Tarihte İz Bırakanlar

Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Kuyucu Murad Paşa





Ünlü Osmanlı devlet adamlarından. Doğum târihi bilinmemektedir. Rumeli’den devşirme olarak alınıp, Sarayda (Enderun’da) Türk ve İslam terbiyesi ile yetiştirildi. Saray ve hükümet işlerinde vazîfe aldı. Saraydan ilk olarak 1554’te Mısır Vâlisi Mahmud Paşaya kethüdâlık vazîfesiyle çıktı. Mısır’da başarılı hizmetler yapıp, kâbiliyeti dikkat çektiğinden; Sancakbeylik ve Emir-i Hac’lık vazîfesi verildi. 1569’da Mısır Beylerbeyi Koca Sinan Paşa ile Yemen’in fethine katıldı. Yemen’e önce Vâli, 1576’da Beylerbeyi tâyin edildi. Yemen Beylerbeyi iken îmâr faaliyetlerinde bulunup Sanâ Kasrında bir câmi ve Nakîm Dağından su getirme tesisleri kurdu. Bu vazîfedeyken İstanbul’a çağrıldı. Şarkîkarahisar Sancakbeyi oldu. Şarkîkarahisar’dan sonra çeşitli vilâyetlerde vazîfe aldı. Diyarbakır Beylerbeyi iken Karaman’a tâyin edildi.


1585’te Karaman Beylerbeyi vazîfesindeyken, Özdemiroğlu Osman Paşanın komutasında Tebriz Seferine katıldı. Tebriz civârındaki savaşın en kritik ânında atı ile berâber savaş meydanındaki kuyuya düştü. Hamza Mirza kumandasındaki Safevî kuvvetlerince esir alınıp hapsedildi. 1590 Osmanlı-Safevî Antlaşmasına kadar İran’da kalan ve atıyla kuyuya düşmesinden dolayı “Kuyucu” lakabı verilen Murâd Paşa, İstanbul’a gelip, Kıbrıs Beylerbeyliğine tâyin edildi.



Kuyucu Murâd Paşa, 1596 Haçova Meydan Muhârebesinde büyük yararlıklar gösterdi. Uzun seneler Macaristan cephesinde lâyıkıyla hizmet etti. Cephedeyken bâzı sulh müzâkerelerinde bulundu. Birinci Ahmed Han (1603-1617) Osmanlı Sultanı olunca, Kuyucu Murâd Paşa Şubat 1603’te Rumeli Eyâleti ile berâber Budin muhâfazasına memur edildi. 1605’de Divan-ı Hümâyûnda dördüncü vezir oldu. İran’daki Safevî Devleti'nin (1501-1732) teşvik ve kışkırtmaları netîcesinde Anadolu ve Kuzey Suriye’deki isyanlar tehlikeli bir hal aldığından, Anadolu isyanları ve İran meselesi için Ferhad Paşa serdar tâyin edildi. Kuyucu Murâd Paşa, Avusturya cephesindeki faâliyetlerinden ve Macaristan-Avusturya meselesindeki teşebbüslerinden dolayı, 13 mayıs 1606’da Engürüs Serdârı oldu. 1593 yılından beri devâm eden Avusturya Savaşına son veren Zitvatorok Antlaşmasını imzâladı. Antlaşmaya göre savaşın en önemli sebeplerinden birini teşkil eden Estergon Kalesi, Osmanlılarda kalıyordu.



Kuyucu Murâd Paşa Rumeli’ndeyken, Osmanlı Devleti için en büyük tehlike, İran meselesi ile Anadolu ve Suriye taraflarındaki isyanlar idi. “Celâlî İsyanları” adı verilen, devlet içinde orduya bile sâhip olan âsîleri (Bkz. Celâliler) cezâlandırmak için Şeyhülislâm Sun’ullah Efendinin tavsiyesi ile Aralık 1606’da Murâd Paşa, sadrâzam tâyin edildi. Sadâret mührünü Belgrad’da alan Murâd Paşa, serhat işlerini hallettikten sonra İstanbul’a geldi.



Osmanlı Devletinin 1593 yılından beri Avrupa cephesinde savaşlarla meşgûl olmasını fırsat bilen İran-Safevî Devleti, Anadolu ve Kuzey Suriye’de karışıklıklar çıkardı. Celâlî İsyanları çok tehlikeli bir hal almıştı. Murâd Paşa, Kuzey Suriye’de Derezi (Dürzî) bir hükümet kurmuş olan Canbolatoğlu Ali Paşa üzerine, 1607 Temmuzunda İstanbul’dan hareket etti. Yol boyunca âsilere karşı uslandırma hareketlerinde bulunan Murâd Paşa, âsi Canbolatoğlu’na karşı Maraş Beylerbeyi Zülfikâr Paşadan yardımcı kuvvetler aldı. Daha sonra harekete geçerek İskenderun yakınlarındaki Oruç Ovasında mevzilenmiş olan âsî kuvvetlerini bozguna uğrattı. Canbolatoğlu ve Lübnan Derezi Lideri Maanoğlu Fahreddîn ile bütün Dürzi kabîle reislerinden canlarını kurtarabilenler kaçtı. Murâd Paşa, Halep’i ele geçirip, isyancıları ve bölücüleri bölgeden temizleyerek, kışı orada geçirdi. Bağdâd’daki Taviloğlu Mustafa üzerine Cağalazâde Mahmûd Paşa kumandasında ordu gönderip, onu kaçırttı. Murâd Paşa Heleb’deyken, Kalenderoğlu, otuz bin Celâli kuvvetiyle İstanbul’u tehdit etti. Kalenderoğlu’nun yanında birçok Celâlî elebaşısı ve başıbozuk da vardı. Murâd Paşa; İçel’deki Muslî Çavuş’un Kalenderoğlu ile birleşmesini önlemek için ona İçel Sancakbeyliğini verip, Maraş ve Göksun’dan yeni kuvvetler aldı. Kalenderoğlu, İstanbul’dan gönderilen bir miktar Osmanlı hazîne ve kuvvetlerini almak için Göksun Boğazı’nı kapamak istedi. Murâd Paşa, daha önce hareket ederek Boğaz’ı tuttu. Burada iki taraf arasında şiddetli bir muhârebe vukûa geldi. Savaşın en şiddetli ânında, Serdârın, hendeklere sakladığı yeniçerileri meydana çıkarıp hücuma geçirmesi üzerine Kalenderoğlu bozuldu. İran’a sığınmak için Doğuya doğru kaçmaya başladı. Âsîler tâkip edilerek Eylül 1608’de, Şarkîkarahisar’da toplanan binlerce Celâlî imhâ edildi. Anadolu âsîlerden temizlenince Murâd Paşa, 1608 sonunda İstanbul’a döndü.





Murâd Paşa böylece dâhiyâne bir siyâsetle Osmanlı Devletinin içinde huzûru bozup, düşmanlarıyla işbirliği yapan âsîleri ortadan kaldırdı. Ayrıca Üsküdar Seferi denilen 15 Haziran 1609’daki harekâtla da Musli Çavuş ve Yûsuf Paşa gibi âsîleri ve bunlarla işbirliği yapanları îdâm ederek, bunların fesat tohumlarını ve köklerini kuruttu. Murâd Paşa, 1610 baharında, Osmanlı Devleti içindeki karışıklıkların plânlayıcısı ve destekçisi İran-Safevî Devletine karşı sefere çıktı. Tebriz’de bulunan Safevî Şâh Abbâs'ın (1587-1628) Celâlî İsyanları ve Avusturya Seferi (1593-1606) esnâsında işgal ettiği toprakları ve Kafkasya’yı kurtarmak veya Osmanlı lehine bir antlaşma sağlamak için İran Seferine çıktı. Şâh Abbâs, Murâd Paşaya elçi gönderdi. Safevî elçileri Sultan Ahmed Hana gönderildi. Murâd Paşa, Tebriz önlerine geldiğinde, sefer mevsimi geçtiğinden, kışı geçirmek için Diyarbakır’a çekildi. Murâd Paşa, İran üzerine yeni bir Sefer hazırlığı içindeyken, doksan yaşlarında 6 Ağustos 1611’de Âmid kışlığında vefât etti. İstanbul’da yaptırdığı medresenin bahçesindeki türbesine defnedildi.



Murâd Paşa; üstün komutanlık, idârecilik, diplomatlık kabiliyetlerine sahipti ve devletin çıkarlarını her şeyden üstün tutan bir devlet adamıydı. Rumeli’den devşirme olarak alınıp, sarayda yetiştirildi. Osmanlı hânedânına çok sâdıktı. Ülkesine ve milletine çok hizmeti oldu. Tecrübeli, samîmî ve ileri görüşlü olduğundan icrââtlarında tâvizsiz hareket ederdi. Soğukkanlı olup hissiyatını saklamasını bilir, vakti gelince harekete geçip muvaffak olurdu. Adâletten ayrılmazdı. Ancak, devlet düşmanlarına karşı şiddetli ve amansızdı.



Avusturya Seferinde Haçlı zihniyetine, İran Safevî Devleti ve devlet içindeki taraftarlarına karşı çok şiddetli mücâdele etti. Ülke içinde âsî Celâlîleri ortadan kaldırdığı için, ihtilal yanlılarının çeşitli taarruzlarına uğradı. Devrine âit kaynaklarda, ilmî eserlerde, meselâ İngiltere elçisi Lello; Murâd Paşanın ülkesine iyiliği dokunduğunu, basîret sâhibi olduğunu, memleketin iç işlerini düzeltip, hâkimiyeti sağladığını, iyi bir asker ve devlet adamı olduğunu yazar. On üç yıl süren Avusturya Seferi ve yıllarca devam eden Celâlî İsyânları netîcesinde mâliyenin durumunu öğrenmek için Ayn Ali Efendi’ye Kavânin-i Âl-i Osman Der Mezâmîn-i Defter-i Dîvân adlı eserini yazdırdı. Yabancılarla olan münâsebetlerde çok dikkâtli olup, meseleleri gayet iyi tâkip ederdi. Murâd Paşa, İstanbul’da Vezneciler semtinde Edebiyât Fakültesi arkasında, medrese, dükkânlar, türbe, sıbyan mektebi ve sebilden meydana gelen bir külliye ile Erzurum’da büyük bir câmii ve hamam yaptırmıştır.
 
Kül Tigin (Tegin)




Göktürklerin Kutlug devri kumandanlarından, Bilge Kağan’ın kardeşi. Babası, Göktürklerde millî şuuru uyandırarak, İkinci Hâkanlık devrinin kurucusu İlteriş Kutlug Kağan, annesi İl-Bilge Hâtun idi. Babası Kutlug Kağan 692 senesinde vefât ettiğinde, yedi yaşındaydı. Ağabeyi Bilge ile amcası Kapagan Kağan’ın yanında büyüyüp, yetişti. Atabegi, büyük edip ve prens Yollug Tegin idi. Onun terbiyesinde yetişip, Türk töresini, devlet idâresini ve lüzumlu âdap ve erkânı öğrendi. Küçük yaşından îtibâren Bilge ile berâber amcası Kapagan Kağan’ın yanında akınlara, seferlere katılmaya başladı.


702 senesinde devlet hizmetine girdiğinde, on altı yaşında idi. Amcası Kapagan Kağan ile Mâveraünnehir’deki Suğdakiler üzerine yapılan sefere katıldı. Muvaffakiyetle dönüldü. 706 senesinde, elli bin kişilik Çin ordusunun imhâ edilmesinde çok büyük hizmeti geçti. Piyâde kuvvetleriyle hücuma geçerek Çin kumandanını esir etti. Esir Çin kumandanını Kağana gönderdi. 707 senesinde, Çinliler ile yapılan muhârebede, üç at değiştirecek kadar çetin mücâdelelere katıldı. Yaralanmasına rağmen muhârebeye devâm etti. Bu muhârebede Çin ordusu yok edildi. Çinlilerin teşvik ettiği isyanların bastırılmasında mühim hizmetlerde bulundu.


Kapagan Kağan’ın 716 senesinde vefâtıyla, ağabeyi Bilge’nin kağanlığa geçmesine çalıştı ve muvaffak oldu. Kendisi cesâret ve muharipliği ile meşhûr olduğundan, ordu kumandanı ve doğu bölgesi şadlığına getirildi. İç isyanların ve taht kavgalarının bastırılmasında vazîfe aldı. Âsîleri mağlup ederek, Türklerin birlik ve berâberliğini sağladı. 731 târihinde Moga Kurgan’daki karargâhında öldü. Onun ölümü, başta Bilge Kağan olmak üzere Türk milletini mâteme boğdu.



Kül Tegin adına âbidevî bir eser yapıldı. Orhun Nehri sâhilinde Orhun Âbideleri veya Türük Bengü Taşları da denilen eser, Türk yâni Orhon Alfâbesiyle yazıldı. Âbide, Yollug Tegin tarafından yazılıp, 21 Kasım 731’de Orhun Nehri sâhiline dikildi. Âbide’de; Alpliği, cesâreti, muhâripliği, kumandanlığı ve Türk Milleti’ne hizmeti, edebî bir lisanla anlatılır. Kül Tegin Âbidesi, Göktürk Târihi, kültürü, Türk dil ve edebiyâtı yönünden emsalsiz bir eserdir. Âbide’nin metni Türkçe yazılmış, ayrıca Çince tercümesine yer verilmiştir.
 
Kürşad (Kür Şad)





Göktürk prensi (Öl. 635). Göktürk Hakanı Çuluk Kağan'ın küçük oğlu. Babası, bir Çin prensesi olan, üvey annesi İçing Hatun (Katun) tarafından zehirletildi. Yerine geçen amcası Kara Kağan'ın düşüncesiz yönetimi ve kıtlık yüzünden, Türk ordusu, Çinlilere yenildi. Kürşad da esir edilerek, Çin'e götürüldü (630). Kara Kağan, Çin'de ölünce (634), Çinliler, kendi taraftarları olan Göktürk prensi Sirba'yı, Türk hakanı yaptılar. Sirba, Çin'e bağlanmayı kabul etti.


Türkler, gizlice çalışarak, kırk kişilik bir ihtilal birliği kurdular ve başına Kürşad'ı getirdiler. Kürşad, birlik başkanlığını, ihtilal başarıya ulaşırsa, imparator olmamak ve siyasetle uğraşmamak şartıyla kabul etti. İhtilalciler, Kürşad'ın kardeşinin oğlu İşpera'yı (İşbara), Türk kağanı ilan ettiler. Bu sırada Çin tahtında Tang'ların ikinci imparatoru Li-şih-min vardı. Türk ihtilal birliği başkanı Kürşad'ın planına göre, imparator Li-şih-min, önce esir edilerek Türk iline kaçırılacak, sonra da Çin sarayında esir bulunan Türk soyluları ve Çinlilerin elinde bulunan Türk topraklarıyla değiştirilecekti. Çin imparatorunun, her gece kılık değiştirerek başkent Çangan'da dolaştığı da, Türk ihtilal birliği tarafından biliniyordu. Ancak, kararlaştırılan gece şiddetli yağmur yağdı ve imparator, saraydan çıkmadı. Kürşad, ihtilal planını değiştirerek, imparatorun sarayına bir baskın yapmayı kararlaştırdı. O gece kırk Türk, Çin imparatorluk sarayını bastı. Yüzlerce Çinli muhafız öldürüldü. Ancak, imparator ele geçirilemedi. İhtilalciler, Çin başkentinden ayrıldılar. Fakat, büyük bir Çin ordusu, bunları takip etti. İhtilalciler, Vey ırmağı kıyısında durdular. Kabaran ırmağı geçemediler. Burada yapılan efsanevî savaşta, kahramanca dövüşen ve kendilerini koruyan Kürşad ve arkadaşları, birer birer ecel şerbetini içtiler.



