Tarihi Hoşça Kal Lokantası | Şermin Yaşar

Konu sahibi son olarak 1559 gün önce görüldü
Kaybetmek bizim işimizdir.

3zJEQ5.jpg

Ayrıldıktan sonra, geçmiş zaman âşıkları gibi seni kalbime gömdüm Muazzez. Altında yatır olan araziden farkı yok şimdi. Yeni bir aşk inşa edemiyoruz; tam başlayacak oluyoruz, senin yattığın yere denk geliyor, dozerler çalışmıyor, kepçeler kırılıyor, gelen korkup kaçıyor. Gelirsen diye terliklerini kapının ağzına bıraktım, iki senedir ayaklarını bekliyorlar. Ayna yüzünü, bardak dudağını, ellerim saçlarını, pencere gözlerini bekliyor.
Fakat hakkını teslim edeyim; çok muhterem zatmışsın Muazzez. Hani tabelanı yaptırıp göğsüme assam, desem ki, "Burada bir muhterem zat yatıyor" seni bekleyen kollarıma çaput bağlarlar, gözyaşlarıma dilek taşları atarlar... Sana tahsis ettik yürek denilen arsayı; koy in cin top oynasın; koy anılar cirit atsın. Anladım, sensiz bana bu dünya dar...

Yeşilçam filmlerindekileri andıran, kalbimize dokunan karakterler... Bir köşede unutulmuşlar, yalnızlığıyla yoğrulmuşlar, kırık gönüller, bir yerlerde sessiz sedasız yaşayanlar, görmediklerimiz, görmezden geldiklerimiz... Dedemin Bakkalı, Ev Yapımı Sihirli Değnek, Oyuncu Anne, Çok Hayal Kuran Çocuk kitaplarının yazarı Şermin Yaşar'dan "kaybetmek bizim işimizdir" diyen insanların öyküleri...
Bir solukta, derin iç çekişlerle okuyalım, başımızı kaldırıp onlara bakalım diye...

Tanıtımdan
 
9NlmMO.jpg

Şermin Yaşar’ın Doğan Egmont Yayıncılıktan çıkan ve 29 kısa öyküden oluşan bu kitabını görünce özellikle 80’lerde doğup 90’lı yılların tozunu yutmuş nesil kitabı hemen eline almak isteyecektir.

Kapak tasarımı bir yana, Türkiye’nin köyden kente göçü, bunun getirdiği sıkıntılar ve dönüşümün etkilediği tabiri caizse küçük insanların sıradan ama bir o kadar da herkesin yüreğinde bir noktaya dokunan etkiye sahip hikâyecikleri eserin bir çırpıda okunmasını sağlıyor.

Bu kitap herkesin hayatının bir aşamasında denk geldiği ama yüzeysel ilişkiler sebebiyle hikâyesini bilmediği, bilse de ilgilenmediği gerçek karakterlerin hayatlarından küçük ve gülümseten, yer yer de hüzne gark eden kesitler sunuyor.

Köy hayatını yaşamış veya bir şekilde tecrübe etmiş herkesin içinde kendini bulacağı köy bakkalı tasvirini okurken zihniniz adeta o bakkal dükkânının raflarına, eline geçen birkaç lira ile bir şeyler alabileceği için etekleri zil çalan ama bakkala girince ne alacağına bir türlü karar veremeyen bir çocuğun açgözlülüğü ile tek tek göz atıyorsunuz.

Sonra da elinizde bayram harçlığınızla aldığınız bisküvinin arasına lokum koyup kıstırarak yemek heyecanını adeta yeniden yaşıyorsunuz.

Ya da kitaba adını veren hikâyeyi okurken, gidilen lokantanın insanın damağında hüzün tadı bırakan hikâyesini ve “hoşça kal” demenin insanın yaşamındaki etkisini sorguluyorsunuz.

Sonuçta hangimiz hayatımızın bir noktasında birilerine veya bir şeylere hoşça kalması temennisinde bulunmadık ki?

Yeri geliyor gazetelerden kupon topladığımız dönemlere dönüyor, fazla kilolarından şikâyet eden ama börekli pastalı günlere katılmadan edemeyen komşu teyzenizin neden diyet yapamadığını görüp bahanelerine gülüyorsunuz. Kendimizin de bazen Türk mutfağının cazibesine kapılıp homini gırtlak tıkındığımızı unutarak…

“Kestane karası” adlı hikâyeyi okurken eskiden sokaklarda gördüğümüz şimdilerde ise ancak AVM’lerin dış kapılarında kendine yer bulabilen kestane satıcılarına özlem duyuyorsunuz. Patrick Süskind’in Koku adlı eserindeki kadar etkili ifade edilmese de koku alma duyunuzun çevrenizle ilişkinizi ne derece etkilediğini idrak ediyorsunuz.

