz bugün ne yapabiliyorsak, o canımız gibi bağlandığımız, tapındığımız nesnelerden ne kadarcık kendimizi kurtarmaya çalışırsak, cehennemdeki alevimizi, ateşimizi de o kadarcık azaltmış oluruz.

Zira bugün, bize o kadarcık azap veren nesneler, ölüm ötesinde sayısız boyutlarıyla, ebatlarıyla çok daha acı azaplar verecektir... Bunu böylece bilelim...

Bugün bize azap veren her olay, gelecekte çok çok büyük boyutlarıyla yarın bize daha fazlasıyla verecek!.

* * *

Vahdeti anlamak üzere yola çıkmış kişilerce çıkılan ilk basamak budur!.. Ama dikkat edin, ilk basamak dedim...

Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut de
ğildir.

Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir, Ceberrût âlemidir.
 

İşte şimdi biz, bu sohbetimizde şu sıraladığım hususları açıklamaya çalıştık.

Yanlış bilinen bir husus var:

Vahdet-i Vücûd görüşünü Muhyiddin-i Arabî ortaya atmıştır, O`nun icat ettiği bir görüştür, diyor birçok tasavvufu derinlemesine bilmeyen kişi, etraftan duyduklarıyla!...

Oysa, Vahdet-i Vücûd, Muhyiddin-i Arabi`den çok önceye dayanır.

Cahil olan bir çok kişinin, zâhir alimi olarak bildiği İmamı Gazali, gerçekte hem zâhir, hem de bâtın ilmi yönünden bir çok gerçeklere vâkıf olmuş bir Zâttır!.

İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bir eser yazmıştır.

"Mişkat-ül Envar", yani "Nurlar Feneri" isimli kitabı 1966 yılında Bedir Yayınevi tarafından neş-redilmiştir.

Süleyman Ateş isimli zâtın tercüme ettiği eserden, İmamı Gazali`nin bazı cümlelerini size nakledelim, siz de, İmamı Gazali`nin, vahdet konusunda neler düşündüğünü böylece görün.

İMAMI GAZALİ BAKIN BU KİTABINDA NE DİYOR:

"Gerçek varlık, Allahû Teâlâ`dır. Ârifler, buradan, mecaz çukurundan, hakikatın zirvesine yükselir, Mi`râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile görürler ki, varlıkta Allah`dan başka bir şey yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız Allah`ın Vechi`dir. Bu takdirde, Allah`dan ve O`nun Vechin`den başka mevcut yoktur.

Bunların, Allah`ın,

"Bu gün mülk kimindir?..

Tek ve kahredici olan Allah`ın"

hitâbını işitmeleri için kıyametin kopmasına lüzum yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız O`nun Vechi`dir!.

Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir.

Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfanla bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hâl olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kalmamış!.

Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hük-mü aşağı düşmüş, bazıları, "Enel Hak!."; bazıları, "Subhani maazami şâni" = "Subhanım, şânım ne ka-dar yücedir" demiş.

Bir diğeri ise, "Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbemin içinde Allah`dan gayrısı yoktur" demiştir!.

Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndandır... Belki, hepsi O`dur!...

Doğrusu, var olan, O`dur!... Gayr`ın varlığı, ancak mecaz yolu iledir. Her şeyin vechi, O`na yönelmiştir.

Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu iş, O`nadır. Varlıkta olan her şeyin, O`na nispeti, görünüştedir. Gerçekte kendisinden ibarettir.

Kesret kalkınca, Bir`lik gerçekleşir!. İzâfet bâtıl olur, işaret kalkar!. Yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz... Terakki muhal olur, uruç muhal olur!... Ala`nın ötesinde, Uluv yoktur!.

Vahdetle beraber kesret yoktur!.

Kesretin kalkması ile, uruç da kalkar!.

Eğer, bir hâlden diğer bir hâle değişme olursa bu uruç ile değil, dünya semâsına inmekle, yani yüksekten, alçağa doğmak sureti ile olur.

Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder!.

Bu ilim ancak, Allah`ı bilenlere verilmiş olan hususi mâhiyetteki gizli bir ilimdir.

Onlar bunları söyledikleri zaman, Allah`a karşı mağrur olanlardan başkası inkara kalkmaz..."

Basiret sahipleri, gördükleri her şey`de Allah`ı beraber gördüler. Bir kısmı, bundan da ileri gitti:

"Hiç bir şey görmedim ki, ondan önce Allah`ı görmüş olmayayım"... dedi.

Ehlullah`dan kimi, eşya`yı O`nunla görür; kimi de eşya`yı görür, O`nu da eşya ile görür.

O, kendisinden meydana gelen hiç bir şey`den ayrılmaz...O, şey ile beraberdir!.