Bu ihtilal, başarıya ulaşamadı, ancak, Türklerin içindeki istiklal ateşini yeniden alevlendirdi ve bir süre sonra Göktürk devleti yeniden kuruldu.
 
Lala Mehmed Paşa




Osmanlı sadrazamlarından. Bosnalı olup, Enderun'da yetiştirildi. İyi bir eğitim ve öğrenim gördü. Şehzâde lalalıklarında bulunduğundan “lala” nâmıyla meşhur oldu. Bâzı târihî kaynaklarda lakabının “Lâle” olduğu ve “Sokullu âilesine” mensubiyeti yazılıdır. 1606’da İstanbul’da vefât etti.


Lala Mehmed Paşa, Enderun'da peşkir ağası iken büyük mîrâhurlukla Bîrun hizmetine alındı. 1591’de yeniçeri ağası oldu. 1595’te Macaristan Seferine vezir-i âzam Sinan Paşa ile katılıp, muhârebelerde çok gayret ve kahramanlık gösterdi. Sefer dönüşü Karaman, sonra Anadolu beylerbeyliğine tâyin edildi. 1596’da, Rumeli Beylerbeyliğine terfi ederek, Sultan Üçüncü Mehmed Han ile Eğri Seferine katıldı. Eğri Kuşatması ve Haçova Meydan Muhârebesinde Rumeli Beylerbeyilik vazîfesiyle büyük yararlıklar gösterdi. Avusturya Seferlerinde uzun yıllar hizmet ederek, Kanije ve İstolni-Belgrad kuşatmalarına katıldı. 18 Kasım 1602 Budin Müdâfaasında Avusturya ordusunu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu seferdeki üstün gayret ve muvaffakiyetlerinden dolayı üçüncü vezirliğe terfi ederek, 11 Mayısta Macaristan Serdarlığına tâyin edildi. 5 Ağustos 1604’te vezir-i âzamlığa getirilen Lala Mehmed Paşa, Avusturya Seferi için Garp Serdârlığına getirilince, 25 Eylülde Peşte’yi, ardından da Vaç Hatvan kalelerini zaptetti. 1604-1605 kışını Belgrad kışlağında geçiren Paşa, 3 Ekim 1605’te Estergon’u fethederek “Estergon Fâtihi” unvanını aldı. Avusturya içlerine bir akın tertiplenerek, düşmanın askerî mevkileri tahrip edilip, Koermen ve Steinamanager şehirleri zapt edilerek, pek çok esir ve ganimet alındı. İstanbul’dan gönderilen murassa tacını 20 Kasımda Erdel Prensi ve Macar Kralı îlân edilen İstva Baskay’ın başına koyan Lala Mehmed Paşa, bölgeyi tekrar Osmanlı himâye ve tâbiiyeti altına aldı.



Lala Mehmed Paşa, 1606 yılının Haziran ayında Celâli âsileri ile İran üzerine serdar tâyin edildiği sırada Üsküdar’da felç geçirerek vefât etti. Cenazesi Eyüb’e getirilerek, Sokullu Mehmed Paşanın türbesine defnedildi. Lala Mehmed Paşa, tedbirli, tecrübeli, vakar sâhibi ve askerlerin çok sevdiği bir devlet adamıydı. Hudut tecrübesi fazla olduğundan, seferlerdeki icrâatlarıyla devlete büyük hizmetlerde bulundu.
 
Lala Mehmed Paşa (Tekeli)




On altıncı yüzyıl Osmanlı devlet adamlarından. Manisa’nın Marmara kasabasından olup, Türk âilesinden gelmesine rağmen doğum târihi ve baba adı bilinmemektedir. Sultan Üçüncü Murâd Han Manisa vâlisi iken maiyetinde bulunup, dîvan çavuşluğunu yaptı. Tekeli Mehmed Çavuş lakabıyla tanınırken, Sultan Üçüncü Mehmed Hanın şehzâdeliğinde, Manisa vâliliğinde, lalalığını yapmasından ve pâdişahlığında da vezir tâyin edilmesinden “Lala Mehmed” adı daha meşhur olmuştur.



Sultan Üçüncü Murâd Han (1574-1595) ve Sultan Üçüncü Mehmed Han (1595-1603) devirlerinde çeşitli devlet kademelerinde vazife yapan Lala Mehmed Paşa, 19 Kasım 1595’te vezir-i âzam tâyin edildi. Şirpençeden 28 Kasımda vefat edince, bu vazifesi kısa sürdü. Vefâ Câmii Kabristanlığına defnedildi. Lala Mehmed Paşa, zekâsı, aklı, ilmi, temiz ahlâkı ve adâletiyle meşhurdur.
 
Mezomorto Hüseyin Paşa





On yedinci yüzyılın ikinci yarısında deniz muhârebelerindeki kahramanlıklarıyla meşhûr, Osmanlı Kaptân-ı Deryâsı. İsmi, Hüseyin’dir. Gençliğinde Venediklilerle yaptığı bir deniz muhârebesinde sekiz-on yerinden yaralanıp öldüğü sanılırken iyileşmesi üzerine, Venedikliler tarafından kendisine Mezomorto (yarı ölü) lakabı verildi ve sonradan bütün Akdeniz’de bu sıfatla anıldı. Bâzı kaynaklarda Mağribli olduğu kaydedilirse de doğum yeri ve târihi bilinmemektedir.



Hüseyin Reis, denizciliğe çok genç yaşta leventlikle başladı. Cesur, gözünü budaktan esirgemeyen bir kimseydi. Akdeniz’de İspanyol, İtalyan ve Venediklilerle çetin deniz muhârebeleri yaptı. 1674 yılından itibâren, ünü bütün Akdeniz’i sardı. Cezâyir’in en mümtaz simâlarından biri oldu. Cesâret ve denizcilik bilgisi sâyesinde Cezâyir dayısı seçildi (1683). Aynı yıl Fransızların büyük bir donanmayla Cezâyir’i kuşatmaları esnâsında emsalsiz kahramanlıklar gösterip, düşman donanmasını perişan etti.


Mezomorto Hüseyin Reis’in Cezâyir’i Fransız muhâsarasından kurtarması, Pâyitâht’ta büyük sevince sebep oldu. Sultan Dördüncü Mehmed Han, gönderdiği bir fermanla onu Cezâyir Beylerbeyliğine getirdiğini bildirdi.


1686 yılında Tunus’ta çıkan karışıklıkları önlemek için görevlendirilen Mezomorto Hüseyin Paşa, buraya İbrâhim Hoca idâresinde bir kuvvet gönderdi. Tunus’ta sükûneti sağlayan Hüseyin Paşa, 1688’de Mareşal d’Estrees emrindeki Fransız filosunun Cezâyir’i topa tutması üzerine emrindeki kuvvetlerle Fransız sâhillerini ve ticâret gemilerini vurarak mukâbele etti. Fransızlar, yeni Osmanlı Sultânı İkinci Süleymân Hana mürâcaat ederek sulh akdine muvaffak oldular.


İkinci Süleymân Han, Mezomorto Hüseyin Paşayı gösterdiği muvaffakiyetlerden dolayı 1690’da Tuna Kaptanlığına tâyin etti. Bu yıllarda Venedik donanmasının Akdeniz’deki faâliyetleri artmıştı. 1690’da Osmanlı ordusunu karadan destekleyerek Vidin’in kurtarılmasında büyük rol oynadı ve Karadeniz Donanması Kaptanı oldu.


1691 yılında mîrî kalyonlar kaptanlığı ile kendisine Rodos sancağı verildi. Bu sırada Venedik donanması 145 parça kalyon ve çektiriyle 8 Eylül 1694 günü Sakız Adasına hücûm etti. Fâtih devrinden beri sulh ve sükûn içinde, adâletle idâre edilen kaledeki Hıristiyan halk, silâha sarılıp gizli ve açık ihânetlerle kale muhâfızı Hasan Paşayı zor durumda bıraktılar. Neticede Sakız, Venediklilerin eline geçti. Sakız Adasının Venedikliler tarafından işgâl edilmesi, Sultan İkinci Ahmed Hanı çok üzdü. Sadrâzam Ali Paşaya; “Sakız ahvâli, derûnumı (içimi) yaktı. Teshîri murâdımdır (zaptını dilerim). Îcâb edenlerle görüşüp ne yapmak lâzımsa bildir. Bu kış Sakız elde edilmezse, şöyle bilin ki bütün reisleri şiddetle cezâlandırırım” diye kati emir verdi. Dîvân-ı Hümâyûn toplantısında Kaptân-ı Deryâlığa Amcazâde Hüseyin Paşa getirildi. O da ilk iş olarak Mezomorto Hüseyin Paşayı çağırtıp kendisine yardımcı yaptı ve kalyonlar kaptanı olarak Deryâ Beylerbeyi (Oramirâl) tâyin etti.



Donanma-yı Hümâyûn, 1695 yılının ilk günlerinde, Dersaâdet’ten hareket etti.

Venedik amirâlinin kumandasında Toskana, Malta ve Papalık gemilerinden mürekkep büyük bir donanma mevcuttu. 1695’te Koyun Adaları civârında cereyân eden iki deniz muhârebesinde Mezomorto Hüseyin Paşa yaptığı mâhirâne manevralarla zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Bu deniz savaşında Venedik donanmasının kapudâne, patrona ve diğer yüksek rütbeli komutanları öldürüldü. Bu büyük zaferin sonunda Sakız tekrar Osmanlıların eline geçti.


Yeni Osmanlı Sultanı İkinci Mustafa Han, Sakız’ın geri alınmasında büyük gayret ve mahâreti görülen Mezomorto Hüseyin Paşayı Kaptân-ı Deryâlığa getirdi.


Daha sonra Mezomorto Hüseyin Paşa, Venediklileri Adalar Denizinden atmak için faaliyete geçti. 19 Eylül 1695’te Sakız ve İstanköy’ü vurmak üzere gelen 96 gemilik Venedik donanmasını Midilli Adasının Zeytinburnu karşısında mağlup etti. Bu muhârebede Venediklilerin on kalyonu battı, diğerleriyse ağır hasâra uğradı. 1697-1698 yıllarındaki muhârebelerde Venedikliler, deniz güçlerini büyük ölçüde kaybettiler.

Mezomorto Hüseyin Paşa, hayâtının sonlarına doğru son seferinden dönüşünde iki ay kadar hasta yattı. Daha sonra Sultan İkinci Mustafa Hanın huzûruna çıkıp pâdişâh duâsı aldı. Hastalığının ilerlemesi üzerine etrâfına eski ve yeni leventleri toplanmıştı. Yaşlı bir levent ağlayarak Yâsîn-i şerîf okuyordu. Hüseyin Reisin gözleri yaşlandı ve; “Leventlerim! Sanırsınız ki biz ölümden korkarız. Vallâhi Rabbim şâhidimdir. Ölümü nice zamanlar kendi arzûmla aradım. Beni yıkan, böyle kaba bir döşekte ölmektir” dedi ve Kelime-i Şehâdet getirerek rûhunu teslim etti (1701).


Mezomorto Hüseyin Paşa, kazandığı deniz muhârebelerinin yanında, Osmanlı bahriyesinin ıslâhı için büyük gayret sarfetti. Kalyon filolarının kıymetini takdir ederek bunları Osmanlı donanmasının en esaslı bölümü hâline getirdi. Vefâtında kalyon sayısı 40’a çıkmıştı. Osmanlı bahriyesinde bir dönüm noktası teşkil eden Kânunnâme’si Mezomorto Hüseyin Paşanın vefâtı üzerine kısa bir süre sonra Abdülfettah Paşanın deryâ kaptanlığı zamânında îlân ve tatbik olundu.


Mezomorto Hüseyin Paşa, hazırlattığı Kânunnâme ile deniz kuvvetlerinin bahriyeden yetişme ellerde bulunmasını temin etmek istemiş, aynı zamanda terfî ve tekâütlük (emeklilik) meselelerini de yoluna koymuştur.


Vefâtına kadar 6 yıl Kaptân-ı Deryâlıkta kalan Mezomorto Hüseyin Paşa, açık fikirli ve doğru sözlüydü. Her işinde Allah rızâsını arardı. Korku nedir bilmez, düşmanın çokluğundan aslâ endişeye kapılmazdı. Nitekim Venedik’in eline geçen Khio Adasını sekiz kadırga ve dört sultan gemisiyle kurtarabileceğini söylediği zaman, Kaptân-ı Deryâ Amcazâde kendisini fazla hayalci bulmuştu. Ancak denizcilik bilgisi ve donanma idâresi mükemmel olan Hüseyin Paşa, kısa sürede Venediklileri adadan çıkarmaya muvaffak oldu. Mezomorto Hüseyin Paşa, rüzgârın cereyânını incelemeden ve bulunduğu yerin konumunu bilmeden, kolay kolay savaşa girmezdi. Bu arada düşmanın hareketlerini aralıksız tâkip ettirirdi. Onun bu tedbirleri, muvaffakiyetlerinde büyük rol oynamıştır.
 
Midhat (Mithat) Paşa





Tanzimat devri Osmanlı sadrâzamlarından. Rusçuklu Mehmed Eşref Efendinin oğlu olup, 1822’de İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmed Şefik olup, Midhat ismiyle meşhur oldu.


Husûsî hocalardan ders aldı. Dîvân-ı Hümâyûn kaleminde vazifeye başladı (1834). Mustafa Reşîd, Âlî, Mütercim Rüşdî ve Sâdık Rifat paşaların toplantılarında Zâbit Kâtipliği yaptı. Paris, Londra, Viyana ve Belçika’ya gitti (1858). Avrupalıların Osmanlıları yıkmak için ürettikleri fikirlerin etkisinde kaldı. Yurda dönüşünde Meclis-i Vâlâ (Danıştay) Başkâtipliğine getirildi (1859). Daha sonra Niş (1861) ve Tuna (1864) vâliliklerine tâyin edildi. Tuna vilâyetinde yaptığı çalışmalarla Avrupalıların takdirini kazandı. Şurây-ı Devlet (Danıştay ve Yargıtay) Reisliğine getirildi (1868). Sadrâzamla anlaşamadığından Bağdat Vâliliği göreviyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı (1869). Sonra azledilerek Edirne Vâliliğine tâyin edildi (1872) ise de beş gün sonra 31 Temmuz 1872’de sadrâzam oldu.


Üç ay kadar sadrâzamlık yaptı. Bu esnâda rüşvet karşılığında Mısır Hidivi İsmâil Paşaya Avrupa’dan borç alabilme yetkisi tanıdı. Gerçeklerin aksine devlet bütçesinde gelir fazlalığı olduğunu iddiâ etti. Uygunsuz davranışları ve yalanlarının ortaya çıkması üzerine sadrâzamlıktan azledildi (19 Şubat 1873). Aynı yıl Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye Nâzırlığına getirildiyse de kendisini sadrâzamlıktan azleden pâdişâha karşı kin beslemeye başladı. Yeni Osmanlıların (Bkz. Jön Türkler) sadrâzam adayı oldu.