Hayatı hep son anda ıskalayanlar,

Babasıyla bir türlü yıldızı barışmayanlar,

Aşkta aradığını bulamadığı halde her defasında “bu son” deyip aramaya devam edenler,

Çay bahçesi müdavimi meraklı şahsiyetler,

Ve daha pek çokları… Aslında bu kitabın içinde bir yerlerde kendilerini ifade etme şansı bulmuş.
Tabi bu çok seslilik bütüncül bir kurgu arayanları hayal kırıklığına uğratabilir. Yine de her bir hikâyenin içerisinde mutlaka çevrenizden bir şekilde tanış olduğunuz insanlara dair gülümsetici detayları gösteren yazarın gözlem gücünü takdir etmeden geçmek olmaz.

Şunu da son bir eleştiri olarak ortaya koymak gerekiyor: Türk toplumu tarafından çok sevilse de aile dramı yaşayanlar, aşkta kaybedenler ile fakirlik ve hastalıklarla boğuşanların çokluğu hayatın yoğun temposundan kaçıp kafasını boşaltmak isteyenlere aradıkları heyecanı vermekten uzak görünüyor.

Bu sayılanlar gibi klasikleşmiş temaların aşırı kullanımı okuyanda fazla ilaç almış bünyede o ilacın etkisinin azalmasına benziyor. Üstelik bunların yazım tarzı, kısa anekdotlar şeklinde olduğundan meşhur Türk TV dizilerinin verdiği tadı veremiyor dense yeridir.

Kısa hikâyelerden hoşlananlar için güzel bir okuma olacak bu kitapta, bu satırların yazarını en çok etkileyen öykünün de “sıradan anlar fotoğrafçısı” olduğunu belirterek yazıyı sonlandırıyorum.

B.C.Ü.
 
Kitaptan:

lZ8PAg.jpg

Hani şu reklamlarda kadın mutfağa giriyor,mutfak almış başını gitmiş,bin yılın yağı birikmiş ocağın üstünde ama iki kere yağ çözücü fıslatıp yağı,kiri,tozu kolayca alıyor ya, o kadını kendine referans al. Onun gibi olacağız zamanla,ona benzeyeceğiz. Temizlemeyi bir kez başarabildiğimizde ; anıları unutmak için değil,temizlemek için silmeyi becerebildiğimizde çorap söküğü gelecek devamı.

Konuşana kadar herkes sıradan, herkes birbirinin aynısıydı ; dertlerimizle farklılaşıyorduk, anlattığımızda birbirimizden ayrılıyorduk.

Yıllardır devam eden bir alışkanlıkla, kitap okurken her sayfayı bitirdiğimde kafamı kaldırıp etrafıma bakınırım. Kitap okumak güzeldir ama gerçek hayatı da kaçırmamak lazım.

Bir gölün halkalanışını izler gibi izlemek gözbebeğini...sonra tek tek çıkartmak kalptekileri.

Kuşlar gibi özgür olmaktan bahsediyor insanlar.
İnsanoğlunun ruhuna kötülüğün nasıl sızdığını kuşlar bile anlamıyor.

Düşünüp,çıkar yol bulamayıp kalkıp gidecek, kendisinin bütün ağırlığıyla hissettiği,başkasının zerre görmediği kamburunu çıkartıp,öyle yürütüp gidecek. Yalnızlar ağır yürür, o da öyle yürüyecek.
Beden üşüyorsa çaresi vardı işte, eyvah ki ruh üşüyorsa...

... '' Kuşlara özenme, kuşlara özenme, kuşlara özenmeeee'' diye bağırmak istiyorum. Çekip gitmeyi özgürlük sanıyorsunuz, gidenlerin arkasından kahır çekiyorlar, kuşlara özenme demek, birini yolundan çevirmek istiyorum. Öyle ki, bu gelen bir daha yalnız gelmesin...

Ben hariç herkes günlük güneşlik, üzerime yapan yağmurun ne olduğunu ise,anlayan yok...

Acılar kademe kademe, yaşadıkça dozu artıyor, tesiri azalıyor.

Derdim ki :" Kalbim yanıyor çocuklar, bu dağlarda iklim dört mevsim sıcak ve kurak...

