Tarihi Perspektifi ile İsrail-Filistin Sorunu

Konu sahibi son olarak 2628 gün önce görüldü
Tarihi Perspektifi ile İsrail-Filistin Sorunu

Filistin’in bulunduğu bölge, jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açılardan değerlendirildiğinde, hem bölge ülkeleri ve hem de küresel güç odakları açısından oldukça önem arz eden bir bölge olmuştur.


Özge SARI


Gediz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.

Filistin’in güneyinde Mısır, kuzeyinde Lübnan, kuzeydoğusunda Suriye ve Ürdün bulunmaktadır. Filistin’in bulunduğu bölge, jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açılardan değerlendirildiğinde, hem bölge ülkeleri ve hem de küresel güç odakları açısından oldukça önem arz eden bir bölge olmuştur. Bu yüzden, her zaman bu bölgede bir kaos ortamı gündeme gelmiştir.

Fakat Filistin Sorunu bölgesel değil, evrensel bir sorundur ve sadece iki taraflı değil çok taraflı bir sorun olma özelliğinden dolayı neredeyse tüm dünyayı ilgilendiren çözüme ulaşmayı bekleyen bir sorun haline gelmiştir.

Günümüzde İsrail’in sahip olduğu topraklar Filistin’in yüzde 78’ini kapsamaktadır. Kalan yüzde 22’lik kesim her ne kadar resmi olarak kabul edilmese de Filistin Devleti’nin elinde bulunmaktadır.

Arap-İsrail Savaşları

Arap-İsrail uyuşmazlığının etkilerini 1949, 1956, 1967, 1973 ve 1982 savaşlarında görmemiz mümkündür. Her ne kadar bu savaşların sebebi dini farklılıklara dayandırılmış olsa da altında yatan sebebin 19.yy’daki milliyetçilik akımlarından etkilendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin manda yönetimi altında olan Filistin’e Balfour Bildirgesi ile “ulusal yurt” sözü alan Yahudiler tarafından Yahudi göçü başlamıştır.

Bunun yanı sıra Hitler’in zulmünden kaçan Yahudilerin göçü ile bu durum ivme kazanmıştır. 1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda öngörülen Filistin bölgesini Yahudi ve Araplar arasında bölme kararı şunları içeriyordu: “En geç 1 Ocak 1948’e kadar Arap ve Yahudi Devletlerinin kurulması, Filistin’in sekiz parçaya bölünmesi: üç parça Arap Devleti’ne, üç parça Yahudi Devleti’ne tahsis edilerek Yahudi bölgesinin içindeki Yafa kentinde bir Arap yerleşim bölgesi oluşturulması ve Sekizinci kısım olan Kudüs’ün Birleşmiş Milletler Vesayet Konseyi tarafından uluslararası bir yönetim biçimi ile idare edilmesi.”(1) Fakat bu plan Filistinli Araplar tarafından reddedilmiştir (2).

Ret gerekçelerine baktığımız zaman Filistin’in haksız bir tutum sergilediğini söylemememiz mümkün değildir, ama bu kararlarına rağmen, 14 Mayıs 1948* yılında İsrail resmen kuruluşunu ilan etmiş, İsrail için bir bayram havası yaşanırken Filistin için felaketin ilk başlangıcı olmuştur.

Ve bu açıklamanın hemen ardından Arap Birliği’nin (Mısır, Ürdün, Lübnan, Irak, Suriye) bu ülkeye savaş açmasıyla Arap-İsrail savaşı başlamıştır. Savaşın sonu İsrail’in topraklarını arttırmasıyla sona erdi.

Araplar 1948 yılına kadar bölgede çoğunluğu oluştururken, İsrail’in kuruluşu ile birlikte azınlık durumuna düşmüştür. 1948’deki işgalle birlikte toplam 1.300 köy, kasaba ve şehirde yaşayan 1,4 milyon Arap’ın 800.000’i ana vatanlarından kovulmuş, yerleşim yerlerinin 531’i tamamen yerle bir edilmiştir.

Buna Batı Şeria ve Gazze’ye iltica edenler de eklendiğinde Arapların %85’inin topraklarından çıkarılmış olduğu görülmektedir (3). 1956 yılındaki Süveyş Krizi İkinci Arap- İsrail Savaşı olarak da bilinmektedir.