Midhat Paşa; Mütercim Rüşdî Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve Müfsid İmâm (Hasan Hayrullah) işbirliği yaparak Sultan Abdülazîz Hanı tahttan indirip Beşinci Murâd’ı tahta geçirdiler. Ancak Abdülazîz Hanın hunharca katledildiğini duyan Sultan Beşinci Murâd’ın aklî dengesi bozuldu. Doktorların verdiği rapor üzerine tahttan indirilip yerine Abdülhamid Han geçti.


19 Aralık 1876’da ikinci defâ Sadrâzam olan Midhat Paşa başkanlığında toplanan Vükelâ Heyetince incelenen Kânûn-i Esâsî metni üzerinde bâzı değişiklikler yapıldı. Pâdişâhın karşı çıkmasına rağmen Midhat Paşa 113. maddeyi (pâdişah, devletin emniyetini bozan ve tehlikeye düşüren kişilerin hudut hâricine sürülmesi maddesini) eklettirdi. Pâdişâhın tasdikinden sonra Kânûn-i Esâsî ve Meşrûtiyet îlân edildi (23 Aralık 1876).



İngiliz hayrânı olan ve Meşrûtiyet hakkında köklü bir bilgisi bulunmayan Midhat Paşa, kendi husûsî danışmanı ve Nâfiâ (Bayındırlık) Müsteşârı Odyan Efendiyi İngiltere’ye göndererek, Meşrûtiyet rejiminin Avrupa devletlerince garanti altına alınması talebinde bulundu. Osmanlı Devletinin dâhilî idâresini yabancı devletlerin kefâleti altına sokmak için gayret etti. O sırada İstanbul’da toplanan Tersâne, Konferansına da aynı teklifi yaptı. Fakat kabûl ettiremedi.


Pâdişâh, Meşrûtiyetin îlânından sonra, bir sene beş ay kadar devlet idâresine karıştırılmadı. Abdülhamîd Hanın muhâlefetine rağmen Midhat Paşa ve arkadaşlarının basîretsizlikleri yüzünden 24 Nisan 1877’de Doksanüç Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus Harbine girildi. Midhat Paşa, medrese talebelerini kışkırtıp “Harp istiyoruz!” nümâyişleri yaptırdı. Sultan’ın penceresi dibinde bile “Harp!” diye bağırıldı.


“Âl-i Osmân” yerine “Âl-i Midhat”ın kurulabileceğini söyleyerek saltanata göz dikti. Hıristiyan ve Müslümanlardan “millet askeri” adıyla kendi emrinde yeni bir ordu teşkil etmeye kalkıştı. Bosna’da Türk bayrağında hilâlin yanına haç koydurarak, bu bayrakla bir tabur askere, İstanbul’da geçit resmi yaptırdı.

Kendisini nâdir gelen bir kahraman zanneden Midhat Paşa, Pâdişâha karşı kaba hareketlerde bulunarak herkesin nefretini kazandı. Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl gibi en yakın arkadaşlarını sürgüne göndererek Meşrûtiyet anlayışını açık bir şekilde ortaya koydu. 5 Şubat 1877’de sadâretten azledilerek Midhat Paşanın Kânûn-i Esâsî’ye koymakta ısrar ettiği 113. maddeye istinâden yurtdışına çıkarıldı.


Midhat Paşa, önce Brendizi, sonra Napoli, İspanya, Paris ve Londra’ya gitti. İngilizlerden çok iltifât gördü. Girit’te ikâmetine izin verildi. Sonra Suriye Vâliliğine tâyin edildi. Vâliliği zamânında kanlı Marûnî-Dürzî çatışmaları oldu. Devlet aleyhindeki faaliyetleri sebebiyle merkeze daha yakın olan Aydın Vâliliğine getirildi (1880).



Bu sırada, Abdülazîz Hanın katliyle ilgili olarak teşkil edilen mahkeme, soruşturmalarına devam ediyordu. Kendisini götürmek için heyet gönderildiğini haber alan Midhat Paşa, İzmir’deki Fransız konsolosluğuna sığındı. Vâlilikten azledildi. Abdülhamid Hanın tehdîdi üzerine himâyesiz kalan Midhat Paşa, İstanbul’a getirilerek Yıldız Sarayı Çadır Köşkünde tutuklu olarak ifâdesi alındıktan sonra, Haziran 1881’de diğer zanlılarla birlikte muhâkeme edildi. Sultan Abdülazîz Hanın şehit edilmesinde rol oynadığı tespit olunarak îdâma mahkum oldu. Buna, kabîne üyeleri, eski sadrâzamlar, müşir ve feriklerden teşekkül eden fevkalâde bir Temyîz Heyeti karar verdiyse de Pâdişâh azınlıkta kalanların reylerini tercih ederek îdâm hükmünü sürgüne çevirtti. İzzeddîn Vapuru ile Cidde üzerinden Tâif’e gönderildi. Midhat Paşa, üç yıl kadar burada yaşadı. İngilizler tarafından kaçırılacağını haber alan Hicaz Vâlisi Osman Nuri Paşanın emriyle, 8 Mayıs 1884 gecesi, kaldığı odayı basan Berber İsmâil adındaki bir asker tarafından boğularak öldürüldü.


Cenâzesi, Tâif Kalesi surları dışındaki kabristana defnedildi. 26 Haziran 1951’de kemikleri Tâif’ten İstanbul’a getirilerek Hürriyet-i Ebediye Tepesinde gömüldü.


Garp kültüründen ve İslâmî bilgilerden mahrum olan Midhat Paşa, zekî bir kimseydi. Ancak, kendisinin de bâzı vesîlelerle îtirâf ettiği gibi, iyi bir devlet adamı değildi.


Sorumluluktan çekinmeyen ve kibirli bir kişi olan Midhat Paşa, devlet sırlarını en olmadık kimselere söylemekten çekinmezdi. Siyâsî tecrübeden mahrum olduğu gibi, memleketin kurtuluşu için tek çârenin Meşrûtiyet rejimi olduğuna inanmıştı. İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl İnal’ın tâbiriyle; “Önünü ardını gözetmez, yaptığı işi düşünmez!” bir adamdı.
 
Mimar Sinan






Türk'e şeref, cihâna ise yüzlerce medenî eser veren bir sanatkâr olarak târihe geçen büyük Osmanlı mîmarı. Koca Sinân diye de anılır. Tahminen 1490 senesinde Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu. Babası Abdülmennân olup, bu ismi sonradan almıştı. Yavuz Sultan Selim Han zamânında devşirme olarak İstanbul’a geldi.

Burada iyi bir eğitim ve öğretim gördükten sonra, Acemi Oğlanlar kışlasına verildi. Acemi Oğlanlar ocağındaki gençler çok sıkı bir askerlik eğitiminin yanında, genellikle büyük inşaatlarda veya gemilerde hizmet ederlerdi. Böylece, Acemi Oğlanları, askerliğin yanısıra bir de meslek öğrenirlerdi. Mîmar Sinân da neccârlık (marangozluk) mesleğini öğrendi.

Acemi Oğlanlık devresini dokuz yılda tamamlayan Sinân, 1521 yılında Kânûnî Sultan Süleymân’ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. Büyük kâbiliyeti sebebiyle Yeniçerilikte sık sık terfi etmeye başladı. 1522’de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp, 1526 Mohaç Meydan Muhârebesinden sonra, gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfî ettirildi. Daha sonra Kapıyayabaşı olup, 1534 Alman ve Bağdat seferlerine Zemberekçibaşı olarak katıldı.

1533 yılında Kânûnî Sultan Süleymân’ın İran Seferi sırasında Van Gölüne geldiklerinde, Sadrâzam Lütfi Paşa karşı sâhile gitmek ve düşmanın ahvâlini gözetlemek istedi. Bu maksatla Sinân’a kadırga yapması emredildi. Sinân’ın iki hafta gibi kısa bir sürede üç adet kadırga yapıp donatmasına, çok memnun olan Lütfi Paşa, gemilerin idâresini ona verdi. Bu başarısı ile büyük itibâr kazandı. İran Seferinden dönüşte,Yeniçeri Ocağında îtibârı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, 1537 Korfu, Pulya ve 1538 Kara Boğdan (Moldavya) seferlerine katıldı.

Son katıldığı seferinden olan Kara Boğdan Seferinde, ordunun Prut Nehrini geçmesi için bir köprü yapılması gerekiyordu. Zemin kaygan olduğundan bu işi kimse başaramadı. Bu iş Lütfi Paşanın teklifiyle Sinân’a verildi. Sinân, ordudaki bütün mîmâr ve neccârları toplayarak on üç gün gibi kısa bir sürede köprüyü yapıp ordunun karşıya geçmesini sağladı. Bu olaydan bir müddet sonra, Hassa Başmîmarı Acem Ali ve Vezîriâzam Ayas Paşa vefât ettiler. Ayas Paşanın türbesini yapmak için yeni bir başmîmar tâyin edilmesi gerekiyordu. Lütfi Paşa bu sefer de Sultan’a gidip, bu iş için en uygun kimsenin Sinân olduğunu söyledi. Böylece 1538 yılında Hassa Başmîmarı oldu.

Katıldığı her seferde gördüğü binâ ve harâbelerden bir ders alan Mîmar Sinân, Batının ve Doğunun mîmârî tarzını tetkik imkânını buldu. Bu iki üslubu birleştirerek orijinal eserler verdi.

Mîmar Sinân’ın, Mîmarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Haleb’de Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Haleb’deki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli câmi tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilâve edilerek yan mekânlı câmi tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mîmarlarının İznik ve Bursa’daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imâret ve misâfirhâne gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesindeyse renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede câmi, türbe ve diğer unsurlar gâyet âhenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mîmar Sinân’ın İstanbul’daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mîmârî unsurları taşımaktadır. Câmi, medrese, sıbyan mektebi, imâret, dârüşşifâ ve çeşmeden teşekkül eden külliyede câmi, diğer kısımlardan tamâmen ayrıdır.

Mîmar Sinân’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul Şehzâdebaşı Câmii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezî bir kubbe tarzında inşâ edilen Şehzâdebâşı Câmii, daha sonra yapılan bütün câmilere örnek teşkil etmiştir.

Süleymâniye Câmii, Mîmar Sinân’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tâbiriyle kalfalık döneminde yapılmıştır.

Mîmar Sinân’ın en güzel eseri, seksen yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Câmiidir.

Mîmar Sinân, Mîmarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en kesif çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle âbidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Câmii ve İstanbul Hisarı civârına yapılan bâzı ev ve dükkanların yıkımını sağladı.

İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul’un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir. Bu konuya ne kadar önem verdiği, vakfiyesinde İstanbul’un kaldırımları için para bırakmasından anlaşılmaktadır.

Aynı anda birçok eseri plân hâline getirip yapımlarını sürdüren Mîmar Sinân, en geniş çaptaki yapım işlerinin en ufak detaylarıyla bile kendisi ilgilenirdi. Fakat bu işler altında ezilmezdi. Bütün bu başarılarıyla berâber, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış mütevâzı bir insandı. Mühründe bulunan; “El-hakîr-ül-fakîr Mîmar Sinân” yazısı, bunu en iyi şekilde ispat eder.


Türk mîmârisinin yetiştirdiği, İslâm âleminin bu büyük mîmar ve mühendisi doksan yaşın üzerinde, faal bir hayat sürdü. Sâî Mustafa Çelebi’nin Tezkiret-ül-Ebniye’de belirttiği gibi; Mîmar Sinân seksen dört câmi, elli iki mescit, elli yedi medrese yedi dârül-kurrâ, yirmi türbe, on yedi imâret, üç dârüşşifâ, beş su yolu, sekiz köprü, yirmi kervansaray, otuz altı saray, sekiz mahzen ve kırk sekiz de hamam olmak üzere üç yüz altmış dört eser vermiştir.

Eserlerinin bir kısmı İstanbul’dadır. Osmanlı ülkesinde damgasını vurmadığı bir köşe yok gibidir. 1588’de İstanbul’da vefât eden Mîmar Sinân, Süleymâniye Câmiinin yanında kendi yaptığı mütevâzı ve sâde türbeye defnedildi.

Mîmar Sinân’ın Başmîmarlığa getirildiği dönemde Osmanlı Cihân Devleti, bir Türk-İslâm devleti olarak ekonomisi, müesseseleri, adâleti ve sosyal yapı bakımından dünyânın en güçlü devletiydi. Böyle kudretli bir devletin güçlü bir sanatçısı olan Sinân da, yaklaşık elli senelik mîmârlık döneminde kendisine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdi. Mîmârî dehâsı yanında güçlü organizasyon ve disiplin kâbiliyetiyle o günlerde dünyânın hiçbir yerinde görülmeyen bir hassa mîmarları teşkilâtı geliştirildi. Bu teşkilât, Sinân’dan îtibâren, devletin her tarafına İstanbul’un mîmârî kâidelerini götürdü. Sarayda, mîmârînin her alanında atölyeler kurdu. Bu atölyeleri Mîmarbaşı, Hattâtbaşı, Doğancıbaşı gibi büyük devlet memurları yönetti. Bu atölyelerde Sultanahmed Câmiini yapan Sedefkâr Ahmed Ağa ve Dâvûd Ağa gibi mîmarlar yetişti.

Sinân, Selçuklu dönemi yapılarını, dekoratif anlamdaki taş işçiliğini çok yakından bilmesine rağmen, eskiyi körü körüne taklit etmekten çok, kendi sentezlerine değer verip uyguladı. Bu sebeple eserlerindeki süsleme, yalnızca mukarnaslar ve kapı kenar motifleri üzerinde yoğunluk kazandı. Kullandığı malzeme yeknesak, ağır başlı ve sâde bir anlatım içinde kaldı. Yine Selçuklu dönemiyle İran ve Arap mîmârîlerinde çok rastlanan dekoratif seramik malzemelerine özellikle dış cephelerde hiç yer vermedi.

Konstrüksiyon araştırmalarının üzerinde durup her eserinde ayrı bir sistem analizine yöneldi. Kare prizma üzerine yarım kürenin çeşitli varyantlarını tek tek denedi. Statik endişeden kaynaklanan kalın taşıyıcı duvarların kesitlerini inceltip, yapıda modül sistemini kullandı. Farklı renk ve dokuda çeşitli malzemeler kullanmak yerine, aynı malzemeyle ışık gölge oyunlarına tâbi tutarak çeşitli zenginlikler ortaya koydu. Bu amaçla düzlemden eğri yüzeylere geçerken uygulamaya koyduğu mukarnaslar, kapı çevrelerinde yer verdiği sâde taş bordürleri sık sık kullanırdı. Mekân içinde özellikle konstrüksiyona yönelik yapı elemanlarını belirleyici bir malzeme kullanımına gidip, sâdece dekoratif bir görüntü elde etme gâyesine yönelik malzeme kullanımına ihtiyaç duymadı.