Şehâdet âlemi, Melekût âlemine yükselme yeridir. O halde, Sırat-ı Müstakîm`e girmek, bu terakkiden ibarettir..."

Diyor İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bu eserinin 41. sayfasında.

Bütün bunları bilenin, Din`in emrettiği hususlarda lakayt olmaması önemine de dokunan İmamı Gazali, bakın bu konuda şöyle diyor:

"Kâmil insan O`dur ki, bilgisinin nuru, takvasının nurunu söndürmez... Kâmil insan, basiretinin kemâliyle beraber şer`i huduttan hiç birisini terketmek hususunda "nefs"ine müsamaha göstermez..."

Bütün bunlardan, ortaya çıkan bir gerçek vardır...

Demek ki Vahdet, yani "Allah`ın Tekliği" ve "Allah`ın Varlığı dışında hiç bir şeyin var olmadığı gerçeği", Muhyiddin-i Arabi tarafından ilk defa ortaya atılmış bir görüş değil; "O"ndan çok önce İmamı Gazali tarafından Mişkat-ül Envar isimli kitabında açıklan-mış olan bir gerçektir.

* * *

>, denen tek akıl, O`nun ilim sıfatının tafsilinden başka şey değildir.

"O ve O`ndan meydana gelmiş bir âlemler" müşahedesi, perdesi kalkmamış olan kişideki, Nur perdelerinin meydana getirdiği düşüncelerdir.

Tek tek, her nesnenin, "Allah" dediğini duymak, kesrette olana ait bir hâldir. Ve bunu ifade eden kişi henüz Tek`liğe ulaşamadığının, perdeli olduğu-nun açıklamasını yapmaktadır.

Gerçekte, âlem Tek varlıktan ibarettir. yani, tek bir yapıdır!..

Tek`in teklerinin tek tek zikri olmaz!.

Hz. Âli, " Görmediğim Allah`a ibadet etmem " demiştir.

"Hiç bir şey görmem ki, evvelinde Allah`ı görmüş olmayayım." demiştir Hz. Ebu Bekr.

"O" her şeydir ve her şey "O"nun ef`al mertebesindeki görüntüsüdür.. Kesret âlemi de budur!. Vahdeti anlamak üzere yola çıkmış kişilerce çıkılan ilk basamak budur!.. Ama dikkat edin, ilk basamak dedim...

Esmâ mertebesi ise, sırf mânâlardan ibarettir. Bu boyutta madde ve mikrodalga varlıklar mevcut değildir.

Vâhidiyet, Tek varlığın kendini tanıması, sıfat mertebesidir, Ceberrût âlemidir.

İşte şimdi biz, bu sohbetimizde şu sıraladığım hususları açıklamaya çalıştık.

Yanlış bilinen bir husus var:

Vahdet-i Vücûd görüşünü Muhyiddin-i Arabî ortaya atmıştır, O`nun icat ettiği bir görüştür, diyor birçok tasavvufu derinlemesine bilmeyen kişi, etraftan duyduklarıyla!...

Oysa, Vahdet-i Vücûd, Muhyiddin-i Arabi`den çok önceye dayanır.

Cahil olan bir çok kişinin, zâhir alimi olarak bildiği İmamı Gazali, gerçekte hem zâhir, hem de bâtın ilmi yönünden bir çok gerçeklere vâkıf olmuş bir Zâttır!.

İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bir eser yazmıştır.

"Mişkat-ül Envar", yani "Nurlar Feneri" isimli kitabı 1966 yılında Bedir Yayınevi tarafından neşredilmiştir.

Süleyman Ateş isimli zâtın tercüme ettiği eserden, İmamı Gazali`nin bazı cümlelerini size nakledelim, siz de, İmamı Gazali`nin, vahdet konusunda neler düşündüğünü böylece görün.

İmamı Gazali bakın bu kitabında ne diyor:

"Gerçek varlık, Allahû Teâlâ`dır. Ârifler, buradan, mecaz çukurundan, hakikatın zirvesine yükselir, Mi`râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile görürler ki, varlıkta Allah`dan başka bir şey yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız Allah`ın Vechi`dir. Bu takdirde, Allah`dan ve O`nun Vechin`den başka mevcut yoktur.

Bunların, Allah`ın,

"Bu gün mülk kimindir?..

Tek ve kahredici olan Allah`ın"

hitâbını işitmeleri için kıyametin kopmasına lüzum yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız O`nun Vechi`dir!.

Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak et-mişlerdir.

Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfanla bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hâl olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kalmamış!.

Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hükmü aşağı düşmüş, bazıları, "Enel Hak!."; bazıları, "Subhani maazami şâni" = "Subhanım, şânım ne kadar yücedir" demiş.