Mısır Devlet Başkanı Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalını birleştirmesi kararıyla patlak veren olay da İngiltere ve Fransa Mısır’ın bu kararını tanımadıklarını belirtmiş ve İsrail ile aralarında yaptıkları anlaşmayla, İsrail güçleri Sina Yarımadası ve Akabe körfezine doğru ilerlemeye başlamışlardır.

Bu üç devlet arasındaki plan dahilinde Ekim 1956 tarihinde İsrail ve Mısır’a ültimatom vermiş ve her iki devletin Süveyş Kanalı’nın iki kıyısından 16 km çekilmesini istemiştir (4). Sonrasında ise İsrail Sina Yarımadası askeri harekâtında başarı elde ederek, kontrolü ele geçirmiştir.

Geri çekilen devlet Mısır olmuştur (5). İngiltere, Fransa ve İsrail’in planları başarılı bir şekilde sonuçlansa da istediklerini elde edememişlerdir.

Zira Soğuk Savaşın jeopolitiğinden kaynaklanan nedenlerle ABD, Mısır ve diğer Arap devletlerinin SSCB ile daha fazla yakınlaşabilecekleri düşüncesiyle İngiltere, Fransa ve İsrail’e yönelik baskıları sonucu Fransa ve İngiltere bölgeden geri çekilirken, İsrail de işgal ettiği Sina’yı boşaltmak zorunda kalmıştır (6).

1964 yılına kadar Filistin yaşanan tüm olaylarda seyirci pozisyonundayken, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla bu durum tam tersine dönecektir.

Bu örgüt Filistinliler için bağımsız olarak hareket etmeyi amaçladıkları bir örgüt olmuştur ki bu yüzden Arap devletlerinin iş içlerine karışmalarını istememişlerdir.

1967′de başlayan Ortadoğu anlaşmazlığı 6 Gün Savaşları ile farklı bir boyut kazanmış, İsrail Arap devletlerinin saldırısından kaçınmak için ilk hamleyi kendisi yapmış ve Mısır hava kuvvetlerini havalanmadan vurmuştur.

Savaşın sonunda İsrail Batı Şeria’nın geri kalanı ve Kudüs ile Gazze’den oluşan Filistin topraklarını işgal etmiştir.

Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 242 sayılı kararda, “İsrail’in bu savaşta işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesine ve güvenlikli ve tanınmış sınırlar içinde egemenlik ve toprak bütünlüğüne sahip bağımsız bir devlet olarak yaşamasına” vurgu yapılmıştır (7). İsrail işgal ettiği yerlerden 1973 yılına kadar çekilmemiştir.

Mısır ve Suriye bu politik çıkmazı ortadan kaldırmak için harekete geçmeye karar vermiştir ve Mısır, Ekim 1973’de, Yahudilerin kutsal günü Yom Kipur’da Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ndeki İsrail güçlerine saldırmıştır (8).

Mısır ilk üç gün İsrail ordusunun üzerine giderken, Amerika’nın İsrail’e yardımı sonucunda İsrail yok olan bütün askeri mühimmatları yenileyip, Ariel Sharon önderliğindeki birlikler karşı saldırıya geçerek Mısır’da ilerlemeye başladılar.

En kanlı savaşlardan biri olan Yom Kippur savaşıyla iki tarafta büyük kayıplar vermiş olsa da Mısır ve Suriye’nin kaybı İsrail’in iki katı olmuştur.

Ateşkesin hemen ardından Suudi Arabistan devreye girmiştir ve ekonomide 1973 Petrol Krizi olarak da bilinen, İsrail’i destekleyen ülkelere Suudi Arabistan’ın “petrol ambargosu” başlattığı ve bunun sonucunda tüm dünyada artan petrol fiyatlarının etkisiyle küresel bir kriz ortaya çıkmıştır.

Kriz sonucunda ise uluslararası kamuoyunun bu bölgeye daha duyarlı olduğu gözlenmektedir. Bu arada bölgenin iki önemli ülkesi olan Mısır ve Suriye’de iktidar değişti.