Kubbenin beden duvarına oturuşunda veya cephe kuruluşunda eskinin masîf ve boşluksuz anlayışını tamâmen değiştirdi. Geliştirdiği teknik çözümlerle bu noktalarda birbirini tâkip eden diziler hâlinde pencere boşlukları meydana getirip, iç mekânın ferah, aydınlık olmasına îtinâ gösterdi. Kullanılan pencerelerde işin önemine göre alçı çerçeve içinde renkli cam uygulamalarına yer verdi. Hiçbir zaman fonksiyon dışında bir malzeme kullanımına gitmedi. Bu özelliğiyle yapı elemanları binâ bütününde birbirlerini tamamlayarak gelişti ve yapı, onu taçlandıran, âdetâ boşlukta yüzer görünümündeki bir kubbe ile noktalandı.

Sinân, her mîmârî eseri kendine has bir biçimle ele almak, yapıda form ve konstrüksiyon berâberliğini kurmak, dış mekân ve kuruluşunun iç mekâna bütünlük kazanmasını sağlamak, mevcut teknolojik imkân ve malzeme denemelerinin üstünde, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmayı bilmek, akılcı ve sâde bir malzeme kullanma anlayışına sâhip olmak gibi günümüzde de geçerli mîmarlık prensiplerini bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple dâimâ sanatı ile asırlar ötesi bir mîmârî dehâ olarak anıldı ve anılacaktır.

Her bakımdan parlak bir devirde yetişen Mîmar Sinân, Osmanlı mîmârîsinin zirvesini temsil eder. Mustafa Sâ’i’nin hazırladığı Tezkiret-ül-Ebniye kitabında yazılı üç yüz altmış dört eseri şöyle bildirilmektedir:
 
Mimar Sinan (devamı)






Câmiler:

1) İstanbul Süleymâniye Câmii, 2) İstanbul Şehzâdebaşı Câmii, 3) Haseki Hürrem Câmii, 4) Mihrimah Sultan Câmii (Edirnekapı’da), 5) Osman Şah Vâlidesi Câmii (Aksaray’da), 6) Sultan Bâyezîd Kızı Câmii (Yenibahçe’de), 7) Ahmed Paşa Câmii (Topkapı’da), 8. Rüstem Paşa Câmii (Tahtakale’de), 9) Mehmed Paşa (Sokullu) Câmii (Kadırga Limanında), 10) İbrâhim Paşa Câmii (Silivrikapı’da), 11) Bâli Paşa Câmii (Hüsrev Paşa Türbesi yakınında, 12) Hacı Evhad Câmii (Yedikule yakınında), 13) Kazasker Abdurrahmân Çelebi Câmii (Molla Gürânî’de), 14) Mahmûd Ağa Câmii (Ahırkapı yakınında), 15) Odabaşı Câmii (Yenikapı yakınında), 16) Hoca Hüsrev Câmii (Kocamustafapaşa’da), 17) Hamâmî Hâtun Câmii (Sulumanastır’da), 18 ) Defterdar Süleymân Çelebi Câmii (Üsküplü Çeşmesi yakınında), 19) Ferruh Kethüdâ Câmii (Balat Kapısı içinde), 20) Yunus Bey Câmii (Balat’ta), 21) Hürrem Çavuş Câmii (Yenibahçe yakınında), 22) Sinan Ağa Câmii (Kâdı Çeşmesi yakınında), 23) Ahî Çelebi Câmii (İzmir İskelesi yakınında), 24) Süleymân Subaşı Câmii (Unkapanı’nda), 25) Zâl Mahmûd Paşa Câmii (Eyüp’te), 26) Nişancı Paşa Câmii (Eyüp’te), 27) Şah Sultan Câmii (Eyüp’te), 28 ) Emir Buhârî Câmii (Edirnekapı dışında), 29) Merkez Efendi Câmii (Yenikapı dışında), 30) Çavuşbaşı Câmii (Sütlüce’de), 31) Turşucuzâde Hüseyin Çelebi Câmii (Kiremitlik’te), 32) Kasım Paşa Câmii (Tersâne yakınında), 33) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Azapkapısı’nda), 34) Kılıç Ali Paşa Câmii (Tophane’de), 35) Muhiddin Çelebi Câmii (Tophâne’de), 36) Molla Çelebi Câmii (Tophâne Beşiktaş arasında), 37) Ebü’l-Fazl Câmii (Tophâne üstünde), 38 ) Şehzâde Cihangir Câmii (Tophâne’de), 39) Sinân Paşa Câmii (Beşiktaş’ta), 40) Mihrimah Sultan Câmii (Üsküdar’da, iskelede), 41) Eski Vâlide Câmii (Üsküdar’da), 42) Şemsi Ahmed Paşa Câmii (Üsküdar’da), 43) İskender Paşa Câmii (Kanlıca’da), 44) Çoban Mustafa Paşa Câmii (Geğbüze’de), 45) Pertev Paşa Câmii (İzmit’te), 46) Rüstem Paşa Câmii (Sapanca’da), 47) Rüstem Paşa Câmii (Samanlı’da), 48 ) Mustafa Paşa Câmii (Bolu’da), 49) Ferhad Paşa Câmii (Bolu’da), 50) Mehmed Bey Câmii (İzmit’te), 51) Osman Paşa Câmii (Kayseri’de), 52) Hacı Paşa Câmii (Kayseri’de), 53) Cenâbî Ahmed Paşa Câmii (Ankara’da), 54) Lala Mustafa Paşa Câmii (Erzurum’da), 55) Sultan Alâeddin Selçûkî Câmiinin (Çorum’da) yenilenmesi, 56) Abdüsselâm Câmiinin (İzmit’te)yenilenmesi, 57) Kiliseden dönme Eski Câminin (İznik’te)Sultan Süleymân tarafından yeniden yaptırılması, 58 ) Hüsreviye (Hüsrev Paşa)Câmii (Haleb’de), 59) Sultan Murâd Câmii (Manisa’da), 60) Orhan Câmiinin (Kütahya’da)yenilenmesi, 61) Kâbe-i şerîfin kubbelerinin tâmiri, 62) Hüseyin Paşa Câmii (Kütahya’da), 63) Rüstem Paşa Câmii (Bolvadin’de), 64) Sultan Selim Câmii (Karapınar’da), 65) Sultan Süleymân Câmii (Şam, Gök Meydanda), 66) Sultan Selim Câmii (Edirne’de), 67) Taşlık Câmii (Mahmûd Paşa için, Edirne’de), 68 ) Defterdar Mustafa Çelebi Câmii (Edirne’de), 69) Haseki Sultan Câmii (Edirne, Mustafa Paşa Köprüsü başında), 70) Semiz Ali Paşa Câmii (Babaeski’de), 71) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Hafsa’da, Trakya), 72) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Burgaz’da), 73) Semiz Ali Paşa Câmii (Ereğli’de), 74) Bosnalı Mehmed Paşa Câmii (Sofya’da), 75) Sofu Mehmed Paşa Câmii (Hersek’te), 76) Ferhad Paşa Câmii (Çatalca’da), 77) Maktul Mustafa Paşa Câmii (Budin’de), 78 ) Firdevs Bey Câmii (Isparta’da), 79) Memi Kethudâ Câmii (Ulaşlı’da), 80) Tatar Han Câmii (Kırım, Gözleve’de), 81) Rüstem Paşa Câmii (Rodoscuk’ta), 82) Vezir Osman Paşa Câmii (Tırhala’da), 83) Rüstem Kethüdâsı Mehmed Bey Câmii (Tırhala’da), 84) Mesih Mehmed Paşa Câmii (Yenibahçe’de).




Mescitler:


1) İbrâhim Paşa Mescidi (Îsâ Kapısında), 2) Sinân Paşa Mescidi (Yenibahçe’de), 3) Rüstem Paşa Mescidi (Yenibahçe’de), 4) Mîmar Sinân Mescidi (Yenibahçe’de), 5) Hâfız Mustafa Çelebi Mescidi (Yenibahçe’de), 6) Müftü Çivizâde Efendi Mescidi (Topkapı yakınında), 7) Emir Ali Çelebi Mescidi (Karagümrük çevresindee), 8.Üçbaş Mescidi (Karagümrük yakınında), 9) Defterdar Şerifezâde Efendi Mescidi (Fâtih Çarşamba’da), 10) Defterdar Mahmûd Çelebi Efendi Mescidi (Defterdar’da), 11) Simkeşbaşı Mescidi (Lütfi Paşa Çarşısının yakınında), 12) Hâcegizâde Mescidi (Fâtih Câmii yakınında), 13) Çavuş Mescidi (Silivrikapı yakınında), 14) Civizâde Kızı Mescidi (Davutpaşa yakınında), 15) Takyeci Ahmed Çelebi Mescidi (Silivrikapı civârında), 16) Hacı Nasuh Mescidi (Sarıgez yakınında) 17) Kasap Hacı İvan Mescidi (Sarıgüzel’de), 18 ) Hacı Hamza Mescidi (Ağa Çayırında), 19) Tok Hacı Hasan Mescidi (Zeyrek’te), 20) İbrâhim Paşa Zevcesi Mescidi (Kumkapı yakınında), 21) Bayram Çelebi Mescidi (Langakapısı yakınında), 22) Kemhacılar Mescidi (Çakmakçılar’da), 23) Kuyumcular Mescidi (Çakmakçılar’da), 24) Hersek Bodrumu üzerinde olan mescit (Ayasofya yakınında), 25) Yayabaşı Mescidi (Fenerkapısı içinde), 26) Abdî Subaşı Mescidi (Sultan Selim yakınında), 27) Hüseyin Çelebi Mescidi (Sultan Selim Câmii yakınında), 28 ) Hacı İlyas Mescidi (Ali Paşa Hamamı yakınında), 29) Duhanîzâde Mescidi (Kocamustafapaşa yakınında), 30) Kâdızâde Mescidi (Çukurhamam yakınında), 31) Müftü Hâmit Efendi Mescidi (Azaplar Hamamı yakınında), 32) Tüfenkhâne Mescidi (Unkapanı’nda), 33) Saray Ağası Dâvûd Ağa Mescidi (Edirnekapı dışında), 34) Dökmecibaşı Mescidi (Eyüp’te), 35) Arpacıbaşı Mescidi (Eyüp’te), 36) Hekimbaşı Kaysûnîzâde Mescidi (İstanbul’da), 37) Kaysûnîzâde Mescidi (Sütlüce’de), 38 ) Karcı Subaşı Süleymân Mescidi (Eyüp’te), 39) İki Mescid (İstanbul’da), 40) Ahmed Çelebi Mescidi (Kiremitlik’te), 41) Yahya Kethüdâ Mescidi (Kasımpaşa’da), 42) Şehremini Hasan Çelebi Mescidi (Kasımpaşa’da), 43) Süheyl Bey Mescidi (Tophâne’de), 44) İlyaszâde Mescidi (Topkapı’nın dışında) 45) Sarrafbaşı Mescidi (Topkapı’nın dışında), 46) Pazarbaşı Nemu Kethüdâ Mescidi (Kasımpaşa’da), 47) Mehmed Paşa Mescidi (Büyükçekmecede), 48 ) Hacı Paşa Mescidi (Üsküdar’da), 49) Saraçhâne Mescidi (Hasköy’de), 50) Ruznâmeci Abdi Çelebi Mescidi (Sulumanastır’da), 51) Kürkçübaşı Mescidi (Kumkapı hâricinde), 52) Şeyh Ferhad Mescidi (Langakapısı yakınında).


Medreseler:


1)Sultan Süleymân Medresesi (Mekke’de), 2) Süleymâniye Medreseleri (İstanbul’da), 3)Yavuz Sultan Selim Medresesi (Halıcılar Köşkünde), 4)Sultan Selim Medresesi (Edirne’de), 5)Sultan Süleymân Medresesi (Çorlu’da), 6) Şehzâde Sultan Mehmed Medresesi (İstanbul’da), 7)Haseki Sultan Medresesi (Avratpazarı’nda), 8 )Vâlide Sultan Medresesi (Üsküdar’da), 9)Kahriye Medresesi (Sultan Selim yakınında), 10) Mihrimah Sultan Medresesi (Üsküdar’da), 11)Mihrimah Sultan Medresesi (Edirnekapı’da), 12)Mehmed Paşa Medresesi (Kadırga’da), 13) Mehmed Paşa Medresesi (Eyüp’te), 14)Osman Şah Vâlidesi Medresesi (Aksaray yakınında), 15)Rüstem Paşa Medresesi (İstanbul’da), 16)Ali Paşa Medresesi (İstanbul’da), 17)Ahmed Paşa Medresesi (Topkapı’da), 18 )Sofu Mehmed Paşa Medresesi (İstanbul’da), 19)İbrâhim Paşa Medresesi (İstanbul’da), 20)Sinân Paşa Medresesi (Beşiktaş’ta), 21)İskender Paşa Medresesi (Kanlıca’da), 22) Kasım Paşa Medresesi, 23)Ali Paşa Medresesi (Babaeski’de), 24)Mısırlı Mustafa Paşa Medresesi (Geğbüze’de), 25) Ahmed Paşa Medresesi (İzmit’te), 26)İbrâhim Paşa Medresesi (Îsâ Kapısında), 27) Şemsi Ahmed Paşa Medresesi (Üsküdar’da), 28 ) Kapı Ağası Mahmûd Ağa Medresesi (Ahırkapı’da), 29) Kapıağası Câfer Ağa Medresesi (Soğukkuyu’da), 30)Ahmed Ağa Medresesi (Çapa’da), 31)Hâmid Efendi Medresesi (Filyokuşu’nda), 32)Mâlûl Emir Efendi Medresesi (Karagümrük’te), 33)Ümm-i Veled Medresesi (Karagümrük’te), 34)Üçbaş Medresesi (Karagümrük’te), 35)Kazasker Perviz Efendi Medresesi (Fâtih’te), 36)Hâcegizâde Medresesi (Fâtih’te), 37)Ağazâde Medresesi (İstanbul’da), 38 )Yahya Efendi Medresesi (Beşiktaş’ta), 39) Defterdar Abdüsselâm Bey Medresesi (Küçükçekmece’de), 40)Tûtî Kâdı Medresesi (Fâtih’te), 41)Hakîm Mehmed Çelebi Medresesi (Küçükkaraman’da), 42) Hüseyin Çelebi Medresesi (Çarşamba’da), 43)Şahkulu Medresesi (İstanbul’da), 44)Emin Sinân Efendi Medresesi (Küçükpazar’da), 45)Yunus Bey Medresesi (Draman’da), 46)Karcı Süleyman Bey Medresesi, 47)Hâcce Hâtun Medresesi (Üsküdar’da), 48 )Defterdar Şerifezâde Medresesi (Kâdıçeşmesi’nde), 49)Kâdı Hakîm Çelebi Medresesi (Küçükkaraman’da), 51)Kirmasti Medresesi, 52)Sekban Ali Bey Medresesi (Karagümrük’te), 53)Nişancı Mehmed Bey Medresesi (Altımermer’de), 54)Kethüdâ Hüseyin Çelebi Medresesi (Sultan Selim’de), 55)Gülfem Hâtun Medresesi (Üsküdar’da), 56)Hüsrev Kethüdâ Medresesi (Ankara’da), 57)Mehmed Ağa Medresesi (Çatalçeşme’de).