Bir de yanında yoldaşı olmayanlar, gidecek yeri, engebeli arazide elinden tutacak kimsesi olmayanlar var, benim gibi. Onlar işte kendi yürek yaralarında gezerler.

Gündeliğe gider gibi gidiyorum ben kendi geçmişime, sabahtan akşama kadar canım çıkana kadar, sırtımdan ter aka aka temizliyorum her şeyi... Kabul asla ilk günkü ışıltısında olmuyor hayat; ama yine de, yıllarını anılarını temizlemeye vermiş ağır bir işçi kelamı bırakabilirim şuraya; barış geçmişinle her gün yeniden, yeterince uğraşırsan eser kalmıyor kirden...

Zavallım, ahir ömründe, çok heyecan, bir o kadar heyelan gördü. Gece gündüz süren yangınlara, Kandilli Rasathanesi'nin aklını alacak depremlere,gözyaşlarından mütevellit şiddetli erozyonlara,aklımı alabora eden fırtınalı bir aşka maruz kalınca,bitki örtüsü falan kalmadı tabi ortada.

Kalbim, tüm vücudum içerisinde, hassaten jeolojik bir öneme sahiptir.Şimdi şu çorak halini görünce insanın inanası gelmiyor tabii ama sizi temin ediyorum, buralar eskiden hep dutluktu. Öyle ki, bakmaya doyamazdınız.

Beş dakika gecikince, "kusura bakma" dersin ; birine kazara omuz geçirince dersin, üstüne yanlışlıkla çay dökünce dersin.Fakat insanın kalbini dağlayınca denir mi? Yine de kusura bakmadım. Sadece kusura değil, kimselere bakmadım,kendime bakmadım,önüme bakmadım,arkama bakmadım...
 
PDA2m6.png

Kitaptan:

Bu dünyada anası babası hayatta olmayanlar var, bir de hayatta olup da yanında olmayanlar var, yanında olup da umurunda olmayanlar var. Hepsi ayrı yara. Ama o son yokluk, çok büyük bir yokluktur insan hayatında, doldurulması kabil olmayan bir yokluk...

Evimizin kapısını kim o demeden açmayacak kadar temkinli ama her " benim " diyene kapıyı açacak kadar saf bir milletin evlatlariydik...

Göz göze geldiğini unutmak insana mahsus, bir kuş gördüğü yüzü asla unutmaz.

Kabulümdür; kalbimin senin gibi bir yatırı, birlikte geçen yılların kadim bir hatırı var.

Giderken herkes hoşça kal diyor; ben de kimseye ''Gitme'' demiyorum. Gitme demeyince, tekrar gelmiyorlar. Oturup hoşça kalıyorum.

Ona göre yaptiğim herşey ofsaytti...

Gıdenlerin ardindan boşlari toplarken ..bu son dedim...bu son bir daha ağlamayacağim..

"Herkesin içine girmeye çekindiği metruk evleri düşün. Işığı yanmayan, hakkında efsaneler söylenmiş, bahçesinde çiçek açmayan, perdeleri zift gibi ve kapalı evleri... Çocukluğu, ailenin içinde istenmeyen bir gölge gibi yürüyüp geçmiş olan insanların kalpleri böyledir zannımca ve bin yıl havalandırsan kavuşmaz ferahlığa. "

Ahhh,dostların çokluğu ile yalnızlığın mevcudiyeti arasında hiçbir alaka olmadığını zamanla anlayacaksınız. Ne diyordu şair, ne zaman bir dosta gitsem evde yoklar...

İnsan taşiyabileceğinden fazlasina yaklaşmamali...

Kendi çocukluğunu kendin temizleyeceksin..perdeleri çek,tülleri yika,ruhunun pencerelerinin camini sıl...taki mutlu bir çocuk görene kadar...

Cebimden o kırık gülumsememi cikarip kimsenin gormedigi bir elle ağzimin ortasina yapistirdim...

Yooo özür dilemeyin, yaşamak zor , anlatmak kolay. Dinlemek de keyiflidir eminim. Biri gelip bana anlatsa , bende önüne bir avuç kabak çekirdeği alıp öyle dinlemek isterim. Dinleyene ne var !
 
Ahh! Çavla n ne kadar hos gelmissiniz boyle.
Ne guzel bir ismi var "Tarihi Hoşça Kal Lokantası"
Cocukluguma gittim soyle bir
Hani yaz mevsiminin en guzel taraflarinindan birinin
hava kararmasinin zaman bakimindan olcut olarak kullanildigi zamanlara
Bir sey ifade etmezdi saatin dokuz,sekiz ya da on olmasi.
hava kararmaya basladiysa eve girme vakti gelmis demekti.

"Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" kitabi icin boyle heyecanlanmistim en son.
Edinebilmem zaman aliyor malesef ama ilk firsatta.
 
Kendisini bir arkadaşım vasıtası ile tanıdım, eşini yakın zamanda kaybetti. Huznu de mutluluğu da çok güzel yaşayan ve yaşatan nadir insanlardan biridir. Bu kitabı dahil diğerlerini de okumanızı tavsiye ederim.
 
Takip ettigim biri ama nedense bu kitabini hafife alarak okumaya baslamistim. Ayip etmisim. Ufacik hikayelerle neler anlatmis meger.
 
Mueddeb,Nef,lanemoje teşekkürler hanımlar.:sana:

Ahh! Çavla n ne kadar hos gelmissiniz boyle.
Ne guzel bir ismi var "Tarihi Hoşça Kal Lokantası"
Cocukluguma gittim soyle bir
Hani yaz mevsiminin en guzel taraflarinindan birinin
hava kararmasinin zaman bakimindan olcut olarak kullanildigi zamanlara
Bir sey ifade etmezdi saatin dokuz,sekiz ya da on olmasi.
hava kararmaya basladiysa eve girme vakti gelmis demekti.

"Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" kitabi icin boyle heyecanlanmistim en son.
Edinebilmem zaman aliyor malesef ama ilk firsatta.

Sevgili Lilith,hoş buldum efendim.Öyle hoş buldum ki anlatımınızla.Kuru bir cevap vermek istemedim.Görselleştireyim istedim halet-i ruhiyemin sizinki ile tevafuklaşan yanını.Cevabım bundan gecikti.
İsmini ifade ettiğiniz kitap da 16 yıl öncesinde anlattığınız gibi heyecanla kalbimi vurmuştu.Ve yıllar sonra aynı tadı bu kitapta bulabildim. Mazinin hoş nüansları daha bir öze yönelikti.Belki de bundan dolayı çocukluğa özlemin hatrı çağrışımla yaşatılıyordu.

zM1bzg.jpg


6NE0zk.jpg


yqvXOM.jpg


RD4q5o.jpg


pnaLQz.jpg


Y6aAGD.jpg

Dediği gibi yazarın.:
Nahif yılları hayatımızın ,biraz mağrur, biraz mahzun ve çokça mütevazi.:sana:

DDravy.jpg
 
oVm8RX.jpg

Şermin Yaşar:
Hikaye gerçekse hiçbir yazı kötü değildir; der Hemingway. Tarihi Hoşça Kal Lokantası'nda yer alan öykülerin de bazıları gerçekten kahramanlarından dinlediğim hayat hikayeleri. "Onuncu Yıl" bunlardan biri. Çiğdem benim okuldan arkadaşım. O benden önce mezun oldu. Tüm bu olanlar olduğunda ben yüksek lisans derdindeydim, görüşemiyorduk. Yıllar sonra ben de anne olduktan sonra, kızı Eda sahiden de 10 yaşına girdiğinde, görüştük. Çiğdem anlattı ben dinledim. Dinledikçe çakılıp kaldım olduğum yere. Geçip giden zamanın içinde geri geri koşmak, filmi geri sarıyormuş gibi o günlere gitmek, Çiğdem'e sarılmak, sarılmak, sarılmak istedim. Mümkün değildi. Olanları ondan dinledikten birkaç ay sonra aradım, müsaade ederse yazmak istediğimi söyledim. Yaz dedi. Oysa zaten yazmıştım, yayınlamak için değil, unutmamak için yazmıştım. "Onuncu Yıl" benim öyküm, ama Çiğdem'in hikayesidir. Okuyanlar öyle bilsin.

Buraya da birkaç satır bırakayım öyküden:
(Onuncu Yıl)
İki yıl önce karnımda bebeğimle kalbim yerinden çıkacakmış gibi girdiğim baba evimden, iki yılın sonunda ayrılırken, kalbim yerinde yoktu. Hamileliğimde mi kaybettim, doğumda mı bilmiyorum. Eda'nın çığlıklarına mı takıldı, annemin gözyaşlarına mı kapıldı bilmiyorum. Bebek görmeye, hasta ziyaretine gelen birileri mi aldı, iki yıl boyunca ayrı kaldığım Sercan'da mı kaldı, koştururken mi düşürdüm, babama mı emanet ettim bilmiyorum. Bildiğim, bir daha hiç yerine gelmedi. Kendi evime, göğüs kafesi boş, kucağı dolu, annesiz bir anne olarak döndüm. Acıdan öleceğimi sanmıştım. Ölmedim. Zamanla ağlamamayı, sızlanmamayı, anne olmayı, annem gibi anne olmayı öğrendim. Bugün Eda'nın onuncu yaş günü. Büyüdü. Büyüdük..
 