Mısır’da Enver Sedat, Suriye’de Hafız Esad başa geçti.

İsrail stratejik ve askeri üstünlüğüne ve ABD’nin desteğine güvenerek Suriye ve Mısır’ın kendisine karşı savaşma cesaretini gösteremeyeceğini, ama Arapların bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerini de çok iyi biliyordu (9).

Filistin’in Bağımsızlığı İçin Kurulan Örgütler

El-Fetih örgütü 1960 yılları öncesinde kurulmasıyla kısa zamanda Filistin Kurtuluş davasında en önemli temel taşlarından biri oluvermiştir.

El-Fetih’in birinci adamı Yaser Arafat’ın bu olayı ifade eden şu sözleri de ilgi çekicidir; Filistinli, Arap vesayetinin gemlerinden, partiler arası çatışmalardan ve bölgesel Arap siyasetlerinden kurtarılmalıydı. Gerçek yerine, toprağını kaybeden ve onu elde etmek için mücadele etmesi gereken kişi olarak, oturtulmalıydı.

Bu, Filistinlilerin çabalarının yeniden ülkelerinin geri alınması için ulusal eylem yoluna oturmasına yöneltilmesini gerekli kılıyordu.

Böylelikle eski ayaklanmalarının havasına dönebilsin ve yeni bir kahramanlık atmosferi içinde yaşayabilsinler ki, kurtuluş savaşında sağlam birer öncü olabilsinler… (10)

Bir gerilla hareketi olarak El-Fetih’in ortaya çıkması, insanların kendilerini sadece bir davayla değil, ayni zamanda özel bir örgütle de özdeşleştirmesine olanak sağlamıştır (11).

El-Fetih Örgütü ilk kurulduğu zamanlarda, üyeler tarafından finanse edilirken, daha sonraları ise Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Libya’daki Filistinli memur ve iş adamlarından da yardım almaya başlamıştır (12).

Filistin’in kendi ayaklarının üzerinde durmasını ve hiçbir güce bağlı olmadan bağımsızlığını kazanabilmesi amaçlarıyla kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin Ulusal Hareketi’nin ana unsuru ve tüm hareketleri içine alan şemsiye bir örgüttür (13). Haziran 1982’de İsrail, Lübnan’ı işgal etmiş ve FKÖ’nün karargâhının bulunduğu Beyrut’u kuşatmıştır.

Ardından ABD’nin aracılığıyla İsrail, Lübnan ve Filistin Kurtuluş Örgütü temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonucunda Filistinliler, ABD, Fransa ve İtalya kuvvetlerinin gözetiminde Beyrut’u terk ederek dost olan diğer Arap ülkelerine dağılmışlardır (14).

Filistin Kurtuluş Örgütü, 12 Kasım 1988’de Tunus da sürgünde bağımsız Filistin Devleti’ni ilan etmiş ve Türkiye’de dâhil 50’den fazla ülke tarafından tanınmıştır (15).

Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas), Haziran 1967 yenilgisinin ardından Filistin halkının içine düştüğü durumun ve şartların doğal bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır (16).

Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) ilk defa 1978 yılında el-Mucamma el-İslâmî adlı bir hayır kuruluşu olarak Şeyh Ahmed Yasin tarafından Gazze’de kurulan ve daha sonra silahlı harekete dönüşen Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS), İntifada ile birlikte popüler bir nitelik kazanmıştır (17).

Arapça ‘silkip atma’ anlamına gelen intifada, İsrail işgaline karşı Filistinlilerin yükselen mücadelesi için kullanılmaktadır. 1987 yılında İsrail’e başlatılan mücadeleye I. İntifada, 2000 yılında Sharon’un, provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiyle başlayan mücadeleye ise II. İntifada (El-Aksa intifadası) denilmektedir (18).

Örgüt, amaçlarını 9. maddede “…hakkı hâkim kılmak, vatanları asıl sahiplerine vermek, camilerin minarelerinde okunan ezanı aynı zamanda İslam devletinin hâkim kılındığını ilan eden bir unsur haline getirmek, insanları ve eşyaları asıl mekânlarına döndürebilmek için bâtılın hakimiyetine son vermek, onu mağlup ederek ortadan kaldırmak…” olarak sıralamıştır (19).