Dârülkurrâlar:


1) Sultan Süleyman Han Dârülkurrâası (İstanbul’da), 2) Vâlide Sultan Dârülkurrâsı (Üsküdar’da), 3)Hüsrev Kethüdâ Dârülkurrâsı (İstanbul’da), 4)Mehmed Paşa Dârülkurrâsı (Eyüp’te), 5)Müftü Sa’di Çelebi Dârülkurrâsı (Küçükkaraman’da), 6)Sokullu Mehmed Paşa Dârülkurrâsı (Eyüp’te), 7)Kâdızâde Efendi Dârülkurrâsı (Fâtih’te).


Türbeler:


1)Sultan Süleymân Türbesi (Süleymaniye’de), 2) Şehzâde Sultan Mehmed Türbesi (Şehzâdebaşı’nda), 3)Sultan Selim Türbesi (Ayasofya civârında), 4)Hüsrev Paşa Türbesi (Yenibahçe’de), 5)Şehzâdeler Türbesi (Ayasofya’da), 6)Vezir-i âzam RüstemPaşa Türbesi (Şehzâde Türbesi yakınında), 7)Ahmed Paşa Türbesi (Eyüp’te), 8 )Mehmed Paşa Türbesi (Topkapı’da), 9)Çocukları için inşâ ettiği türbe, 10)Siyavuş Paşa Türbesi (Eyüp’te), 11)Siyavuş Paşanın çocukları için yapılan türbe (Eyüp’te), 12) Zâl Mahmûd Paşa Türbesi (Eyüp’te), 13)Şemsi Ahmed Paşa Türbesi (Üsküdar’da), 14) Yahya Efendi Türbesi (Beşiktaş’ta), 15)Arap Ahmed Paşa Türbesi (Fındıklı’da), 16)Hayreddin Paşa Türbesi (Beşiktaş’ta), 17)Kılıç Ali Paşa Türbesi (Tophâne’de), 18 )Pertev Paşa Türbesi (Eyüp’te), 19)Şâh-ı Hûban Türbesi (Üsküdar’da, 22)Haseki Hürrem Sultan Türbesi (Süleymaniye’de).


İmâretler:


1) Sultan Süleymân İmâreti (Süleymaniye’de), 2)Haseki Sultan İmâreti (Mekke’de), 3)Haseki Sultan İmâreti (Medîne’de), 4) Mustafa Paşa Köprüsü başında bir imâret (Edirne’de), 5)Sultan Selim İmâreti (Karapınar’da), 6)Sultan Süleymân İmâreti (Şam’da), 7)Şehzâde Sultan Mehmed İmâreti (İstanbul’da), 8 )Sultan Süleymân İmâreti (Çorlu’da), 9)Vâlide Sultan İmâreti (Üsküdar’da), 10) Mihrimah Sultan İmâreti (Üsküdar’da), 11)Sultan Murâd İmâreti (Manisa’da), 12)Rüstem Paşa İmâreti (Rodoscuk’ta), 13)Rüstem Paşa İmâreti (Sapanca’da), 14)Mehmed Paşa İmâreti (Burgaz’da), 15)Mehmed Paşa İmâreti (Hafsa’da), 16)Mustafa Paşa İmâreti (Geğbüze’de), 17)Mehmed Paşa İmâreti (Bosna’da).


Dârüşşifâlar:


1)Sultan Süleymân Dârüşşifâsı (Süleymaniye’de), 2)Haseki Sultan Dârüşşifâsı (Haseki’de), 3)Vâlide Sultan Dârüşşifâsı (Üsküdar’da).


Su Yolları Kemerleri:


1)Bend Kemeri (Kağıthâne’de), 2)Uzun Kemer (Kemerburgaz’da), 3)Muglava Kemeri (Kemerburgaz’da), 4)Gözlüce Kemer (Cebeciköy’de), 5)Müderris köyü yakınındaki kemer (Kemerburgaz’da).


Köprüler:


1)Büyükçekmece Köprüsü, 2)Silivri Köprüsü, 3)Mustafa Paşa Köprüsü (Meriç üzerinde), 4)Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü (Tekirdağ’da), 5) Odabaşı Köprüsü (Halkalıpınar’da), 6)Kapıağası Köprüsü (Harâmidere’de), 7)Mehmed Paşa Köprüsü (Sinanlı’da), 8 )Vezir-i âzam Mehmed Paşa (Mostar) Köprüsü (Bosna’da, Vişigrad kasabasında).


Kervansaraylar:


1) Kervansaray (Sultan Süleymân İmâreti yakınında), 2)Kervansaray (Büyükçekmece’de), 3)Rüstem Paşa Kervansarayı (Rodosçuk’ta), 4)Kebeciler Kervansarayı (Bitpazarı’nda), 5)Rüstem Paşa Kervansarayı (Galata’da), 6)Ali Paşa Kervansarayı (Bursa’da), 7) Ali Paşa Kervansarayı (Bitpazarı’nda), 8 )Pertev Paşa Kervansarayı (Vefâ’da), 9)Mustafa Paşa Kervansarayı (Ilgın’da), 10)Rüstem Paşa Kervansarayı (Sapanca’da), 11) Rüstem Paşa Kervansarayı (Samanlı’da), 12)Rüstem Paşa Kervansarayı (Karışdıran’da), 13)Rüstem Paşa Kervansarayı (Akbıyık’ta), 14)Rüstem Paşa Kervansarayı (Karaman Ereğlisi’nde), 15)Hüsrev Kethüdâ Kervansarayı (İpsala’da) 16)Mehmed Paşa Kervansarayı (Hafsa’da), 17)Mehmed Paşa Kervansarayı (Burgaz’da), 18 )Rüstem Paşa Kervansarayı (Edirne’de), 19) Ali Paşa Çarşısı ve Kervansarayı (Edirne’de), 20)İbrâhim Paşa Kervansarayı (İstanbul’da).


Saraylar:


1) Saray-ı atîk tâmiri (Beyazıt’ta), 2)Saray-ı cedîd-i hümâyûn tâmiri (Topkapı’da), 3) Üsküdar Sarayının tâmiri (Üsküdar’da), 4)Galatasarayın eski yerine yeniden inşâsı (Galatasaray’da), 5)Atmeydanı Sarayının yeniden inşâsı (Atmeydanı’nda), 6)İbrâhim Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 7)Yenikapı Sarayının yeniden inşâsı (Silivrikapı’da), 8 )Kandilli Sarayının yeniden inşâsı (Kandilli’de), 9)Fenerbahçe Sarayının yeniden inşâsı (Fenerbahçe’de), 10)İskender Çelebi Bahçesi Sarayının yeniden inşâsı (İstanbul şehir dışında), 11)Halkalı Pınar Sarayının yeniden inşâsı (Halkalı’da), 12)Rüstem Paşa Sarayı (Kadırga’da), 13)Mehmed Paşa Sarayı (Kadırga’da), 14)Mehmed Paşa Sarayı (Ayasofya yakınında), 15)Mehmed Paşa Sarayı (Üsküdar’da), 16)Rüstem Paşa Sarayı (Üsküdür’da), 17) Siyavuş Paşa Sarayı (İstanbul’da), 18 )Siyavuş Paşa Sarayı (Üsküdar’da), 19)Siyavuş Paşa Sarayı (Üsküdar’da), 20) Siyavuş Paşa Sarayı (yine Üsküdar’da), 20)Ali Paşa Sarayı (İstanbul’da), 21)Ahmed Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 22)Ferhad Paşa Sarayı (Bâyezîd civârında), 23) Pertev Paşa Sarayı (Vefâ Meydanında), 24) Sinân Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 25)Sofu Mehmed Paşa Sarayı (Hocapaşa’da), 26) Mahmûd Ağa Sarayı (Yenibahçe’de), 27)Mehmed Paşa Sarayı (Halkalı yakınında Yergöğ’de), 28 )Şâh-ı Hûbân Kadın Sarayı (Kasımpaşa Çeşmesi yakınında), 29) Pertev Paşa Sarayı (şehrin dışında), 30)Ahmed Paşa Sarayı (şehrin dışında), 31) Ahmed Paşa Sarayı (Taşra Çiftlik’te), 32) Ahmed Paşa Sarayı (Eyüp’te), 33)Ali Paşa Sarayı (Eyüp’te), 34) Mehmed Paşa Sarayı (şehrin dışında, Rüstem Çelebi Çiftliğinde), 35) Mehmed Paşa Sarayı (Bosna’da), 36)Rüstem Paşa Sarayı (İskender Çelebi Çiftliğinde).


Mahzenler:


1)Buğday mahzeni (Galata Köşesinde), 2)Zift Mahzeni (Tersâne-i Âmirede), 3) Anbar (sarayda), 4)Anbar (Has Bahçe Yalısında), 5)Mutfak ve kiler (sarayda), 6)Mahzen (Unkapanı’nda), 7)İki adet anbar (Cebehâne yakınında), 8 )Kurşunlu Mahzen (Tophâne’de).


Hamamlar:


1)Sultan Süleymân Hamamı (İstanbul’da), 2)Sultan Süleymân Hamamı (Kefe’de), 3)Üç Kapılı Hamam (Topkapı Sarayında), 4)Üç Kapılı Hamam (Üsküdar Sarayında), 5)Haseki Sultan Hamamı (Ayasofya yakınında), 6) Haseki Sultan Hamamı (Bahçekapı’da), 7)Haseki Sultan Hamamı (Yahudiler içinde), 8)Vâlide Sultan Hamamı (Üsküdar’da), 9)Vâlide Sultan Hamamı (Karapınar’da), 10)Vâlide Sultan Hamamı (Cibâli Kapısında), 11) Mihrimah Sultan Hamamı (Edirnekapı’da), 12) Lütfi Paşa Hamamı (Yenibahçe’de), 13)MehmedPaşa Hamamı (Galata’da), 14)MehmedPaşa Hamamı (Edine’de), 15)Kocamustafapaşa Hamamı (Yenibahçe’de), 16)İbrâhim Paşa Hamamı (Silivrikapı’da), 17)Kapıağası Yâkub Ağa Hamamı (Sulumanastır’da), 18 ) Sinân Paşa Hamamı (Beşiktaş’ta), 19)Molla Çelebi Hamamı (Fındıklı’da), 20)Kaptan Ali Paşa Hamamı (Tophâne’de), 21) Kaptan Ali Paşa Hamamı (Fenerkapı’da), 22) Müfti Ebüssü’ûd Efendi Hamamı (Mâcuncu Çarşısında), 23)Mîrmirân Kasımpaşa Hamamı (Hafsa’da), 24)Merkez Efendi Hamamı (Yenikapı dışında), 25)Nişancı Paşa Hamamı (Eyüp’te), 26)Hüsrev Kethüdâ Hamamı (Ortaköy’de), 27)Hüsrev Kethüdâ Hamamı (İzmit’te), 28 ) Hamam (Çatalca’da), 29)Rüstem Paşa Hamamı (Sapanca’da), 30)Hüseyin Bey Hamamı (Kayseri’de), 31)Sarı Kürz Hamamı (İstanbul’da), 32)Hayreddin Paşa Hamamı (Zeyrek’te), 33)Hayreddin Paşa Hamamı (Karagümrük’te), 34)Yâkub Ağa Hamamı (Tophâne’de), 35)Haydar Paşa Hamamı (Zeyrek’te), 36)İskender Paşa Hamamı, 37) Odabaşı Behruzağa Hamamı (Şehremini’de), 38 ) Kethüdâ Kadın Hamamı (Akbaba’da), 39) Beykoz Hamamı, 40) Emir Buhârî Hamamı (Edirnekapı dışında), 41) Hamam (Eyüp’te), 42) Dere Hamamı (Eyüp’te), 43)Sâlih Paşazâde Hamamı (Yeniköy’de), 44)Sultan Süleymân Hamamı (Mekke’de), 45) Hayreddin Paşa Hamamı (Tophâne’de), 46)Hayreddin Paşa Hamamı (Kemeraltı’nda), 47)Rüstem Paşa Hamamı (Cibâli’de), 48 ) Vâlide Sultan Hamamı (Üsküdar’da).
 
Murad Paşa (Kara)




On yedinci yüzyıl Osmanlı sadrâzamlarından. Arnavut asıllıdır. Devşirme olarak yeniçeri ocağına alındı. Saksoncubaşı olarak Sultan Dördüncü Murâd’ın Bağdat Seferine katıldı. Şehrin 1638’de fethinden sonra zağarcıbaşı olarak orada kaldı. Daha sonra İstanbul’a dönerek 1645’te kul kethüdâsı oldu. 1646’da çıkılan Girit Seferinde Kisamo Kalesini fethetti. Sekbanbaşı rütbesiyle Hanya muhâfızı oldu. Nüfuzlu bir Yeniçeri ağası olarak İstanbul’a döndü. 1648’de Sultan İbrâhim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan yeniçeri ayaklanmasını başlattı. Tahta geçen Sultan Dördüncü Mehmed tarafından yeniçeri ağalığına tâyin edildi. Çıkan sipâhi ayaklanmasını bastırdı. 1649’da Sofu Mehmed Paşanın yerine sadrâzam oldu. Kendi başlattığı anarşinin kendisine karşı da devamına tahammül edemeyip, 1650’de sadrâzamlıktan çekildi ve Budin Beylerbeyliğine tâyin edildi. 1653’te kaptan-ı deryâ oldu. Venedik donanmasını Çanakkale’de bozguna uğrattı. Yeniçeri ayaklanması sonunda, 1655’te tekrar sadrâzamlığa getirildiyse de Ocak ağaları ile anlaşmazlığın devam etmesi, mâlî kriz ve Abaza Hasan Paşanın Anadolu’da isyân etmesi gibi sebeplerle hacca gideceği bahânesiyle sadrâzamlıktan çekildi. Beylerbeylikle vazîfeli olarak Şam’a giderken 1655’te Hama’da öldü.
 
Murad Reis





Meşhur Osmanlı amirallerinden. Rodos’ta doğan Murâd Reis’in doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Genç yaşında Garp Ocağına dâhil olup, Barbaros’un emrine girdi. Barbaros’la çeşitli sefer ve akınlara katıldı. Gemi kaptanlığındaki sevk ve idâresi, cesâreti, yiğitliği onu Barbaros’la berâber İstanbul’a götürdü. Barbaros Hayreddin Paşa 1534’te Osmanlı donanmasının başına getirilince, Murâd Reis, Haliç’te gemilerin hazırlanmasında büyük yardımlarda bulundu. Barbaros Hayreddin Paşanın Osmanlı Kaptan-ı Deryası olarak katıldığı bütün seferlere iştirâk etti.


25-26 Eylül 1538 gecesi Preveze’ye çıkarma teşebbüsünde bulunan Haçlı donanması üzerine kahramanca saldıran Murâd Reis, onların bu teşebbüsüne mâni oldu. Târihin sayfalarındaki altın zaferlerden biri olan 28 Eylül 1538 Preveze Deniz Savaşında kahramanca dövüştü.