Bir diğeri ise, "Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbe-min içinde Allah`dan gayrısı yoktur" demiştir!.

Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndandır... Belki, hepsi O`dur!...

Doğrusu, var olan, O`dur!... Gayr`ın varlığı, ancak mecaz yolu iledir. Her şeyin vechi, O`na yönelmiştir. Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu iş, O`nadır. Varlıkta olan her şeyin, O`na nispeti, görünüştedir. Gerçekte kendisinden ibarettir.

Kesret kalkınca, Bir`lik gerçekleşir!. İzâfet bâtıl olur, işaret kalkar!. Yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz... Terakki muhal olur, uruç muhal olur!... Ala`nın ötesinde, Uluv yoktur!.

Vahdetle beraber kesret yoktur!.

Kesretin kalkması ile, uruç da kalkar!.

Eğer, bir hâlden diğer bir hâle değişme olursa bu uruç ile değil, dünya semâsına inmekle, yani yüksekten, alçağa doğmak sureti ile olur.

Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder!.

Bu ilim ancak, Allah`ı bilenlere verilmiş olan husu-si mâhiyetteki gizli bir ilimdir.

Onlar bunları söyledikleri zaman, Allah`a karşı mağrur olanlardan başkası inkara kalkmaz..."

Basiret sahipleri, gördükleri her şey`de Allah`ı beraber gördüler. Bir kısmı, bundan da ileri gitti:

"Hiç bir şey görmedim ki, ondan önce Allah`ı görmüş olmayayım"... dedi.

Ehlullah`dan kimi, eşya`yı O`nunla görür; kimi de eşya`yı görür, O`nu da eşya ile görür.

O, kendisinden meydana gelen hiç bir şey`den ayrılmaz... O, şey ile beraberdir!.

Şehâdet âlemi, Melekût âlemine yükselme yeridir. O halde, Sırat-ı Müstakîm`e girmek, bu terakkiden ibarettir..."

Diyor İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bu eserinin 41. sayfasında.

Bütün bunları bilenin, Din`in emrettiği hususlarda lakayt olmaması önemine de dokunan İmamı Gazali, bakın bu konuda şöyle diyor:

"Kâmil insan O`dur ki, bilgisinin nuru, takvasının nurunu söndürmez... Kâmil insan, basiretinin kemâliyle beraber şer`i huduttan hiç birisini terketmek hususunda "nefs"ine müsamaha göstermez..."

Bütün bunlardan, ortaya çıkan bir gerçek vardır...

Demek ki Vahdet, yani "Allah`ın Tekliği" ve "Allah`ın Varlığı dışında hiç bir şeyin var olmadığı gerçeği", Muhyiddin-i Arabi tarafından ilk defa ortaya atılmış bir görüş değil; "O"ndan çok önce İmamı Gazali tara-fından Mişkat-ül Envar isimli kitabında açıklanmış olan bir gerçektir
 
Tarikatler şeyhe teslim olmamızı ister doğru ama Allah öyle değil, Allah sadece kendine teslim olmamızı ister.

Aralarındaki fark bir taraf aklı tamamen kötülerken, diğer yandan Kuran'da bir sürü aklı yücelten söz olmasıdır.

Dini Kuran'dan öğrenmek en iyisidir. Kuran ve sahih sünnet.. .
Onları da kılı kırk yararcasına değerlendirmek lazım.

Tasavvufu inkar etmem. Dinin bir de manevi boyutu olmalı, ancak tasavvuf adı altında insanların birbirini esir etmeleri de çok çirkindir. Böyle sömürülen yüzlerce insan var maalesef. . Üzücü
 
bunu istemek bile sirktir kendin gibi aciz bir kula MANevi hatta maddi teslim olmak tarikatlar seyhler ,hocalar islama cok zarar veriyor iste tarikat ve teslimiyetten bir kac ornek[YOUTUBE]jkI30HMgImY[/YOUTUBE][YOUTUBE]pW43Mj6JFFk[/YOUTUBE] acizlik..
 
Tarikat ve tarikatçılık(1)

Sual: Din kitaplarından, din öğrenilemez mi? Bir tarikata bağlanarak mı din öğrenilir?
CEVAP
Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ve yasakları anlatılır, dine uymanın yolları ve tasavvuf ilmi öğretilirdi. Zamanla, bunlar çok azaldı, belki de hiç kalmadı. Aslı olmayınca da taklitleri çoğaldı. Her köşe başında bir şeyh türedi. Şu anda hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez. Sapık tarikatçiler çok olup hak olanını ayırmak zordur, çünkü hak zannederek bâtıl yola girilirse bundan kurtulmak çok zor olur. Yoksa hak tarikat, adından da anlaşıldığı gibi haktır. En sağlam yol ise, evliya zatların kitaplarından öğrenmektir.