"Hikaye gercekse hic bir yazi kotu degildir." ne guzel demis Hemingway. Ondan iyi bilecek degilim
Ablam 80'leri de az bile olsa yakalamis ve gormus bir kusaktan
Teyzem 70'ler Annem 60'lari yakalamis
Ananem daha eski, ki onun 102 yasinda hakkin rahmetine kavusmus bir ahretligi vardi.
Cocuktum kiymetini bilemedigim insanlardan.

Galiba hayatta ki en buyuk sansim ya da sansizligim bu mozaigin icinde buyumemdi.
Insan biriktirerek yasarken, hikayelerini de biriktirerek buyuyorsun.
Ama sunu soyleyebilirim ki eski zaman insanlarina baktigimda bizden daha sanslilar.
Onlarin donemi uzun metrajli bir film gibiyken, bizler (kendi adima) 90'lar nesli olarak kisa metrajli yasamisiz gibi geliyor.
Hepimiz milenyuma kitlenmistik cunku.
Onlar tadini doya doya cikarmis, yasam felsefesi yapip cikarabilmis yasadiklari yillari.
Bu yillar gelip geçerken insanlari kiyasladigimda benim acimdan en olumsuz gelisme insan iliskilerindeki siglik olmustur.
Mesela 40'lar,50'ler yokluk yillari ve o donemin insani yoktan var etme becerisiyle buyumus.
Eskiden yokmus ve olanla yetinmesini biliyolarmis
Simdi var ama ne onunla ne yapacagimizi bilmiyoruz.

Insani boyutta degerlendigimde ise ozellikle 2000 sonrasi gelisen digital dunya
"duygu" dedigimiz insanlarin en onemli ozelligini degersiz kilmakta beis gormemis gibi geliyor bana.
En cok milenyum sonrasi kusagin yillar sonra anlatacaklarini, hikayelerini merak ediyorum.
Galiba 90'lar anilarin son duragi
kimbilir.
 
"Hikaye gercekse hic bir yazi kotu degildir." ne guzel demis Hemingway. Ondan iyi bilecek degilim
Ablam 80'leri de az bile olsa yakalamis ve gormus bir kusaktan
Teyzem 70'ler Annem 60'lari yakalamis
Ananem daha eski, ki onun 102 yasinda hakkin rahmetine kavusmus bir ahretligi vardi.
Cocuktum kiymetini bilemedigim insanlardan.

Galiba hayatta ki en buyuk sansim ya da sansizligim bu mozaigin icinde buyumemdi.
Insan biriktirerek yasarken, hikayelerini de biriktirerek buyuyorsun.
Ama sunu soyleyebilirim ki eski zaman insanlarina baktigimda bizden daha sanslilar.
Onlarin donemi uzun metrajli bir film gibiyken, bizler (kendi adima) 90'lar nesli olarak kisa metrajli yasamisiz gibi geliyor.
Hepimiz milenyuma kitlenmistik cunku.
Onlar tadini doya doya cikarmis, yasam felsefesi yapip cikarabilmis yasadiklari yillari.
Bu yillar gelip geçerken insanlari kiyasladigimda benim acimdan en olumsuz gelisme insan iliskilerindeki siglik olmustur.
Mesela 40'lar,50'ler yokluk yillari ve o donemin insani yoktan var etme becerisiyle buyumus.
Eskiden yokmus ve olanla yetinmesini biliyolarmis
Simdi var ama ne onunla ne yapacagimizi bilmiyoruz.

Insani boyutta degerlendigimde ise ozellikle 2000 sonrasi gelisen digital dunya
"duygu" dedigimiz insanlarin en onemli ozelligini degersiz kilmakta beis gormemis gibi geliyor bana.
En cok milenyum sonrasi kusagin yillar sonra anlatacaklarini, hikayelerini merak ediyorum.
Galiba 90'lar anilarin son duragi
kimbilir.

Birçok kuşağın gerçeğini hissedebilmek ne güzel bir duyarlılıktır .İnsanı sadece içinde bulunduğu zaman ve ortamda değil de her olgusuyla tanımaya ,anlamaya çalışmanın ve insan kavramının özüne dikkat kesilmenin ne güzel bir anlatımı olmuş.
Teşekkürler Lilith.
 
Geri