1552 yılında Hint Kaptanlığına getirildi. Avrupa-Hindistan deniz yolunu ellerine geçirmek için uğraşan Portekizlilerle amansızca mücâdele etti. Hürmüz Savaşında kendisinden sayıca fazla, kuvvetli Portekiz donanmasına saldırdı. Gece karanlığına kadar cesâretle savaşan Murâd Reis, kalan gemileriyle Basra’ya çekildi. 1553 yılında Hint Kaptanlığından alındıktan sonra, Kıbrıs’ın fethi sırasında keşif ve emniyet filosu komutanlığına getirildi. 1570 Martında yirmi beş kadar gemiden ibâret filosu ile İstanbul’dan hareket ederek Girit-Rodos-Kıbrıs arasında karakol görevine başladı. Savaş ve nakliye gemileri Rodos yakınlarına varıncaya kadar bu görevine devam eden Murâd Reis, ana donanmaya katıldı. Kıbrıs’a yapılacak çıkartmada Murâd Reis’e, Güney Ege’de karakol görevi verildi. Kıbrıs fethedilip, donanma İstanbul’a dönünceye ve alınamayan tek kale Magosa ele geçinceye kadar, Girit Adasındaki Venedik donanmasının yapması muhtemel bir harekâtına karşı görevine devam etti. Daha sonra da Osmanlı donanmasındaki hizmetlerine devam eden Murâd Reis, Anadolu-Mısır ticâret yolunu kesmeye uğraşan korsan gemilerle mücâdele etti. 1609’da Ege Denizine açıldığı sırada Türk ticâret gemilerinin yollarını kesmek için, on gemiden müteşekkil bir Malta filosunun Kıbrıs açıklarında görüldüğünü haber aldı. Süratle gemilerin bulunduğu tahmin edilen yere doğru yol alan Murâd Reis onları yakaladı. Fresine adlı bir şövalyenin komuta ettiği filoya önce uzaktan, sonra da yakından isâbetli top atışları ile hücum etti. Maltalıların meşhur gemileri “Kızıl Cehennemi” armasından başlamak üzere âdetâ budadı. Sonunda, yol alamayan gemi teslim alındı. Maltalıların on gemisinden altısı Türkler tarafından zaptedildi ve esirler kurtarıldı. Bu savaşta yüz yaşında olmasına rağmen düşman gemilerine rampa edildiği zaman korsanlarla gemi güvertesinde çarpışan Murâd Reis ağır yaralandı. Bütün ömrünü devletine hizmet için denizlerde geçiren usta denizci, tecrübeli kaptan Murâd Reis’i, Kaptan-ı Derya Halil Paşa tedâvi için Kıbrıs Adasına çıkarttı. Fakat yarası çok ağır olan Murâd Reis, kurtarılamayarak 1609’da şehit oldu. Vasiyeti üzerine Rodos Adasına defnedildi.
 
Musa Safvetî Paşa





Osmanlı devlet adamı. Münşeât ve divan sâhibi bir şâir olan Kırımlı Ebû Bekir Efendinin oğludur. İlk tahsili sonunda mâliye kalemlerine devam ederek yetişti. Hasib Paşaya kâtiplik yaptı. 1834’te Divân Hocalığına tâyin edildi. Hasib Paşanın yerine Bağdat ve Musul Kapıkethüdâsı oldu (1834). Cizye Muhassıllığı verildi. 1836’da evkâf-ı Hümâyun Nazırlığına tâyin edildi. 1839’da Hazain-i Amire Defterdarlığına 1840’ta Meclis-i Vâlâ âzalığına atandı. Aynı yıl Şam Defterdarlığına tâyin edildiyse de henüz görevine başlamadan, müşirlik ve vezirlik rütbesiyle Mâliye Nâzırlığına getirildi. Şam (1845), Cezâyir-i Bahr-i sefîd (1848), Kastamonu(1848), Ankara(1850), Cezâyir-i Bahr-i Sefîd (1851) vâliliklerinde bulundu. 1853’te Mâliye Nâzırı, 1854’te Ticâret Nâzırı, 1857’de tekrar Mâliye Nâzırı oldu. 1858’de Evkâf-ı Hümâyun Nâzırlığına tâyin edildi.



1859’da Meclis-i Vâlâ Başkanlığına tâyin olundu. 1861 yılında bu görevden ayrıldı. 1864 yılında vefât ederek Eyüp Sultan Kabristanında defnedildi.


Adaletli ve hayırseverliğiyle tanınan Mûsâ Safvetî Paşa, Karaköy Hüseyinağa mahallesinde bir Nakşibendi dergâhı, câmi ve kütüphâne, Yenikapı’da Osman Reis Câmii bitişiğinde bir çeşme yaptırdı. Şam vâliliği esnâsında tanışıp görüştüğü Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfesi Muhammed bin Abdullah el-Hanî’yi (v. 1862) İstanbul’a dâvet ederek evinde misâfir etmiş, Sultan Abdülmecîd Hanla tanıştırıp çeşitli devlet adamları ile görüştürmüştür. Mûsâ Safvetî Paşa ayrıca Sirkeci Ebüssü’ûd caddesinde kendi adıyla yaptırdığı mescit ve tekkeyle İstanbul’da Üçüncü Hâlidiye Dergâhının kurulmasını sağlamıştır. Bu mescit ve tekke, bugün ilkokul olarak kullanılmaktadır.
 
Mustafa Nuri Paşa





Osmanlı devlet adamı ve târihçisi. 1824 yılında İzmir’de doğan Mustafa Nûri Paşa, Müderris Mansûrizâde Mehmed Efendinin oğludur. Özel olarak yetiştirilerek Arapça ve Farsça'yı çok iyi öğrendi. 1845’te Bursa vilâyet tahrîrât kâtipliğine girerek devlet hizmetlerinde çalışmaya başladı. Bir sene sonra İstanbul’a naklini yaptırarak memuriyet kademelerinde yükselmeye başladı. Dîvân-ı hümâyun büyükelçiliğiyle Deâvî Nezâretinde bulunduktan sonra, 1872’de Sadâret Müsteşârlığına getirildi. Daha sonra Defteri Hâkanî Emîni ve Vezir pâyesiyle 1882’de Maârif Nâzırı oldu. 1886’da Evkâf-ı Hümâyûn Nâzırı olunca, İstanbul’daki harap olmuş pek çok câmi, mescit, türbe, medrese, sebil, çeşme ve su yollarını tâmir ettirdi.


17 Ocak 1890 yılında vefât edince cenâzesi Süleymaniye Câmii haziresine defnedildi.

Mustafa Nûrî Paşa, Netâ’ic ül-Vukû’ât adlı dört ciltlik Osmanlı târihi ile tanınır. Zamânındaki târihlerin en kıymetlilerinden kabul edilen eserinin muhtelif târihlerde baskıları yapılmıştır.
 
Münif Paşa





Tanzimât devri devlet adamı, şâir ve yazarlarından. Babası, Ayıntaplı Abdünnâfî Efendi devrinin ilim adamlarındandı. 1830’da Ayıntap (Gaziantep)ta doğdu. İlk medrese tahsilini doğum yerinde gördü. Âilesiyle birlikte gittiği Mısır’da tahsilini devam ettirdi.

Mısır medreselerinde temel dînî bilgileri öğrendi, Arapça ve Farsça'sını ilerletti. 1852’de İstanbul’a gelerek, Bâb-ı âlî tercüme odasında vazife aldı. Burada yabancı diller muallimi Mühtedî Emin Efendiden Fransızca öğrendi. 1855’te Berlin sefîri Kemal Paşanın ikinci kâtibi olarak Almanya’ya gitti. Orada kaldığı üç sene içinde üniversite tahsili gördü. Berlin’de kaldığı müddet içinde Avrupa kültür ve yaşayışına hayranlık duyarak, orada gördüklerini Türkiye’ye getirmeye çalıştı. 1859’da döndüğü İstanbul’da Ticâret Mahkemesi İkinci reisliği, Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis muharrirliği (yazarlığı), Bâb-ı âli birinci mütercimliği vazifelerinde bulundu. Cemiyet-i İlmiye-i Osmâniye adlı cemiyeti kurdu. Mecmua-i Fünûn adlı dergiyi çıkardı. Divan-ı Temyiz ve Meclis-i Maârif reisliklerinde bulundu. 1872’de Tahran Sefiri, 1877’de Maârif Nâzırı oldu. 1879’da kendisine vezirlik ve paşalık unvanları verildi. Bir ara Ticâret Nâzırı, daha sonra da iki defâ Maârif Nâzırlığına getirildi. 1895’te ikinci defâ Tahran elçiliğine tâyin edildi. Buradan döndükten sonra siyâsi hayattan çekildi. Bir müddet İstanbul Hukuk Fakültesinde siyâsî Târih, Hukuk Târihi ve Ekonomi dersleri verdi. 1910 yılında İstanbul’da öldü. Mezarı Erenköy Kabristanındadır.

Gençlik yıllarından îtibâren ilmî çevrelerde bulunan bir ilim derneğini kuran ve dergi yayınlayan Münif Paşa, gerek kendi yazdığı, gerek batıdan çevirdiği çeşitli mensur ve manzum eserlerle Türk edebiyâtının doğudan kopup batıya yönelmesi hareketinde önemli rol oynadı. Böylece yerli kültürümüz yerine, yabancı olan Avrupa kültürünün benimsenmesi ve yayılması için çalıştı. Türk toplumuna Avrupâî tarzdaki yeni kavramları göstermek ve tanıtmak hususunda önemli rol oynadı. Bâzı nesirlerinde duru bir dil ve anlatım kullanmasına rağmen, genel olarak Tanzimât dönemine has süslü yazma havasından kurtulamadı.


Eserleri:

Mecmua-i Fünûn (Çeşitli bilim, fikir ve sanat konularından bahseden dergi), Dâsitân-ı Âl-i Osman, Telhis-i Hikmet-i Hukuk, Hikmet-i Hukuk (Hukuk bilgileri kitapları), İlm-i Servet (Ekonomi bilgileri).

Münif Paşanın, Köse Raif Paşa adlı sakalsız bir kimsenin vezir olması üzerine, mizah tarzında yazdığı bir kıtası şöyledir:

Üç tuğlu vezir olurmuş evvel,
Üç tüylüsü şimdi oldu peydâ;
Üç tuğ ile üç tüyü kıyâs et,
Devlet ne imiş, ne oldu hâlâ...
 
Nâilî Mustafa Paşa





Osmanlı sadrâzamlarından. 1798 yılında Manastır vilâyetinin Polyan köyünde doğdu. Mısır’da görevli olan dayısı Tâhir Paşanın mahiyetinde, çocuk yaşından îtibâren silahşor olarak yetiştirildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşanın hizmetinde bulunarak Vehhâbîlere karşı olan harekâtta görev aldı ve beş yıl Mekke’de kaldı. Diğer dayısı Hasan Paşa ile birlikte 1821 Girit İsyânını bastırmak için Kandiye’ye gitti. Genç yaşında Mîrimîrânlık rütbesi verildikten sonra 1826’da Kandiye Muhâfızı oldu. 1838’de Girit İsyânını bastırmak için Kandiye’ye gitti. Lübnan’da kargaşalığı bastırmak için Şam’a geldi ve İbrâhim Paşanın kuvvetlerine askerleriyle birlikte katıldı. Dürzî ve Marûnîlerin çıkardığı ayaklanmanın bastırılmasında yararlılıkları görüldü. Sultan Abdülmecid’in Adalar Denizi gezisine katılarak pâdişâhı Girit’te konağında misâfir etti. 1851’de Meclis-i vâlâ üyeliğine, sonra da başkanlığına getirildi. 1853’te Vezir-i âzam oldu. Bir sene bu görevde bulunduktan sonra sadâretten ayrıldı ve 1857’de ikinci defâ Sadrâzam oldu. Üç aylık görevinden sonra Girit İsyânını bastırmakla vazifelendirildi. Oradan bir müddet sonra çağrılarak Mecâlis-i âliyeye memur edildi. 29 Aralık 1871’de ölen Nâilî Mustafa Paşa, Fâtih Türbesi civârında defnedildi. Devletine sâdık, sergerdelikten yetişme silahşor meziyetli olan Paşa, yabancı devletlerin Osmanlıyı parçalamak istedikleri Tanzimat devri politikasında kendini hissettiremedi.
 
Namık Kemal





Tanzimat edebiyatının meşhur gazeteci, siyâsetçi, şâir ve yazarı. 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. 1889’da mutasarrıflık yaptığı Sakız Adasında öldü. Bolayır’a gömüldü. Yenişehirli Mustafa Âsım Beyin oğlu, Râtib bin Osman Paşanın torunudur. Anası Fatma Zehra hanım, Arnavut'tur.
Küçük yaşta, anasını kaybetti. Çocukluk ve ilk gençlik çağı, anasının babası Abdüllatif Paşanın yanında geçti. Abdüllatif Paşa, kaymakam ve vâli olarak devamlı dolaştığı için, dedesinin yanında kalan Nâmık Kemâl, düzenli bir öğretim görmedi. Önce husûsî dersler aldı. Daha sonra kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Dedesiyle 12 yaşında, önce Kars’a, bir yıl sonra da Sofya’ya gitti. 18 yaşına kadar burada kaldı. İlk şiirlerini burada yazdı. Tasavvufla ilgilendi. Evlenmesi de burada oldu.

1858’de İstanbul’a geldi. Divan Edebiyatı geleneğini devam ettiren şâirlerle tanıştı. Leskofçalı Gâlib Beyle yakın dostluk kurdu, ondan etkilendi. Bu etki, divan tarzı şiirlerinde, hayâtının sonuna kadar sürdü. 1861’de aynı şâirin başkanlığında kurulmuş olan, Encümen-i Şuarâ'da yer aldı. 1862’de Tercüme odasına girdi. Burada, batı hayranı kimselerle tanıştı.

Fransızca öğrenmeye ve Tasvir-i Efkâr’da yazılar yazmaya başladı. Şinâsi, Paris’e gidince, Tasvir-i Efkâr’ı Nâmık Kemâl’e bıraktı. Nâmık Kemâl, gazetecilikle berâber siyâsete de atılmış oldu. Gerek iç ve dış olaylar hakkındaki sert, olumsuz tenkit yazıları; gerekse Jön Türkler veya Genç Osmanlılar diye bilinen gizli ihtilâl cemiyetine üye olması, hükümeti harekete geçirdi. Gazetesi kapatılan yazar, Erzurum vâli muavinliğine tâyin edildiyse de oraya gitmedi.

Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa, Avrupa’da Jön Türkleri destekleyeceğini bildirince Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ali Suâvi ve diğerleriyle berâber Paris’e kaçtı. Bunlar önce Paris’te Muhbir, sonra Londra’da Hürriyet’i çıkararak yurtdışından hükümete muhâlefete devam ettiler.


1870’te İstanbul’a dönünce, arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmağa başladı. Az sonra İbret kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi. Kısa zamanda azledildi. Tekrar İstanbul’a dönerek İbret’in başına geçti. Gazete tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeğe başladı. Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, 1 Nisan 1873 gecesi oynanan Vatan Yahut Silistre piyesinde çıkan siyâsî olaylar neticesi, İbret gazetesi bir daha çıkmamak üzere kapatıldı.

Nâmık Kemâl, Kıbrıs Magosa’da ikâmete mecbur edildi. Burada 38 ay kaldı. Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi üzerine, siyâsî mahkûmlar için çıkarılan aftan istifâde ederek İstanbul’a döndü. Magosa hayâtı, yazar için rahat ve verimli geçti. Burada serbestçe dolaşabiliyor, dışarısıyla mektuplaşabiliyor, ziyâretçilerini ağırlayabiliyordu. Roman, tiyatro, târih ve tenkide dâir birçok eserini Magosa’da yazdı. Edebî çalışmalara ayıracak en çok zamânı burada bulabildi.