Aslında I. İntifada 1987 yılında Filistin’de İsrail’in yerleşim yerinde Yahudi bir gencin bıçaklanarak öldürülmesiyle, olayın sorumlusu İsrail’in gözünde Filistinli militanlar olmuş ve Aralık ayında da Yahudi’ye ait bir kamyonun Filistin mülteci kampında yaşayan Filistin isçilerini taşıyan bir kamyona çarpması ve sonucunda Filistinli insanların ölmesi İntifada’yı tetikleyen bir olay olmuştur.

İsrail olayın bir trafik kazası olduğunu iddia ederken Filistin kasıtlı yapılmış bir olay olduğunu savunmuştur.

İsrail’in yerleşim yerleri ile her geçen gün toprak kaybı yasayan Filistinliler için dönüm noktası olan bu olayla bir genç eline topladığı taşları İsrail askerlerine atmaya başlamasıyla halk da aynı hareketi devam ettirmiş ve kısa zamanda bu durum tüm Filistin’e yayılmıştır.

Düşünün ki bir ülke diğer güçlerden aldığı askeri yardımla ve uyguladığı politikalar ile her gün yayılmaya devam edecek, gittikçe azalan toprak bütünlüğü ve yaşanılan ölümlerle daha da baskıya maruz kalan diğer devlet sürekli girilen savaşlarda yenilgi alarak ilerlemeye çalışacak.

Ve öyle bir an gelecek ki çocuklar ellerindeki taşlarla “yeter” mesajı vermeye başlayacak.

Ayni amaçlarla kurulan bu gruplar dışında farklı oluşumlarda olmuştur.

Filistin’in tarihi boyunca maruz kaldığı bu çekişmelerden doğan örgütler bir nevi halkta direnme ve dayanışma kavramlarını yaratmış ve sonunda direniş hareketlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Bununla birlikte, Hamas gibi dini yapılanmanın eylemleri Filistin aleyhine bir bakış açışı yaratmış ve İsrail-Filistin çatışmasının çözümünü zorlaştırmıştır.

Barış Görüşmeleri

Madrid Konferansı olarak bilinen Barış Konferansı 30 Ekim 1991’de ABD, Rusya ve Arap Devletlerinin bir kısmının desteğiyle, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Filistin heyetlerinin katılımıyla Madrid’de toplanmıştır.

Açılışla birlikte taraflar birbiriyle görüşmelere başlamışlar ve konferansta, İsrail’le diğer Arap devletleri arasındaki ortak sorunları gidermeye yönelik çok taraflı görüşmelerin yanı sıra İsrail’le diğer devletlerin arasında ikili görüşmeler yapılmıştır.

İkili görüşmeler; İsrail-Ürdün, İsrail-Filistin, İsrail-Lübnan ve İsrail-Suriye arasında yapılmış olup, geçmiş dönemlerdeki sorunların çözümü ele alınmıştır.

İsrail-Filistinli temsilciler arasındaki görüşmelerdeki temel konu ise işgal altındaki topraklarda Filistin otonom bölgesi kurulması görüşülmüştür (20).

Görüşmelerin sürdüğü esnada İsrail de yapılan seçimin sonucunda İ. Rabin kazanmış ve barış görüşmelerini devam ettireceğini açıklamasının hemen ardından, ‘Batı Şeria’da yapılacak altı bin konutluk Yahudi Yerleşim projesini iptal ettiğini açıklamıştır’ (21).

Fakat 1992 yılı ABD için yeni bir seçim dönemidir bu yüzden barış sürecine katkısı minimum seviyede olmuştur.

Yine bu dönemde bölgedeki gerilimin alevlenmesi ve İsrail’in İslami Cihat Üyeleri ile Hamas’ı sınır dışı etmesiyle birlikte Madrid Barış Konferansı ilerleme göstermeden askıya alınmıştır.

Oslo Anlaşması

9-10 Eylül 1993′de karşılıklı tanımayı öngören mektup teatisi ile başlayan süreç, 13 Eylül’de İlkeler Deklarasyonu adı verilen belgenin taraflarca imzalanması ile önemli bir aşama kaydetmiştir (22).