Şimdi yapılacak iş, dinimizi o büyüklerin kitaplarından, yetkili âlimlerce doğru tercüme edilen kitaplardan öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaya çalışmaktır. Bu kitapları okuyan, hem bilmediklerini öğrenmiş olur, hem de kitapta ismi geçen evliya zatları tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Millete faydalı olur. Ebedî saadete kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.
 
Tarikat ve tarikatçılık(2)
Hak tarikat
Sual: Bir tarikata girmek farz, vacib veya sünnet midir? Bir yazıda, (Hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez) deniyor. Gerekmez demek, lüzum yok mu demek, yoksa farz değil mi demektir?
CEVAP
Farz veya vacib değildir demektir. Öyle olsaydı âyet veya hadisle bildirilirdi. Tasavvuf büyükleri, evliya zatlar, bir tarikata girmenin müstehab olduğunu söylüyorlar. Dini, kendi başımıza öğrenmek zordur. Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan [âlimden, hocadan] öğrenilir) buyuruyor. Onun için, bir tarikata girilerek, mürşid-i kâmilden din öğrenilirdi. Günümüzde ise, birçok bozuk tarikat da vardır. Herkes hak diye bir tarikata giriyor. Her şeyhin birçok müridi var. Şeyhim diyenlerin, kimi mehdiyim, kimi halifeyim diyor, hattâ peygamberim diyenler de var. Hepsi de kendi tarikatının doğru olduğunu söylüyor. Zaten doğru diye bilmese, o tarikatta işi ne? Bu feci durumdan dolayı, akıntıya kapılmamak ve çok dikkatli olmak gerekiyor. Nakli esas alan kitapları okuyan, hakkı bâtıldan ayırır. Böyle söylemek tarikata karşı olmak değildir. Bir şeyin sahtesinden kaçın demek, iyisinden de kaçın demek değildir. Genelde her şeyin sahtesi çok olur. (Hakiki tereyağı alın, hileli, karışık olanını almayın) veya (Piyasada hakiki tereyağı bulmak çok zor) demek, tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur.
 
Mürşide ihtiyaç var mı?
Sual: Eskiden, insanlar neden bir mürşid-i kâmil aramışlardır? Mürşid-i kâmilsiz Allah'ın rızasına kavuşmak mümkün değil miydi?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulmak çok lüzumludur. İnsan, her bakımdan çok aşağıdır. Allahü teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusursuzdur. Ondan gelen feyzlerin alınması için vericiyle alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık olması gerekir. İnsanlarda bu yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen bir kılavuza ihtiyaç şarttır. (1/169)

Böyle bir zatı seven kimse, kitaplarını severek okur, onu edeple, sevgiyle düşünürse, bunun da kalbi, temizlenmeye ve feyz almaya başlar. Allahü teâlâ bedenimizi, maddemizi, yetiştirmek için güneş enerjisini sebep kıldığı gibi, ruh ve kalblerimizi olgunlaştırmak için de, Muhammed aleyhisselamın kalbini, oradan yayılan nurları sebep kılmıştır. Kalbe, ruha gıda olan, evliyanın sohbetleri ve yazıları da, hep Resulullahın mübarek kalbinden yayılan nurlarla hâsıl olmuştur. (S. Ebediyye)
 
Sapık tarikatçılar
Sual: Şeyh-ül-İslam Ebussüud Efendi, tasavvuf ehline sert davranıp, idamlarına fetva vermiş mi?
CEVAP
Büyük din âlimi Ebussüud Efendi hazretlerinin tasavvuf ehline sert davrandığı iddiası doğru değildir. Ancak tasavvuf ehlinin içine karışan sapık tarikatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların, fitne çıkarma, İslamiyet’i yıkma faaliyetlerinden dolayı, idam edilmelerine fetva vermiştir.

İslamiyet’ten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur.
 
Günümüzde tarikatlar doğru yola getirmek yerine insanları saptırıyor.
 
Şeyhe neden teslim olacakmışız ki? Cahil insanlara aklını kullananlar teslim olmasın.
 
zamanımızda tarikat kalmadı sadece ismi var anka kuşu gibi ismi var kendisi yok

Keşke hiç ve hiçbir zaman olmasalardı. :) Kızarsın gerçi sen şimdi bu cümleme ama ben başkasına teslim olmayı sevmiyorum. Yalnız Allah'a kul olurum, yalnız ondan yardım isterim.
 
Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan [âlimden, hocadan] öğrenilir) buyuruyor.
 
Geri