Tahta, Beşinci Murâd geçmişti. Yazar 1876’da sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı. İkinci Abdülhamid Han tahta çıkınca Nâmık Kemâl’i, önce Şurâ-yı devlet üyesi yaptı, sonra Kânûn-i Esâsî’yi hazırlayacak komisyona tâyin etti. Nâmık Kemâl, bir sözünden dolayı suçlu bulunarak, önce altı ay hapis, sonra beş bin kuruş maaşla Midilli Adasında ikâmete mecbur edildi. İki buçuk yıl sonra aynı adaya mutasarrıf yapıldı. Buradan Rodos (1884-1887), daha sonra da Sakız mutasarrıflığına tâyin edildi. Bir pazar günü orada öldü. Vasiyeti gereği, mezarı Bolayır’dadır.

Nâmık Kemâl, Osmanlı Devletinin son devresinde yaşadı. Tanzimat prensiplerini Osmanlı Devleti için kurtuluş reçetesi olarak gören batı kültürü hayranı Şinâsi, Ziyâ Paşa gibi yazarlarla beraber bu prensipleri savundu; bunların yerleşmesine ve yayılmasına çalıştı. Heyecanlı, kavgacı mizacı, akıcı, parlak üslûbu ile, diğer Tanzimat yazarlarından daha fazla tanındı. Kendinden sonra gelen yazarları etkiledi. Şinâsi ile tanışıncaya kadar divan tarzında şiirler yazdı; tasavvufa meyletti; siyâsetten uzak durdu.

Fransızca öğrenmesi ve Şinâsi ile tanışması hayâtında bir dönüm noktası oldu. Bu devrede Nâmık Kemâl, kaynağını Fransız ihtilâlinden alan yeni düşüncelerin, edebiyat, siyâset ve sosyal hayatta ateşli bir savunucusu olarak hareketli bir hayat yaşadı. Avrupaî düşüncelerin bayraktârlığını yaptı ve batı yanlısı kimselerin gözünde kahramanlaştı.

Nâmık Kemâl, bütün Tanzîmat yazarları gibi, ne sistemli bir fikir adamı, ne bir fikir çilesi mahsûlü, kendine mahsus düşünceleri olan bir mütefekkir, ne de büyük bir sanatçıdır. Aslında vatan şâiri oluşu bile ikinci plânda kalır. Hizmet için Erzurum’a gitmeyip yurt dışına kaçması bunun açık bir delîlidir.

Her şeyden önce gazeteci ve politikacıdır. Sonradan öğrendiği Fransızca'sıyla batı kültürünü tam mânâsıyla öğrenip hazmetmemiştir. Siyâsî, sosyal ve edebî bir ihtilâlci (devrimci), Avrupa hayranı, bir taklitçidir. Görüşlerinin çoğu 18. yüzyıl Fransız filozoflarından ve romantiklerinden aktarmadır. İlim, fen, teknik ve kültürde gelişme modeli İngiltere; siyâsî yönetim modeli ise Fransız meşrûtî teşkilâtıdır. Siyâsî düşüncelerini gerçekleştirmek için İtalyan Karbonari derneğinin tüzüğü esas alınarak kurulan Jön Türkler veya Genç Osmanlılar isimli gizli ihtilâl cemiyetine girmiş, onun en ileri gelen üyelerinden olmuştur. Zâten, kendisi de tanınmış masonlardandı.

Fransız edebiyatının üstünlüğünü kabul etti. Osmanlı edebiyatı yerine Fransız edebiyatı etkisinde, onun benzeri bir edebiyat kurmağa çalıştı. Bu akımın en şöhretli temsilcisi, öncüsü oldu. Bu yönde bir kadrolaşma hareketine girişti. Genç yazarları bu doğrultuda etkiledi. Fransız edebiyatı tarzında ilk meşhur edebî örnekleri verdi. Bir taraftan yeni fikirleri yaymaya çalışırken, bir taraftan da klâsik (divan) edebiyatına çok şiddetli hücumlarda bulundu. Onu gözden düşürmeğe, yıkmağa çalıştı. Edebiyatı, yeni fikirlerin propaganda aracı olarak kullandı.

“Sanat cemiyet içindir” görüşü eserlerine hâkimdir. Bütün yazılarında gelişme, vatanseverlik, hürriyet, meşrutiyet, siyâsî bağımsızlık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, maârif, iktisat, kahramanlık gibi sosyal konular üzerinde durdu. Vatan, millet, milliyet, hürriyet kelimelerini, bugünkü, Fransız ihtilâlinden doğmuş mânâlarıyla ilk defâ kullandı. (Eskiden vatan, millet, hürriyet kelimeleri başka manâlarla kullanılırdı. Millet “din, mezhep, bir dine bağlı insan topluluğu”, hür kelimesi ise “azad edilmiş köle veya köle olmayan” mânâsına gelirdi.) Bir taraftan gazetelerde günlük siyâsî ve sosyal konulardaki görüşlerini işlerken, bir taraftan da aynı konu ve temaları, edebî eserlerde dile getirdi. Bu faaliyetlerin geniş halk kitlelerinde etkili olabilmesi için, diğer Tanzimat yazarlarıyla berâber dil ve ifadenin sadeleşmesine gayret etti.

Şiirin yanısıra tenkit, biyografi, tiyatro, roman, târih ve makale türlerinde eserler verdi. Eserlerinin sayısı yirmi civarındadır. Eserlerinde, bilhassa şiirlerinde, şekil olarak pek bir yenilik olmamakla berâber muhtevâ (konu ve tema) değişiklikleri yaptı. Genelde aruz veznini, sâdece bir iki şiirinde ise hece veznini kullandı. Fakat genç yazarlara hece veznini ve yeni nazım şekilleri kullanmağı tavsiye etti. Şâir olarak asıl başarısı, divan tarzında yazdığı şiirlerdedir. Bunlar, kendinden sonra kitap şeklinde yayınlandı.

Edebî tenkitlerinde kavgacı bir mizaca sâhiptir. Tenkitleri, yapıcı bir tenkit anlayışından uzaktır. Bunları, eskiyi kötüleme ve yenilik taraftarlarını müdafaa için kaleme almıştır. Tahrib-i Harâbât ve Tâkib, Ziyâ Paşanın Harâbât’ını tenkit için, Magosa’da iken yazılmıştır. İrfan Paşaya Mektub, Renan Müdafaanâmesi, Ernest Renan’ın İslâmiyet ve Maarif konulu konferansına reddiyedir.

Nâmık Kemâl, İntibah yâhut Sergüzeşt-i Ali Bey (Son Pişmanlık) ve Cezmi ismiyle iki roman yazdı. Dil, ifâde ve teknik yönden birçok noksanlıklar taşıyan bu eserlerin tek özelliği, o devirde yazılan romanlardan daha başarılı olmasıdır.

Tiyatroyu yeni fikirlerini yaymak için iyi bir vâsıta kabul eden yazar, altı tiyatro eseri yazdı. Bunlardan en çok tutulan Vatan Yahut Silistre’de vatanseverlik temasını işledi. Konusunu târihten alan Celâleddin Harzemşâh piyesinin yanısıra, âile içi problemlerin işlendiği Karabela, Âkif Bey ve Zavallı Çocuk piyeslerinde ise sosyal konuları dile getirdi. Gülnihâl piyesinin konusu siyâsîdir. Nâmık Kemâl, diğer Tanzimat yazarlarıyla birlikte, âile ve evlenme konusunda mevcut bâzı âdetleri eserlerinde tenkit ettiler.


Nâmık Kemâl, Avrupa karşısında düştüğü aşağılık kompleksinin etkisiyle, konusunu eski şanlı devir ve târihî şahıslardan alan, târihî ve biyografik eserler kaleme alarak tesellî bulmaya çalıştı. Devr-i İstîlâ’sı, Selâhaddin Eyyûbî, Fâtih, Sultan Selim adlı monografilerini topladığı Evrâk-ı Perişan, Tiryâki Hasan Paşayı anlatan Kanije eseri bunlardandır. Çeşitli makâle ve mektupları da vardır. Bunların bir kısmı toplanarak sonradan yayınlanmıştır.

Edebî mülahazalar bir kenara bırakılırsa, târihî ve siyâsî bir şahsiyet olarak Nâmık Kemâl, dâimâ his ve heyecanlarına mağlûp, çabuk kandırılabilen, neye inanıp bağlanacağını tam kestirememiş şöhret ve kahramanlık arzularıyla dolu bir insandır. Dostluğunda ve düşmanlığında sebatı yoktur. Şiirlerinde, devlet hizmetinde çalışmayı, insafsız bir avcıya köpeklik yapmaya benzeterek, en tantanalı bir dil ve üslûpla kötülemesine rağmen devlet adamlarının, Osmanlı Sultanlarının ufak iltifat ve ihsanları karşısında her şeyi unutur, kendisiyle birlik olanları jurnal ederdi. İkinci Abdülhamid Hana yazdığı çok aşırı saygı ve bağlılık ifâdeleriyle dolu mektupları, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde mevcuttur.

Nâmık Kemâl’e Hürriyet şairi adını verenler, Nâmık Kemâl’in yolundan gidilerek elde edilen hürriyetlerle, Osmanlı Devletinin yıkılıp toprakları üzerinde birçok yeni devletler kurulduğunu, Türk Milletine ise yalnızca bir Anadolu kaldığını acı acı görmüşlerdir.
 
Nizamülmülk




Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan ve oğlu Melikşah’ın veziri, büyük devlet adamı. Adı Hâce Kıvâmüddîn Ebû Ali Hasan bin Ali’dir. 1018 yılında İran’ın Tûs şehrinde doğdu ve 1092 yılında Nihavend’de, Hasan Sabbah’ın fedâisi bir bâtinî tarafından şehit edildi.

Kardeşi Ebü’l-Kâsım Abdullah ile birlikte çok iyi bir eğitim gördü. Fıkıh, hadis, edebiyat ve sâir ilimleri çok iyi tahsil etti. Zamânındaki meşhur âlim ve ediplerle devamlı görüştü. Bu, onun idârecilik hayâtındaki kâbiliyet ve başarısının büyüklüğünde mühim rol oynadı.

Devlet hizmetindeki hayâtı, babası ile berâber Gazne Devletinin Horasan vâlisi Ebü’l-Fâzıl Es-Suri’nin hizmetinde bulunmakla başladı. 1040 yılındaki Dandanakan Savaşından bir süre sonra Alparslan’ın Belh vâlisi Ali bin Şadan’ın maiyetine girerek, vilâyet işlerinin yürütülmesiyle vazifelendirildi. Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin vefatı ile Alparslan ve kardeşi Süleyman Bey arasındaki taht mücâdelesi sırasında yerinde görüş ve tedbirleriyle dikkatleri çekti ve 1063 yılında Alparslan’ın yanında hizmete başladı. Alparslan, Sultan olunca 1064 yılında Selçuklu Devletine vezir tâyin edildi. Zamânın halîfesi Kâim bi emrillah tarafından Nizâmülmülk unvânı ile taltif edildi. Bu unvânıyla tanındı.

Nizâmülmülk, vezir olduğu 1064’ten, şehit edildiği 1092 senesine kadar aralıksız yirmi dokuz sene Büyük Selçuklu Devletine, tam bir dirâyet ve adâletle hizmet etti. Vazifeli olduğu için katılamadığı Malazgirt Meydan Muhârebesi hâriç, bütün Selçuklu fütûhatında bulundu. Sultan Alparslan’ın vefâtıyla veliaht Melikşah’ın tahta geçmesini sağlayıp, nizam ve âsâyişin korunmasında muvaffak oldu. Sultan Melikşah’a muhâlefet eden veya başkaldıran Selçuklu prenslerinin itâat altına alınmasında büyük hizmeti geçti. Sultan Melikşah, devletin idâresinde ona çok büyük ve geniş yetkiler verdi. Nizâmülmülk’ün akıllı, tedbirli ve adâletli idâresi sâyesinde de, Melikşâh’ın saltanatı, aynı zamanda Büyük Selçuklu Devletinin de en parlak ve en şanlı devri olmuştur.

Nizâmülmülk, âlim, edip ve kadirşinâs bir zât olduğu için meclisi; ilim ve sanat adamlarının toplandığı bir yer hâline gelirdi. Abbâsi halîfesi de kendisine pek çok hürmet eder, meclisinde bulunurdu. Âlimlere, şâirlere, sanatkârlara karşı çok ikrâm, ihsan ve iltifât ederdi. Birçok câmi, mescit, vakıf eserleri yaptırdı.

Büyük Selçuklu Devletine; idârî, adlî, askerî, mâlî, sosyal ve kültürel sâhada pek çok yenilikler ve değişiklikler getirdi. Sarayı, merkezî hükümet teşkilâtını, İslâm esaslarına dayalı mahkemeleri, toprak sistemini sağlam esaslar üzerine yeniden düzenledi. Gerçekleştirdiği yeni sistemler bâzı değişikliklerle berâber bütün Türk-İslâm devletlerince devam ettirildi.

Nizâmülmülk, zamânında yayılmaya ve kuvvetlenmeye çalışan bozuk fırkalara karşı, Ehl-i sünnet bilgilerinin sistemli bir şekilde öğretilmesi sağlandı. Bunun için Bağdat, Belh, Nişabur, Herat, İsfehan, Basra ve Musul gibi çeşitli şehirlerde, kendi unvanı ile anılan Nizâmiye Medreselerini kurdurdu. Onuncu yüzyılda Ehl-i sünnete muhâlif cereyanların giderek yaygınlaşması sebebiyle İslâm dünyâsında ortaya çıkan karışıklıkların giderilmesinde Nizâmiye Medreselerinin çok büyük hizmeti geçti. Bu medreselerin en meşhurlarından birisi de, Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi olup, asrın büyük âlimlerinden birisi olan Ebû İshak-ı Şirâzî burada ders vermekle vazîfeli idi.

Nizâmülmülk’ün Selçuklu Devletindeki bütün düzenleme ve değişiklikleri ciddî bir şekilde tetkik eden, devlet idâresinde kendi görüşlerini, icrâatını ve bunların gerekçelerini gelecek nesillere intikal ettirmek maksadıyla Fârisi olarak yazdığı Siyâsetnâme isimli eseri, bugün siyâset ilmiyle uğraşanların el kitapları arasında sayılmaktadır. Siyâsetnâme’de Türk-İslâm devletlerinin idârî, mâlî, siyâsî, askerî, sosyal ve kültürel yönlerini incelemektedir. Tam doğru metin ve ilâvesiz nüshası, İstanbul’da Süleymâniye Kütüphânesi, Molla Çelebi kısmında 114 numarada mevcuttur. Siyâsetnâme, birçok dillere tercüme edilerek, yayınlanmıştır.
 
Numan Paşa (Köprülüzade)





Osmanlı Devleti sadrâzamlarından. Salankamen Muhârebesinde şehit olan Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşanın büyük oğlu olup, ilmi, fazlı, vâliliklerinde dürüst ve âdilâne hareketi ve muvaffakiyetiyle şöhret bulmuş vezirlerdendir.