13 Eylül 1993’de Arafat ve Rabin tarafından imzalanan ilkeler Bildirgesi dünya kamuoyu tarafından çatışmanın tarihinde bir dönüm noktası olarak algılanmıştır.

1993’de imzalanan bu anlaşmayı takiben taraflar, İsrail’in işgal ettiği toprakların bir bölümünden çekilmesini ve Filistin yönetimine bırakacağı topraklara dair başka anlaşmalar da imzalamışlardır.

Bunlardan ilki 1994’de Kahire’de imzalanan Gazze-Eriha anlaşmasıdır. Bu anlaşma aslında daha detaylı bir çekilmeyi içeriyordu.

OSLO II anlaşması ise 1995 yılı Eylül ayında Taba’da imzalanmıştır. İsrail’in Batı Şeria’nin yüzde 13’ünü Filistinlilere bırakmasını öngören bu anlaşma imzalandıktan kısa bir süre sonra İsrail Başbakanı İzak Rabin’in öldürülmesi sonucu uygulanmamıştır.

Oslo süreci hakkında Edward Said “Barış süreci temelde Filistin liderliğini İsrail’in şartlarını kabul etmeye zorlamıştır: İsrail birliklerinin küçük bir kısmının geri çekilmesi; yerleşimlerin devamı; Kudüs’ün İsrail egemenliğinin ve yerleşimlerin belirlenimi altında tutulması; sınırların ve suların İsrail tarafından kontrolü; giriş ve çıkışların İsrail tarafından kontrolü; güvenliğin İsrail tarafından kontrolü.

Amerikalıların ve İsraillilerin yapmaya çalıştığı şuydu: İşgalin bu şekilde yeniden ambalajlanması hususunda Filistinlilerin rızasını elde etmek. Ortada büyük bir sahtekarlık olmasına karşılık, kamuoyuna barış doğrultusunda yol kat ediliyormuş görüntüsü veriliyordu” yorumunu yapmıştır (23).

Özetle şu söylenebilir ki; Oslo Süreci çeşitli barış inşası çabalarının uygulandığı, arabulucuların öne çıktığı ve müzakereler ile bu kaos ortamını hafifletmeye çalışılan önemli bir barış denemesidir.

Ancak tüm iyi niyetli çabalara rağmen bu girişim iki taraftaki, hem sürecin içindeki hem de dışındaki barışı bozucu güçler tarafından engellenmiştir.

Bu sürecin en büyük eksiğinin, sorunun sadece bir paylaşım anlaşmazlığı olarak görülmesi ve asıl önemli olan kimlik dönüşümünün hesaba katılmamasıdır.

Camp David Görüşmesi

Oslo Barış görüşmeleri ve sonrasında yapılan görüşmelerde taraflar Kudüs, Filistinli mülteciler gibi konuları, geçici dönem sonrasına bırakmıştır. Ve söz konusu sorunlarla ilgili nihai statü, geçici dönem sonrası yapılacak barış görüşmeleriyle şekillendirmeyi planlamışlardır (24).

Bu süreçte Arafat’ın Barak’a nazaran daha istekli olduğu gözlenmiş ve ABD dönemin Başkanı Clinton’un girişimi sonucunda 2000 yılında Camp David’de görüşmeler başlamıştır.

Genel anlamıyla görüşmelerde Filistin’in egemen bir devlet olma talebi yer alırken (İsrail’in kabul ettiği söylenebilir), İsrail ise Filistin’in tamamen askeri güçten arındırılmasını istemiştir.

Aynı zamanda Filistin’in İsrail’den 1967 yılındaki sınırlara dönmesini istemesi Barak tarafından ret edilmiştir.

Ama Barak Gazze ve Bati Şeria’nin Filistin kontrolüne bırakılmasını kabul etmiş ve aslında her iki tarafta isteklerini kesin bir şekilde dile getirme fırsatını Camp David Görüşmelerinde bulmuştur.

Fakat bu görüşmelerin ve tasarıların hepsi bir paket içerisinde sunulmasından ve bu konuların dışında Kudüs’ün statüsü konusunda ortak bir karara varılamaması sonucunda diğer konularda uzlaşı sağlansa da hiçbir kararın hükmü kalmamıştır.