Demirkapılı Fâzıl Süleyman ve Kayserili Hâfız Ahmed Efendi gibi devrinin önde gelen âlimlerinden ders aldı. Babasının ölümünden sonra bir müddet Köprülü âilesinin vakıflarını mütevelli olarak idâre etti. 1696’da İkinci Avusturya Seferine katıldı. 1700’de altıncı vezir olarak Dîvân-ı Hümâyûna girdi. 1701’de Erzurum vâliliğine, 1702’de Daltaban Mustafa Paşanın vezîriâzam olması dolayısıyla Anadolu vâliliğine getirildi. Ağrıboz, muhâfızlığı ile Kandiye ve Bosna vâliliklerinde bulundu. 1710’da İkinci Mustafa Hanın kızı Ayşe Sultanla evlendi. Aynı yıl Çorlulu Ali Paşanın yerine vezîriâzam oldu. Ancak, Numân Paşanın şöhreti dolayısıyla Anadolu ve Rumeli’den birçok dâvâ sâhibi, haklarını almak için İstanbul’u doldurdular. Bu karışıklıklar sebebiyle altı ay kadar sonra azledilerek, yeniden Ağrıboz muhâfızlığına gönderildi.

1714’te Bosna vâliliğine getirilen Nu’mân Paşa, Karadağlıların isyânını şiddetle bastırmak sûretiyle mühim bir gâileyi önledi. 1715 Şubatında Silifke sancağıyla Anadolu’da eşkıyâ te’dibine memur oldu. 1716’da Kıbrıs vâliliğine tâyin olundu. Daha sonra Avusturya’nın âni bir hareketle Tuna ve Sava nehirlerini aşması ihtimâli üzerine, Kıbrıs vâliliği üzerinde kalmak üzere Bosna serdarlığına getirildi.

Numân Paşa, Bosna Hersek Serdarlığı sırasında düşmana karşı muvaffakiyetle karşı koydu ve Belgrad’ın Avusturyalılar tarafından işgâli esnâsında Bosna’ya yaptıkları taarruzlara, karşı taarruzlarla cevap vererek Avusturya kuvvetlerini mağlup etti ve Bosna’ya sokmadı. 1718 Ağustosunda Girit vâliliğine getirilen Numân Paşa, Şubat 1719’da Kandiye’de vefât etti. Divanyolundaki Köprülü Türbesine defnedildi.

Numân Paşa, ölümünde elli yaşında bulunuyordu. Pek çok vilâyet ve sancakta görev yaptığından eyâlet idâresinde tecrübe sâhibiydi. Âlim olup bilhassa ilm-i kelâm ve ilm-i hadiste derin araştırmaları ve ihtisası vardı. Peygamber efendimizin hayatları ile İmâm Sehl bin Abdullah Tüsterî’nin sözlerini toplayarak birer eser yazmış ve bir de mantık kitabı kaleme almıştır. Ayrıca, tasavvuftan İmâm Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm Kuşeyrî’nin meşhur Risâle-i Kuşeyriye’sini hülâsa etmiştir.
 
Oruç Reis




Büyük Türk denizcisi. Muhtemelen 1470 yılında Midilli’nin Bonova köyünde doğdu. Babası, Yâkub Ağa, 1462’de Midilli’nin fethine iştirak etmiş ve Bonova köyü kendisine timar olarak verilmişti. Burada yerleşip evlenen Yâkub Ağanın İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adını verdiği dört oğlu olmuştu. İyi bir öğrenim gören kardeşler, devrin denizci milletlerinin lisanları olan İtalyanca, İspanyolca, Fransızca ve Rumca'yı öğrenerek yetiştiler. Gençliğinde gemiciliği ve deniz ticâretini çok iyi öğrenen Oruç Reis, cesâreti, zekâsı ve teşebbüs kabiliyetiyle kısa zamanda gemi sâhibi oldu. Suriye, Mısır, İskenderiye ve Trablusşam’a mal taşıyor, oradan aldıklarını Anadolu’ya getiriyordu.
Oruç ve İlyas reisler, bir seferinde Midilli’den Trablusşam’a giderken, Rodos şövalyelerinin büyük harp gemileriyle karşılaştılar. Çarpışmada İlyas Reis şehit düşüp, Oruç Reis esir oldu. Rodos’ta zindana atılan Oruç Reis, çok eziyet ve sıkıntı çekti. Uzun uğraşmalardan sonra, buradan kurtuldu. Muhtemelen üç sene esir kalan Oruç Reis, esâretten kurtulduktan sonra, bir müddet Memlûk Devleti hizmetinde amirallik yaptı. Burada uzun zaman kalmayıp, Şehzâde Korkut’un verdiği on sekiz büyük harp gemisine komutan oldu. Bunlarla, Rodos kıyılarında basılmadık yer bırakmayan Oruç Reis, ânî bir baskın netîcesinde gemilerini kaybetti. Leventleriyle birlikte bu baskından kurtulduktan sonra, Şehzâde Korkut’a tekrar mürâcaat etti. Kendisine, biri yirmi dört oturak, ikincisi yirmi iki oturak iki harp gemisi verildi. Şehzâde Korkut’un elini öpüp, hayır duâsını aldıktan sonra Akdeniz’e açıldı. Seferlerinde pek çok ganîmet, ticâret malı ve esir aldı. On senedir uğramadığı Midilli’ye gelerek kardeşlerine, akrabâlarına, fakir ve muhtaçlara, yetimlere pek çok mal dağıttı.


Türk denizcilik târihinde mühim bir yeri olan Cerbe Adası, Oruç Reis tarafından 1513 yazında fethedildi. Burayı kendisine üs edinip, Doğu ve Batı Akdeniz’de pek çok gemi zaptetti. Papa’ya âit, o zamânın dev harp gemilerini, ince tekneleriyle ele geçirmesi, şöhretini Avrupa ve İslâm dünyâsının en küçük köylerine kadar ulaştırdı.

O târihe kadar, bir çektirinin, bir baştardayı ele geçirmesi işitilmemişti. Gemi elde edilince kendisi dâhil bütün leventlerine İtalyan elbiselerini giydirdi. Oruç Reisin, arkadan gelen ikinci harp gemisini ele geçirmesi, pek kolay oldu. Zîrâ ateş başlayıncaya kadar, İtalyanlar, bu gemiyi kendi gemileri zannetmişlerdi.

Cezayir’de bir devlet kurmaya karar veren Oruç Reis, kısa zamanda bu toprakları ele geçirdi. İspanya Kralı Şarlken, Cezayir’e donanma gönderdiyse de, Oruç Reis’i elde ettiği yerlerden çıkaramadı. Becâye kuşatması sırasında Oruç Reis, sol kolundan ağır yaralandı ve hekimlerin tavsiyesiyle bu kolu dirsekten kesildi. Tek kolla mücâdelede de şevk ve azminden hiçbir şey kaybetmeyen büyük deniz kurdu, iyileşince derhal denize açıldı ve pek çok gemi ele geçirdi. Çok güç durumda olan Endülüs Müslümanlarına yardım ederek, onların binlercesini Kuzey Afrika’ya taşıdı. Bu hareketleriyle bütün İslâm âleminden duâ aldı. Kardeşleriyle Kuzey Afrika’yı Hıristiyanlara karşı savunmakla kalmayıp, Endülüs Müslümanlarından gelenleri iskân ediyor, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını temin ediyordu. Elindeki bir avuç inanmış, Allah’ın dînini yaymaktan başka bir düşünceleri olmayan serdengeçtilerle, devrin en büyük denizci Hıristiyan devleti olan İspanyollarla bitmek tükenmek bilmeyen mücâdelelerine devâm ediyordu. İspanya kralı, Avrupa’nın pek çok ülkesini elinde bulundurduğu gibi, Amerika’da da sömürgeleri vardı.


Cezayir’in doğusunda, İspanya’nın nüfûzu altında bulunan Tlemsan’ı elde eden Oruç Reis, İspanyollardan yardım alan Tlemsan emirine karşı, elde ettiği yerleri müdâfaa etti. Topraklarını yedi ay boyunca, cansiperâne müdâfaa etti. Yerli halkın ihânet etmesi üzerine, Cezayir’e dönmek için düşman muhâsarasını yarıp dışarı çıkmaya çalıştı. Kırk levendiyle, orada, târihlere geçen bir destan yazdı. Düşmanı yararak bir kısım leventleriyle birlikte ırmağı geçti. Ancak, yirmi kadar levendi, düşman tarafında kalmıştı. Oruç Reis, kurtulma ümîdi olmadığını bile bile, leventlerini yalnız bırakmamak için tekrar düşmanları arasına daldı. Nehri geçmeye çalışırken leventlerinin çoğu şehit oldu. Denizlere sığmayan tek kollu kahraman Oruç Reis, yanındaki son levendin de öldüğünü gördükten sonra, aldığı iki ok yarası sonucu Rio Solado Nehri sularına düşüp, şehâdet şerbetini içti.

1518’de şehit olduğunda, kırk sekiz yaşında olduğu tahmin edilmektedir.

Sınır boylarında akıncıların yaptıkları, yıldırma ve fethe hazırlama faaliyetlerini denizde gerçekleştiren cesâret ve kahramanlık timsâli deniz kurtlarından biri olan Oruç Reis, katıldığı muhârebede can ve mal endişesi duymazdı. Elde ettiği ganîmetleri fakir ve kimsesizlere, leventlerine dağıtır, varını yoğunu cihâd ve gazâ için sarfederdi. Cömert, âlicenap, yardımsever, merhametli olan Oruç Reis, ciddî ve sertti. Bütün leventleri tarafından, bir baba gibi sevilirdi. Çok iyi bir muhârip, tehlikeli zamanlarda en iyi çâreleri bulmakta zorluk çekmeyen bir komutan, İslâmiyeti yaymaktan başka bir şey düşünmeyen korkusuz, cüretkâr ve zekî bir insandı.
 
Ömer Naci




İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden. Asker, siyâset adamı. Doğum yeriyle anne ve babasının kimlikleri bilinmemektedir. Askerî künyesinde doğum târihi 1878 yazılıdır. Anne ve babası küçük yaşta öldüğü için Beylerbeyili Defterdar Cemal Beyle eşi Hayriye Hanım tarafından büyütüldü. Küçük yaştan îtibâren husûsî bir tahsil gördü. Arapça, Farsça ve Fransızca dersler aldı. Cemal Bey, Ömer Nâci’nin sivil hayatta ilerlemesini istediği hâlde, o, askerliği tercih etti.
10 Şubat 1902’de Harbiye’den mülâzım (teğmen) olarak mezun oldu ve Üsküp civârında Preşova’da bulunan bir kıt’aya tâyin edildi. 1903’te, kumandanı olan Edirneli Binbaşı Mehmed Ali Beyin kızı Emine Hanımla evlendi. 1905’te Jandarma teşkilâtını düzenlemek üzere vazîfelendirilen İtalyan Generali Georgi Paşanın yâveri ve tercümanı olarak tâyin edildi. Selânik’e gelerek yerleşti. Burada Çocuk Bahçesi adlı haftalık mecmuada yazılar neşretmeye ve pâdişâha karşı siyâsî faâliyetlerde bulunmaya başladı. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşunda bir mühim dönüm noktası teşkil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı.

Devlete ve pâdişâha karşı giriştiği yıkıcı faaliyetleri sebebiyle tâkibâta uğrayınca, 1907’de Paris’e kaçtı. Paris’e vardıktan sonra, Şûrâ-yı Ümmet dergisinde imzâsız yazılar neşrederek Parisli Jön Türk çevrelerinde sevinçle karşılandı. Osmanlı Hürriyet Cemiyetiyle Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı iki kuruluşun Pâris’te Ahmed Rızâ Beyle yaptıkları müzâkereler netîcesinde, tek bir adla Terakki ve İttihat ve en son İttihat ve Terakki Cemiyeti hâlinde birleşmesinde önemli rol aldı.

Meşrûtiyetin îlânından önce Rusya yolu ile Kafkasya’ya oradan da İran’a geçti. İttihat ve Terakki'nin hatiplerinden olan Ömer Nâci, Van’a geçerek devlet ve pâdişâh aleyhindeki faaliyetlere katıldı. Bâbıâli’nin tâkibinden kurtulmak için tekrar İran’a döndü. İran Âzerbaycanı’nda bir Türk şehri olan Hoy’da kalmaya karar verdi. Bu şehirde Sırat-ı Müstakîm adında bir mecmua çıkaran Mirzâ Saîd’le buluştu. Paris’te tahsil görmüş olup oradaki Jön Türklerle münâsebet kurmuş olan Mirzâ Saîd, Ömer Nâci’yi Sırat-ı Müstakîm adındaki mektebine müdür yaptı. Bu müdürlüğü sırasında Farsça lisanını ilerletti. Bir taraftan da Âzerbaycan şîvesi ile nutuklar verdi.

İran Âzerbaycanı’nda ünlüler arasına girdi. İran’da meydana gelen karışıklıklar üzerine dergisi ve mektebi kapanan Mirzâ Saîd’le birlikte çete teşkil ederek dağlara çıktı. Bir müddet çetecilik yaparak dağlarda yaşadılar. Bir gün, İran Şâhı’nın kuvvetli bir tâkip kolu ile çarpışmak zorunda kaldılar. Ömer Nâci, birkaç arkadaşı ile birlikte yakalandı. Tutuklanarak Tahran’da hapsedildi.


1908 Temmuz’unda Türkiye’de meşrûtiyet îlân edildikten sonra, İttihatçıların araya girmesiyle serbest bırakılan Ömer Nâci, Ermeni Taşnak çete reislerinden Aşhan, Murâd ve Mirzâ Saîd’le birlikte Muş’a geldi. Buradan Erzurum’a giderek İttihat ve Terakki'nin doğuda teşkilâtlanması için çalıştı.

Meşrûtiyetin duyurulması ve anlatılması için halk kitleleri, gençler, askerler arasında Anadolu ve Rumeli’de yurdun dört bucağında nutuklar, konferanslar, müsamereler, mitingler düzenleyen İttihat ve Terakki hatiplerinin başında yer alan Ömer Naci, Trablusgarb Savaşına gönüllü olarak katıldı. İkinci dönem meşrûtiyet meclisinde İttihat ve Terakki Partisi Kırklareli Mebûsluğu yaptı. 23 Ocak 1913’te İttihat ve Terakkinin Kâmil Paşa hükümetine karşı düzenlediği kanlı Bâbıâlî baskınında önemli rolü oldu. Babıâli baskınını yapma karârının alındığı toplantılara katıldı. Baskın sırasında ise, baskıncıların en önünde yer aldı. Bâbıâlî önünde yaptığı bir konuşma ile o zamânın romanlarına konu oldu.

1916 senesine doğru, İttihat ve Terakki mensupları arasında başta bulunanlara karşı başlayan hareketin içinde yer aldı. İttihat ve Terakkinin başında bulunanlar, ona fenâ bir muâmele yapmaktan çekindiler. Yalnız İstanbul’dan ideâline uygun bir vazîfeyle uzaklaştırmayı düşündüler. Irak yolu ile tekrar İran içine giderek, oradaki Türkleri ayaklandırma vazîfesini verdiler. Aradan birkaç ay geçtikten sonra, Kerkük’te tifüs hastalığından öldü. Orada defnedildi. Mısır Vâlisi Haydar Beyin teşebbüsüyle Kerkük’te Ömer Nâci adına bir anıt yaptırıldı.
 
Geri