Çözüm Önerileri

Bölgeyi sadece Filistin ve İsrail başlığı adı altında toplamamız yanlış olacaktır. Komşuları olan Mısır, Suriye, Ürdün, Türkiye ve Lübnan Suudi Arabistan gibi devletler sorunun içerisinde oldukları söylenebilir.

Aynı zamanda, zengin yeraltı kaynaklarının tespitiyle emperyalist güçler, bölgeye sadece yeraltı kaynaklarının sömürülmesi gözüyle bakmakla kalmamış; ülkelerin ulusal sınırlarında heterojen bir yapı oluşturacak şekilde bölümlemeye gitmiştir.

Bu da Ortadoğu’yu iktidar mücadelelerine, mezhep çatışmalarına, büyük savaşlara itmiştir.

İsrail sadece bugün değil tarihin belirli kesimlerinde Gazze’ye saldırmış ve bu bölgeye ölüm yağdırmıştır.

“2014 Temmuz ayı itibari ile İsrail’in Gazze’ye başlattığı operasyonlarda Gazze’de yaşamını yitirenlerin sayısı 650′ye, yaralı sayısı ise 4 bin 90′e ulaştı.”(25)

Filistin’de güçlü ve kalıcı bir yönetim kurulabilmesi için Gazze ve Batı Şeria iki ayrı yönetim olmamalı ve bu sayede Filistin halkının kutuplaşması da önlenmelidir.

Aynı zamanda, bu sorunun çözüme ulaşabilmesi için BM Komisyonu’nun daha aktif ve uygulayıcı hareket etmesi, her iki toplumun unsurlarını kapsayan yeni bir kimlik yaratılması ve bunun İsrail ve Filistin topraklarında insan hakları ve demokrasi temelli yeni ortak bir anlayış barındırması gerekmektedir.

Oslo süreci ile aşılamayan, Filistin’in arzu ettiği bağımsız kimliğinin tanınmaması, gündelik-normal bir yaşam tesis edilememesi, mültecilerin evlerine dönüş hakkı verilememesi, çeşitli nedenlerle ölümlerin devam etmesi ve kısaca can ve mal güvenliklerinden yoksun olmalarının aslında İsrail’in tamamen kendi güvenliğine odaklanıp bu sesleri duymaması ile açıklanabilir.

Ve yine bariz bellidir ki gerek BM gerek ABD bu sorunda hiç bir yol kaydedememiş, tasarısı sunulan ve kısmi olarak barış getireceğini sandığımız görüşmeler yerini karanlığa bırakmış ve İsrail-Filistin sorunu olarak adlandırdığımız özellikle İsrail’in kuruluşunu ilan etmesiyle şekillenen dönemden bu güne kadar bir dizi yaşanan savaş ve ardından gelen barış görüşmeleri, tarihin tekekkürden ibaret olduğunu göstermektedir.

Bizim gözümüzde bu sorun sadece Realist bir bakış açısıyla açıklanabilir.

İsrail’in mutlak bir güce sahip olmak istemesini, topraklarını genişletmek amacıyla ölen çocukları umursamayacak bir davranış içinde olmasını ne şekilde açıklayabiliriz ki? Bu çetin bir bilek güreşidir.

Tarafların tekrar masaya oturup ortak bir karar alma gibi adımlarda bulunabilecekleri ihtimali elbet vardır ama diğer bir olasılık da gittikçe birbirinden ayrılan halatın kopmasıdır.

Sonuç olarak, Filistin sorunu sadece Filistin’in veya Arap dünyasının bir sorunu değil, neredeyse tüm dünyanın bir sorunudur.

Bu bölgede bir kavga, bir savaş, bir kaos vardır. Bu kaos, ilk Yahudi Devleti kurma fikri çıkmasından ve bu fikrin uygulanmaya başlanmasından bu yana günümüze kadar devam etmektedir.

İstenildiği takdirde bir uzlaşının olmaması gibi bir konu mümkün değildir fakat bu kaos ortamının ne zaman ve nasıl son bulacağı veya ne zaman bölgenin huzur ve güven içinde birlikte yaşayacağı gerçekten de merak konusudur.

 
Geri